Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Ramazan Yazıcı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti YAZICI-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
3 Aralık 1996 tarihinde saat 9 sularında, bir çoban Şırnak ili İdil ilçesine bağlı Sarıköy ve Mağara Köyleri arasında, İdil-Midyat karayolunun yakınında bir beden buldu. Aynı gün saat 09.30 sularında jandarmalar bir köylü eşliğinde olay yerine gitti. Olay yerinde tutulan tutanakta bir erkek bedeninin bulunduğu belirtildi. Bedenin yanında bulunan silahtan kafaya sıkılan bir tek kurşunla öldüğü anlaşıldı. Olay yerindeki tekerlek izleri dikkate alındığında, maktulün arabayla taşındığı belirtildi. Jandarma Astsubayı olay yerini ve maktulün bulunduğu durumu gösteren detaylı bir kroki çizdi. Aynı gün saat 12 sularında, Cumhuriyet Savcısı ve bir doktor olay yerine giderek sağlık muayenesi tutanağı hazırladı. Maktulün kimliğinin tespit edilmesini sağlayacak hiçbir belge bulunamadığından, değişik açıdan resimler çekildi. Hazırlanan tutanakta maktulün sağ kulağının üstünde 3 cm'lik mermi deliği tespit edildi, ağzı bantlanmış elleri de arkadan bağlanmıştı. Ölümün sekiz ya da dokuz saat önce, yani saat 4 sularında meydana gelmiş olabileceğine kanaat getirildi. Adli tıp doktoru, Cumhuriyet Savcılığının gözlemlerini doğrulayarak ölümün solunum ve dolaşım yetmezliğinden meydana geldiğine karar verdi. Cumhuriyet Savcısı, olay yerinde kan tespit edildiğini ve 9 mm çapında mermi bulunduğunu belirterek ölümün, giriş çıkış yerleri tespit edilen merminin neden olduğu solunum ve dolaşım yetmezliğinden meydana geldiği tespit edildiğinden, klasik otopsi yapılmasına gerek duymadı.

1998 yılı başından Şırnak’ın İdil ilçesine savcı olarak atanan İlhan Cihaner, göreve başladıktan kısa bir süre sonra 4 Şubat 1998’de Radikal gazetesinde yayımlanan bir haber gördü. Kaynak olarak İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) gösterildiği haberde, İdil’de işlenmiş olanlar dahil, faili meçhul cinayetlere değiniliyordu. Cihaner haber doğrultusunda, İdil-Midyat karayolu kenarında 3 Aralık 1996’da elleri bağlı, kafasına ateş edilerek öldürülmüş halde bulunan cesetle ilgili soruşturma dosyasını raftan indirdi.

2 Mart 1998 tarihinde, İdil Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Polis Kriminal Laboratuvar Müdürlüğünden kimliği tespit edilemeyen maktulün yakınında bulunan merminin balistik incelemesinin yapılmasını istedi. 3 Mart 1998 tarihinde hazırlanan balistik raporunda, 3 Aralık 1996 tarihinde, kimliği tespit edilemeyen maktulün yanında bulunan Parabellum tipi 9 mm'lik merminin, aynı gün saat 17.30 sularında, iki cesedin daha bulunduğu Silopi (Cizre) yolunda bulunan mermi ile benzer olduğu belirtildi. Sonuç olarak iki merminin aynı silaha ait olduğuna, dolayısıyla üç cinayetin faillerinin ortak olduğuna karar verildi. İdil Savcılığı aynı zamanda 1993-1996 yılları arasında işlenen pek çok yasa dışı infazda, suçların işleniş şekli, kullanılan silahların niteliği ve diğer deliller bakımından ilişki olabileceğini düşünerek, hazırlık soruşturma dosyalarındaki bilgilerin, cinayetlerin, yer, saat, kullanılan silah, şekil, bilirkişi raporu bilgilerini içerecek şekilde gönderilmesi için Şırnak, Cizre, Beytüşşebap, Uludere, Şirvan, Derik Kızıltepe, Nusaybin, Ömerli, Kozluk, Bismil, Çınar, Hani, Kulp ve Lice Savcılıklarına yazı yazdı. Tekrar açılan dosyalarla birlikte Mordeniz çiftinin çocukları, Kasım 1998’de soruşturma dosyasındaki fotoğraflarından öldürülenlerin anneleri ve babaları olduğunu teşhis etti. İHD Diyarbakır Şubesi’nin 9-10 Kasım’da İdil’i ziyareti sonrasında öldürülen üçüncü kişinin Ramazan Yazıcı olduğu tespit edildi. 7 Kasım 1998 tarihinde Mehmet Salih ve Ramazan Yazıcı'nın eşi, bulunan bedenin fotoğraflarından Ramazan Yazıcı'nın kimliğini tespit etti. 19 Kasım 1998 tarihinde İHD Diyarbakır Şubesi Genel Başkan Yardımcısı Avukat Osman Baydemir, İdil Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu ve ailenin Ramazan Yazıcı'ın cesedini Diyarbakır’a götürme talebini Belediyeye iletti. Ancak İdil Merkez Mezarlığı gömülme işlemlerine ilişkin herhangi bir kayıt tutmadığı için mezar tespit edilemedi.

Aynı gün, İdil Cumhuriyet Savcısı Mehmet Salih’in ve Nevzat Yazıcı'nın ifadelerini aldı. Mehmet Salih kardeşinin kaybolmasına ilişkin daha önceki ifadelerini yineledi. Aynı zamanda, polislerin kendilerini tehdit ettiğini ve bu girişimlerinden vazgeçmelerini “tavsiye ettiklerini” söyledi. 8 Ocak 1999 tarihinde, İdil Cumhuriyet Savcılığı, görevsizlik kararı verdi. Ramazan'ın ölümüyle, yine Kasım 1996’da Diyarbakır’dan kaçırılarak zorla kaybedilen ve daha sonra cesetleri İdil-Midyat karayolu üzerinde bulunan Fahriye Mordeniz ve Mahmut Mordeniz çiftinin ölümü arasında benzerlikler tespit etti. Bu üç kişiyle ilgili olarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında soruşturma yürütüldüğünü belirtti. Diğer yandan, Aralık 1996 yılında Adıyaman-Hilvan, Şanlıurfa-Adıyaman yolunda bedenleri bulunan diğer kişilerin de benzer şekilde kaçırıldığı ve öldürüldüğü tespit edildi. Bu tespitten yola çıkarak kaçırma ve cinayetlerin bir çete tarafından gerçekleştirilmiş olduğuna kanaat getiren İdil Cumhuriyet Savcılığı, 3 Şubat 1999 tarihinde dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısına sevk etti. 8 Mart 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da bu tür cinayetlerin soruşturulmasının DGM yetki alanında olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcısına gönderdi. 27 Nisan 1999 tarihinde, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı Ramazan'ın ölümüne ilişkin iki soruşturma dosyasını birleştirmeye karar verdi. 5 Mayıs 1999 tarihinde, Ramazan'ın ve diğer iki kişinin aynı silahla vurulduğunu göz önüne alarak Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünden olayın faillerini bulması için soruşturma başlatmasını ve her üç ayda bir kendisini durumdan haberdar etmesini (daimi arama kararı) istedi. Emniyet Müdürlüğü, 24 Ağustos 1999 tarihinde soruşturmanın devam ettiğini bildirdi. Ramazan’ın kardeşi Mehmet Salih Yazıcı verilen daimi arama kararı ve soruşturmada herhangi bir ilerleme kaydedilmemesi üzerine 28 Mayıs 1999 tarihinde AİHM’ye başvurdu. AİHM 5 Aralık 2006 tarihinde verdiği kararda Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin zorla kaybetme ile ilgili etkili ve yeterli bir soruşturma yapılmadığı için usulden, ayrıca etkili bir başvuru hakkı olmadığı için 13. maddenin ihlal edildiğine karar verdi ve devleti Yazıcı ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Recai Aydın'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan biri Recai Aydın'dı. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi. Recai Aydın'ın zorla kaybedilmesi ile ilişkili olan dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.
Resul Saçan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Resul Saçan’ın babası Halit Saçan, Resul Saçan’dan haber alamadıkları günden sonra 12.08.1994 tarihinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığına başvurup oğlunun akıbeti ile ilgili bilgi istedi. 20.10.1994 tarihinde savcılığa tekrar müracaat eden Halit Saçan, savcılığın havaleli dilekçesi ile Batman Merkez Polis Karakolunda ifade verdi. Hizbullah’a ait sığınakların ortaya çıkması ve sığınaklarda elbiselerin bulunmasından sonra Halit Saçan 04.03.1996 tarihinde savcılığa tekrar başvurdu ve 05.03.1996 tarihinde ifadesi alındı. 15.01.1998 ve 23.12.1998 tarihinde Batman Valiliğine de başvurarak karakoldaki ifadesini tekrar etti. Halit Saçan sonuncusu 14.07.2013 tarihinde olmak üzere müteaddit defalar savcılığa başvurmasına rağmen Resul Saçan’ın akıbeti ile ilgili bilgi alamadı.

YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikâyet dilekçesinde ismi bulunan Resul Saçan’ın dosyası diğer 179 kayıp başvurusuyla beraber Batman Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Diyarbakır Özel Yetkili Savcısına 2011/169 fezleke numarasıyla gönderildi. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasından sonra yeniden Batman Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen dosya 2014/3871 soruşturma numarasıyla soruşturulmaya devam ediyor.

Rıdvan Karakoç'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan biri de Rıdvan Karakoç'tu. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.
Sadık Ulumaskan ve Seyithan Ulumaskan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti ULUMASKAN-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Esastan kabul edilemezlik kararı
4 Aralık 1997 tarihinde Sadık ve Seyithan Ulumaskan, akrabaları Aziz Büyükmaskan ile bir kahvehanede buluşmak üzere arabayla Diyarbakır’a doğru yola çıktılar.

Aynı günün akşamı Aziz, İsmail Ulumaskan’ı arayarak Sadık ve Seyithan’ın buluşmaya gelmediklerini söyledi.

5 Aralık 1997 tarihinde İsmail, polise kardeşinin ve babasının önceki gün kaybolduğunu haber verdi.

10 Aralık 1997 tarihinde mağdurların aracı Şanlıurfa-Diyarbakır yolunda, kilidi zorlanmış, yan camı açık ve plakaları çıkarılmış olarak bulundu.

12 Aralık 1997 tarihinde Mustafa Ulumaskan, Şanlıurfa ve Viranşehir Cumhuriyet Savcılıklarına dilekçe vererek yakınlarının kaybolmasından Aziz’in sorumlu olduğunu belirtti.

23 Aralık 1997 tarihli tutanağa göre polis söz konusu kahvehanenin sahibinin ve çalışanlarının, kayıp kişilerin fotoğraflarını göstererek, ifadelerini aldı. İfade sahipleri kayıp kişileri kahvehanede görmediklerini söylediler.

5 Ocak 1998 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına Sadık ve Seyithan’ın gözaltına alınmadıklarını bildirdi.

13 Ocak 1998 tarihinde Mustafa Ulumaskan, Viranşehir polisine Sadık ve Seyithan’ın Aziz ve üç itirafçı tarafından Diyarbakır yakınlarında durdurulduğunu ve Diyarbakır Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü söyledi.

25 Temmuz 2000 tarihinde yakınları Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğüne Sadık ve Seyithan’ın içlerinde devlet yetkililerinin, itirafçıların ve köy korucularının da olduğu organize bir suç örgütü tarafından kaçırıldığını iddia ettiler. Yakınlar, Behçet Dağlı ve çavuş Metin Denli aracılığıyla komutan Mithat Batur’a Seyithan ve Sadık’ın serbest bırakılması için para verdiklerini iddia ettiler. Ayrıca, Abdulgafur Yılmaz, Ramazan Temel ve Ahmet Budancır adlı kişilerin aracılığıyla Seyithan ve Sadık’ı bulmaya çalıştılar ve Ahmet’e bir cep telefonu ve yüklü bir miktar para verdiler. 7 Eylül 2000 tarihinde ifadesi alınan Behçet Dağlı, Sadık ve Seyithan’ın bulunmasına yardım etmek amacıyla komutan Mithat Batur’u aradığını teyit etti. İfadesi alınan Ahmet Budancır Sadık ve Seyithan’ın bulunması için aileye yardım etmeye çalıştığını ancak para almadığını söyledi.

Tüm soruşturma boyunca kayıpların yakınları bir çok defa değişik makamlara yakınlarının kaybolmasıyla ilgili başvurdular ve ifadelerinde adı geçen kişilerin de yetkililer tarafından ifadeleri alındı.

Sadık ve Seyithan’ın yakınları 4 Nisan 2001 tarihinde AİHM’ye başvurdu. AİHM verdiği kararda, Sadık ve Seyithan’ın kaybolmalarına ilişkin koşulları aydınlatamasa dahi konuyla ilgili yetkililer tarafından yapılan soruşturmanın etkili olduğuna karar vererek başvuruyu kabuledilemez buldu.

Selami Çiçek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-06-03
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

Selami Çiçek, 1992 yılında gerçekleşen Cizre Emniyet Müdürlüğünün taranması olayına karıştığı şüphesiyle tutuklanmış, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin 24 yıl hapis hükmü Yargıtay tarafından bozulunca yaklaşık altı ay sonra serbest bırakılmıştır.

1993 yılının sonunda gittiği askerlikten sağlık sorunları nedeniyle erken terhis edilen Selami Çiçek ağabeyleriyle birlikte Cizre otogarındaki yazıhanelerinde çalışmaya başlamıştır.

10.06.1994 tarihinde, sabah saat 10.00 civarında beyaz Toros marka bir araçla otogara gelen üç JİTEM elemanı Selami Çiçek’le bir süre konuşmuş, ifade vermesi gerektiğini söylemiş ve Selami Çiçek’i araca bindirerek götürmüşlerdir. Gelen üç kişiden ikisinin ellerinde telsiz ve kaleşnikof silah bulunduğu ve kamuflaj yelekleri giydikleri görülmüştür.

Toros marka araç otogardan çıkarken o sırada kamyonuyla otogara giren Selami Çiçek’in ağabeyi Cudi Çiçek ile karşılaşmışlardır. Selami Çiçek'in bahsi geçen üç kişi tarafından araca bindirildiğine şahit olan Abdulgafur (Abdullah) Elçi, Nadir Çiçek ve Osman Tonçer (Tuncer) olayı anlatınca, Cudi Çiçek hemen bir araçla Cizre Emniyet Müdürlüğüne gitmiştir.

Emniyette Selami Çiçek'in gözaltına alınmadığı söylenince bütün akrabaları İdil, Silopi ve Şırnak merkez de dâhil olmak üzere her yerde Selami Çiçek'i aramaya başlamıştır. Emniyetteki görevliler Cemal Temizöz’ün komutanı olduğu Cizre Merkez Jandarma Karakolunu aramışlar ancak Selami Çiçek’in orada da olmadığı söylenmiştir.

10.06.1994 tarihinde saat 12.00 sıralarında Üçağaç köy muhtarı Cizre Jandarma Komutanlığına giderek köy yolu kenarında ölü bir erkek bedeninin olduğunu bildirmiştir. Olay Yeri Tespit Tutanağında görevli askerler “Olayın muhtemelen PKK terör örgütünün iç hesaplaşması olduğu” sonucuna varmıştır. Olay yerinde ayrıca iki adet boş tabanca kovanı bulunmuştur.

10.06.1994 tarihli ve 1994/545 hazırlık numaralı Olay Yeri Otopsi ve Keşif Zaptında, Silopi Botaş Tesisleri civarında yolda (Üçağaç köyü ile E-24 Devlet Karayolunu birleştiren köy yolu üzerinde) ölü bir erkek bedeni bulunduğu, ateşli silah yaralanması sonucu beyin dokusunun tahribatına bağlı kafa içi kanama sonucu ölümün gerçekleştiği tespit edilmiştir. Ayrıca kesin ölüm sebebi belli olduğundan klasik otopsiye gerek olmadığına karar verilmiştir. Tutanakta ayrıca bedenin üzerinde kimliğini tespite yarayacak herhangi bir belge bulunamadığına, bedenin kimliği ve sahibi belirsiz olduğundan belediye zabiti Mehmet Müldür’e defin için teslim edilmesine ve ölenin elbiselerinin teşhis için muhafaza edilmesine karar verildiği yazılmıştır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, 1994/545 numarasıyla soruşturma başlatmıştır.

Aynı gün Selami Çiçek’in 26.03.2009 tarihli dilekçesinde belirttiği üzere, Silopi’den ailenin tanıdığı bir kişi Nadir Çiçek’i aramış ve Botaş karakoluna varmadan Cudi tesislerinin karşısında ölü bir erkek bedeni bulunduğunu, Silopi Savcılığı tarafından alınıp Belediyeye teslim edildiğini, Silopi Başköy Kimsesizler Mezarlığına gömüldüğünü haber vermiştir. Aile Silopi'ye varana kadar Selami Çiçek’in bedeni Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Silopi Belediyesine teslim edilmiş ve Başköy Kimsesizler Mezarlığına gömülmüştür.

Çiçek ailesi Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında kendilerine gösterilen elbiselerden ve daha sonra talep üzerine açılan mezardan bizzat Selami Çiçek’i teşhis etmişler ve ertesi gün Belediye görevlileri ile beraber mezarı açarak Cizre’ye götürmüşler ve Cizre Mezarlığına gömmüşlerdir. Selami Çiçek’in başından tek kurşunla öldürüldüğü, elindeki giysi parçaları ve vücudundaki darp izlerinden kendisini öldürmeye çalışanlarla boğuştuğu düşünülmüştür.

13.06.1994 tarihinde, sadece Nadir Çiçek, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermeye çağırılmıştır. İfadesinde özetle, kardeşi Selami Çiçek ile uzun süredir Cizre Ekspres Habur Tur Yazıhanesinin işletmecisi olarak çalıştığını, 10.06.1994 günü saat 10.15 gibi dört kişinin beyaz Renault Toros marka 47 AV 407 plakalı otomobille kardeşini götürdüklerini, yüzlerini görmediğini ancak polis gibi davrandıklarını, bunun üzerine Emniyet Müdürlüğüne kardeşinin gözaltına alınıp alınmadığını sorduğunu ancak olumsuz cevap aldığını, sonradan ölü bir beden bulunduğunu duyduğunu ve savcılığa başvurduğunu söylemiştir.

14.06.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından Selami Çiçek’in öldürülmesi olayının faillerinin sıkı ve gizli bir biçimde araştırılarak yakalanmalarını, yakalandıklarında hazır edilmelerini, yakalanmadıkları takdirde üç ayda bir kendilerine bilgi verilmesini talep etmiştir.

01.08.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda, Nadir Çiçek’e savcılıkta hazır edilmesi için bilgi verilmesini talep etmiştir.

07.09.1994 tarihinde, Nadir Çiçek’e Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında hazır bulunması gerektiğine yönelik belge tebliğ edilmiştir.

10.02.1995 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda, Nadir Çiçek’in Selami Çiçek’in öldürülmesi olayıyla ilgili bilgi ve görgüsünün nelerden ibaret olduğu ve ayrıca “yasadışı PKK terör örgütü ile bir ilişkisinin olup olmadığının” etraflı bir şekilde sorularak tespiti ve tanzim olunacak ifade tutanağının gönderilmesi talep edilmiştir.

22.02.1995 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazı ile Nadir Çiçek’in beyanının alınması için savcılıkta hazır edilmesini talep etmiştir. 17.03.1995 tarihinde, yazıya cevap verilmediği için aynı talep tekrar edilmiştir. 31.03.1995 tarihinde, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda, Nadir Çiçek’in bir aydır Irak’ın Zaho kentinde işi nedeni ile bulunduğunun tespit edildiğini ve ne zaman döneceğinin öğrenilemediğini belirtmiştir.

03.05.1995, 07.12.1995, 07.06.1996, 12.04.1999, 09.10.2001, 04.02.2002, 14.05.2002, 01.04.2003, 12.12.2006 tarihlerinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından Selami Çiçek’in öldürülmesi olayının faillerinin sıkı ve gizli bir biçimde araştırılarak yakalanmalarını, yakalandıklarında hazır edilmelerini, yakalanmadıkları takdirde üç ayda bir kendilerine bilgi verilmesini talep etmiştir. 07.05.1995, 12.12.1995, 07.01.1996, 10.06.1996, 29.08.1996, 19.01.1997, 08.04.1997, 27.03.1998, 28.06.1998, 25.04.1999, 31.05.2000, 01.09.2000, 26.04.2001, 24.09.2001, 05.04.2002, 15.05.2002, 05.04.2003, 17.06.2003, 28.09.2003, 23.03.2004, 25.06.2004, 15.10.2004, 15.03.2005, 20.07.2005, 12.10.2005, 15.05.2006, 21.09.2006, 12.09.2009 tarihlerinde, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı olayın faillerinin araştırmalar sonunda tespit edilememiş olduğunu belirtmiştir.

Ayrıca jitemciler.blogspot.com adlı sitede yer alan ve eski bir JİTEM elemanının ifadeleri olduğu iddia edilen habere göre, 1993 yılında Cizre’den Topal Emin isminde bir JİTEM ihbarcısı Şırnak Alay Komutanlığına Cizre otobüs terminalinde çalışan Selami Çiçek ve Abdurrahman Yılmaz’ın milis olduğu bilgisini vermiştir. Bahsi geçen yazıda, bu dönemde Şırnak Alay Komutanlığında sorgu amiri Arif Başçavuş, yardımcısı Tayfun Astsubay, Uzman Çavuş Kaan ve birkaç itirafçıdan oluşan bir JİTEM ekibi olduğu ve ekibin doğrudan İl Jandarma Alay Komutanı Baki Onurlubaş’a bağlı olduğu belirtilmiştir. Bu bilgiyi alan Şırnak JİTEM’i, Rabun takma isimli itirafçı Mardin Nusaybinli Mehmet Bilgiç ve Barış takma isimli bir diğer itirafçıyı Selami Çiçek ve Abdurrahman Yılmaz’ın yakalanıp sorgulanmaları ve infaz edilmeleri için Cizre'ye göndermiştir. Cizre İlçe Jandarma Komutanlığına da yardımcı olmaları için talimat verilmiştir. Rabun ve Barış takma isimli itirafçılar Cizre’deki JİTEM elemanlarının yardımıyla ilk önce Selami Çiçek’i alıp sorgulamış ve daha sonra infaz etmişlerdir. Bu arada Abdurrahman Yılmaz’ı alamayıp Şırnak’a geri dönmüşlerdir. Kısa bir süre sonra Cizre JİTEM elemanları Abdurrahman Yılmaz’ı gözaltına almış ve Şırnak Alay Komutanlığına gelip almaları için haber göndermiştir. Rabun ve Barış takma isimli itirafçılar, başlarında Tayfun Astsubay ile birlikte tekrar Cizre'ye gönderilmiş ve Abdurrahman Yılmaz’ı teslim alıp Şırnak'a dönmüşlerdir. Şırnak’ta bir müddet sorgulanan Abdurrahman Yılmaz da daha sonra infaz edilmiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

26.03.2009 ve 03.06.2009 tarihlerinde, Cudi Çiçek bu gelişmeler üzerine, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar başvurmuş ve şikâyet dilekçesi vermiş; JİTEM görevlileri ve onlara liderlik eden Cemal Temizöz’den şikâyetçi olmuştur. Dilekçelerinde, kardeşi Selami Çiçek’i götüren JİTEM elemanlarını, olaya şahit olan Abdulgafur (Abdullah) Elçi, Nadir Çiçek, Osman Tonçer (Tuncer) ve o dönem otogarda büfeci olarak çalışan Hamit Onur’u teşhis edebileceğini belirtmiştir. Ayrıca o dönemde Cizre’den Silopi’ye kimsenin JİTEM’den habersiz gidemeyeceğini, Cizre köprüsünde araçların ve şahısların çok sıkı bir şekilde arandığını ifade etmiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

03.06.2009 tarihinde, Cudi Çiçek müşteki sıfatıyla Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. İfadesinde önceki ifadelerine ek olarak, o dönemde ilçede benzer görünümlü JİTEM elemanları bulunduğunu, bunlardan Hüseyin Bülbül, Ramazan, Bedran, Abdulhakim adlı kişileri hatırladığını belirtmiştir.

03.06.2009 tarihinde, Osman Tonçer tanık sıfatıyla Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. İfadesinde özetle, 1994 yılı yaz aylarında Selami Çiçek’in JİTEM elemanları tarafından götürülmesi olayına tanık olduğunu söylemiş, bu sivil görünümlü kişilerin ellerinde kaleşnikof ve telsiz olduğunu, eğer görürse kendilerini teşhis edebileceğini belirtmiştir.

Hem Cudi Çiçek’in hem de tanık olarak ifadesi alınan Osman Tonçer’in o dönemde bölgede çalışan JİTEM elemanlarının fotoğrafları kendilerine gösterilmesi halinde Selami Çiçek’i götüren üç kişiyi tespit edebileceklerini söylemiş olmalarına rağmen fotoğraf teşhisi yapılmamıştır.

23.11.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına olayla ilgili soruşturma yürütülüp yürütülmediğini sorarak varsa ilgili evrakların gönderilmesini talep eden bir dilekçe göndermiştir. Aynı gün Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından ve Silopi İlçe Emniyet Müdürlüğünden soruşturmayla ilgili bilgi talep etmiştir.

12.09.2009 tarihinde, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı, olayı aydınlatacak herhangi bir ipucu ya da delile ulaşamadıklarını bildiren bir tutanak göndermiştir.

24.11.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına bir yazı göndererek dosyanın fail-i meçhul olup Daimi Arama dosyasına alındığını ve tahkikatın devam ettiğini bildirmiştir.

25.12.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına bir yazı göndererek Selami Çiçek’in öldürülmesi olayıyla ilgili olarak Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/545 soruşturma dosyasında tahkikat başlamış olduğunu, tahkikat sonucunda dosyanın daimi aramaya alındığını, daimi arama kararının devam ettiğini bildirmiş ve dosyanın bir örneğini göndermiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Selami Çiçek’in öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

02.05.2012 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığından Selami Çiçek’in öldürülmesine ilişkin 1994/545 numarasıyla yürütülmüş olan soruşturmada verilmiş kararın ve otopsi tutanaklarının gönderilmesini talep etmiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

18.10.2014 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 014/1859-02 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda, aralarında Selami Çiçek’in de bulunduğu 21 maktulün öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak; maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak herhangi bir şüpheli tespit edilip edilmediği, tespit edilmişse bu şüpheli hakkında ne tür işlemler yapıldığının tespit edilmesi, kayıtların tetkiki ile maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak Cizre Emniyet Müdürlüğüne herhangi bir şikayetin yapılıp yapılmadığı, yapılmışsa bu konuda ne tür işlemler yapıldığının tespiti, bu işlemler sırasında gerekiyorsa, maktul yakınları ile görüşülmesi ve yardım alınması, olay yerinin Jandarma bölgesinde bulunması halinde, gönderilen müzekkerenin iade edilmemesi ve Jandarma görevlileri ile koordinatlı bir şekilde bu işlemlerin yapılması, soruşturmaya konu olaya ilişkin olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında 11 klasör halinde evraklar mevcut olup gerekirse irtibata geçilerek belgelerin tahsis edilmesi taleplerinde bulunmuştur.

.....04.2015 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili soruşturmaya ilişkin hazırladığı 30.03.2015 tarihli “Arşiv Araştırma Tutanağı”nı göndermiştir. Buna göre, soruşturma evrakına konu ölümlerin veya kaybolmaların akıbeti ile ilgili olarak Asayiş Büro Amirliği, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile soruşturma konusu ile ilgili olarak gerekli araştırmanın yapılması için yazışmalar yapılmış, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile yapılan yazışmalardan henüz yanıt gelmemiş, yanıt gelmesi halinde gönderileceği belirtilmiştir. Asayiş Büro Amirliğinin cevap yazısı ve TEM Büro Amirliği arşiv kayıtlarında yapılan araştırma neticesinde hazırlanan araştırma tutanağı gönderilmiştir. Araştırma tutanağında Selami Çiçek hakkında arşiv kayıtlarında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadığı belirtilmiştir.

14.05.2015 tarihinde,Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden, Selami Çiçek isimli maktulün 1993 yılında Silopi ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Şemsettin Yurtseven, Mikdat Özeken ve Münür Sarıtaş'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti YURTSEVEN-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1997-06-13
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm
27 Ekim 1995'te, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul komutasındaki Yüksekova Komando Taburuna bağlı askerler, Yüksekova ilçesi, Ağaçlı köyünde askeri bir operasyon düzenlediler.

Şemsettin Yurtseven (73), Mikdat Özeken (18) ve Münür Sarıtaş (13) askerler tarafından, askeri bir araçla götürüldüler. Daha sonra kendilerinden haber alınamadı.

Kayıpların yakınları, Yüksekova Komando Taburuna müracaat ederek yakınlarının durumu hakkında bilgi istediler. Binbaşı Yurdakul, Şemsettin, Mikdat ve Münür'ün gözaltına alındığını reddetti.

13 Haziran 1997 tarihinde, Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı, Şemsettin Yurtseven'in Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul tarafından döverek öldürüldüğü, olayı gören Mikdat Özeken ve Münür Sarıtaş'ın ise sırasıyla bir itirafçı olan Kahraman Bilgiç ve Yüzbaşı Nihat Yiğiter tarafından vurularak öldürüldüğü yönündeki bilgilere dayanarak, adı geçenler hakkında dava açtı.

12 Kasım 1999 tarihinde Binbaşı Yurdakul ve İtirafçı Kahraman Bilgiç ve Yüzbaşı Nihat Yiğiter, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla delil yetersizliğinden beraat etti.

Kayıpların yakınlarının avukatı tarafından Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararına karşı yapılan temyiz başvurusu, Yargıtay tarafından 2 Nisan 2001 tarihinde reddedildi.

Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Emin Yurdakul hakkında, üç kişiyi yetkilerini aşarak gözaltına aldığı yolunda deliller bulunduğu gerekçesiyle Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

26 Nisan 1996 tarihinde Şemsettin, Mikdat ve Münür'ün yakınları AİHM'ye başvurdu. 18 Aralık 2003 tarihinde AİHM önünde taraflar uzlaşmaya vardı ve dava dostane çözüm kararı ile sonuçlandı.

Servet Arslan ve Şahabettin Latifeci'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Arslan and Others v. Turkey
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2005-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm
1990'lı yıllarda Diyarbakır ve çevresinde, aralarında Servet Arslan’ın da bulunduğu 8 kişinin benzer bir şekilde kaçırılarak öldürülmesi ile ilgili başlatılan soruşturmalarda, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdülkadir Aygan ve Albay Abdülkerim Kırca'nın aralarında bulunduğu 8 kişi olaylardan sorumlu tutuldu. 1992 yılında başlatılan hazırlık soruşturmaları 2005'te sona erdi ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 8 dosyayı birleştirerek dava açtı. 2 Aralık 2005 tarihli Zaman gazetesi haberine göre, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Mithat Özcan, 28 Şubat 2005’te bu 8 kişi hakkında, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, işkence yapmak ve taammüden adam öldürmek suçlarından ömür boyu hapis istedi. Emekli Binbaşı Abdülkerim Kırca, halen görev yapmakta olan Jandarma Uzman Çavuş Yüksel Uğur, JİTEM mensubu itirafçılar Abdülkadir Aygan, Muhsin Gül, Fethi Çetin, Kemal Emlük ve eşi Saniye Emlük ile Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım sanıklar arasında yer aldı. Ancak ilginç bir şekilde, sadece bir gün sonra Savcı Özcan’a soruşturmadan el çektirildi. O sırada soruşturmakta olduğu diğer faili meçhul davalar da elinden alındı. 8 sanıktan üçü hakkında asker kökenli oldukları gerekçesiyle görevsizlik kararı verildi ve dosyaları Diyarbakır 7’nci Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına aktarıldı. Diğer beş sanık hakkında da, geçmiş aflardan faydalanabilecekleri gerekçesiyle tutuklama talebi kaldırıldı. Türkiye'nin “Yeşil” kod adı ile tanıdığı Yıldırım'ın bölgede, "Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı" olarak da tanındığının vurgulandığı iddianamede, emekli Binbaşı Kırca'nın çetenin yöneticisi olduğu, eylemlerde başrolü Aygan'ın oynadığı ifade edildi. Aynı haberdeki bilgilere göre iddianamede JİTEM'in işlediği cinayetler de şöyle anlatıldı: HEP Muş İl Örgütü Üyesi Harbi Arman (1964): "Yıldırım, Aygan ve Çetin'in, Arman'ı 'ifade verip, gideceksin' diye JİTEM Merkezi'ne getirerek Tuzik Deresi Köprüsü altında kafasına iki tabanca mermisi sıkarak öldürdükleri" Zana Zuğurli (1975) - kuzeni Lokman Zuğurli (1977): "Evlerinden Aygan, Gül, Saniye Emlük ve Uzman Çavuş Yüksel Uğur tarafından alınan maktullerden Zana'nın Kozan Mezrası Taşlıdere mevkiinde elleri arkadan bağlanarak başına iki mermi sıkıldığı, Lokman'ın da Erimli Köyü Kuşaklı Mevkii'nde sağ şakak ve burun kökü civarından yakın atışla öldürüldüğü, cesedinin 2 gün sonra bulunduğu." Servet Arslan (1971) - Şahabettin Latifeci (1973): Aygan ve Uğur'un, Arslan ve şehir içinde dolaşan Latifeci'yi JİTEM Merkezi'ne götürdükleri, çene alt kemiğinde kırık, ayakkabı topuklarıyla meydana getirilen ekimozlarla işkence yaptıkları, boğarak öldürdükleri." Ahmet Ceylan (1956) - Sıddık Etyemez (1964): Aygan ve Uzman Çavuş Uğur'un PKK'lı olduklarına inandıkları maktulleri JİTEM Merkezi'ne götürdükleri, işkence yaptıktan sonra iple boğarak beyaz naylon çuvallar içinde kayalıklar arasına attıkları." Abdülkadir Çelikbilek (1956): Aygan, Kemal Emlük, Binbaşı Kırca ve Uzman Çavuş Uğur'un, Çelikbilek'i Toros marka araçla JİTEM Merkezi'ne götürdükleri, işkence yaptıktan sonra elleri arkadan pardesü kemeriyle bağlı halde boğularak öldürüldüğü."

Açılan ilk dava, Mayıs 2010’da daha sonra açılan bir başka davayla birleştirildi ve 5 kez askeri mahkeme ile sivil mahkeme arasında gidip geldi. Hem askeri hem de sivil mahkemenin yargılamayı yapmaya yetkili olmadıkları yönündeki açıklamaları nedeniyle çözülemeyen yetki krizi Yargıtay’a taşındı ve Yargıtay’ın kararıyla dosya sivil mahkemeye, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. 2014’e kadar hiçbir işlem yapılmadan mahkemeler arasında dolaşan dosya, Mart 2014’te çıkan yasayla özel yetkili mahkemelerin kapatılmasının ardından, Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. 18 Eylül 2014 tarihli duruşmada ise bu davanın da daha önce Musa Anter’in öldürülmesiyle ilgili açılan davayla birleştirilmesi talep edildi. Birleştirilen dosyalar sonunda cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, bir suçu söyletmek için işkence yapmak, taammüden adam öldürmek suçlamalarından yargılanan 16 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis ile 15 yıl ağır hapis cezası arasında değişen cezalar talep ediliyor. Korucu , itirafçı ve güvenlik güçleri ile çalışan sivil memurlardan oluşan bu sanıkların isimleri: “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdülkadir Aygan (Aziz Turan), Muhsin Gül, Fethi Çetin (Fırat Can Eren), Faysal Şanlı, Hayrettin Toka, Hüseyin Tilki (Hüseyin Eren), Ali Ozansoy (Ahmet Turan Altaylı), Adil Timurtaş, Recep Tiril (Recep Erkal), Kemal Emlük (Erhan Berrak), Saniye Emlük (Emel Berrak), İbrahim Babat (Hacı Hasan), Mehmet Zahit Karadeniz, Lokman Gündüz. Maktüller ise Abdurrahman Lokman Zuğurli, Hasan Caner, Hasan Utanç, Tahsin Sevim, Mehmet Mehdi Kaydu, Mehmet Sıddık Etyemez, Abdulkadir Çelikbilek, Lokman Zuğurli, Harbi Arman, Servet Arslan, Mehmet Emin Şahabettin Latifeci, Zana Zuğurli, Mehmet Ali Ahmet Ceylan.

1998 yılında bir operasyonda yaralanarak sakat kalan ve malulen emekliye ayrılan Abdülkerim Kırca’ya Aralık 2004'te dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından "Devlet Övünç Madalyası" verildi. JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan, 2009 Ocak ayında Star gazetesine verdiği röportajda Abdülkerim Kırca'nın emriyle gerçekleştiğini söylediği pek çok cinayeti tek tek sıraladı. Bu röportajdan birkaç gün sonra Abdülkerim Kırca intihar etti. Kırca ölmesi nedeniyle sanıklar arasından çıkartıldı. Diğer sanıkların tamamı tutuksuz yargılanıyor. Sadece İsveç’te bulunan Abdülkadir Aygan hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi.

Servet Arslan’ın ailesi iç hukuk yollarının tıkanması ve soruşturmada hiçbir ilerleme olmaması nedeniyle davayı 30 Eylül 2005’te AİHM’ne taşıdı. Arslan ailesi hükümetin dostane çözüm önerisini 24 Mayıs 2011’de kabul ederek davadan vazgeçti.

Şeyhmuz Yavuz'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Evin Yavuz et autres c. Turquie
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin mahkumiyet hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:6 aylık zaman sınırına uyulmaması nedeniyle usülden kabul edilemezlik kararı
AİHM’nin 1 Şubat 2005 tarihli kararına göre 11 Mart 1994 tarihinde Şeyhmuz Yavuz, Diyarbakır’ın merkezindeki bir pastahanede üç kişi tarafından kaçırıldı. Belirsiz bir tarihte, Diyarbakır ili Kuşlukbağı köyünde bir şantiyede kafasından ve kalbinden vurulmuş kimliği belirsiz bir beden bulundu. Bedenin yakınlarında bir aracın tekerlek izleri, 2 tane kovan ve bir mermi vardı. 17 Mart 1994 tarihli olay yeri raporunda, bedenin Şeyhmuz Yavuz’a ait olabileceği belirtildi.

18 Mart 1994 tarihli otopsi raporunda Şeyhmuz Yavuz’un kafasından aldığı iki kurşun ve göğsünden aldığı bir kurşunla hayatını kaybettiği belirtildi.

14 Temmuz 1994 tarihinde polis İsmail Yeşilmen adlı bir itirafçıyı yakaladı. Bu kişinin üstünde Browning marka bir silah bulundu. Yapılan incelemede, olay yerinde bulunan kovanların İsmail Yeşilmen’in silahından çıktığı anlaşıldı. İsmail'in üzerinde yakalanan silah ile ilgili "Silahın Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü tarafından verildiğine dair" Terörle mücadele şubesinde komiser A.K'nın imzası bulunan bir de evrak ele geçirildi.

İsmail Yeşilmen 19 Temmuz 1994 tarihinde verdiği ifadesinde, pişmanlık yasasından yararlandığını, itirafçı olarak emniyet ile birlikte çalıştığı için silahın kendisine verildiğini ve Diyarbakır İstihbarat Müdürlüğünün kendisinden Şeyhmuz Yavuz’un PKK militanı olup olmadığını öğrenmesini talep ettiğini belirtti. Şeyhmuz’un kaçırıldığı gün Hüseyin Başkurt ve diğer bir polis memuru ile bir pastahanede buluştuklarını ve Şeyhmuz’un buraya gelmesiyle onu yakaladıklarını ve arabayla Kuşlukbağı’na (Diyarbakır) doğru götürdüklerini ifade etti. Yolda bir inşaat alanında durduklarını ve iki polisin Şeyhmuz’u sorguya çekmeye başladığını; daha sonra polislerin kendisinden silahını bırakarak uzaklaşmasını istediklerini, uzaklaştıktan sonra da iki ya da üç el silah sesi duyduğunu belirtti. Şeyhmuz’un üzerinde birtakım belgeler ve 3000 Alman markı bulunduğunu, polislerin Şeyhmuz’u öldürdüklerini söylemeden belgeleri Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine teslim ettiklerini anlattı.

19 Ekim 1994 tarihinde Şeyhmuz’u öldürdüğü suçlamasıyla İsmail Yeşilmen aleyhine dava açıldı. 19 Eylül 1995 tarihli duruşmada İsmail, fotoğraflardan polis memuru Hüseyin Başkurt’u teşhis etti.

8 Nisan 1996 tarihinde Cizre’de Hüseyin Başkurt’un ifadesi hakim tarafından alındı. Hüseyin, İsmail’in iddialarını reddetti; turkuaz renkte bir Doğan SLX araca sahip olduğunu; İsmail ile 1992 yılında Cizre Emniyet Müdürlüğünde itirafçı olarak çalışırken tanıştığını; Şeyhmuz Yavuz’u ise tanımadığını söyledi. Hüseyin Başkurt ilk beyanlarında Diyarbakır’a 1993 yılından sonra hiç gitmediğini belittiyse de daha sonra ortaya çıkan delillerde 1994 yılında da Diyarbakır'a gittiği ve olay tarihinde de polis evinde kaldığına dair belgeler ortaya çıktı. Bunun üzerine beyanlarını değiştiren Hüseyin Başkurt'un yeni ifadelerinden daha önce kimliği tespit edilemeyen üçüncü polis memurunun Sezai Ceylan olduğu tespit edildi ancak Mahkeme, Sezai Ceylan adlı polis memurunun ifadesinin alınmasına gerek görmedi.

21 Mayıs 1997 tarihinde Hüseyin Başkurt hakkında Şeyhmuz Yavuz’u öldürme suçundan yakalama emri çıkartıldı ve aynı gün tutuklandı. Hüseyin, henüz yargılama devam ederken, 12.08.1997 tarihinde serbest bırakıldı.

22 Mayıs 1997 tarihli iddianame ile Diyarbakır Savcısı Hüseyin Başkurt aleyhine Şeyhmuz Yavuz’u öldürmekten dava açtı.

17 Haziran 1997 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, Hüseyin Başkurt ve İsmail Yeşilmen aleyhine açılmış davaları birleştirdi.

9 Eylül 1997 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, itirafçı İsmail Yeşilmen'i kasten adam öldürmekten suçlu buldu ve hakkında o dönemde yürürlükte olan 765 s. Ceza Kanunu’nun 448. Maddesi'nde belirtilen alt sınır olan 24 yıldan hüküm verdi. Sanığın duruşmalardaki iyi hali göz önüne alınarak ceza 20 yıla düşürüldü. İkinci sanık olan polis memuru Hüseyin Başkurt’un ise delil yetersizliğinden beraatine karar verdi.

Müdahil vekili hukuksuz bulduğu kararı temyiz etti ancak yargıtay 5 ayda kararı onandı.

15 Mart 1999 tarihinde Şeyhmuz Yavuz’un karısı ve çocukları Şeyhmuz’un zorla kaybedilmesine ilişkin olarak AİHM’ye başvurdular. AİHM verdiği kararda başvuruyu, başvuranlar 6 aylık süre kuralına uymadıkları için reddetti.

Süleyman Durgut'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No

1994 yılının Nisan ayı başında, o dönem Cizre’de Ramazan Hoca olarak bilinen ve JİTEM için çalıştığına inanılan kişi, Süleyman Durgut ve kardeşi Abdurrahman Durgut’un dükkânına gelmiş ve Abdurrahman Durgut'a dönerek “Ya ihbarcımız olursunuz ya da sizin evinizi başınıza yıkacağım” diyerek dükkândan çıkmıştır. O anda dükkânda olan A.Y. de bu olaya tanık olmuştur.

23.04.1994 tarihinde, Süleyman Durgut ve kardeşi Abdurrahman Durgut işten eve dönerken Ramazan Hoca ve Cabbar diye bilinen kişiler evlerinin yakınında Durgut kardeşleri durdurmuştur. Ramazan Hoca'nın elinde tüfek vardır. İki kardeşi ara sokağa doğru sürüklemişler, Süleyman Durgut'u tekmeleyerek kafasına tüfeği dayayıp araca bindirmişlerdir. Süleyman Durgut gece boyunca eve gelmemiş, sabah darp edilmiş halde eve dönmüştür, üzerinde sadece yırtık bir atlet vardır.

1994 yılının Haziran ayında, bu kez ismi Bedran olarak bilinen ve Jitem ekibinde yer alan itirafçı dükkâna gelmiş, Süleyman Durgut'a “İmam Süleyman sen misin?” diye sormuş, o da evet deyince onlarla emniyete kadar gelmesini söylemiştir. Dükkâna gelenler arasında resmi üniformalı özel timler de bulunmuştur. Yaklaşık yirmi gün gözaltında tutulan Süleyman Durgut savcılık ifadesinin ardından serbest bırakılmıştır. Çok ağır işkencelere maruz kalmış, ağzındaki dişler sökülmüş, bir gözünde büyük hasar meydana gelmiştir. Özellikle Cabbar isimli kişinin kendisine çok işkence yaptığını söylemiş, çok kilo vermiş ve yemek yiyemez hale gelmiş, doktor bir ay boyunca sıvıyla beslenmesi gerektiğini söylemiştir. Ailesine sürekli kendisini sağ bırakmayacaklarını söylemeye başlamıştır. Yakınlarının Cizre’yi terk etmesi yönündeki tavsiyelerine kendisini bulamazlarsa kardeşlerine aynı şeyleri yapacaklarını düşündüğü için uymamıştır.

14.07.1994 tarihinde, sabaha doğru 06.00- 06.30 civarında Durgutların ev kapısı sert bir şekilde çalınmış, Abdurrahman Durgut “Kimsiniz?” diyerek kapıya seslenmiş, gelenler polis olduklarını söyleyince de kapıyı açmıştır. Ramazan Hoca ve Cabbar olarak tanınan kişiler eve girmişler ve damda uyuyan Süleyman Durgut’u kolundan tutup dışarı çıkarmışlardır. Ailesine “Bizimle biraz işi var, sonra geri gelecek” denilerek alınmıştır. Süleyman Durgut’un arkasından dışarı çıkan ailesi onun beyaz Toros marka bir araca bindirildiğini görmüştür. Ailesinin onunla gitmesine izin verilmemiştir.

14.07.1994 tarihinde sabaha karşı Süleyman Durgut evinden Cabbar, Ramazan Hoca ve Bedran (Adem Yakın) diye bilinen polislerce alınmıştır. Aynı gün sabah saatlerinde Jandarma’ya İdil ilçesi Sırtköyü mezrasına 1 km uzaklıkta ölü bir erkek bedeni bulunduğuna dair ihbar telefonu gelmiştir. İlerleyen saatlerde İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ölüm muayene ve otopsi tutanağı hazırlanmış, klasik otopsi yapılmasına gerek görülmemiştir.

14.07.1994 tarihinde tanık A.A’nın ifadesi alınmıştır. A.A’nın ifadesine göre, 14.07.1994 tarihinde sabaha karşı Mizgeftok yoluna beyaz binek Renault marka bir araba girmiştir. Bir süre sonra arabanın gittiği taraftan silah sesleri gelmeye başlamış, daha sonra araba hızlı bir şekilde Mizgeftok’ten Cizre’ye doğru giderken görülmüştür. Yaklaşık iki saat sonra da köylüler Mizgeftok yolunun 50 metre kenarında ölü bir erkek bedeni bulmuşlardır.

14.07.1994 tarihinde, Abdurrahman Durgut, sabaha karşı evden sivil polislerce alınan ağabeyi Süleyman Durgut’un akıbetini sormak için emniyete gitmiştir. Ancak emniyette ona Süleyman Durgut isminde kimsenin gözaltına alınmamış olduğu söylenmiştir. Aile bunun üzerine savcılığa başvuruda bulunmuştur. Savcı onlara “Bizim haberimiz yok. Onları Ramazan hocaya, Cabbar’a, Hakim’e ve Cemal Temizöz’e sorun” demiştir. Kardeşi ve annesi bunun üzerine Cizre’de Jandarma Komutanı olan Cemal Temizöz ile görüşmek üzere karakola gitmiştir. Temizöz’ün odasına gittiklerinde onu o dönem halk arasında Ramazan Hoca, Cabbar, Bedran olarak bilinen kişilerle birlikte aynı masada otururken görmüşlerdir. Onları odaya götüren polis Süleyman Durgut’un annesini göstererek “Bu kadın oğlunun evinden alındığını, ondan haber alamadıklarını söylüyor” demiştir. Masada oturanlar önce birbirlerine bakarak gülmüş sonra da “Bizim ondan haberimiz yok.” demişlerdir. Annesi ve kardeşi bunun üzerine bir sonuç alamayacaklarını anlayarak tekrar evlerine dönmüşlerdir.

14.07.1994 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı Süleyman Durgut ile ilgili, cenazesi üzerinde isminin yazılı olduğu bir hasta sevk kağıdı bulunmasına rağmen teşhis için gerekli soruşturmayı yapmadan defin ruhsatı çıkarmış ve aynı gün Süleyman Durgut bulunduğu köye defnedilmiştir. Aynı gün köye giden Süleyman Durgut’un yakınları cenazeyi teşhis etmiştir.

15.07.1994 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığından plakasız Renault Toros-binek tipi otomobilin olay günü sabah 05.00 – 07.00 saatleri arasında Cizre yönünden İdil yönüne ve daha sonra İdil yönünden Cizre yönüne gidip gitmediğini ve otomobilin kime ait olduğunu tespit etmesi için araştırma yapılmasını ve sonucunun bildirilmesini istemiştir.

19.07.1994 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünden olay yerinde bulunan boş kovanların diğer faili meçhul olaylarında elde edilen boş kovanlarla arasında bir irtibatın bulunup bulunmadığını tespit etmesini istemiştir.

02.08.1994 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığının talebi doğrultusunda Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Süleyman Durgut’un ortağı Abdullah Yaşar’ın ifadesi alınmıştır. İfadesinde, dayısı Süleyman Durgut’u kimin nasıl öldürdüğünü bilmediğini, bir ay kadar önce Süleyman Durgut’un Cizre İlçe Jandarma Komutanlığında gözetim altında olduğunu, gözetimden çıktıktan bir ay kadar sonra öldüğünü, zaten uzun zamandır rahatsız olduğunu söylemiştir.

04.08.1994 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre girişinde belirtilen saatlerde arama noktası bulunmadığını, bu nedenle Beyaz Renault araba ile ilgili bilgi veremeyeceğini bildirmiştir. Olayda kullanıldığı açık olan beyaz Renault araba ile ilgili başka bir araştırma yapılmamıştır.

19.12.1994 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı yapılan tüm araştırmalara rağmen suçun faillerinin bulunamadığı gerekçesiyle 14.07.2014 tarihine kadar geçerli olacak şekilde daimi arama kararı vermiştir. Bu süre içinde İdil Jandarma Komutanlığı üç ayda bir bilgi vermeyi çoğunlukla aksatarak her seferinde “Süleyman Durgut’un ölü olarak bulunması olayı ile ilgili olarak yapılan araştırma ve soruşturmalar neticesinde adı geçen şahsın kimler tarafından ve ne maksatla öldürüldüğünün tespit edilemediğine ancak araştırma ve soruşturmaların devam ettiğine” ilişkin tutanak göndermiştir.

14.09.1998 tarihli (İdil Cumhuriyet Başsavcılığının talebinden dört yıl geçtikten sonra ve karşılaştırma için sadece dört faili meçhul olayın incelendiği anlaşılan) Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Ekspertiz Raporuna göre, olay yerinde bulunan boş kovanların diğer faili meçhul olaylarında elde edilen boş kovanlarla aralarında bir irtibatın bulunmadığı tespit edilmiştir.

Bu sürede Abdurrahman Durgut ve Suphiye Durgut’un ifadeleri kendileri şikâyette bulunana kadar alınmamıştır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

27.03.2009 tarihinde, bu gelişmeler üzerine kardeşi Abdurrahman Durgut ve eşi Suphiye Durgut, Süleyman Durgut’un kaybedilmesi ve ardından öldürülmesi olayıyla ilgili olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyet dilekçesi vermiştir. Abdurrahman Durgut şikâyet dilekçesinde, 14.07.1994 tarihinde kardeşi Süleyman Durgut’u Ramazan Hoca ve Cabbar adlı kişilerin evden aldığını ve bir gün sonra İdil ilçesi Harbak köyü yakınlarında cenazesinin bulunduğunu, kardeşini öldürenler olduğunu düşündüğü Bedran, Ramazan Hoca ve Cabbar’dan şikâyetçi olduğunu ifade etmiştir.

Şikayet dilekçeleri üzerine, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında Süleyman Durgut’un öldürülmesi olayını incelemeye başlamıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

23.11.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdurrahman Durgut’u ifade vermek üzere savcılığa çağırmıştır. Ancak Abdurrahman Durgut o dönem Irak’ta olduğu için ifadesi alınamamıştır.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir.

14.05.2012 tarihinde, Süleyman Durgut’un eşi Suphiye Durgut müşteki sıfatıyla Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Suphiye Durgut ifadesinde özetle, olay tarihinde Cizre ilçesinde Cabbar ve Ramazan Hoca diye tanınan polislerle PKK itirafçısı olarak bildikleri Bedran (Adem Yakin) isimli şahsın sabah saatlerinde beyaz renkli Toros marka bir araçla evlerine geldiklerini ve eşini alıp götürdüklerini, ertesi gün İdil ilçesinde eşinin cenazesinin bulunduğunu, olayın faillerinin de Cabbar, Ramazan Hoca ve Bedran isimli şahıslar olduğunu, bu nedenle bu şahıslardan şikayetçi olduklarını belirtmiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2009/430 numaralı soruşturma dosyası ile yürütülen soruşturmada, İdil Cumhuriyet Başsavcılığının da aynı olay ile ilgili olarak soruşturma yürüttüğünü öğrenmesi üzerine dosyayı tefrik etmiş ve yetkisizlik kararı vererek dosyayı İdil Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

24.05.2012 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, 2012/461 ve 1994/121 numaralı soruşturma dosyalarını birleştirme ve soruşturmaya 1994/121 numaralı dosya üzerinden devam edilmesine karar vermiştir.

30.05.2012 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak İl Emniyet Müdürlüğüne ve Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazarak, adı geçen şahısların (Cabbar, Ramazan Hoca ve Bedran) tespit edilerek bildirilmesini istemiştir.

06.08.2012 tarihinde, Şırnak İl Emniyet Müdürlüğünün ve 03.08.2012 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünün cevaben yazdıkları yazılarda, Cabbar ve Ramazan hoca isimli personellerin emniyet bünyesinde görev yapmadığını, ancak Bedran isimli kişinin Adem Yakin olduğunu, yapılan arşiv araştırmasında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 17.03.2009 tarih ve 2009/906 soruşturma numaralı dosyası üzerinden faili meçhul cinayetler nedeniyle terör örgütü üyesi olmak ve adam öldürmek suçlarından hakkında yakalama emrinin bulunduğunu belirtmiştir.

10.08.2012 tarihinde İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, 2009/906 soruşturma numaralı dosya üzerinden söz konusu olayın faili meçhul cinayetlerle ilgili olması nedeniyle silahlı terör örgütü kapsamında işlendiğine ve terör suçlarına bakmak görev ve yetkisinin TMK m.10 maddesi gereğince yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarında olması nedeniyle, soruşturma dosyasının fezleke ile Diyarbakır TMK 10. Madde ile yetkili Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesine karar vermiştir.

04.10.2013 tarihinde, TMK m.10 ile yetkili ve görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK m.10 ile yetkili) Ramazan Hoca ve Cabbar olarak bilinen şahıslar hakkında zamanaşımı tarihine kadar geçerli olacak şekilde daimi arama kararı çıkarmıştır.

15.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile yetkili ve görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma devam ettiği sırada 6526 Sayılı Kanun uyarınca 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununa eklenen geçici 14. madde ile TMK m.10 ile belirlenmiş görev ve yetkileri kaldırıldığından görevsizlik kararı vermiş ve 2012/2783 soruşturma numaralı dosyayı İdil Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

17.10.2014 tarihinde, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, şüphelinin üzerine atılı eylemlerin suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan mülga 765 sayılı TCK’nın 125 ve 67/2,3,4 maddeleri kapsamında Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma ve Kasten Öldürme suçlarına temas ettiğine, ancak bu suçların aynı kanunun 102/1. maddesine göre 20 yıllık zamanaşımına tabi olduğuna, zamanaşımını kesen usuli bir işlemin olmadığına ve zamanaşımı süresinin 14.07.2014 tarihinde dolduğu anlaşıldığından kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.

14.11.2014 tarihinde Durgut ailesi avukatı aracılığıyla kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde zamanaşımıyla ilgili Diyarbakır (TMK ile yetkili) 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 26.02.2014 tarihli kararında Van TMK ile yetkili Başsavcılığının 1997/1256 numaralı soruşturma dosyasında “kovuşturmaya yer olmadığına” dair kararın kaldırılmasına karar verdiğini hatırlatmıştır. İlgili kararda “suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 77. Maddesinin son fıkrası gereğince insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceği” vurgusu yapılmıştır.

Kovuşturmaya yer olmadığı kararına ilişkin itirazın reddedilmesi üzerine Durgut ailesinin avukatı Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

Süleyman Şık'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burak Böge
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Selahattin Şık, 1994 yılında kaybedilen amcası Süleyman Şık’ın akıbetinin araştırılması için 26.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Bunun üzerine, sonraki gün Selahattin Şık ve Yusuf Şık’ın Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifadeleri alındı.
Süleyman Soysal'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Atilla Öztürk
Soruşturma / Dava tarihi:2009-02-04
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Süleyman Soysal'ın kardeşi Sabri Soysal'ın 4 Şubat 2009'da Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuru sonrasında açılan 2008/3151 dosya numaralı soruşturma Ocak 2014 itibariyle devam ediyor. Sabri Soysal olay tarihinde savcılığa yaptıkları başvuru sonrasında soruşturma açılıp açılmadığını, açıldıysa akıbetinin ne olduğunu bilmediğini ifade etti.
Tahir Macartay ve Veysi Başar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-04-03
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Tahir Macartay’ın eşi Büşra Macartay ve Veysi Başar’ın eşi Aysel İçke 31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına eşlerinin kaybedilmesi olayı ile ilgili şikayet dilekçesi verdi. Bunun üzerine 03.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında ifadeleri alındı.
Talat Türkoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF TÜRKOĞLU v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 17 Mart 2005 tarihli kararına göre, 15 Nisan 1996 tarihinde Talat Türkoğlu’nun annesi Zeyneti Türkoğlu, Edirne Cumhuriyet Savcılığına oğlunun zorla kaybedilmesine ilişkin dilekçe verdi. 25 Nisan 1996 tarihinde eşi Hasene Türkoğlu da İstanbul DGM Savcılığına eşinin kaybedilmesi ile ilgili olarak başvurdu. Daha sonraki tarihlerde aralarında Adli Tıp Kurumu, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, Siyasi Parti Genel Başkanlıkları, İçişleri Bakanlığı, İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), Uluslararası Pen Yazarlar Derneği Cezaevi Komitesi ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu da olmak üzere birçok resmi makama başvurdu.

Hasene Türkoğlu, 10 Eylül 1997 tarihli dilekçesinde Kasım Açık adlı bir hükümlünün diğer hükümlülere Talat Türkoğlu’nun öldürülmesi ile ilgili anlattığı iddiaları paylaştı. Buna göre, Kasım Açık, MLKP örgütü içinde yer alan bir devlet ajanıydı. Bundan önce kontr-gerilla eylemlerinde yer almıştı. Kasım Açık’ın açıklamalarına göre Talat Türkoğlu Çadırkent’te aralarında polis memurları, askerler ve itirafçıların da bulunduğu bir çete tarafından sorgulandıktan sonra Murat Demir ve Murat İpek adlı kişilerce öldürülerek Meriç nehrine atılmıştı. Kasım Açık, açıklamalarında Talat’ın öldürüldüğü yerin krokisini tarif etmiş ve Talat Türkoğlu’nun üzerindeki giysilerin, ayakkabının, cüzdanın ve kol saatinin de ayrıntılı tarifini yapmıştı. Hasene Türkoğlu, bu yeni delillerin yetkililer tarafından soruşturulmasını istedi.

16 Haziran 1998 tarihinde Lice Cumhuriyet Savcısı Kasım Açık’ın işlemiş olabileceği suçlara dair açılan soruşturma hakkında takipsizlik kararı verdi. Savcı kararında Kasım Açık’ın ölmüş olduğu için iddiaları araştırmanın imkânsız olduğunu belirtti. Hasene Türkoğlu’nun taleplerine, idari ve adli makamlar tarafından ifadesinin alınması ve Talat Türkoğlu’nun kaybedildiği bölgede bulunan bir bedenin teşhis edilmesi için çağrı dışında bir yanıt gelmedi. Hasene Türkoğlu’nun 29 Eylül 1996 tarihinde yaptığı başvuru sonucunda AİHM verdiği kararda Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin Talat Türkoğlu’nun zorla kaybedilmesi ile ilgili etkili ve yeterli bir soruşturma yapılmadığı için usulden ihlal edildiğine karar verdi.

AİHM’nin 17 Mart 2005 tarihli kararından sonra, 21 Mayıs 2012 tarihinde, Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı İstanbul Küçük Çekmece Aile Mahkemesi’nden Talat Türkoğlu hakkında evraklar istedi. 12 Haziran 2012 tarihinde evraklar Aile Mahkemesine iade edildi. 25 Mart 2013 tarihinde Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı, Edirne İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünden Talat Türkoğlu ile ilgili yapılan çalışmalarda olayla ilgisi bulunduğu düşünülen kişilerin beyanlarına başvurulmasını talep etti. Bu doğrultuda Talat Türkoğlu’nun yaşadığını iddia eden kendisine boşanma davası açan eşi Hasene Türkoğlu, boşanma davasında tanık olan Zerican Altın ve Zeliha Kuruoğlu isimli şahısların; ayrıca Talat Türkoğlu’nun ikamet ettiği belirtilen adreste onun adına boşanma davasıyla ilglili tebligatı alan Suna Dinçarslan isimli şahsın beyanlarının alınması; Talat Türkoğlu’nun yaşayıp yaşamadığının ortaya çıkartılması ve şu anki yerinin saptanması amacıyla gerekli işlemlerin yapılarak Cumhuriyet Savcılığına bilgi verilmesi istendi.

11 Aralık 2013 tarihinde Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet Başsavcılığından, Birleşmiş Milletler Zorla ve İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu’na sunulmak üzere Zorla ve İrade Dışı Kaybolmalar listesinde bulunan şahısların durumları hakkında güncel bilgilendirme talep etti. 23 Aralık 2013 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı Adalet Bakanlığına verdiği cevapta, listenin 20. sırasında ismi bulunan Talat Türkoğlu’nun tüm aramalara rağmen henüz bulunamadığını ve hayatta ise bulunduğu adrese ilişkin yapılan araştırmalarda önceki bilgilere ek bir bilginin elde edilemediğini ve soruşturmanın halen devam ettiğini bildirildi. 23 Ocak 2014 tarihinde polis memurlarının TEM Şube Müdürlüğüne sundukları raporda Talat Türkoğlu’nun bulunmasına ve yerinin tespitine ilişkin yapılan çalışmalar neticesinde Edirne ilinde bulunan şehirlerarası otobüs firmaları, tren istasyonları, metruk binalar, doğal akarsu yatakları ve hastane bahçelerinde yapılan genel kontrollerde bulunamadığı, devamlı ikamet ettiği adresin bulunmadığı, şahsın bulunması için araştırmaların devam ettiği bildirildi.

14 Şubat 2014 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığının talebi doğrultusunda Edirne İl Emniyet Müdürlüğünün yaptığı araştırmalar sonucunda Talat Türkoğlu’nun bulunmasına ve yerinin tespitine ilişkin herhangi bir ilerleme kaydedilemediği belirtildi.

8 Temmuz 2016 tarihinde www.demokrathaber.org adlı haber sitesinde yayımlanan bir habere göre Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı 14 Nisan 2016 tarihinde zamanaşımı süresi dolduğu gerekçesiyle kapattı. Aynı haberdeki bilgilere göre Türkoğlu ailesinin avukatı Gülizar Tuncer karara itiraz etti. Savcılığa, Kasım Açık’ın isimlerini verdiği Murat Demir ve Murat İpek’in o tarihlerde Metris Cezaevi’nde kaldıklarını bildirdiklerini söyleyen Tuncer, bu iki ismin ifadesi alınmadan dosyanın kapatıldığını belirtti. Açık’ın, olay tarihinde, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’a bağlı, Trakya-Çorlu bölgesinde faaliyet gösteren ve içinde itirafçıların da yer aldığı, esas olarak asker ve polislerden oluşan bir kontrgerilla biriminden bahsettiğine dikkat çekti. Olayın baş sorumluları olan ve isimleri açıkça belirtilmiş olan jandarma komutanları ve Edirne emniyetinden komiserlerin de ifadelerinin alınmadığını belirtti.

Tolga Baykal Ceylan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun raporundaki ifadelere göre, Tolga Baykal Ceylan'ın güvenlik güçleri tarafından gözaltında kaybedildiğine ilişkin iddiaları araştırmak üzere 9 Şubat 2011 tarihinde bir alt komisyon oluşturuldu ve incelemelere başlandı. Komisyon bu tarihte Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığıyla iletişime geçti. Demirköy Cumhuriyet Başsavcılığının Tolga Baykal Ceylan’ın kaybolmasının ardından 2004 yılında 2004/232 soruşturma numarasıyla inceleme başlattığı anlaşıldı ve Komisyon bu dosyayı incelemek üzere savcılıktan istedi. İnceleme sonucunda Komisyon, 10 Ekim 2006 tarihinde Demirköy Cumhuriyet Başsavcılığının, Tolga Baykal Ceylan’ın eşkaline uyan bir beden bulunamadığı ve ölümüne ilişkin herhangi bir delil olmadığı gerekçesiyle “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” verdiğini gördü.

Demirköy Cumhuriyet Başsavcılığı 14 Şubat 2011 tarihinde Tolga Baykal Ceylan’ın kaybolmasına ilişkin 2011/41 dosya numarasıyla yeni bir soruşturma başlattı. 10 Şubat 2011’de Komisyon İçişleri Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığından bilgi istedi. Komisyon raporundaki ifadelere göre, İçişleri Bakanlığı Tolga Baykal Ceylan’ın kaybolmasına ilişkin yapılan tüm işlemlerle ilgili ayrıntılı bilgi verdi. MİT Müsteşarlığı ise müsteşarlık kayıtlarında herhangi bir bilgiye rastlanılmadığını bildirdi.

16 Şubat 2011’de Tolga Baykal’ın annesi Kadriye Ceylan ve avukatı komisyona çağrıldı ve bilgi istendi. 15 Mart 2011’de Tolga Baykal Ceylan’ın kaybolduğu tarihte görev yapan Uzman Jandarma Çavuş Altan Apak, Adalet Müfettişi Mecit Gürsoy, Mülkiye Başmüfettişi Mehmet Firik, Jandarma Başçavuş Mustafa Beycür, Jandarma Üstçavuş Fatih Can, Uzman Jandarma Çavuş Okan Çelik, Erkan Çelik, Zeynel Tunç ve Hakan Yelep de Komisyona çağrıldı.

Tüm bilgi ve ifadeleri değerlendiren Komisyon, 8 Ağustos 2004 tarihinde İğneada’da kimlik kontrolü yapılan şahıslar içinde Tolga Baykal Ceylan’ın bulunmadığı, bu yüzden hakkında işlem yapılmadığı ve gözaltına alınmadığı, dolayısıyla gözaltında kaybedilmediği kanısında olduğunu raporladı.

Mayıs 2013 tarihinde çeşitli haber sitelerinde yayınlanan bilgilere göre Silivri 5 Nolu L Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu olarak bulunan itirafçı Erol Avcı, 7 Mayıs 2012 tarihinde Küçükçekmece Cumhuriyet Savcılığına tanık olarak verdiği ifadede, 2004 yılında gittiği İkitelli’deki bir adreste Tolga Baykal Ceylan’a Ali Kaya, Osman Yıldırım ve Osman Hayal tarafından işkence yapıldığına bizzat tanık olduğunu beyan etti. PKK davasından yargılanmakta olduğunu, ancak jandarma istihbarat ile çalıştığını ve söz konusu adreste daha önce Erhan Tuncel ve Osman Hayal ile de buluştuğunu belirten Avcı, o gün ise oraya adını hatırlayamadığı bir polis tarafından kendisine verilen bir paketi teslim etmeye gittiğini ve işkence edilen şahsın Tolga Baykal Ceylan olduğunu Kaya, Hayal ve Yıldırım arasındaki konuşmalardan anladığını açıkladı.

Erol Avcı gazetede fotoğrafını görerek tanıdığı Tolga Baykal Ceylan dosyasıyla ilgili olarak ilk önce 15.08.2011’de Beşiktaş Cumhuriyet Savcılığına bir ihbar mektubu gönderdi, ancak bu ihbar işleme konmadı. Ayrıca 10 gün sonra Taraf gazetesinden Mehmet Baransu’ya bir mektup yazarak iddiasını ona da anlattı. Beşiktaş Cumhuriyet Savcılığına 10.09.2011’de tekrar bir mektup göndererek daha önceki iletisinin ellerine geçip geçmediğini sordu. 2 gün sonra ise o sırada cezaevinde bulunduğu Adıyaman ilinin Cumhuriyet Savcılığına aynı konuda başvurdu ve ifade verdi. Bu ifadede, daha sonra Küçükçekmece Cumhuriyet Savcılığına adını hatırlamadığını söyleyeceği polisin Miroğlu lakaplı bugünkü emniyet müdürü Yusuf Yüksel olduğunu beyan etti. Avcı, Yalçın Tanfer tarafından telefonla arandığını ve bu telefon üzerine 10.08.2011’de Taksim TRT binasının otoparkında buluştuğu Yüksel’den aldığı CD’ler ve fotoğraflar içeren paketi İkitelli’de bir çiftlik evinde bulunan Astsubay Ali Kaya’ya götürdüğünü ve orada Tolga Baykal Ceylan’ı işkence edilmiş bir halde, çırılçıplak ve kanlar içinde gördüğünü ifadesinde açıkladı. 2005’teki Şemdinli hadisesinde Yaşar Büyükanıt tarafından “Tanırım, iyi çocuktur” diye kollanan Astsubay Ali Kaya’nın yanında, Osman Yıldırım ve Osman Hayal’i de gördüğünü belirten Avcı’nın bu ifadesi Adıyaman Cumhuriyet Savcılığı tarafından İstanbul’daki Özel Yetkili Mahkemeye iletildi. Ancak Özel Yetkili Mahkeme kendilerinde böyle bir açılmış dosya bulunmadığı gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek konuyu, olayın geçtiği iddia edilen İkitelli’nin bağlı olduğu Küçükçekmece Cumhuriyet Savcılığına intikal ettirdi. Avcı 07.05.2012 tarihinde Küçükçekmece’de verdiği ifadede aynı beyanı tekrarladı. Bu arada, 2011’de Baransu’ya gelen mektuptan ancak 3 ay sonra, Kasım 2011’de Ahmet Altan tarafından haberdar edilen anne Kadriye Baykal söz konusu mektubu Demirköy Savcılığına intikal ettirse de onlar da dosyayı birleştirerek Küçükçekmece Savcılığına gönderdi.

Erol Avcı’nın, Tolga Baykal’ın İğneadası’na gittiği 7 Ağustos tarihinden 4 gün önce, 3 Ağustos 2004 tarihinde tutuklandığına ve 12 Nisan 2006’da tahliye olduğuna dair Adalet Bakanlığından gelen yazı üzerine Küçükçekmece Savcılığı takipsizlik kararı verdi. Karara Baykal ailesi avukatı yeterince araştırılma yapılmadığını belirterek itiraz etti. İtiraz İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi ve Küçükçekmece Savcılığı soruşturmaya devam kararı aldı. Suç ihbarında bulunan Erol Avcı’nın açıklamaları ile söz konusu kişinin cezaevinde bulunduğu tarih karşılaştırıldığında bir çelişki ortaya çıkmış olsa da 90'lar boyunca cezaevinde tutuklu/hükümlü bulunan itirafçıların çeşitli suçlar işlemek üzere cezaevinden çıkartılarak kullanıldıktan sonra kayda alınmayan bu işlemin ardından yeniden cezaevine konduğunun kamuoyu tarafından bilindiğini vurgulayan avukat, Erol Avcı'nın iddialarıyla ortaya çıkan şüphelerin ortadan kaldırılması gerektiğini belirterek 15 Mayıs 2013 tarihinde Avcı’nın tekrar ifadesinin alınmasını talep etti.

Üzeyir Kurt'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF KURT V. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin Türkiye’deki zorla kaybetmelere ilişkin ilk kararı olan Üzeyir Kurt davasındaki başvuran Koçeri Kurt’un ifadelerine göre, 23-25 Kasım 1993 tarihlerinde jandarma ve köy korucuları Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin Ağıllı köyüne bir operasyon düzenledi. Operasyon, 23 Kasım günü 3 PKK gerillasının köye geleceği yönündeki bir istihbarata istinaden planlanmıştı. Operasyon sırasında köydeki her ev tek tek arandı, ondan fazla ev ateşe verildi. Köylülere bir hafta içinde köyü boşaltmaları söylendi. 24 Kasım günü bütün köylüleri okul bahçesinde toplayan askerler bahçeye gelmeyen Üzeyir Kurt'u halasının evinde bularak gözaltına aldı ancak köydeki operasyon sürdüğü için iki gün boyunca köylülerden birinin evinde alıkoydu. Anne Koçeri Kurt ertesi gün köydeki çocuklardan birinden oğlunun sigara istediğini öğrenince aldığı sigaralarla oğlunun tutulduğu eve gitti. Üzeyir'i evin önünde on kadar asker, beş-altı tane de korucu ile etrafı çevrilmiş şekilde gördü. Üzeyir'in yüzünde çürükler ve şişlikler vardı; üşüdüğünü söyleyince Koçeri Kurt ceket ve çorap getirdi ancak askerler kalmasına izin vermediği için geri döndü. Bu, Koçeri Kurt'un oğlunu son görüşüydü.

Oğlundan haber alamayan Koçeri Kurt 30 Kasım 1993'te Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu. Aynı gün Bismil Komando Tabur Komutanı İzzet Cural'dan oğlunun PKK tarafından kaçırıldığının düşünüldüğü cevabı geldi. Köye operasyonu düzenleyen birliğin başında yer alan Cural, aynı iddiayı 4 Aralık 1993'te tekrarlayarak Koçeri Kurt'un dilekçesinin altına Üzeyir'in gözaltına alınmadığını, PKK tarafından kaçırılmış olabileceğini yazdı. Bunun üzerine Koçeri Kurt 14 Aralık 1993'te Diyarbakır DGM Savcılığı'na başvurdu ancak oradan da Üzeyir Kurt'un adının gözaltı kayıtlarında yer almadığı cevabını aldı. Koçeri Kurt ertesi gün yeniden Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu; bu sefer Savcılık kendisini jandarmaya yönlendirdi. Resmi mercilerden herhangi bir bilgi alamayan Koçeri Kurt 24 Aralık 1993'te Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'ne başvurdu. Üzeyir'in kuzenleri Davut Karakoç ve Mehmet Kurt ile aynı zamanda köyün muhtarı olan amcası Arap Kurt 28 Şubat 1994'te jandarma tarafından gözaltına alınarak Üzeyir'in "PKK tarafından kaçırılması" hakkında ne bildikleri konusunda sorgulandı. Bismil Cumhuriyet Savcılığı 21 Mart 1994’te olayla ilgili takipsizlik kararı verdi ve dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderdi.

İç hukuk yolları tıkanınca Koçeri Kurt 11 Mayıs 1994'te AİHM'ne başvurdu. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu dosyayı kabul ederek 8-9 Şubat 1996'da Ankara'da gerçekleştirdiği duruşmada Koçeri Kurt, Ağıllı köyü muhtarı Arap Kurt, takipsizlik kararını veren Bismil Cumhuriyet Savcısı Rıdvan Yıldırım, Ağıllı köyündeki askeri operasyon planını yapan Bismil Komando Tabur Komutanı İzzet Cural, köydeki askeri operasyonda yer alan komando birliğinin komutanı Muharrem Küpeli ve askeri operasyon başladığı zaman Ali ve Mevlüde Kurt’un evinde Üzeyir Kurt'u son kez gören Mehmet Karabulut'un ifadelerine başvurdu. İki tarafın sunduğu belgeleri de inceleyen Mahkeme, 25 Mayıs 1998'te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin başvuran açısından, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin, etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ve eski 25. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Kurt ailesine manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Üzeyir Kurt’un zorla kaybedilmesine ilişkin Bismil Cumhuriyet Başsavcılığın yürüttüğü 2014/754 dosya numaralı soruşturmada 21.11.2014 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. 16.06.2015 tarihinde bu karara yapılan itiraz Diyarbakır 3. Sulh Ceza Hakimliği tarafından reddedildi. Bu karar üzerine ailenin avukatı Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yaptı.

Vedat Aydın'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AIHM_AydinVedat
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:6 aylık zaman sınırına uyulmaması nedeniyle usülden kabul edilemezlik kararı
7 Temmuz 1991 tarihinde, Elazığ’a bağlı Maden ilçesinde cansız bir beden bulundu. Maden Cumhuriyet Savcısı ve bir doktor tarafından olay yerinde yapılan incelemede bedende işkence izlerine rastlandı. Hazırlanan raporda, vücudun arkasında birkaç mermi girişi ve önünde çıkış noktalarına işaret edildi. Bedenin kimliğinin belirlenemediği ileri sürülerek Maden Mezarlığı’na defnedildi. Vedat Aydın’ın kardeşi 8 Temmuz 1991 tarihinde olaydan haberdar olarak Maden’e gitti. Jandarmanın gösterdiği kıyafetlerin Vedat Aydın’a ait olduğunu tespit etti ve bedeni 10 Temmuz 1991 tarihinde teslim aldı.

Aynı süreçte İçişleri Bakanlığı, Vedat Aydın’ı kaçıran kişilerin güvenlik görevlisi olmadığına dair yazılı bir açıklama yaptı. Şükran Aydın eşinin kaçırılıp öldürülmesi olayıyla ilgili olarak 20 ve 28 Temmuz 1991 tarihlerinde ifade vermesi için karakola çağrıldı. 28 Temmuz 1991 tarihinde, Vedat Aydın’ı kaçıran kişilerin eşkalini tarif etti ve buna göre kaçıranların robot resimlerini çizdirdi. Ancak sorumlularla ilgili herhangi bir gelişme yaşanmadı.

23 Şubat 1998 tarihinde aile Elazığ Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’na iletilmek üzere Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’na bir yazı yazdı. Bu yazıda, başvuranlar, Vedat Aydın’ın devlet görevlileri tarafından öldürüldüğüne işaret eden Susurluk raporuna atıfta bulundu. Cumhuriyet Savcısından bu iddiaların incelemesini ve soruşturmanın sonucunun kendilerine bildirilmesini talep ettiler ancak yine herhangi bir yanıt alamadılar.

11 Ekim 1998 tarihinde aile, görüşlerini Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’na gönderdikleri bir yazı ile yineledi. Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne bağlı Cumhuriyet Savcısı, 17 Kasım 1998’de başvuranlara Vedat Aydın’ın öldürülmesine ilişkin soruşturmanın halen beklemekte olduğunu bildirdi.

Vedat Aydın’ın ailesi 3 Kasım 1998’te “Türk hukuk sisteminde etkin iç hukuk yolları bulunmamasından dolayı iç hukuk yollarını tüketme gereği duymamış olduklarını” belirterek AİHM’e başvurdu. Aile, Vedat Aydın’ın gizli devlet ajanları tarafından kaçırıldıktan sonra kötü muameleye maruz kalarak öldürüldüğünü ve yetkili makamların Aydın’ın ölümüne ilişkin etkili ve yeterli bir soruşturma yürütmediğini, Aydın’ın Kürt kökenli olması ve siyasi inançları nedeniyle öldürüldüğünü belirterek şikayetçi oldu.

AİHM sözkonusu davada, hiç etkin hukuk yolu bulunmadığı farz edilse bile, başvuranların 23 Şubat 1998 tarihinde Cumhuriyet Savcısı’na başvurmadan çok daha önce etkin bir cezai soruşturmanın eksikliğinin farkına varmış olduklarının düşünülmesi gerektiği sonucuna vardı. AİHM, sonuç olarak, başvurunun geçerli zaman içinde yapılmadığını belirterek 26 Mayıs 2005 tarihinde başvurunun kabul edilemez olduğu yönünde karar verdi.

Vedat Aydın’ın zorla kaybedilerek infaz edilmesinden yıllar sonra itirafları çeşitli basın yayın organlarına yansıyan JİTEM eski üyesi Abdülkadir Aygan olayla ilgili şu bilgileri verdi: “Vedat Aydın olayında keşifte yer aldım; ama olayda yer almadım. Keşif olayını ‘Derdo’ kod adlı itirafçı Selahattin Görgülü başlattı. Cem Ersever bizi arabaya aldı, İstasyon Caddesi’ndeki evinin karşı tarafında arabayı durdurdu. Kendisi, bir kişiyi daha yanına alıp binayı, dairesini, kapısını keşif ettiler. Bir-iki gün aradan sonra ben sabahleyin JİTEM’e işe gittiğimde baktım kimse yok. Ne Ersever var, ne de diğerleri. Biz askerdik, evimiz de oradaydı, eve gidebiliyorduk. Gittim askere dedim ki; ‘Komutan nerede, diğer arkadaşlar nerede?’ ‘Yatıyorlar’ cevabını verdi. ‘Kimse bizi rahatsız etmesin’ demişler. Bir anlam veremedim. Olayı duymamışım, ne olduğunu da bilmiyorum. Tabii aradan zaman geçti. Cem Ersever kalktı. ‘Niye erkenden gelmişsin’ dedi. Komutanım normal zamanında işe geldim, dedim. ‘Ortalık zaten bozuk’ dedi. Ben de ‘niye’ diye sordum. ‘Vedat Aydın’ı vurmuşlar.’ Öyle deyince, ben şey oldum... Çünkü keşfi beraber yaptık. Beni götürmediler, yatanlara baktım; Fethi Çetin, Ali Ozansoy ve yardımcısı Binbaşı Aytekin Özen... Hepsi uyuyordu. Ayakkabılara baktım hepsi çamurlu, arabaların şeylerine baktım, o da aynı.”

Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, 2009 yılında dosyanın iki yıl sonra zaman aşımına uğrayacağını göz önünde bulundurarak aralarında Diyarbakır JİTEM eski Grup Komutanı Binbaşı Aytekin Özen’in de bulunduğu altısı itirafçı dokuz JİTEM elemanı hakkında yakalama emri çıkardı. Adı geçenlerin kendi kimlikleriyle yurtdışına giriş-çıkış yapıp yapmadıklarına dair Emniyet Genel Müdürlüğü Pasaport Daire Başkanlığı’na yazı gönderildi. Başsavcılık bu kişilerin ‘Tanık Koruma Kanunu’ndan faydalanıp yeni kimlik alıp almadıkları, eğer almışlarsa yeni kimlik bilgilerinin soruşturma dosyasına gönderilmesi için İçişleri Bakanlığı’na da yazı gönderdi ve bilgi istedi.

Aralarında Emekli Albay Cemal Temizöz, eski Cizre Belediye Başkanı ve korucubaşı Kamil Atak’ın da olduğu 1992-95 yılları arasında işlenen faali meçhul cinayet ve kayıp olaylarıyla ilgili davanın 2011 yılındaki duruşmasında eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı tanık olarak dinlendi. Avcı ifadelerinde JİTEM yapılanmasına ve Vedat Aydın olayına ilişkin de konuştu. JİTEM konusunda daha önce TBMM komisyonuna da beyanlarda bulunduğunu anlatan Avcı, Susurluk soruşturmasında “JİTEM var” dediği için yargılandığını dile getirdi. JİTEM'in Diyarbakır Jandarma Asayiş'in içinde bir birim olarak kurulduğunu anlatan Avcı, başında ise Cem Ersever'in olduğunu kaydetti. İtirafçıların jandarmanın geçici kadrolarına atandığını anlatan Avcı, "Daha sonra Jandarma Alay Komutanlığı bünyesine alınan JİTEM'de işe başladılar. JİTEM daha sonra Ankara'da kuruldu," dedi. İtirafçıların o dönemin şartları içinde görev dışına çıkma eğitimleri olduğunu ve daha radikal davrandıklarını belirten Avcı, "Biz kendi bölgemizde bir şeyler yapıyorduk. Vedat Aydın'ın öldürülmesinde bu yapıyı gördük. JİTEM'i ilk kez Susurluk'ta söylemiştim. Kabul etmemişlerdi. Bugün olduğunu söylüyorlar," diye konuştu. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürüyken, JİTEM'in üç olayına şahit olduğunu kaydeden Avcı, bunların Vedat Aydın'ın öldürülmesi, bir avukatın aracına bomba konulması ve bir bombalama olayının gerçekleştirilmesi olduğunu belirtti. Avcı, "Devletin normal görevi var. Zaman zaman bu görevler kanuna aykırı olabiliyordu. Bahsettiğim üç olay bu grup tarafından yapıldı," ifadelerini kullandı.

Basına yansıyan haberlere göre soruşturma dosyasına ayrıca PKK itirafçısı JİTEM elemanı Murat Demir’in ifadeleri de alındı. İtirafçı Demir, Vedat Aydın'ın kaçırılmasıyla ilgili şunları söyledi: “Cinayetin işlendiği tarihte Silvan 10. Jandarma Er Eğitim Alayı, 2. Tabur 8. Bölük'te askerlik yapıyordum. Temmuz'un 1 veya 2’siydi. Cem Ersever geldi ‘operasyon var’ diyerek beni, Hadi Çelik ve İlhan Çelik’i aldı. Ben de kırsala operasyon yapacağız sandım. Alay Komutanı İsmet Yediyıldız, Cem Ersever'le birlikte bize ‘Vedat Aydın’ı alıp sorgulayacağız’ dediklerinde öldürüleceğini anladım. Birkaç itirafçı ile ‘Bülent', ‘Murat' ve kod ismi ‘İmanım’ olan özel harekatçılarla Vedat Aydın'ın evine 3 arabayla gittik. Vedat Aydın'ın evine itirafçı Hasan Adak, İmanım ve Bülent ellerinde telsizle gittiler. Aldıktan sonra Elazığ'a doğru yola çıktık. Cem Ersever kullandığı otomobil ile önümüze geçti. Biz de onu takip ettik. Maden ilçesine 10 kilometre kala araçtan inip kırsala doğru yürüdük. Ersever bize gösterdiği noktada, ‘Sorgulayın sabaha doğru gelirim’ dedi. Sorguda, Vedat Aydın’ın gençleri dağa gönderdiğini itiraf etmesini istiyorduk. O da öldürüleceğini anladığı için ‘Benden bir şey alamayacaksınız’ diyordu. Fiziki işkence sabaha kadar devam etti. Gün boyu konuşmamakta ısrar edince geceyarısı Vedat Aydın'ı Maden ilçesi tarafına götürdük. Issız yerde durduk. Vedat Aydın'ı alıp köprünün altında infaz ettiler. Tetiği itirafçı Hasan Adak çekti.”

Diyarbakır Başsavcılığı, JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan'ın itirafları sonrası açtığı soruşturmada aralarında Vedat Aydın, Mehmet Salih Dönen, Zahid Turan, Talat Akyıldız, Harbi Arman, Musa Anter, Hasan Kaya, Metin Can, Mehmet Şen, Necati Aydın, Ramazan Keskin, Mehmet Aydın, Murat Aslan, İdris Yıldırım, Servet Aslan, Edip Aksoy, Mehmet Sıddık Etyemez, Ahmet Ceylan, Şahabettin Latifeci, Abdulkadir Çelikbilek, İhsan Baran, Fehti Yıldırım, Abdulkerim Zuğurli, Zana Zuğurli, İzzettin Acet, Mehmet Emin Kaynar’ın da olduğu bir çok kişinin infazlarını incelemeye aldı. Savcılık, Aygan'ın itirafları doğrultusunda 16 şüpheli ismi belirledi. Hazırlanan dosyada adı geçen sanıklar şunlardı: Tünay Yanardağ (Kurmay Albay), Aytekin Özen (Albay), Yüksel Uğur (Uzman Çavuş), Abdulkadir Uğur (Uzman Çavuş), Nuri Ateş (Astsubay), Mahmut Yıldırım (İstihbarat Grup Komutanlığı emrinde sivil memur), Hamit Yıldırım (Korucu). Örgütten ayrılıp itirafçı olduktan sonra JİTEM bünyesinde oluşturulan infaz ekibinde yer alan sivil memurlar ise şunlardı: Aziz Turan (Abdulkadir Aygan), Fethi Çetin (Fırat Can Eren ), Kemal Emlük (Erhan Berak), Ali Ozansoy (Ahmet Turan Altaylı), Hüseyin Tilki (Hüseyin Eren), Sinem Erkal, Selahattin Görgülü, Cemil Işık ve Mustafa Deniz.

Ancak, bu isimlerle ilgili harekete geçileceği aşamada Diyarbakır Savcılığı, dosyayla ilgili görevsizlik kararı verdi. Kararda, askeri yapılanma içinde bulunan JİTEM ve asker şüphelilerle ilgili soruşturma yapma yetkisinin Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı'nda olduğu belirtildi. 2006'da yaşanan bu gelişmelerden ancak 7 yıl sonra askeri savcılıktan görevsizlik kararı geldi ve dosya bu kez Terörle Mücadele Kanunu ile (TMK) sorumlu sivil savcılığa gönderildi.

Kararda, suç örgütünün eylemleri, "Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, kurulan örgüte üye olup adam kaçırmak, öldürmek, ülke birliğini ve bütünlüğünü bozmak" şeklinde sıralandı. Kararda, sanıkların işledikleri suçun askeri suç kapsamında olmadığı belirtilerek, her ne kadar 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu'nun 10. maddesi gereğince şüpheliler içinde asker kişiler olsa dahi, işledikleri suçların askeri suçlar kapsamında olmadığı vurgulandı. 353 sayılı Kanun'un 9. maddesine göre askeri mahkemelerin, asker kişilerin ancak askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili işledikleri suçlara bakmakla yükümlü oldukları, ancak dosyada yazılı suçların çete, adam öldürme ve suç örgütü oluşturmak olduğu, bununla ilgili soruşturma yapma yetkisinin ise adli makamlara ait olduğu ifade edildi. Yeniden gönderilen dosyada, 2006'dan bu yana herhangi bir işlem yapılmadığı görüldü.

Sonuç olarak TİHV’in raporuna göre, soruşturmanın hangi savcılık tarafından yürütüleceğine ilişkin yetki ve görev uyuşmazlığı tartışmaları devam etti. İsimleri tespit edilen şüpheliler yakalanmadı. Şüphelilere ulaşmayı sağlayabilecek resmî veya özel kayıtların araştırılması da yapılmadı, başka dosyalarda JİTEM çalışanlarının tanık koruma kapsamında veya başka yollarla kimliklerinin değiştirildiği gerçeği gözardı edilerek kimliklerinin değiştirilmiş olabileceği ihtimali değerlendirilmedi. Dinlenen tanık ve sanık beyanlarında adı geçen ve bilgi sahibi olabilecek kişilere ulaşma yönünde bir girişim yapılmadı.

Vejdin Avcıl'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Musa Çitil İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:İsmail Tokar Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi / Çorum Ağır Ceza Mahkemesine nakil
Soruşturma / Dava tarihi:2012-03-01 2012-08-02
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
TESEV'in failibelli.org adlı web sitesinde yayımlanan bilgilere göre Mardin Cumhuriyet Savcılığının 16.07.2012 tarihli iddianamesinin kabulünün ardından, 1992-1994 yılları arasında Mardin/Derik’te yüzbaşı rütbesi ile İlçe Jandarma Komutanı olan ve 2013 yılı itibariyle Tuğgeneral rütbesi ile Ankara Jandarma Bölge Komutanlığı görevini sürdüren Musa Çitil hakkında dava açıldı. İddianamede Musa Çitil’e, (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 450/5 ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddeleri uyarınca birden fazla kişiyi aynı sebeple öldürmek suçu isnat edildi ve 13 sivil şahsın yargısız infazla öldürmesinden veya kaybedilmesinden sorumlu tutuldu. Ayrıca iddianamede şüpheli hakkında, görev yaptığı dönemde “şüphe olsun olmasın sivil vatandaşları çeşitli şekillerde ve tamamen keyfi bir şekilde öldürdüğü anlaşılmıştır” ifadesi kullanıldı. Şüpheli Musa Çitil'in talimat yoluyla alınan savunmasında, olayların 18-20 sene öncesine dayanması nedeniyle savunmasına gerekçe teşkil edebilecek tüm delilleri bulamadığını, savunmasının acilen alınması istendiğinden konuyu etraflıca araştıramadığını, bazı iddialara konu olayları hatırlayamadığını, ancak görevi süresince hiçbir şekilde yasa dışı bir iş yapmadığını, astlarına da yasa dışı bir talimat vermediğini, bölgede görev yaptığı süre zarfında idari ve adli amirlerinin talimatı dışında ve bilgisi haricinde herhangi bir uygulamaya da gitmediğini beyan etti. Musa Çitil’in 6 ayrı olayda 13 sivili öldürmekle suçlandığı iddianamede, müşteki ve tanık beyanlarının birbirini doğruladığının; alınan ifadelerden müştekilerin pek çoğunun bizzat Musa Çitil’in emri altındaki birimlerce gözaltına alındıklarının, ortalama 10-25 gün arası gözaltında tutulduklarının ve gözaltında bulundukları süre zarfında gözleri bağlı olarak işkence ve kötü muameleye maruz kaldıklarının ve/veya şahit olduklarının anlaşıldığı ifade edildi.

16.02.1993 tarihinde gerçekleşen ilk olayda Musa Çitil, 5’i aynı aileden, silahsız-görevli memura mukavemet etmeyen ve örgüte yardım ettiklerine dair bir kanıt bulunmayan 6 sivil şahsın öldürülmesinden sorumlu tutulmaktadır. Derik İlçe Jandarma Komutanlığının Derik Cumhuriyet Savcılığına sunduğu Musa Çitil imzalı 22.02.1993 tarihli ve 24.02.1993 tarihli yazılarda, sivil vatandaşların da olayda terörist sayılması suretiyle, toplamda 9 teröristin öldürüldüğü ileri sürülmektedir. Ancak Derik Cumhuriyet Savcılığının DGM Savcılığına gönderdiği görevsizlik kararında, maktuller “sivil vatandaşlar” olarak nitelendirilmektedir.

12.06.1994 tarihinde gerçekleşen ikinci olayda Vejdin Avcıl terörist olduğu ileri sürülerek öldürülmüş ve yakınlarına haber verilmeksizin kimsesizler mezarlığına gömülmüştür. 04.01.1994 tarihinde meydana gelen üçüncü olayda Mustafa Aydın önce Musa Çitil tarafından tehdit edilmiş daha sonra uzun namlulu otomatik bir silahla öldürülmüş ve cesedi yol üzerinde bulunmuştur. Bu olaydan bir ay kadar sonra meydana gelen ve 06.02.1994 tarihinde gerçekleşen dördüncü olayda Mehmet Erek, Ramazan Erek ve Ahmet Erek iki farklı uzun namlulu otomatik silahtan atılan kurşunlarla tıpkı Mustafa Aydın gibi yakın mesafe atışıyla öldürülmüştür. Bu olaya dair 16.02.1994 günü düzenlenen jandarma fezlekesinde maktullerin PKK tarafından öldürüldüğü ve cesetlerin etrafında bulunan 6 kovanın ekspertiz için Mardin İl Jandarma Komutanlığına gönderildiği belirtilmektedir. Diyarbakır Bölge Kr. Pl. Laboratuarının 02.05.1994 tarihli ve 1994/924 sayılı ekspertiz raporunda bu olayda kullanılan bir silahtan çıkan üç kovanın Mustafa Aydın’ın öldürülmesi olayında kullanılan silahla aynı silaha ait olduğu belirtilmiştir. En son Jandarmanın gerçekleştirdiği yol kontrolünde görülen maktullerin, kontrolün yapıldığı yol üzerinde ölü olarak bulunmalarının Jandarma tarafından öldürüldükleri şüphesini arttırdığı iddianamede belirtilmektedir. Tanık ifadelerine göre bu maktullerin cesetleri kendilerinden sivil giyimli kişilerce alınmış ve mezarlığa girmeleri bir süre engellenerek bu kişilerce gömülmüştür.

01.10.1994 tarihinde gerçekleşen beşinci olay otobüsle seyahat halindeyken Jandarma kontrolünde gözaltına alınan Mehmet Faysal Ötün’ün öldürülmesidir. 17.05.1994 tarihli altıncı olayda ise Piro Ay tanıkların gözü önünde, köylerine Land Rover marka zırhlı araçlarla gelen jandarma ve korucular tarafından götürülmüş ve bir daha kendisinden haber alınamamıştır. Arazide kan ve giysi parçalarına rastlanmış ve bir çoban tarafından Piro Ay’ın çığlıkları işitilmiş, ancak bugüne kadar maktulün cenazesi bulunamamıştır.

Mardin Cumhuriyet Savcılığının hazırladığı iddianamenin kabulüyle Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 02.08.2012 tarihinde açılan ve daha sonra Çorum Ağır Ceza Mahkemesi'ne nakledilen davada, sanık Musa Çitil'in 13 kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi istendi ancak hızla görülen davanın 9. Duruşmasında, 21 Mayıs 2014’te beraat kararı verildi.

Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesi 21.05.2014 tarihinde Musa Çitil’in “üzerine atılı suçu işlediğine dair soyut beyanlar dışında her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden” beraatine karar verdi. Müşteki avukatları, dosyayı Yargıtay'a taşıdı. 26.12.2014 tarihinde Yargıtay 1. Ceza Dairesine mütalaasını sunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yerel mahkemenin verdiği kararın yerinde olduğunu savunarak, kararın onanması yönünde mütalaa verdi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin Ağustos 2015’te beraat kararını onamasının ardından Musa Çitil aynı gün Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla rütbesi Tuğgenerallikten Tümgeneralliğe yükseltilerek Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı olarak atandı.

Yılmaz Gümüş'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Yılmaz Gümüş’ün babası Fahrettin Gümüş 25.06.1994 tarihinde Cumhurbaşkanlığına, 25.08.1994 tarihinde de Batman Merkez Polis Karakoluna müracaat ederek oğlunun akıbetiyle ilgili bilgi istedi. Diyarbakır’ın Silvan ilçesi, Yolaçan köyünde Hizbullah’a ait sığınakların bulunmasından sonra Fahrettin Gümüş 04.03.1998 tarihinde Batman Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğüne yeniden müracaat etti.

YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikâyet dilekçesinde ismi bulunan Yılmaz Gümüş, Batman Cumhuriyet Başsavcılığınca 2003/4131 soruşturma numarasıyla yürüttüğü dosya içinde yer aldı. 14.07.2003 tarihinde bu dosya kapsamında Fahrettin Gümüş’ün ifadesi Batman Emniyet Müdürlüğü tarafından yeniden alındı. Yılmaz Gümüş hala kayıp şahıs olarak Batman Cumhuriyet Başsavcılığının daimi arama kararı listesinde.

Yusuf Ekinci'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF ULKU EKINCI v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
24 Şubat 1994 günü akşam 18:30’da Ankara Kızılay’daki ofisinden Oran’daki evine giderken Özel Harekat polisleri tarafından gözaltına alındı. Cansız bedeni ertesi gün öğle saatlerinde Gölbaşı yakınlarında yol işçileri tarafından bulundu. Otopside Uzi marka bir silahla başından ve göğsünden 11 el ateş edilerek öldürülmüş olduğu tespit edildi. Ailesinin ifadesine göre kaybolduğu gecenin sabahı, evine iki telefon geldi. İlkinde sadece daktilo sesleri geliyordu, ikincisinde ise “alo, kimsiniz” diye sorulunca “yarın cehennemin dibini göreceksiniz” yanıtı verildi. Ailesi olayı araştırırken, Oran yolundaki benzincide çalışan bir kişiden, olay günü bir polis aracının kırmızı bir Toyota marka aracı durduğunu (Ekinci'nin arabası kırmızı Toyota), polisin Toyota marka aracı kullanan şoförü dışarı çıkartarak arama yaptıktan sonra iki aracın peş peşe olay yerinden ayrıldığını öğrendi. Ekinci ailesi Cumhurbaşkanına ve Meclis Başkanına üç kez mektup yazdı ancak cevap alamadı.

1995 yılında Ekinci ailesi AİHM’ye başvurdu. Mahkeme, 16 Temmuz 2002 tarihli kararında, AİHS’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesi (usul yönünden) ile etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek hükümeti Ekinci ailesine manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

1994 yılı içinde işlenen dört cinayetle ilgili itiraflarda bulunan ve tutuklanarak cezaevine gönderilen eski Özel Harekatçı Ayhan Çarkın, 2011 yılında mahkemede Ekinci’nin öldürülmesi olayını şöyle anlattı: “Avukat Yusuf Ekinci, Yusuf Yüksel isimli komiserin kullandığı arabayla bürosunun önünden gündüz vakti alındı. Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Enver Ulu, Ahmet Sakarya, Ayhan Özkan, Şahin ve Sait vardı. Sivil insan da vardı. Gölbaşı’na giderken Ümitköy yolu sapağından sağa dönüldü. Yakın bir mesafeden Ayhan Akça tarafından öldürüldü. Başkasının kurşun atıp atmadığını bilmiyorum.”

1990’lı yıllarda Ankara’da zorla kaybedilen veya yasadışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk soruşturma 2013 yılında başlatıldı. 20.12.2013 tarihinde yeniden düzenlenen iddianameyle Namık Erdoğan, Metin Vural, Recep Kuzucu, Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Haci Karay, Adnan Yıldırım, İsmail Karaalioğlu, Yusuf Ekinci, Ömer Lutfi Topal, Hikmet Babataş, Medet Serhat, Feyzi Aslan, Lazem Esmaeili, Asker Smitko, Tarık Ümit, Salih Aslan ve Faik Candan cinayetleri de yargılamaya dahil edildi. Sanıklar Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman’nın “cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekkülün faaliyeti kapsamında insan öldürmek” suçlarından yargılandığı dava Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinde devam ediyor.

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2017. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS