Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Abdulvahap Maço, Hasan Bayram, Kamil Menteşe, Reşit Demirhan, Sabri Akdoğan ve Yusuf Bozkuş'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti MENTESE-VE-DIGERLERI-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
13.05.1994 tarihinde askerlerce alınan Abdulvahap Maço’nun cenazesi, 16.05.1994 tarihinde babası tarafından Yolçatı köyü civarında dağlık arazide bulundu. Savcılığın, 13 Mayıs 1994 tarihinde Lice’de yaşanan çatışmada ölen iki erin sorumlusunun bulunması için yürüttüğü 1994/211 numaralı soruşturmadan, o tarihlerde Lice’deki operasyonun Bolu Komando Tugayınca yapıldığı anlaşıldı. Savcılığı olaydan haberdar eden baba, yapılabilecek bir şey olmadığı cevabını aldı.

Savcılık, Abdulvahap Maço’nun ölümünü aydınlatmak için 1994/58 numaralı bir soruşturma başlattı. Aynı operasyon kapsamında ölenlere ilişkin, 1995/57 ve 59 numaralı iki soruşturması daha var. Savcılık yürüttüğü bu üç soruşturma kapsamında 28.12.98 tarihinde çatışma döneminde Yolçatı’nın bağlı olduğu Jandarma sorumlularının isimlerini istedi. Bu isimler Jandarma tarafından savcılığa; Hasan Çakır, Özkan Demirören, Taner Aksoy, Ali Kaya, Cevdet Karaca ve Mustafa Ayrık olarak gönderildi. Yine soruşturmalar kapsamında 29.12.98 tarihinde 5 tanık dinlendi. Bunlardan en ayrıntılı ifadeyi veren Süleyman Yıldırım olay tarihinde kendisiyle beraber 7 kişinin Sabri Akdoğan’ın evinden alınıp, askerlerin karargah kurdukları Babik mezrasına götürüldüklerini, sonra ise Yolçatı Köyü mezarlığına götürülüp öldürüldüklerini, kendisinin ise serbest bırakıldığını söyledi. Bu 7 kişinin arasında Abdulvahap Maço da vardı.

28.12.98 tarihinde savcılık bir de Yolçatı ve Kabakaya köy muhtarlarını çağırdı. Jandarma, Yolçatı köyünün görev alanı dışında kaldığı, Kabakaya muhtarının ise Diyarbakır’a taşındığı bilgisini verdi. İç hukukta süren soruşturmada savcılık ve jandarma arasında tahkikatın sürdüğüne dair yazışmalar yapıldı, ancak soruşturmada herhangi bir ilerleme kaydedilmedi. Savcılığın etkin bir soruşturma yürütmemesi üzerine Menteşe, Bozkuş ve Demirhan aileleriyle, Abdulvahap Maço’nun babası AİHM’ye başvurdu. 36217/97 numaralı başvuru sonucunda AİHM, sözleşmenin 2. maddesinin usul ve 13. maddesinin ihlaline karar vererek devletin ailelere tazminat ödemesine hükmetti.

Abdulvahap Timurtaş'ın Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF TIMURTAS v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Özden Kardeş
Soruşturma / Dava tarihi:1993-10-15
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
14.08.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş, kendisini telefonla arayan ve ismini belirtmeyen bir kişiden, oğlu Abdulvahap Timurtaş'ın Yeniköy'den Esenli köyüne giderken yolda Jandarma tarafından gözaltına alındığını ve Silopi İlçe Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü öğrenmiştir. Telefondaki kişi Abdulvahap Timurtaş’ın, yanında Suriyeli bir arkadaşı ve muhtarla birlikte gözaltına alındığını; gözaltı işlemine tüm köyün tanık olduğunu; muhtarın daha sonra serbest bırakıldığını söylemiştir.

15.10.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş, avukatı aracılığıyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuştur. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 1993/825 numaralı soruşturmayı başlatmıştır. Aynı gün Savcılık, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından ve Silopi İlçe Emniyet Müdürlüğünden Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltında olup olmadığı bilgisini vermesini istemiştir.

Mehmet Timurtaş, Güçlükonak Belediye Başkanı olan akrabaları Bahattin Aktuğ'u aramıştır. Aktuğ o sırada Şırnak'ta gözaltında olan Nimet Nas ve Sadık Erdoğan adlı iki itirafçıyla görüştüğünü, Abdulvahap Timurtaş'ın da onlarla birlikte Şırnak'ta gözaltında olduğunu öğrendiğini söylemiştir. Olaydan yaklaşık 45 gün sonra Güçlükonak'a giden Mehmet Timurtaş, 20 gün önce serbest bırakılan Nimet Nas ve Sadık Erdoğan ile bizzat görüşmüştür. İki itirafçı kendileri bırakıldığı sırada Abdulvahap'ın hala gözaltında olduğunu, birlikte alıkonulduğu Suriyeli arkadaşını da gördüklerini söylemişlerdir.

20.10.1993 tarihinde, Silopi İlçe Jandarma Komutanı Hüsam Durmuş, Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltında olmadığını bildirmiştir.

Bahattin Aktuğ, bilgi almak için Jandarma Komutanlığını tekrar aramış ancak bu kez kendisine Abdulvahap Timurtaş'la ilgili bir daha Jandarma Komutanlığının aranmaması gerektiği söylenmiştir. Mehmet Timurtaş, yine de Jandarma Komutanlığına giderek oğluyla ilgili bilgi almaya çalışmaya devam etmiştir.

21.10.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş'ın Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifadesi alınmıştır. Mehmet Timurtaş ifadesinde, oğlunun iki yıl önce evden ayrıldığını ve diğer insanlardan oğlunun Suriye’ye gittiğini öğrendiğini, ancak en son aldığı habere göre oğlunun Yeniköy’de güvenlik güçleri tarafından tutuklandığını ve Şırnak’ta tutulduğunu belirtmiştir. Mehmet Timurtaş, Nimet Nas ve Sadık Erdoğan'ı oğlunu gözaltındayken gören tanıklar olarak belirtmiştir.

21.10.1993 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Jandarma Komutanlığına bir müzekkere yazarak, Yeniköy ve Esenli muhtarlarının ifadelerinin alınması için hazır bulundurulmalarını talep etmiştir. Yine aynı gün Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına bir müzekkere yazarak Sadık Erdoğan ve Nimet Nas’ın ifadelerinin alınmasını istemiştir.

29.12.1993 tarihinde, Şırnak Jandarma Komutanlığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda, Sadık Erdoğan ve Nimet Nas’ın ifade vermek üzere Savcılığa gelemeyeceğini çünkü Erdoğan’ın Diyarbakır E tipi Cezaevinde tutulduğunu, Nas’ın da Güçlükonak’taki operasyonlara katıldığını belirtmiştir.

26.01.1994 tarihinde Esenli ve Yeniköy muhtarları Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermişlerdir. Her ikisi de ne Abdulvahap Timurtaş’ı ne de babası Mehmet Timurtaş’ı tanıdıklarını, kendilerini hiç görmediklerini belirtmişlerdir. Bununla birlikte Yeniköy muhtarı iki kişinin kendi köyünün yakınlarından alınıp götürüldüğünü bildiğini ve Esenli muhtarı da 4-5 ay öncesinde Yeniköy yakınlarında birilerinin tutuklanmış olduğunu bildiğini belirtmiştir. (Esenli muhtarı 22.01.1997 tarihli ifadesinde ise bu dönemde iki üç kişinin bu şekilde kaybolduğunu belirtmiştir.)

09.02.1994 tarihinde, hukuki olarak herhangi bir ilerleme kaydedilmeyince Timurtaş ailesi Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurmuştur.

10.03.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazarak şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın Silopi Cumhuriyet Savcılığına gelmesinin sağlamasını talep etmiştir. Ancak daha sonra Cizre Emniyet Müdürlüğüne iletilen talep 28.03.1994 tarihinde cevaplanmış ve Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın ve ailesinin Cizre’yi terk ettiği ve nerede olduklarının bilinmediği bilgisi iletilmiştir.

10.08.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar müzekkere yazarak şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın Silopi Cumhuriyet Savcılığına gelmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Aynı gün Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Cumhuriyet Başsavcılığından Bahattin Aktuğ’a, Abdulavahap Timurtaş’ı tanıyıp tanımadığının ve oğlunun akıbeti ile ilgili konuşup konuşmadıklarının sorulmasını talep etmiştir. Yine aynı gün, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından Sadık Erdoğan’a ve Güçlükonak Cumhuriyet Başsavcılıklarından Nimet Nas’a Abdulvahap Timurtaş’la beraber gözaltında tutulup tutulmadıklarının sorulmasını istemiştir.

20.08.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığını soruşturmanın durumu hakkında bilgilendirmiştir. Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, Abdulvahap Timurtaş ile ilgili yaptığı araştırmada, Timurtaş’ın ne jandarma ne de emniyet merkezlerinde gözaltına alınmış olduğunu ve ailesinin Cizre’yi terk ederek bilinmeyen bir yere taşınmasının ve şikâyetçinin 21.10.1993 tarihinden beri Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına uğramamış olmasının, Abdulvahap Timurtaş’ın bulunduğuna işaret ettiğini belirtmiştir. Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, 10.08.1994 tarihinde şikâyetçinin dosyayı kapatmak üzere Savcılığa çağırıldığını ifade etmiştir.

1995 yılının bahar ayında, Mehmet Timurtaş tekrar Namık Erdoğan ile karşılaşmış, Namık Erdoğan kendisine, ifade verdiğini ancak kendisini sorgulayan kişinin Abdulvahap Timurtaş’ı gözaltındayken gördüğünü söylediğinde çok sinirlendiğini ve korktuğunu; bu nedenle de ikinci gidişinde kendisine tekrar Abdulvahap Timurtaş hakkında soru sorulduğunda, Abdulvahap Timurtaş olup olmadığını bilmediğini ama ona benzeyen birini gördüğünü söylediğini açıklamıştır.

05.05.1995 tarihinde, Nimet Nas Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Nimet Nas, Abdulvahap Timurtaş’ı tanıdığını, onun Suriye ile ilişkileri yürütmekle görevli bir PKK militanı olduğunu ancak gözaltındayken Abdulvahap Timurtaş’ı hiç görmediğini belirtmiştir.

13.07.1995 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, şikâyetçinin oğlunun Şırnak’ta gözaltına alındığını iddia etmesi gerekçesiyle yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

24.07.1995 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Emniyet Merkezlerinden ve bölgedeki genel Jandarma Merkezlerinden Ağustos 1993 tarihindeki gözaltı kayıtlarını incelemelerini ve Abdulvahap Timurtaş’ın gözaltına alınıp alınmamış olduğunun bildirilmesini talep etmiştir. 09.08.1995 tarihinde, Şırnak Jandarma Komutanlığı Abdulvahap Timurtaş adının kayıtlarda görünmediğini bildirmiştir.

13.08.1995 tarihinde, Bahattin Altuğ jandarma görevlileri tarafından “Abdulvahap Timurtaş’ın akıbetini araştırmak, babasını tutuklu olduğu yönünde bilgilendirmek” hususlarında sorgulanmış, ancak Bahattin Altuğ ifadesinde Abdulvahap Timurtaş’ı da Mehmet Timurtaş’ı da tanımadığını belirtmiştir.

15.08.1995 tarihinde, Sadık Erdoğan jandarma görevlileri tarafından sorgulanmıştır. Sadık Erdoğan ifadesinde, Abdulvahap Timurtaş’ı hiç tanımadığını ve bu ismi hiç duymadığını belirtmiştir.

28.12.1995 tarihinde, Nimet Nas Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Nimet Nas, Abdulvahap Timurtaş’ı tanıdığını, onun Suriye ile ilişkileri yürütmekle görevli bir PKK militanı olduğunu ancak gözaltındayken Timurtaş’ı hiç görmediğini belirtmiştir.

26.02.1996 tarihinde Şırnak’taki bir başka savcı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığından Yeniköy, Germik, Kartık ve Kutnıs köy sakinlerinin Abdulvahap Timurtaş ile ilgili olarak sorgulanmasını istemiştir. 07-08.03.1996 tarihlerinde Yeniköy ve Yeniköy’e bağlı küçük köylerde Jandarma görevlileri dokuz sakinle görüşmüş ve Abdulvahap Timurtaş’ı tanıyıp tanımadıklarını, tanıyorlarsa nerede olduğunu, gözaltına alınıp alınmadığını sormuşlardır. Görüşülen sakinlerin hepsi Abdulvahap Timurtaş’ı tanımadıklarını belirtmişlerdir.

02.04.1996 tarihlerinde, Sadık Erdoğan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Erdoğan ifadesinde, her ne kadar Abdulvahap Timurtaş’la tanışmamış olsa da aslında annesini tanıdığını ve kendisine oğlundan bahsettiğini hatırladığını ancak Timurtaş’ın tutuklanıp tutuklanmadığını bilmediğini ifade etmiştir.

22.04.1996 tarihlerinde, Bahattin Altuğ Siirt Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiş, Abdulvahap Timurtaş’ı da Mehmet Timurtaş’ı da tanımadığını belirtmiştir.

03.06.1996 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı iddianın soyut olması, delil yetersizliği, şikâyetçinin ikametgahından ayrılıp bilinmeyen bir yere taşınması gerekçeleriyle takipsizlik kararı vermiştir. (1995/384 Hazırlık ve 1996/46 no’lu kararı) Kararda ayrıca, Abdulvahap Timurtaş’ın yüksek ihtimalle PKK’nin Suriye temsilcisi olduğu ve bu nedenle Şırnak Terörle Mücadele emniyet ekipleri tarafından aranıyor olduğu da belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Türkiye'deki soruşturmada herhangi bir ilerleme olmadığı için olaya ilişkin bir soruşturma yürütmüş ve ilgilileri dinlemiştir. Mahkeme, her ne kadar Türkiye Devleti Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltına alındığını inkâr etse de, Timurtaş ailesinin avukatının sunduğu ve üzerinde 14.08.1993 tarihi, referans numarası ve Silopi İlçe Jandarma Komutanı Hüsam Durmuş'un imzası olan jandarma operasyon raporunun fotokopisinin, orijinal bir belgeden çoğaltıldığına kanaat getirerek başvuranın argümanlarını doğruladığını kabul etmiştir. Belgede, Abdulvahap Timurtaş'ın yanındaki Suriyeli şahısla beraber Yeniköy civarında yakalanması ve ilk sorgularına ilişkin bilgiler yer almaktaydı.

08.03.1999 tarihinde Timurtaş dosyası Avrupa İnsan Hakları Komisyonundan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine iletilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 13.06.2000 tarihli kararında AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (esas ve usulden), işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin, etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. Maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

26.01.2009 ve 18.05.2009 tarihinde, bu gelişmeler sonrasında Mehmet Timurtaş, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına oğlu Abdulvahap Timurtaş'ın zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak tekrar şikâyet dilekçesi vermiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdulvahap Timurtaş’ın zorla kaybedilmesi iddiasını 2009/430 soruşturma numarası altında incelemeye başlamış ve Mehmet Timurtaş aynı gün Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

19.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili belgelerin kendilerine gönderilmesini talep etmiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Abdulvahap Timurtaş ve Tevfik Timurtaş’ın öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

p>06.04.2010 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosu, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak iki adet takipsizlik kararını göndermiştir.

18.04.2010 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosu tarafından 2010/506 muhabere numarası ile Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile 1993/825 sayılı soruşturma dosyasını ve 13.07.1995 tarihli ve 1995/19 sayılı yetkisizlik kararını göndermiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Abdulvahap Timurtaş’ın 1993 yılında Silopi ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Abdurrahman Abi ve Süleyman Abak'ın Zorla Kaybedilmesi
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdurrahman Hoca Şuho, Salih Yusuf Tahir ve Süleyman Halil Teli'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Nazir Kuş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı “Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney” isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

<\p>

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru üzerine Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamında, 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. <\p>

Başvuranlar arasında bulunan Nazir Yusuf Tahir 27.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifade verdi. Kardeşi Salih Yusuf Tahir, amcasının oğlu Süleyman Halil Teli ve yeğeni Abdurrahman Hoca Şuho’nun zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak verdiği ifadede, Botaş Karakol Komutanlığında ve Silopi kimsesizler mezarlığında kazı yapılmasını ve kazılar ile elde edilecek veriler üzerinde DNA incelemesi yapılması talebinde bulundu. <\p>

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan (eski adıyla Sinan) tesislerinde yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır. <\p>

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma, Mart 2015 itibariyle devam ediyor. <\p>

Abdurrahman Olcay, Abdurrahman Coşkun, Davut Altınkaynak, Hikmet Kaya, Mehmet Emin Aslan, Nedim Akyön, Seyhan Doğan ve Süleyman Seyhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AFFAIRE SEYHAN c. TURQUIE
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1995-11-06 2014-12-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, toplu halde kaybedilen sivil vatandaşlar hakkındaki soruşturmaları 1995/2 hazırlık numarasıyla tek dosya içerisinde topladı. Savcılık 17 Kasım 2011 tarihinde, suçun, şüpheliler Mehmet Tire (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı), Kerim Şahin (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Uzman Çavuş), Naif Çelik (Korucu), Hurşit İmren (1995-1996 Dargeçit Tabur Komutanı), Muhammet Demirel (1995-1996 Mardin İstihbarat Şube Müdürü), Mahmut Yılmaz (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Merkez Bölük Komutanı) tarafından kurulan “silahlı suç örgütünce” işlendiğine kanaat getirerek fezleke hazırladı. 2011/46 nolu fezleke, savcılıkça görevsizlik kararı verilerek CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

Hazırlanan fezlekeye kadar soruşturmanın seyri şu şekilde gelişti: Hikmet Kaya’nın babası Ahmet Kaya, 9 Ocak 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek, oğlunun 4 Kasım 1994 günü evinden alınarak Jandarma Taburuna götürüldüğünü, hayatından endişe ettiğini ve bulunmasını istediğini beyan etti. Abdurrahman Coşkun’un annesi Hediye Coşkun, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak, oğlunun 3 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5-6 kişi tarafından ifade için evinden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti. Mehmet Emin Aslan’ın annesi Makbule Aslan, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesinde, oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5 kişi tarafından ifadesi alınmak üzere evden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını ifade etti. 2 Nisan 2004 tarihinde Savcılıkça alınan ifadesinde ise, evden alınma tarihini 9 Kasım 1995 olarak değiştirdi ve eve gelen askerler arasında Jandarma Bölük Komutanı Mehmet Tire, Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz ve Faruk Astsubay olduğunu ekledi.

Nedim Akyön’ün annesi İlhan Akyön, 08.11.1995 günü Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker giyimli şahıslar tarafından evden alıkonulduğunu ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti.

Seyhan Doğan’ın annesi Asya Doğan, 8 Kasım 1195 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 günü asker kıyafetli 9-10 kişi tarafından evinden alındıktan sonra kendisinden haber alamadığını beyan etti. Daha sonraki müracaatlarında ise, kardeşi Hazni Doğan ile birlikte gözaltına alındığını, orada işkence gördüklerini, kayıp oğlunun, bilgileri dışında nüfusa 21 Kasım 1992 tarihinde ölmüş olarak kaydedildiğini öğrendiğini, ancak bu bilginin gerçek dışı olduğunu ifade etti.

Hazni Doğan, aynı doğrultuda ifade verdi.

Ayrıca, Asya Doğan’ın 2 Ocak 1996 tarihinde Mardin İl Jandarma Komutanlığında Merkez Jandarma Karakol Komutanınca şüpheli sıfatıyla ifadesi alındı.

Abdurrahman Olcay’ın eşi, Dargeçit’te öldürülen dört öğretmen olayı üzerine eşinin gözaltına alındığına dair ifade verdi.

Davut Altınkaynak’ın annesi Hayat Altınkaynak ve babaannesi Rakiye Altınkaynak, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu.

12 Şubat 1996 tarihinde ise babası Abdulaziz Altınkaynak, oğlunun 1 Kasım 1995 günü Dargeçit İlçe Jandarma askerleri tarafından gözaltına alındığını belirterek şikayetçi oldu.

29 Mayıs 2009 tarihinde İHD İstanbul şubesi tarafından, başka kayıp şahıslarla birlikte Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan ile ilgili olarak İstanbul CMK 250. Maddesi İle Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına, kaybedilenlerin JİTEM tarafından kaybedildiği ve dosyalarının Ergenekon dava dosyası ile birleştirilmesi yönünde başvuruda bulunuldu. Savcılık, mağdurlar Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan’ın dosyalarını ayırarak Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Diğer mağdurlar için de zaman zaman başkaca savcılıklara başvurular yapıldı ve dosyalar yine görev yeri itibari ile Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi; savcılıkça sekiz kayıp ile ilgili tüm soruşturmalar birleştirildi.

Soruşturma sürecinde, kayıp yakınlarının ve olayla ilgili bilgisi ya da görgüsü olan kimselerin tanık sıfatı ile beyanlarına başvuruldu. Olay tarihinde İlçe Jandarma Komutanlığında görevli İlçe Jandarma Komutanı ve yardımcıları, Merkez Karakol Komutanı ve yardımcıları, İlçe Jandarma ve Tabur Komutanlığında görevli korucuların bir kısmının ifadeleri alındı. Müştekiler beyanlarında kayıp şahısların jandarma görevlileri ve korucular tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamadığını ifade ederken, jandarma görevlileri ise kayıp şahısların örgüte katılarak dağa çıktıklarını iddia etti. Yürütülen soruşturmalarda, İlçe Jandarma Komutanlığı Nezarethane Kayıt Defteri’nden Jandarma Astsubay Başçavuş Mahmut Yılmaz tarafından imza altına alınmış 2 sayfalık nüshaya ulaşıldığı, bu belgeden kayıplar Abdurrahman Olcay ve Abdurrahman Coşkun’un 8 Kasım 1995 tarihinde gözaltına alındıkları ve 9 Kasım 1995 tarihinde sorgulanmak üzere Mardin İl Jandarma Komutanlığına götürüldükleri görüldü. Ancak savcılık incelemek üzere defterin aslının ibrazını talep ettiğinde "Defterlerin bulunmadığı ve üzerinden 10 yılı aşkın süre geçmiş olduğu için imha edilmiş olabileceği," cevabı verildi. MİT’e, Jandarma ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığına yazılan yazılara verilen cevapta, kaybolan şahıslardan Abdurrahman Coşkun ve Abdurrahman Olcay’ın Mardin Dargeçit’te 30.10.1995 tarihinde bedenleri bulunan ikisi öğretmen, üç şahıs hakkında yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındıkları, 6 Kasım 1995’te sorgulandıkları, 14 Kasım 1995 tarihinde mahkemeye sevk edildikleri ve mahkemece serbest bırakıldıkları, daha sonra örgüte katılarak dağa çıkmış olabilecekleri bilgisi verildi.

Dosyanın görevsizlik kararıyla CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından, savcılıkça 22.07.2013 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca Bağözü köyünde kazılar yapıldı ve kazılarda insan kemiklerine ulaşıldı. Bulunan kemiklerden bazılarının Mehmet Emin Aslan’a ait olduğu tespit edildi ve cenazesi ailesine teslim edildi. Diğer kemiklerden bir kısmının ise Seyhan Doğan’a ait olduğu yönünde bilirkişi raporu düzenlendi. Doğan ailesi avukatları aracılığıyla kemiklerin kendilerine teslimini talep etti. Seyhan Doğan'ın kemikleri, 18 yıl aradan sonra, 18 Eylül 2013'te anne ve babasının yanına gömüldü. Bulunan kemiklerden bazılarının ise Abdurrahman Coşkun’a ait olduğu 4 Ocak 2014'te adli tıp raporu ile kesinleşti. Coşkun’un kemikleri 14 Mart 2014’te ailesine teslim edilerek defnedildi. Haziran 2013’te Kızıltepe İlçesi Tilzerin (Aysun) köyünde foseptik çukurunda yapılan kazılarda erişilen kemiklerin ise Abdurrahman Olcay’a ait olduğu kesinleşti. Olcay’ın kemikleri, 23 Kasım 2014’te ailesine teslim edilerek Batman’da defnedildi.

Sekiz kayıptan yalnızca 1996'da işkence görmüş ve yakılmış bedeni bir kuyuda bulunan Süleyman Seyhan'ın ailesi AİHM'ye başvurdu. AİHM, 2 Kasım 2004’te, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Seyhan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Aralık 2014’te, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı tarafından dönemin komutan ile rütbeli askerleri olan 5 kişi hakkında yürütülen 2014/564 sayılı soruşturma sonucunda dava açıldı ancak soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla adları geçen çoğu korucu 16 kişi için ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen ilk iddianamede, dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin hakkında taammüden öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi. Hikmet Kaya, müdahil avukatların itirazlarına rağmen davaya dahil edilmedi.

Soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla yer alan ancak iddianameye sanık sıfatıyla dahil edilmeyen köy korucuları Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik ile dönemin ilçe belediye başkanının özel korumaları olan Bahattin Ergel ile Osman Demir ise, müdahil avukatların talebinin kısmen olumlu karşılanması üzerine hazırlanan ikinci bir iddianame ile davaya dahil edildi. Dava, Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde henüz ilk duruşması görülmeden güvenlik gerekçesiyle Mart 2015’te Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi. Hazırlanan ek iddianame de değerlendirilmek üzere dava dosyasının gönderildiği Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. İlk duruşma 01.10.2015’te Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İkinci iddianamede şüpheli sıfatıyla yer alan Bahattin Ergel kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla davadan çıkartıldı. Bir sonraki duruşma 29.12.2015 tarihinde görülecek.

Abdurrahman Olcay, Abdurrahman Coşkun, Davut Altınkaynak, Hikmet Kaya, Mehmet Emin Aslan, Nedim Akyön, Seyhan Doğan ve Süleyman Seyhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, toplu halde kaybedilen sivil vatandaşlar hakkındaki soruşturmaları 1995/2 hazırlık numarasıyla tek dosya içerisinde topladı. Savcılık 17 Kasım 2011 tarihinde, suçun, şüpheliler Mehmet Tire (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı), Kerim Şahin (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Uzman Çavuş), Naif Çelik (Korucu), Hurşit İmren (1995-1996 Dargeçit Tabur Komutanı), Muhammet Demirel (1995-1996 Mardin İstihbarat Şube Müdürü), Mahmut Yılmaz (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Merkez Bölük Komutanı) tarafından kurulan “silahlı suç örgütünce” işlendiğine kanaat getirerek fezleke hazırladı. 2011/46 nolu fezleke, savcılıkça görevsizlik kararı verilerek CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

Hazırlanan fezlekeye kadar soruşturmanın seyri şu şekilde gelişti: Hikmet Kaya’nın babası Ahmet Kaya, 9 Ocak 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek, oğlunun 4 Kasım 1994 günü evinden alınarak Jandarma Taburuna götürüldüğünü, hayatından endişe ettiğini ve bulunmasını istediğini beyan etti. Abdurrahman Coşkun’un annesi Hediye Coşkun, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak, oğlunun 3 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5-6 kişi tarafından ifade için evinden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti. Mehmet Emin Aslan’ın annesi Makbule Aslan, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesinde, oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5 kişi tarafından ifadesi alınmak üzere evden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını ifade etti. 2 Nisan 2004 tarihinde Savcılıkça alınan ifadesinde ise, evden alınma tarihini 9 Kasım 1995 olarak değiştirdi ve eve gelen askerler arasında Jandarma Bölük Komutanı Mehmet Tire, Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz ve Faruk Astsubay olduğunu ekledi.

Nedim Akyön’ün annesi İlhan Akyön, 08.11.1995 günü Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker giyimli şahıslar tarafından evden alıkonulduğunu ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti.

Seyhan Doğan’ın annesi Asya Doğan, 8 Kasım 1195 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 günü asker kıyafetli 9-10 kişi tarafından evinden alındıktan sonra kendisinden haber alamadığını beyan etti. Daha sonraki müracaatlarında ise, kardeşi Hazni Doğan ile birlikte gözaltına alındığını, orada işkence gördüklerini, kayıp oğlunun, bilgileri dışında nüfusa 21 Kasım 1992 tarihinde ölmüş olarak kaydedildiğini öğrendiğini, ancak bu bilginin gerçek dışı olduğunu ifade etti.

Hazni Doğan, aynı doğrultuda ifade verdi.

Ayrıca, Asya Doğan’ın 2 Ocak 1996 tarihinde Mardin İl Jandarma Komutanlığında Merkez Jandarma Karakol Komutanınca şüpheli sıfatıyla ifadesi alındı.

Abdurrahman Olcay’ın eşi, Dargeçit’te öldürülen dört öğretmen olayı üzerine eşinin gözaltına alındığına dair ifade verdi.

Davut Altınkaynak’ın annesi Hayat Altınkaynak ve babaannesi Rakiye Altınkaynak, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu.

12 Şubat 1996 tarihinde ise babası Abdulaziz Altınkaynak, oğlunun 1 Kasım 1995 günü Dargeçit İlçe Jandarma askerleri tarafından gözaltına alındığını belirterek şikayetçi oldu.

29 Mayıs 2009 tarihinde İHD İstanbul şubesi tarafından, başka kayıp şahıslarla birlikte Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan ile ilgili olarak İstanbul CMK 250. Maddesi İle Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına, kaybedilenlerin JİTEM tarafından kaybedildiği ve dosyalarının Ergenekon dava dosyası ile birleştirilmesi yönünde başvuruda bulunuldu. Savcılık, mağdurlar Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan’ın dosyalarını ayırarak Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Diğer mağdurlar için de zaman zaman başkaca savcılıklara başvurular yapıldı ve dosyalar yine görev yeri itibari ile Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi; savcılıkça sekiz kayıp ile ilgili tüm soruşturmalar birleştirildi.

Soruşturma sürecinde, kayıp yakınlarının ve olayla ilgili bilgisi ya da görgüsü olan kimselerin tanık sıfatı ile beyanlarına başvuruldu. Olay tarihinde İlçe Jandarma Komutanlığında görevli İlçe Jandarma Komutanı ve yardımcıları, Merkez Karakol Komutanı ve yardımcıları, İlçe Jandarma ve Tabur Komutanlığında görevli korucuların bir kısmının ifadeleri alındı. Müştekiler beyanlarında kayıp şahısların jandarma görevlileri ve korucular tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamadığını ifade ederken, jandarma görevlileri ise kayıp şahısların örgüte katılarak dağa çıktıklarını iddia etti. Yürütülen soruşturmalarda, İlçe Jandarma Komutanlığı Nezarethane Kayıt Defteri’nden Jandarma Astsubay Başçavuş Mahmut Yılmaz tarafından imza altına alınmış 2 sayfalık nüshaya ulaşıldığı, bu belgeden kayıplar Abdurrahman Olcay ve Abdurrahman Coşkun’un 8 Kasım 1995 tarihinde gözaltına alındıkları ve 9 Kasım 1995 tarihinde sorgulanmak üzere Mardin İl Jandarma Komutanlığına götürüldükleri görüldü. Ancak savcılık incelemek üzere defterin aslının ibrazını talep ettiğinde "Defterlerin bulunmadığı ve üzerinden 10 yılı aşkın süre geçmiş olduğu için imha edilmiş olabileceği," cevabı verildi. MİT’e, Jandarma ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığına yazılan yazılara verilen cevapta, kaybolan şahıslardan Abdurrahman Coşkun ve Abdurrahman Olcay’ın Mardin Dargeçit’te 30.10.1995 tarihinde bedenleri bulunan ikisi öğretmen, üç şahıs hakkında yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındıkları, 6 Kasım 1995’te sorgulandıkları, 14 Kasım 1995 tarihinde mahkemeye sevk edildikleri ve mahkemece serbest bırakıldıkları, daha sonra örgüte katılarak dağa çıkmış olabilecekleri bilgisi verildi.

Dosyanın görevsizlik kararıyla CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından, savcılıkça 22.07.2013 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca Bağözü köyünde kazılar yapıldı ve kazılarda insan kemiklerine ulaşıldı. Bulunan kemiklerden bazılarının Mehmet Emin Aslan’a ait olduğu tespit edildi ve cenazesi ailesine teslim edildi. Diğer kemiklerden bir kısmının ise Seyhan Doğan’a ait olduğu yönünde bilirkişi raporu düzenlendi. Doğan ailesi avukatları aracılığıyla kemiklerin kendilerine teslimini talep etti. Seyhan Doğan'ın kemikleri, 18 yıl aradan sonra, 18 Eylül 2013'te anne ve babasının yanına gömüldü. Bulunan kemiklerden bazılarının ise Abdurrahman Coşkun’a ait olduğu 4 Ocak 2014'te adli tıp raporu ile kesinleşti. Coşkun’un kemikleri 14 Mart 2014’te ailesine teslim edilerek defnedildi. Haziran 2013’te Kızıltepe İlçesi Tilzerin (Aysun) köyünde foseptik çukurunda yapılan kazılarda erişilen kemiklerin ise Abdurrahman Olcay’a ait olduğu kesinleşti. Olcay’ın kemikleri, 23 Kasım 2014’te ailesine teslim edilerek Batman’da defnedildi.

Sekiz kayıptan yalnızca 1996'da işkence görmüş ve yakılmış bedeni bir kuyuda bulunan Süleyman Seyhan'ın ailesi AİHM'ye başvurdu. AİHM, 2 Kasım 2004’te, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Seyhan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Aralık 2014’te, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı tarafından dönemin komutan ile rütbeli askerleri olan 5 kişi hakkında yürütülen 2014/564 sayılı soruşturma sonucunda dava açıldı ancak soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla adları geçen çoğu korucu 16 kişi için ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen ilk iddianamede, dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin hakkında taammüden öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi. Hikmet Kaya, müdahil avukatların itirazlarına rağmen davaya dahil edilmedi.

Soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla yer alan ancak iddianameye sanık sıfatıyla dahil edilmeyen köy korucuları Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik ile dönemin ilçe belediye başkanının özel korumaları olan Bahattin Ergel ile Osman Demir ise, müdahil avukatların talebinin kısmen olumlu karşılanması üzerine hazırlanan ikinci bir iddianame ile davaya dahil edildi. Dava, Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde henüz ilk duruşması görülmeden güvenlik gerekçesiyle Mart 2015’te Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi. Hazırlanan ek iddianame de değerlendirilmek üzere dava dosyasının gönderildiği Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. İlk duruşma 01.10.2015’te Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İkinci iddianamede şüpheli sıfatıyla yer alan Bahattin Ergel kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla davadan çıkartıldı. Bir sonraki duruşma 29.12.2015 tarihinde görülecek.

Abdurrahman Yılmaz'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-05-22
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1994 yılı başlarında, Abdurrahman Yılmaz, Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemal Temizöz ve birlikte çalıştıkları iddia edilen Abdulhakim Güven, Adem Yakin, Cabbar ve Ramazan Hoca kod adlarıyla bilinen kişiler tarafından uzun süreli tehditlere maruz kalmıştır.

06-07.02.1994 tarihlerinden itibaren ailesi Abdurrahman Yılmaz’dan haber alamamaya başlamıştır.

14.02.1994 tarihinde Abdurrahman Yılmaz’ın bedeni Cizre Şırnak karayolu Dirsekli köyü sınırları içinde bir yol kenarında bulunmuş ve ailesi cenazesinin Cizre Devlet Hastanesine götürüldüğünü öğrenmiştir.

15.02.1994 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/101 hazırlık numarası ile soruşturma başlatmış ve olay yeri keşif ve ölü muayene ve otopsi tutanağını düzenlemiştir. Yapılan otopside sağ kulak arkasında iki kurşun deliği ve boynunda ip izleri bulunduğu tespit edilmiş olup detaylı otopsi yapılmasına gerek olmadığı kayıtlara geçirilmiştir.

Taziyenin dördüncü gününde Yılmaz ailesinin evine gelen Ramazan Hoca ve Cabbar kod adlı kişiler, ailenin en büyük erkek çocuğunu tehdit etmiştir. Bu olaydan sonra Yılmaz ailesinin evine bir daha baskın yapılmamış ancak aile, çocuklarının da başına bir şey gelmesinden korktuğu için herhangi bir hukuki takip başlatmamıştır.

04.07.1994 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı görevsizlik kararı (Karar No: 1994/179) vermiş, dosyanın görevli mahkeme olan Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir.

Abdurrahman Yılmaz öldürüldükten üç dört ay sonra o dönem Cizre'de müteahhitlik yapan ve evi Yılmaz ailesi ile komşu olan bir kişi Akide Yılmaz'a kocası Abdurrahman Yılmaz'ı, öldürüldüğünü duyduktan birkaç gün önce, Cizre köprüsü civarında polis karakoluna yakın bir yerde gördüğünü, kendisine ne beklediğini sorduğunda "Bir ifadem var, geleceğim," dediğini, on dakika kadar sonra da kemik rengi bir Toros marka araçla gelen sivil giyimli 4-5 kişinin kocasını da alarak gittiğini gördüğünü anlatmıştır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

02.05.2009 tarihinde, bu gelişmeler üzerine müşteki/mağdur Hişyar Yılmaz, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, babası Abdurrahman Yılmaz'ın zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak şikâyet dilekçesi vermiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Abdurrahman Yılmaz’ın öldürülmesi iddiasını 2009/430 numaralı soruşturma dosyası altında incelemeye başlamıştır.

22.05.2009 tarihinde Hişyar Yılmaz Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

25.05.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müşteki Hişyar Yılmaz vekilince dilekçe verilmek suretiyle Hişyar Yılmaz'ın tekrar dinlenmesi istenmiş ve aynı gün Hişyar Yılmaz yeniden dinlenmiştir. Yılmaz ikinci ifadesinde, Abdurrahman Yılmaz’ın Cizre köprüsü üzerinde bekletilirken kemik renginde Toros marka araçla gelen 4-5 sivil kişi tarafından alınıp götürüldüğünü, olayı kendi mahallelerinde oturan Hamza Danışman’ın gördüğünü, bunu akrabalarına sorarak öğrendiğini ve bu kişinin tanık olarak dinlenmesini talep ettiğini belirtmiştir.

26.05.2009 tarihinde, Abdurrahman Yılmaz’ın eşi Akide Yılmaz ve görgü tanığı Hamza Danışman Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında tanık olarak dinlenmiştir. Hamza Danışman ifadesinde, Hişyar Yılmaz’ın iddialarını doğrulamıştır.

Müştekiler dilekçe ve ifadelerinde Abdurrahman Yılmaz'ın gözaltına alınarak daha sonra öldürülmesinde rol aldığından şüphelendikleri Cabbar kod adlı kişinin Cizre'den tanıdıkları bir ailenin kızı ile evlendiğini öğrendiklerini belirtip nüfus kayıtlarından gerekli araştırmanın yapılarak Cabbar kod adlı kişinin gerçek kimliğinin tespit edilmesini talep etmişlerdir. Savcılığın soruşturma dosyasına da giren kayıtlara göre, Cabbar kod adıyla bilinen kişinin Kars Kağızman nüfusuna kayıtlı 01.12.1968 doğumlu İbrahim Yüce olma ihtimali bulunmaktadır.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Abdullah Düşkün’ün öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m. 10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

18.10.2014 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859-02 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda, aralarında Abdurrahman Yılmaz’ın da bulunduğu 21 maktulün öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak; maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak herhangi bir şüpheli tespit edilip edilmediği, tespit edilmişse bu şüpheli hakkında ne tür işlemler yapıldığının tespit edilmesi, kayıtların tetkiki ile maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak Cizre Emniyet Müdürlüğüne herhangi bir şikayetin yapılıp yapılmadığı, yapılmışsa bu konuda ne tür işlemler yapıldığının tespiti, bu işlemler sırasında gerekiyorsa, maktul yakınları ile görüşülmesi ve yardım alınması, olay yerinin Jandarma bölgesinde bulunması halinde, gönderilen müzekkerenin iade edilmemesi ve Jandarma görevlileri ile koordinatlı bir şekilde bu işlemlerin yapılması, soruşturmaya konu olaya ilişkin olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında 11 klasör halinde evraklar mevcut olup gerekirse irtibata geçilerek belgelerin tahsis edilmesi taleplerinde bulunmuştur.

.....04.2015 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili soruşturmaya ilişkin hazırladığı 30.03.2015 tarihli “Arşiv Araştırma Tutanağı”nı göndermiştir. Buna göre, soruşturma evrakına konu ölümlerin veya kaybolmaların akıbeti ile ilgili olarak Asayiş Büro Amirliği, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile soruşturma konusuyla ilgili olarak gerekli araştırmanın yapılması için yazışmalar yapılmış, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile yapılan yazışmalardan henüz yanıt gelmemiş, yanıt gelmesi halinde gönderileceği belirtilmiştir. Asayiş Büro Amirliğinin cevap yazısı ve TEM Büro Amirliği arşiv kayıtlarında yapılan araştırma neticesinde hazırlanan araştırma tutanağı gönderilmiştir. Araştırma tutanağında ise, Abdurrahman Yılmaz isimli şahıs hakkında arşiv kayıtlarında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadığı ifade edilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Abdurrahman Yılmaz isimli maktulün 1994 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayı ile ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Abdurrazak Binzet'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Temizöz ve Diğerleri Davası İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdurrazzak Binzet, 16 Temmuz 1997 tarihinde çarşıya gitmek için evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. 18 Temmuz 1997 günü cansız bedeninin Silopi-Cizre karayolu üzerinde bulunması üzerine 1997/724 hazırlık numarasıyla soruşturma başlatan Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı olay yeri keşfi ve ölü muayenesi yaptı; klasik otopsi yapılmasına gerek duymadı. Savcılık, Fatım Akgün, Seyran Binzet, Abdulselam Binzet ve Mehmet Binzet’in ifadesine başvurdu. Tanıklar, Abdurrazak’ın kimseyle bir sorunu olmadığını, nasıl öldürüldüğüne dair herhangi bir bilgi ve görgüleri olmadığını söyledi. Savcılık tarafından tanık olarak dinlenen petrol ofisi sahibi H.K. ve Abdurrazak’tan mazot satın alan A.B., olayla ilgili hiçbir bilgileri olmadığını ifade etti.

1998 yılında tekrar ifadelerine başvurulan Fatım Akgün, Seyran Binzet, Abdulselam Binzet ve Mehmet Binzet, bu defa Abdurrazak’ın öldürüldüğünü, durumu Cizre İlçe Jandarma Komutanlığından öğrenen ve Cizre’de koruculuk yapan Berces Binzet’ten haber aldıklarını belirtti. Aynı yıl savcılık tarafından verilen daimi arama kararının ardından, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı ile Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı arasında yasa gereği yapılan rutin yazışmalar, 2007 yılına kadar sürdü ancak fail veya faillere ilişkin herhangi bir bilgi ya da belgeye ulaşılamadı.

2009 yılında, gizli tanıkların yaptığı açıklamalar üzerine, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde İle Görevli), Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (Soruşturma No 2009/430) ile birlikte yürüteceği 2009/906 hazırlık numaralı soruşturmayı başlattı. Bu gelişme, yüzlerce ailenin Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının akıbetlerini öğrenebilmek amacıyla savcılıklara yeniden başvuru yapmasına yol açtı. Abdurrazak Binzet ile ilgili soruşturma evrakları da delil olarak 2009/430 soruşturma numaralı dosyaya sunuldu. Bu soruşturma kapsamında, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadesine başvurulan Abdulselam Binzet, bu defa önceki ifadelerinde korktuğu için bahsetmediği noktalara değindi. Ailesinin Kamil Atak ile yakın akrabalık ilişkileri bulunduğunu, fakat yapmış olduğu eylemleri tasvip etmediklerinden dolayı aralarında soğukluk başladığını, bunun üzerine hem ağabeyi Abdurrazak’ı hem de kendisini Jitem veya polisle takip ettirmeye ve Binbaşı Cemal Temizöz aracılığıyla üzerlerinde baskı kurmaya başladığını anlattı. Bu dönemde, TEM Büroda başkomiser olan Süleyman isimli bir polis memurunun Abdurrazak’ı gözaltına alıp işkence yaptığını, Abdurrazak’ın kendisini ve etrafındakileri tehdit ettiğini ifade etti. Ayrıca, Kamil Atak’ın köyleri boşaltıp, herkesi bir tepeye toplayarak, sopalarla ve joplarla dövdüğünü, bu olaylara bizzat şahit olduğunu söyledi. Anlattığı olaylar arasında, Abdurrazak kaçırılmadan evvel evinin etrafında iki adet beyaz Toros marka aracın dolaştığı, bunun mahalledekiler tarafından da görüldüğü, ancak bu konuda tanıklık yapmaya yanaşmayacakları ve olaydan 3 - 4 gün sonra evlerine davul zurna seslerinin olduğu teyp kasetlerinin çalındığı telefonlar geldiği de vardı.

Kamil Atak’ın kardeşi Mehmet Nuri Binzet de bu soruşturma kapsamında verdiği ifadesinde, Abdurrazak’ın öldürülmesine aile meclisinde karar verildiğini söyleyerek sorumlu olarak Kamil Atak’ı gösterdi. Savcılık yürüttüğü soruşturma sonucunda faillerde birlik olduğunu tespit ettiği 20 maktul ile ilgili kamuoyunda “Temizöz ve Diğerleri Davası” olarak bilinen dava sürecini başlattı. Bu davada Kamil Atak, başka suçların yanı sıra Abdurrazak Binzet’i talimatla öldürmekten de yargılanıyor.

İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. 2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma yapılarak kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

Abidin Pulat ve Sabri Pulat'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burhan Tezcan
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Sabri Pulat ve Abidin Pulat’ın zorla kaybedilmesi üzerine aile Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına ve Şırnak İl Alay Jandarma Komutanlığı'na müracaat etti ancak bir sonuç alamadı.

2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi.

Soruşturma kapsamında kazılar yapılacağı haberlerinin çıkması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Abidin Pulat’ın kardeşi Ebubekir Pulat ve amcasının oğlu Nevzat Pulat 27.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına giderek müşteki sıfatıyla ifade verdiler. İfadelerinde, yapılacak olan kuyu ve mezar kazılarında yakınlarının bedenlerinin bulunabileceğini düşündüklerini belirttiler. Dosya, Av. Nuşirevan Elçi’nin başvurusuyla başlatılmış olan 2008/3151 sayılı soruşturmaya dahil edildi.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. 09.04.2014 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından daimi arama kararı verildi. Soruşturma devam ediyor.

Adil Ölmez'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

24.03.2009 tarihinde müşteki/mağdur Mustafa Ölmez, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına kardeşi Adil Ölmez'in zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak şikâyet dilekçesi vermiştir. Mustafa Ölmez ifadesinde, 1991'de korucu olmayı kabul etmediği için Cizre’ye göç ettiklerini, kardeşi Adil Ölmez'in akli dengesinin yerinde olmadığını, “sinir hastalığı” nedeniyle ilaç kullandığını ve raporunun olduğunu, sinirleri bozulduğu zaman çarşıya çıkıp zafer işareti yaparak “Ben Kürdüm” diye bağırdığını, bu nedenle birkaç defa sivil polislerin kardeşini yakaladıklarını, iki üç gece gözaltında tutup sonra bıraktıklarını ifade etmiştir.

Ölmez, 1994 yılı sonbaharında/1995 yılı başlarında kardeşinin Cizre Çarşıda eski Halk Bankası'nın yanında sivil giyimli kişilerce zorla beyaz Toros marka bir arabanın içine konarak götürüldüğünü, bunu kendisinin görmediğini ancak JİTEM elemanlarının ve itirafçıların bunu yaptığını düşündüğünü, kardeşinin yaklaşık bir hafta sonra eve döndüğünü, yüzünün sol kısmında yanıklar, vücudunda morluklar ve sigara söndürme izleri olduğunu gördüklerini, bunları kimin yaptığını sorduklarında ise Adil Ölmez’in “Komutanlar” diye cevap verdiğini belirtmiştir. Mustafa Ölmez, ayrıca, kardeşinin psikolojisinin bu olaydan sonra iyice bozulması sebebiyle kendisini Diyarbakır’da hastaneye götürdüğünü, Adil Ölmez’in oradan Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edildiğini, kardeşinin bir kere ziyarete gittiğini, ancak ikinci ziyaretinde hastane görevlilerinin kendisine kardeşinin iyileşip hastaneden ayrıldığını söylediğini, Adil Ölmez’in en son hastane görevlilerine Cizre’ye gideceğini söylediğini, Cizre’de de kendisini görenler olduğunu, ancak o tarihten itibaren bir daha kardeşinden haber alamadığını ifade etmiştir.

Ölmez kardeşini aramaya gittiğinde, birilerinin sürekli gece saatlerinde evlerini aradığını ve imam nikahlı eşi Kudret Adıyaman’a “Mustafa Ölmez nerede? Eve geldiği zaman Emniyete gelsin” dediklerini, ancak kendisinin korktuğu için Emniyete gitmediğini, İskenderun’a geçici olarak taşındığını, sonunda kendisi evde değilken sivil görevli polislerin eve gelip eşi Kudret Adıyaman’ın kimliğini aldıklarını ve kendisi Emniyete gittiğinde geri vereceklerini söylediğini, ancak kendisinin de kaybedileceği korkusuyla karakola gitmediğini, bu durumu o dönemde aile dostları olan korucu Süleyman Çağırga’ya anlattığını ve Çağırga’nın kimliği bir şekilde bulup getirdiğini belirtmiştir.

Bunun üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Adil Ölmez’in kaybedilmesi olayını 2009/430 numaralı soruşturma dosyası altında incelemeye başlamıştır.

25.03.2009 tarihinde Mustafa Ölmez, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

19.11.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazarak Adil Ölmez'in zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak gerekli tahkikatın yapılmasını istemiştir.

24.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in olay gününe dair ifadesi alınmıştır.

25.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in eşi Kudret Adıyaman'ın olay gününe dair ifadesi alınmıştır. İfadesinde özetle, Adil Ölmez’in kendisinin imam nikahlı eşi olan Mustafa Ölmez’in kardeşi olduğunu, Adil Ölmez’in genellikle kendileri ile birlikte kaldığını, akli dengesinin yerinde olmadığını, psikolojik rahatsızlığından dolayı tedavi görüp ilaç kullandığını, hatırlamadığı bir tarihte 3-4 gün boyunca ortadan kaybolduğunu, eve geri döndüğü zaman yüzünün sağ kısmında yanıklar olduğunu, vücudunun çeşitli yerlerinde morlukların mevcut olduğunu, ağabeyi “Sana bunları kim yaptı?” diye sorduğunda, “Komutanlar” diye cevap verdiğini, sonra ortadan kaybolduğunu ve bir daha kendisinden haber alınmadığını beyan etmiştir.

25.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in şikayet dilekçesinde ismi geçen tanık, dönemin korucu başı Mehmet Çağırga'nın olay gününe dair ifadesi alınmıştır. İfadesinde, Mustafa Ölmez isimli şahsı tanımadığını, aile dostu olmadığını, Mustafa Ölmez’in ifadesinde geçen hususlarla ilgili olarak hiçbir bilgisinin ve görgüsünün olmadığını, kendisi ve babası hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu belirtmiştir.

25.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in şikâyet dilekçesinde ismi geçen tanık, dönemin korucu başı Mehmet Çağırga'nın oğlu Süleyman Çağırga'nın olay gününe dair ifadesi alınmıştır. İfadesinde, Mustafa Ölmez isimli şahsı tanımadığını, aile dostu olmadığını, Mustafa Ölmez’in ifadesinde geçen hususlarla ilgili olarak hiçbir bilgisinin ve görgüsünün olmadığını, kendisi ve babası hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu belirtmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Adil Ölmez’in öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

25.03.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliği, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosuna yazdığı yazı ile Mustafa Ölmez’in 25.03.2009 tarihli ifadesinde adı geçen Kudret Adıyaman, Süleyman Çağırga ve Mehmet Çağırga’nın 25.02.2010 tarihinde Cizre Terörle Mücadele Büro Amirliğinde ifadelerinin alındığını belirtmiş ve bilgi alma tutanaklarını Savcılığa göndermiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Adil Ölmez’in 1995 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir failin tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

04.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde Mustafa Ölmez tekrar ifade vermiş, önceki ifadelerini tekrar etmiştir.

08.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 14.05.2015 tarihli talebine cevaben, 2014/1959 sayılı soruşturma dosyası kapsamında, bir araştırma tutanağı hazırlamıştır. Araştırma tutanağında, Adil Ölmez hakkında yapılan arşiv kontrollerinde elde edilen sonuçlar belirtilmiştir.

Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Yildirim ve Digerleri Karari
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
3 Haziran 1994 günü sabah 04.30’da, Adnan Yıldırım, Savaş Buldan ve Hacı Karay İstanbul’un Yeşilyurt ilçesindeki Çınar Otel’den ayrılırken kurşungeçirmez yelek giyen ve silah taşıyan, kendilerini polis olarak tanıtan yedi-sekiz kişi tarafından zorla arabalara bindirilerek götürüldü. Aynı gün Savaş Buldan’ın ailesi olaydan haberdar oldu ve kaçırılmaya ilişkin daha fazla bilgi edinmek için Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına ve Yeşilköy Polis Karakoluna başvurdu.

Başvuru sonucunda Savaş Buldan’ın gözaltında olmadığı söylendi. Bunun üzerine aynı gün Savaş Buldan’ın erkek kardeşi Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına kardeşinin kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldığına ilişkin suç duyurusunda bulundu.

3 Haziran 1994 günü saat 21:00 sıralarında Yığılca Jandarma Komutanlığına yapılan ihbar sonucunda gözaltına alındıkları yerden 270 km uzakta olan Bolu ili Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkiinde Savaş Buldan’ın cansız bedeni bulundu. 4 Haziran 1994 günü Yığılca Cumhuriyet Savcısı eşliğinde iki doktor tarafından otopsi yapıldı. Savaş Buldan’ın vücuduna iki, başına bir; Adnan Yıldırım’ın başına bir; Hacı Karay’ın vücuduna ve kafasına birer kurşun sıkılmıştı. 9 mm Parabellum tipi, dört adet SB Luger marka, bir adet WCC marka; beş adet boş kovan, üç ayrı tabancadan atılmıştı. Balistik incelemelere göre, olayda kullanılan tabancalar daha önce meydana gelen faili meçhul olaylarda kullanılmamıştı. Aile bedenleri teşhis etmek üzere Bolu Devlet Hastanesine gitti. Her üç kişi de silahla öldürülmeden önce işkence görmüşlerdi. 14 Haziran 1994 tarihinde, olay mahallinde ele geçirilen boş kovanlarla ilgili Emniyet Adli Tıp Laboratuvarı’nda yapılan balistik inceleme sonucunda, 1985 yılından bu yana gerçekleşen faili meçhul cinayetlerde kullanılan mermi kovanları ile benzerlik bulunmadığı tespit edildi.

4-5 Haziran 1994 tarihlerinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı olaya ilişkin olarak Çınar Otel güvenlik görevlisi Hüseyin Kılıç’ın, otelin önünde bekleyen taksi sürücüsü Serdar Özdemir’in, Çınar Otel kapı görevlisi Sebahattin Uz’un ve başka bir taksi sürücüsü olan Hüsnü Durmazel’in ifadesini aldı. Bu dört tanık da Savaş Buldan’ın otelden çıkarken kendisine yaklaşan kişiler tarafından zorla götürüldüğünü beyan ettiler.

Aynı tarihlerde Savaş Buldan’ın bedeninin bulunduğu Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkii yakınlarında bulunan 31 tanığın ifadesi alındı.

31 Ağustos 1995 tarihinde Savaş Buldan’ı kaçıran kişiler hakkında Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı 20 yıl boyunca geçerli olacak daimi arama kararı verdi. Ayrıca hazırlamış olduğu raporda soruşturma sırasında hiçbir delil bulunamadığını belirtti. Savaş Buldan’ın abisi Necdet Buldan ve Adnan Yıldırım'ın ailesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

1996 yılında Savaş Buldan’ın zorla kaybedilerek öldürülmesi olayı hazırlanan Susurluk Raporu’nda yer aldı. Bu raporda yer alan yasadışı örgüte yardım eden iş adamları listesinde Savaş Buldan’ın ismi de vardı.

11 Mart 1997 tarihinde Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan polis memurları Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz ve Ayhan Çarkın, kaçırılmaya şahit olmuş görgü tanıkları Hüsnü Durmazel ve Sebahattin Uz’a gösterildi. Görgü tanıkları söz konusu kişileri daha önce görmediklerini belirtti.

24 Mart 1997 tarihinde dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı ifadesinde, olaya ilişkin herhangi bir bilgisinin olmadığını, ne şekilde ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini bilmediğini, bu ve benzeri eylemlerin çete tabir edilen gruplar tarafından yapılmış olabileceğini belirtti.

10 Şubat 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı Savaş Buldan’ı kaçıran kimliği belirsiz 3 şahsın robot resimlerini Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan şüpheli Yaşar Öz’ün fotografıyla karşılaştırıldı ve robot resimdeki kişinin Yaşar Öz olabileceği sonucuna varıldı.

7 Mayıs 1998 tarihinde Yaşar Öz savcılığa verdiği ifadede 1994 yılının Nisan ayı başından Ekim ayı sonuna kadar İstanbul’da olmadığını ve olayla ilgili herhangi bir bilgisinin bulunmadığını belirtti.

24 Temmuz 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görev alanına giren suçlardan olması sebebiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.

7 Ekim 1998 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yaşar Öz hakkında yetkisizlik kararı aldı ve dosyayı Düzce Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Daha sonra Düzce Savcılığı suç Yığılca sınırları içerisinde gerçekleşmiş olduğu için yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderdi.

24 Kasım 1998 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi yargılamanın DGM’nin görevi dahilinde olduğu ve yer itibari ile Ankara DGM’nin yetkili olduğu sonucuna vararak görevsizlik kararı verdi, dosyayı Ankara DGM’ye gönderdi. Ankara DGM davaya bakmaya yetkili olmadığı sonucuna vardı ve yargı yetkisine ilişkin ihtilafın çözümlenmesi için dosyayı Yargıtay’a gönderdi. 25 Şubat 1999 tarihinde Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onaylayarak Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin davaya bakmaya yetkili olduğuna karar verdi. Mahkeme Yaşar Öz’e ilişkin yedi duruşma yaptı.

18 Kasım 1999 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, delil yetersizliği nedeniyle Yaşar Öz’ün beraatine karar verdi. 25 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay bu kararı onadı.

Buldan ve Yıldırım ailelerinin ayrı ayrı yaptığı başvurularda AİHM Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (usul yönünden) ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. Maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti iki aileye de tazminat ödemeye mahkum etti.

16 Mayıs 2014’te Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, aralarında Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan’ın da bulunduğu 18 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan 19 sanığın (Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman) yargılanmasına devam ediliyor.

Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Buldan Turkiye Karari
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
3 Haziran 1994 günü sabah 04.30’da, Adnan Yıldırım, Savaş Buldan ve Hacı Karay İstanbul’un Yeşilyurt ilçesindeki Çınar Otel’den ayrılırken kurşungeçirmez yelek giyen ve silah taşıyan, kendilerini polis olarak tanıtan yedi-sekiz kişi tarafından zorla arabalara bindirilerek götürüldü. Aynı gün Savaş Buldan’ın ailesi olaydan haberdar oldu ve kaçırılmaya ilişkin daha fazla bilgi edinmek için Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına ve Yeşilköy Polis Karakoluna başvurdu. Başvuru sonucunda Savaş Buldan’ın gözaltında olmadığı söylendi. Bunun üzerine aynı gün Savaş Buldan’ın erkek kardeşi Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına kardeşinin kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldığına ilişkin suç duyurusunda bulundu. 3 Haziran 1994 günü saat 21:00 sıralarında Yığılca Jandarma Komutanlığına yapılan ihbar sonucunda gözaltına alındıkları yerden 270 km uzakta olan Bolu ili Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkiinde Savaş Buldan’ın cansız bedeni bulundu. 4 Haziran 1994 günü Yığılca Cumhuriyet Savcısı eşliğinde iki doktor tarafından otopsi yapıldı. Savaş Buldan’ın vücuduna iki, başına bir; Adnan Yıldırım’ın başına bir; Hacı Karay’ın vücuduna ve kafasına birer kurşun sıkılmıştı. 9 mm Parabellum tipi, dört adet SB Luger marka, bir adet WCC marka; beş adet boş kovan, üç ayrı tabancadan atılmıştı. Balistik incelemelere göre, olayda kullanılan tabancalar daha önce meydana gelen faili meçhul olaylarda kullanılmamıştı. Aile bedenleri teşhis etmek üzere Bolu Devlet Hastanesine gitti. Her üç kişi de silahla öldürülmeden önce işkence görmüşlerdi. 14 Haziran 1994 tarihinde, olay mahallinde ele geçirilen boş kovanlarla ilgili Emniyet Adli Tıp Laboratuvarı’nda yapılan balistik inceleme sonucunda, 1985 yılından bu yana gerçekleşen faili meçhul cinayetlerde kullanılan mermi kovanları ile benzerlik bulunmadığı tespit edildi. 4-5 Haziran 1994 tarihlerinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı olaya ilişkin olarak Çınar Otel güvenlik görevlisi Hüseyin Kılıç’ın, otelin önünde bekleyen taksi sürücüsü Serdar Özdemir’in, Çınar Otel kapı görevlisi Sebahattin Uz’un ve başka bir taksi sürücüsü olan Hüsnü Durmazel’in ifadesini aldı. Bu dört tanık da Savaş Buldan’ın otelden çıkarken kendisine yaklaşan kişiler tarafından zorla götürüldüğünü beyan ettiler. Aynı tarihlerde Savaş Buldan’ın bedeninin bulunduğu Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkii yakınlarında bulunan 31 tanığın ifadesi alındı. 31 Ağustos 1995 tarihinde Savaş Buldan’ı kaçıran kişiler hakkında Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı 20 yıl boyunca geçerli olacak daimi arama kararı verdi. Ayrıca hazırlamış olduğu raporda soruşturma sırasında hiçbir delil bulunamadığını belirtti. 1995 yılında Savaş Buldan’ın abisi Necdet Buldan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. 1996 yılında Savaş Buldan’ın zorla kaybedilerek öldürülmesi olayı hazırlanan Susurluk Raporu’nda yer aldı. Bu raporda yer alan yasadışı örgüte yardım eden iş adamları listesinde Savaş Buldan’ın ismi de vardı. 11 Mart 1997 tarihinde Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan polis memurları Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz ve Ayhan Çarkın, kaçırılmaya şahit olmuş görgü tanıkları Hüsnü Durmazel ve Sebahattin Uz’a gösterildi. Görgü tanıkları söz konusu kişileri daha önce görmediklerini belirtti. 24 Mart 1997 tarihinde dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı ifadesinde, olaya ilişkin herhangi bir bilgisinin olmadığını, ne şekilde ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini bilmediğini, bu ve benzeri eylemlerin çete tabir edilen gruplar tarafından yapılmış olabileceğini belirtti. 10 Şubat 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı Savaş Buldan’ı kaçıran kimliği belirsiz 3 şahsın robot resimlerini Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan şüpheli Yaşar Öz’ün fotografıyla karşılaştırıldı ve robot resimdeki kişinin Yaşar Öz olabileceği sonucuna varıldı. 7 Mayıs 1998 tarihinde Yaşar Öz savcılığa verdiği ifadede 1994 yılının Nisan ayı başından Ekim ayı sonuna kadar İstanbul’da olmadığını ve olayla ilgili herhangi bir bilgisinin bulunmadığını belirtti. 24 Temmuz 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görev alanına giren suçlardan olması sebebiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi. 7 Ekim 1998 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yaşar Öz hakkında yetkisizlik kararı aldı ve dosyayı Düzce Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Daha sonra Düzce Savcılığı suç Yığılca sınırları içerisinde gerçekleşmiş olduğu için yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderdi. 24 Kasım 1998 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi yargılamanın DGM’nin görevi dahilinde olduğu ve yer itibari ile Ankara DGM’nin yetkili olduğu sonucuna vararak görevsizlik kararı verdi, dosyayı Ankara DGM’ye gönderdi. Ankara DGM davaya bakmaya yetkili olmadığı sonucuna vardı ve yargı yetkisine ilişkin ihtilafın çözümlenmesi için dosyayı Yargıtay’a gönderdi. 25 Şubat 1999 tarihinde Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onaylayarak Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin davaya bakmaya yetkili olduğuna karar verdi. Mahkeme Yaşar Öz’e ilişkin yedi duruşma yaptı. 18 Kasım 1999 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, delil yetersizliği nedeniyle Yaşar Öz’ün beraatine karar verdi. 25 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay bu kararı onadı. 20 Nisan 2004 tarihinde AİHM verdiği kararda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (usul yönünden) ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. Maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Buldan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti. 16 Mayıs 2014’te Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, aralarında Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan’ın da bulunduğu 18 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan 19 sanığın (Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman) yargılanmasına devam ediliyor.
Agit Akipa ve İbrahim Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2012-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dava devam ediyor
13.12.1991 tarihinde Agit Akipa ve İbrahim Demir’in cenazelerinin bulunması üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1991/275 hazırlık numarasıyla soruşturma başlatıldı. Aynı tarihte olay yeri tespit tutanağı düzenlendi. Cenazeler köylüler tarafından İdil’e götürüldüğü için otopsi tutanağı 14.12.1991 tarihinde düzenlendi.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı Dargeçit ilçesi Anıtlı Tabur Komutanlığına bağlı Ağaçlı mezrasında bulunan Piyade Bölük Komutanı Üsteğmen ve ilgili er ve erbaşların “adam öldürme” suçundan şüpheli olduğuna kanaat getirdi. Ancak 18.12.1991 tarihinde 1991/106 sayılı görevsizlik kararı vererek Memurin Muhakematı Kanunu uyarınca soruşturma izni alınmak üzere dosyayı Dargeçit Kaymakamlığı İlçe İdare Kuruluna gönderdi. Dargeçit Kaymakamlığı İlçe İdare Kurulu 20.05.1992 tarihinde “men’i muhakeme” kararı verdi ve dosyayı Mardin Valiliği İdare Kuruluna gönderdi. Kurul 28.05.1992 tarihinde kararı usulden bozarak geri gönderdi.

Aileler 5233 sayılı Kanun uyarınca tazminat almak için başvuruda bulundu. Bu süreçte Mardin İdare Mahkemesi tarafından Dargeçit Kaymakamlığına dosyanın akıbeti soruldu. Kaymakamlık 30.03.2009 tarihinde dosyayı arşivlerinde bulamadığını bildirdi. Bunun üzerine Fatma Akipa, Fikret Akipa, Sultani Demir ve Metin Demir vekilleri Av. Tahir Elçi aracılığıyla İdil Cumhuriyet Başsavcılığına hem zorla kaybedilme olayıyla ilgili hem de görevi kötüye kullanmaktan dolayı şikayette bulundu.

Şikayet üzerine 2011/646 numaralı soruşturmasını başlatan İdil Cumhuriyet Başsavcılığı dosyanın akıbetini öğrenmek için Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığına, Dargeçit Kaymakamlığına, Diyarbakır (CMK m.250 ile görevli) Cumhuriyet Başsavcılığına, Midyat Cumhuriyet Başsavcılığına, Mardin Valiliğine, Genel Kurmay Başkanlığına başvurdu. Ancak söz konusu kurumların hepsi cevaben herhangi bir bilgi veya belgeye rastlamadıklarını bildirdi. Mardin Valiliği ise dosyanın usulden bozularak Dargeçit Kaymakamlığına geri gönderilmiş olduğunu belirtti.

13.02.2012 tarihinde İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2011/646 numaralı soruşturma kapsamında Hamit Demir’in, Resul Demir’in tanık sıfatıyla ifadesine başvuruldu. Savcılık 14.02.2012 tarihinde tercüman aracılığıyla müşteki sıfatıyla Fatma Akipa’nın ve Sultani Demir’in ifadesini aldı.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 21.02.2012 tarihinde ayırma kararı vererek Dargeçit Kaymakamlığının görevi kötüye kullandığı iddialarıyla ilgili soruşturmaya 2011/646 numaralı dosya üzerinden, Agit Akipa ve İbrahim Demir’in kaybedilmesi olayının soruşturulmasına ise 2012/160 numaralı dosya üzerinden devam edilmesine karar verdi. Savcılık aynı tarihte Dargeçit Kaymakamlığının görevi kötüye kullandığı iddialarıyla ilgili yetkisizlik kararı vererek dosyayı Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. 2012/160 numaralı soruşturma kapsamında Mehmet Emin Doğan tanık sıfatıyla dinlendi. Soruşturma hala devam ediyor.

09.07.2012 tarihinde konuyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruldu. 56291/12 numaralı başvuru numarası üzerinden inceleme yapan Mahkeme henüz bir karar vermedi.

Ahmet Berek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-23
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1993 yılında, evli ve sekiz çocuklu Ahmet Berek, alışveriş yapmak üzere Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Damlarca köyünden ayrılıp Cizre'ye giderken Dörtyol civarında özel harekât timleri tarafından gözaltına alınmıştır. Ahmet Berek'in özel timler tarafından gözaltına alındığına bazı akrabaları şahit olmuş ve ailesine haber vermiştir. Oğlu Mehmet Nuri Berek’in ifadesine göre, Ahmet Berek’in eşi ve annesi Kasrik’teki korucuların yanına giderek oğullarını bulmak konusunda yardım istemişler; korucular da onlara oğullarının serbest bırakılacağını söyleyerek oyalamıştır.

21 gün sonra, Ahmet Berek’in kayınbiraderi Osman Kurt, Cizre'de Kerem Otelinin arkasında bir cenaze bulunduğunu duymuş ve olay yerine giderek Ahmet Berek’i teşhis etmiştir. Ahmet Berek, ailesi göremeden Cizre Belediye Mezarlığına gömülmüştür.

Ahmet Berek’in bedeninde otopsi işlemi yapılıp yapılmadığı, o dönemde herhangi bir soruşturma açılıp açılmadığı bilinmemekle birlikte, Ahmet Berek'in ölüm tarihi nüfus kayıtlarında 1 Mart 2005 olarak görünmektedir.

Ahmet Berek’in bedeninin bulunmasından yaklaşık bir hafta sonra Ahmet Berek’in kardeşi Sabri Malkoç’a Savcılıktan Ahmet Berek'in serbest bırakıldığına dair bir yazı gelmiştir. Berek ailesi korktukları için o dönemde herhangi bir makama başvurmamışlardır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

23.03.2009 tarihinde, Ahmet Berek'in oğlu Mehmet Nuri Berek Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi vermiştir.* Dilekçesinde babası Ahmet Berek’in gözaltına alındıktan sonra öldürülmesiyle ilgili o dönemde Kasrik'te koruculuk yapan ve gözaltında olduğu süre boyunca ailesine Ahmet Berek'in bırakılacağını söyleyen Mustafa Şanlı ve Faysal Şanlı adlı korucuların ifadesinin alınmasını istemiştir. Aynı gün Mehmet Nuri Berek müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Ahmet Berek’in zorla kaybedilmesi olayını 2009/430 dosya numarasıyla araştırmaya başlamıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

18.05.2009 tarihinde Av. Rüya Elçi, Av. Nimet Kuzu, Av. Rıdvan Dalmış, Av. Cihan Vesek tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturma dosyasına sunulan dilekçede tahkikatı devam eden iddiaların vahameti, yaygınlığı, aynı şüpheli isimlerinin farklı olaylarda geçmesi, olayların meydana gelişindeki benzerlikler, yaşananların toplumda yarattığı infial, zorla kaybedilen kişilerin çoğunun cenazesinin bulunamamış olması ve müştekilerin yaşadığı acılar göz önünde bulundurularak soruşturmanın ivedilikle tamamlanması ve hakikatin ortaya çıkartılması talep edilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Ahmet Berek’in öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

19.11.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının Talimat Bürosu tarafından Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmış ve Ahmet Berek'in zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak tanık Mustafa Şanlı ile Faysal Şanlı'nın adres ve kimlik bilgilerinin tespiti ve tanık sıfatıyla ifadelerinin alınması için gerekli tahkikatın yapılması istenmiştir.

08.12.2011 tarihinde müzekkereye cevap verilmediğinden Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına tekit yazısı göndermiştir.

30.04.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden tanık Mustafa Şanlı ile Faysal Şanlı'nın adres ve kimlik bilgilerinin tespitinin yapılmasını talep etmiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

18.10.2014 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859-02 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda, aralarında Ahmet Berek’in de bulunduğu 21 maktulün öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak; maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak herhangi bir şüpheli tespit edilip edilmediği, tespit edilmişse bu şüpheli hakkında ne tür işlemler yapıldığının tespit edilmesi, kayıtların tetkiki ile maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak Cizre Emniyet Müdürlüğüne herhangi bir şikayetin yapılıp yapılmadığı, yapılmışsa bu konuda ne tür işlemler yapıldığının tespiti, bu işlemler sırasında gerekiyorsa, maktul yakınları ile görüşülmesi ve yardım alınması, olay yerinin Jandarma bölgesinde bulunması halinde, gönderilen müzekkerenin iade edilmemesi ve Jandarma görevlileri ile koordinatlı bir şekilde bu işlemlerin yapılması, soruşturmaya konu olaya ilişkin olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında 11 klasör halinde evraklar mevcut olup gerekirse irtibata geçilerek belgelerin tahsis edilmesi taleplerinde bulunmuştur.

.....04.2015 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili soruşturmaya ilişkin hazırladığı 30.03.2015 tarihli “Arşiv Araştırma Tutanağı”nı göndermiştir. Buna göre, soruşturma evrakına konu ölümlerin veya kaybolmaların akıbeti ile ilgili olarak Asayiş Büro Amirliği, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile soruşturma konusuyla ilgili olarak gerekli araştırmanın yapılması için yazışmalar yapılmış, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile yapılan yazışmalardan henüz yanıt gelmemiş, yanıt gelmesi halinde gönderileceği belirtilmiştir. Asayiş Büro Amirliğinin cevap yazısı ve TEM Büro Amirliği arşiv kayıtlarında yapılan araştırma neticesinde hazırlanan araştırma tutanağı gönderilmiştir. Araştırma Tutanağında ise Ahmet Berek hakkında arşiv kayıtlarında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadığı belirtilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Ahmet Berek’in 1993 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir failin tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

04.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden gelen yazıda, bahse konu olayı gerçekleştiren kişilerin yapılan çalışmalar neticesinde kimliklerinin tespiti ile yakalanmalarının mümkün olmadığı, kimlik tespiti ve yakalama çalışmalarının devam ettiği belirtilmiştir.

08.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 14.05.2015 tarihli talebine cevaben, 2014/1859 sayılı soruşturma dosyası kapsamında, bir araştırma tutanağı hazırlamıştır. Araştırma tutanağında, Ahmet Berek hakkında yapılan arşiv kontrollerinde elde edilen sonuçlar belirtilmiştir.

Ahmet Bozkır, Halit Ertuş, Lokman Kaya, Selahattin Aşkan ve Süleyman Tekin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Bozkir ve Digerleri v. Turkiye
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 26 Şubat 2013 tarihli kararına göre 24 Ağustos 1996’da Hakkâri’ye bağlı Otluca köyü yakınlarında PKK ile Hakkâri Dağ ve Komando Tugay Komutanlığına bağlı askerler arasında çatışma çıktı. Bunun üzerine 26 Ağustos’ta Tugay Komutanlığı tarafından Otluca civarına bir operasyon düzenlendi ve o sırada Otluca’da hayvanlarını otlatmakta olan beş çoban olan Ahmet Bozkır, Halit Ertuş, Lokman Kaya, Selahattin Aşkan ve Süleyman Tekin’den bir daha haber alınamadı.

Beş çobanın aileleri, 6 Eylül’de Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu, yakınlarının gözaltına alındığını bildirdi. Aileler, bir gün önce de tugay komutanlığına başvurduklarını ancak onların yakınlarını bulamadığını söylediğini savcılığa iletti. Tugay komutanı, Hakkâri Valiliğine yazdığı açıklamada, beş çobanın gözaltına alınmadığını, kendi görüşlerine göre hepsinin örgüte katılmış olabileceğini ifade etti. 16 ve 30 Eylül’de de polis ve jandarma çobanları gözaltına almadıklarını savcılığa bildirdi. Tugay komutanlığından bir albay, 11 Ekim’de savcılığa verdiği cevapta da “çobanların örgüte katılmış olabileceklerini” yineledi. Albay, aynı operasyonda F.A., A.Y., A.A. ve F.A.Ş. isimli çobanların örgüte yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alındıklarını da ekledi.

Savcılık, gözaltına alınan diğer çobanlarla konuştu, onlar da ifadelerinde, “gözaltındayken Bozkır, Aşkan, Tekin, Kaya ve Ertuş’u görmediklerini” söyledi. Halit Ertuş’un oğlu Yaşar Ertuş, o dönemde Hakkari’de görev yapan ve daha sonra Meclis Susurluk Araştırma Komisyonuna verdiği ifadesinde operasyondan bahsederek gözaltına alınan kişilerin çoban olduğunun bilinmesine rağmen öldürüldüklerini telsiz konuşmalarından anladığını belirten Hüseyin Oğuz’un savcılıkça dinlenmesi talebinde bulundu. Hüseyin Oğuz, 8 Aralık 1997’de savcılığa verdiği ifadede de, astsuby Y.Y.’nin kendisine beş çobanı öldürdüklerini söylediğini açıkladı ancak Y.Y., 26 Ocak 1998’de verdiği ifadede bunu kabul etmedi.

Halit Ertuş’un diğer oğlu Hasan Ertuş da savcılığa yaptığı başka bir başvuruda, babasının ve diğer çobanların kilimlerini ve diğer kişisel eşyalarını operasyon yapılan alanda bulduğunu söyledi. Ertuş bulduklarını savcılığa da iletti. Ahmet Bozkır’ın otlattığı koyunların sahibi, savcılığa 13 Ağustos 1999’da verdiği ifadede, beş çobanın Hakkâri Tugay Komutanlığında gözaltında olduğunu gördüğünü söyledi. Lokman Kaya’nın annesi Narinç Kaya da 22 Eylül 1999’da savcılığa yaptığı başvuruda, Tugay Komutanı Yusuf isimli yüzbaşının kendilerine, beş çobanı kendilerine rehberlik etmeleri için yanlarında götürdüklerini söylediğini aktardı. Ancak askeri yetkililer, “Yüzbaşı Yusuf”un bulunmasını isteyen savcıya gönderdikleri yanıtta, “bu isimde bir yüzbaşı olmadığını” söylediler.

Soruşturmada bir ilerleme sağlanamayınca, kayıp çobanların aileleri 16 Mayıs 2004’te avukatları aracılığıyla AİHM’ye başvurdu. AİHM, 26 Şubat 2013 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul yönünden ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye Cumhuriyeti devletini tazminat ödemeye mahkûm etti.

28 Ağustos 2013 tarihinde Van Cumhuriyet Başsavcılığına, 6217 sayılı kanun gereği AİHM kararlarında ihlale hükmedilmesi durumunda, ihlale neden olan hakim ve savcının da terfi konusunda değerlendirilmesi kanaatine varıldığından, Van Cumhuriyet Başsavcılığının 2003/688 hazırlık numaralı dosyasındaki dava dilekçesi, duruşma zabıtları, gerekçeli karar ile Yargıtay kararlarının fiziki birer suretinin talep edildiği yazı, HSYK tarafından gönderilmiştir.

31 Ekim 2014 tarihinde Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Merkez İlçe Jandarma Komutanlığına gönderilen yazıda, ilgili olaya dair kaybedilen kişiler hakkında zamanaşımı nedeniyle daimi arama kararı çıkartılmış ve bulunamadıkları takdirde her altı ayda bir yapılan araştırma sonucunun bildirilmesi gerektiği söylenmiştir.

Ahmet Bulmuş'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-24
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1992 yılında Ahmet Bulmuş ve ailesinin yaşadığı Şırnak’a bağlı Hewler köyü yakılmış ve aile olarak Cizre’ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Ahmet Bulmuş o dönemde Cizre’de odunculuk yapmaktadır.

1994 yılının Nisan ayında İlçe Hükümet Konağına bir saldırı olmuş, neticesinde birkaç güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiştir. Vedat Bulmuş’un ifadesine göre, Bulmuş ailesinin evi çatışma noktasına çok yakın olup bu nedenle kendilerinden şüphelenilmiştir.

Aynı gün Ahmet Bulmuş arkadaşı Beşir Gök ile birlikte bozulan radyosunu tamir ettirmek üzere Mardin Caddesindeki bir dükkâna gitmiştir. Dükkâna gelen beyaz Toros marka bir araçtan inen eli telsizli ve silahlı üç kişi kimlik kontrolü yaptıktan sonra Ahmet Bulmuş’a “Sen bizimle geleceksin,” diyerek arabaya bindirip götürmüşlerdir. Olaya Ahmet Bulmuş’un arkadaşı Beşir Gök ve dükkândaki tamirci Bahaddin Esmeray şahit olmuştur. Ancak Vedat Bulmuş’un ifadesine göre, Beşir Gök korktuğu için mahkemede tanıklık yapmak istememiştir.

Ahmet Bulmuş götürüldükten birkaç gün sonra Cemal Temizöz, Ahmet Bulmuş’un evine giderek arama yapmış, eşi Fatım Bulmuş'a “Eşini götürdük, misafirimiz oldu, üç dört güne bırakacağız, sen bize evde ne sakladığını göster,” demiştir. Temizöz, Fatım Bulmuş’a eve kimlerin gelip gittiğini sormuş, Fatım Bulmuş hiçbir şey saklamadıklarını, eve kimsenin gelmediğini söyleyince de yalan söylediği gerekçesiyle tokat atmıştır. Jandarma ve polisler tarafından eve birkaç kere daha baskın düzenlenerek arama yapılmış; bir gündüz vakti evin avlusuna el bombası atılarak ev tahrip edilmiştir. Bunun üzerine ev sahibi Bulmuş ailesini evden çıkartmıştır.

Ahmet Bulmuş gözaltına alındıktan üç gün sonra Fatım Bulmuş eşinin akıbetini öğrenmek üzere dilekçe vermiş fakat bir cevap alamamıştır.

1996 yılında Silopi’de Sinan Lokantası isimli işyerinin bahçesindeki kuyuda 6-7 kişinin bedenine ulaşılmıştır. Fatım Bulmuş olay yerine gitmiş, çuvalın içinde kafası kesilmiş bir bedenin üzerindeki sağlam kalan kıyafetlerden eşini teşhis etmiş; ancak korktuğu için yetkililere bildirememiş ve şikâyette bulunamamıştır. Silopi Belediyesi bulunan bedenleri toplu olarak Silopi Kimsesizler Mezarlığına gömmüştür. Vedat Bulmuş ifadesinde, mezarın yerini tam olarak bilmediklerini ama köylülerin ve o dönemde Belediye Başkanı olan ve bulunan bedenleri defneden Neşet Ökten’in babasının gömüldüğü yeri tespit edebileceğini söylemiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

24.03.2009 tarihinde, bu gelişmeler üzerine Ahmet Bulmuş'un oğlu Vedat Bulmuş, Silopi ilçesi, Botaş kuyularında yapılan kazılarda bir kafatası bulunması üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yapmış, şikâyet dilekçesinde bulunan kafatasının babasına ait olduğunu düşündüğünü belirtmiştir.

24.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2009/430 numarası ile yürüttüğü soruşturmada müşteki sıfatıyla Vedat Bulmuş’un ifadesini almıştır. Vedat Bulmuş ifadesinde Cemal Temizöz’ün babasının kaybından sorumlu olduğunu belirterek şahit olduğu olayları anlatmış, babasının kaybedilmesine tanıklık eden görgü tanığının (Beşir Gök) ismini vermiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Terörle Mücadele Büro Amirliğinden Ahmet Bulmuş’un kaybedilmesi konusunun araştırılmasını talep etmiştir. Terörle Mücadele Büro Amirliği Ahmet Bulmuş hakkında arşiv kayıtlarının tetkik edildiğini ancak şahıs hakkında herhangi bir bilgi ve belgenin bulunamadığını belirtmiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

18.05.2009 tarihinde Av. Rüya Elçi, Av. Nimet Kuzu, Av. Rıdvan Dalmış, Av. Cihan Vesek tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturma dosyasına sunulan dilekçede tahkikatı devam eden iddiaların vahameti, yaygınlığı, aynı şüpheli isimlerinin farklı olaylarda geçmesi, olayların meydana gelişindeki benzerlikler, yaşananların toplumda yarattığı infial, zorla kaybedilen kişilerin çoğunun cenazesinin bulunamamış olması ve müştekilerin yaşadığı acılar göz önünde bulundurularak soruşturmanın ivedilikle tamamlanması ve hakikatin ortaya çıkartılması talep edilmiştir.

19.11.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden Ahmet Bulmuş’un kaybedilmesine ilişkin gerekli araştırmaların yapılmasını, Ahmet Bulmuş’un ne şekilde kaybolduğunun, daha sonra herhangi bir haber alınıp alınmadığının, hala kayıp olup olmadığının, Ahmet Bulmuş’u tanıyanların beyanlarına başvurarak belirlenmesini ve sonucun bildirilmesini talep etmiştir.

11.12.2009 tarihinde, Cizre Terörle Mücadele Büro Amirliğinde iki görgü tanığının ifadesini almıştır.

Beşir Gök verdiği ifadesinde, Ahmet Bulmuş’u tanıdığını ancak fazla samimiyeti olmadığını, olay gününde Ahmet Bulmuş ile çarşıda karşılaştığını, Ahmet Bulmuş’un elinde bozuk bir radyo olduğunu, beraberce Mardin caddesi üzerinde bulunan Bahaddin Esmeray’ın işlettiği radyo ve televizyon tamircisine gittiklerini, dükkânın önünde bulundukları esnada Toros marka bir aracın yanlarına geldiğini, aracın içinden inen ve elinde silah ve telsiz olan şahsın kendilerinden kimliklerini göstermelerini istediğini, şahsın kontrolleri yaptıktan sonra kendi kimliğini iade ettiğini ancak Ahmet Bulmuş’u hiçbir şey söylemeden araca bindirerek Dörtyol istikametine doğru gittiklerini, bu tarihten sonra Ahmet Bulmuş’u bir daha hiç görmediğini, olaya Bahaddin Esmeray’ın da tanık olduğunu ifade etmiştir.

Bahaddin Esmeray verdiği ifadesinde, Beşir Gök’ü tanıdığını ancak Ahmet Bulmuş’u tanımadığını, olayın gerçekleştiği tarihte iş yerinde çalıştığı sırada Beşir Gök’ü dükkanına 4-5 metre mesafede gördüğünü, yanında beyaz renkli Toros marka bir aracın bulunduğunu, kısa süre sonra Beşir Gök’ün yanına geldiğini ve yanında bulunan misafirinin (Ahmet Bulmuş) polis tarafından götürüldüğünü söylediğini belirtmiştir.

25.03.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına Beşir Gök ve Bahaddin Esmeray’ın ifadelerini göndermiş ve nezarethane kayıt defterleri ile arşiv kayıtlarında Ahmet Bulmuş’a ait herhangi bir bilgi, belge ve kaydın bulunmadığını belirtmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Ahmet Bulmuş’un öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir. 14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden, Ahmet Bulmuş’un 1994 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Ahmet Çakıcı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CAKICI-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Ahmet Çakıcı'nın babası Tevfik Çakıcı, 22 Aralık 1993 tarihinde, oğlunun akibeti hakkında bilgi isteyen el yazısı ile yazılmış dilekçesini Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne (DGM) sundu. Kendisine, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınan kişiler listesinde olmadığı yolunda sözlü bir cevap verildi.

1994 Ocak sonu veya Şubat başında, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndaki 85 günden sonra, Ahmet Çakıcı, Hazro'ya geri gönderildi. Oradan da Kavaklıboğaz'daki Jandarma Karakolu’na gönderildi.

4 Nisan 1994 tarihli yazısıyla Hazro Cumhuriyet Savcısı Aydın Tekin, kayıtlara göre Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alınmadığı veya tutuklanmadığını Diyarbakır DGM Savcısı'na bildirdi.

Savcı Aydın Tekin, 19 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır DGM Savcısına gönderdiği bir diğer yazıyla Ahmet Çakıcı'nın kaybolduğuna dair ailesi tarafından bir başvuru yapılmadığını belirtti.

14 Mart 1995 tarihinde Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan, Lice Cumhuriyet Savcılığından, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş'ın 8 Kasım 1995 tarihinde jandarmalar tarafından gözaltına alınıp alınmadıklarını sordu ve gözaltındayken kaybolduğu iddia edilen Ahmet Çakıcı ile ilgili olarak Mustafa Engin'in ifadesinin alınmasını istedi.

Aynı savcı, 14 Nisan 1995 tarihinde, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'ndan, 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'de gerçekleştirilen operasyonla ilgili bilgi vermesini ve Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve ve Tahsin Demirbaş ile birlikte gözaltına alınıp alınmadığının araştırılmasını ivedilikle talep etti.

Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı, Hazro Cumhuriyet Savcısı'na verdiği 17 Mayıs 1995 tarihli cevabi yazıyla 8 Kasım 1993'teki İzzet Çakıcı'nın ifadesi, Diyarbakır'da bir savcı tarafından 9 Eylül 1994 tarihinde alındı. İfadesinde, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın askerler tarafından 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alındığını ve yine gözaltında tutulan Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş tarafından görüldüğünü belirtti.

Cumhuriyet Savcısı, 25 Kasım 1994 tarihinde Remziye Çakıcı'nın ifadesini aldı. Remziye Çakıcı, ifadesinde, jandarmaların 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon sırasında eşini alıp götürdüklerini söyledi.

1 Aralık 1994 tarihli yazıyla, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndan Albay Eşref Hatipoğlu, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nın 22 Kasım 1994 tarihli mektubuna cevaben, kayıtların Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alınmadığını gösterdiğini bildirdi.

Albay Eşref Hatipoğlu, 8 Aralık 1994 tarihli mektubunda, Diyarbakır Valiliği'ne İzzet Çakıcı'nın Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurusu hakkında bilgi verdi. Ayrıca, polis memurlarının, ifadeleri alınmak üzere aranan İzzet Çakıcı'nın, babasının, Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin'in Abdurrahman Al'ın veya Tahsin Demirbaş'ın adreslerini bulamadıklarını bildirdi.

22 Mayıs 1995 tarihli yazıyla Hazro Cumhuriyet Savcısı, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'ndan Ahmet Çakıcı'nın yerinin belirlenmesini talep etti.

Hazro Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği 27 Haziran 1995 tarihli yazısında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 1 Aralık 1994 tarihli yazısına ve Adalet Bakanlığı'nın 18 Ağustos 1994 tarihli yazısına atıfta bulunarak, 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon düzenlendiğini ancak Ahmet Çakıcı, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş isimli şahısların iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığını bildirdi. Ayrıca Ahmet Çakıcı'nın PKK üyesi olduğu, 17-19 Şubat 1995 tarihlerinde Kıllıboğan Tepesi, Hani Bölgesi'nde gerçekleştirilen operasyonlar sırasında ölü olarak bulunduğu iddia edildi. Lice Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesinin alınması istendi. Ancak bugüne değin cevap temin edilemedi.

Hazro Cumhuriyet Savcılığı, 4 Temmuz 1995 tarihli yazı ile Adalet Bakanlığı'na, Hazro Jandarması'nın temin etmiş olduğu bilgileri iletti. 1994/191 nolu hazırlık soruşturması başlatıldığı ve devam etmekte olduğu belirtildi.

Hazro Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı'na hitaben yazılan 5 Mart 1996 tarihli yazı ile, yine Adalet Bakanlığı'nın talebi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesini almasının istendiği bildirildi.

12 Mart 1996 tarihinde bir polis memuru, Mustafa Engin'den, Ahmet Çakıcı'yı üç yıldır görmediğini belirten kısa bir ifade aldı. 13 Mayıs 1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Mustafa Engin'in ifadesini aldı. Adı geçen, bu ifadesinde, Ahmet Çakıcı'yı görmediğini belirtti fakat Ahmet Çakıcı'nın kendisini görmüş olabileceğini ifade ederek, ayrıca, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda bulunduğu süre zarfında kendisine bir kez elektrik şoku verildiğini söyledi.

Mayıs 1996'da, İzzet Çakıcı, ilk defa olarak yetkililer tarafından Ahmet Çakıcı'nın 17 ve 19 Şubat 1995 tarihlerinde Hani'de Kıllıboğan Tepesi'nde bir çatışmada öldürüldüğünün iddia edildiğini öğrendi. Kimlik tespitinin sadece Ahmet Çakıcı'nın kimlik belgesinin ölü bedenlerden birinin üzerinde bulunduğu iddiasına dayanarak yapıldığı anlaşıldı.

13 Haziran 1996 tarihinde, Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı İl İdare Kurulu'na gönderdi. Karar, İzzet Çakıcı'yı ve Remziye Çakıcı'yı davacı ve mağduru da Ahmet Çakıcı olarak gösterdi. Suç, gözaltındaki bir şahsa yapılan kötü muamele, işkence ve sözkonusu şahsın parasına el konulması olarak tanımlanırken, davalı da Hazro Jandarma Karakolu'ndaki kimliği belirsiz şahıslar ve köy korucuları olarak tanımlandı. Sözkonusu kararda davacılar, Hazro Jandarma Komutanlığı'na bağlı askerlerin 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'ye geldiklerini, mağduru gözaltına alarak, işkence gördüğü Diyarbakır'a götürdüklerini ve bir üsteğmenin mağdurdan 4.280.000 TL aldığını iddia ettiler. Soruşturma dosyasında Ahmet Çakıcı'nın PKK üyesi olduğu ve 17-19 Şubat tarihleri arasında Kıllıboğan Tepesi'nde güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonun ardından kimliğinin öldürülen kişilerden birinin üzerinde bulunduğu belirtildi. Şüpheliler, Memurin Muhakematı Kanunu kapsamına girdikleri için Hazro Cumhuriyet Savcılığı'nın yetkisizlik kararı ile dosya Hazro İl İdare Kurulu Başkanlığı'na sevkedildi.

Ahmet Çakıcı’nın kardeşi İzzet Çakıcı 2 Mayıs 1994 tarihinde kardeşinin zorla kaybedilmesi ile ilgili AİHM’ne başvurdu. AİHM 8 Temmuz 1999 tarihinde verdiği kararda:

Ahmet Çakıcı'nın ölüm karinesinin gerçekleştiğine karar vererek, ölümünden devletin sorumlu olduğuna hükmetti; zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak etkili bir soruşturma yapılmadığı için Sözleşme'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ihlal edildiğine karar verdi.

AİHM ayrıca, Ahmet Çakıcı'nın gözaltında maruz kaldığı muamelenin Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali olduğuna karar verdi. AİHM Ahmet Çakıcı'nın zorla kaybedilmesinin özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen Sözleşme'nin 5. maddesinin ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin de ihlal edildiğine karar verdi.

Ahmet Dansık, Mehmet Dansık ve Yusuf Kalenderoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ahmet Dansık, Mehmet Dansık ve Yusuf Kalenderoğlu’nun kaybedilmesine ilişkin bilgiler Silopi Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/3151 numarası ile hem de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/2117 numaralı soruşturmalarında geçiyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/2117 numaralı soruşturmasında 15.02.2013 tarihinde ayırma kararı vererek olayın 2013/509 numaralı soruşturmaya kaydedilmesine karar vermiştir. Ayırma kararında ismi geçen diğer kayıplar Mehmet Ömeroğlu, Ahmet Şayık, Halil Birlik, Mehmet Bilgiç, Ömer Kartal, Ömer Fındık, Mehmet Fındık, Süleyman Soysal, Yusuf Kalendaroğlu, Ahmet Dansık, Mehmet Dansık ve Hasan Ergül’dür. Ailenin avukatları Silopi Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/939 numaralı soruşturmasına 18.11.2014 tarihinde bir dilekçe sunarak etkili soruşturma yapılmasını talep etmiştir.
Ahmet Er'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Er-Türkiye Kararı
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 31 Ekim 2012 tarihli kararındaki ifadelere göre, Ahmet Er’in kardeşi Ali Er 14 Temmuz 1995 günü Çukurca’daki Cumhuriyet Savcısına yazılı olarak kardeşinin askerler tarafından Işıklı Jandarma Karakoluna götürüldüğünü bildirdi ve aile olarak kardeşinin hayatından endişe ettiklerini belirtti. Soruşturma 18 Temmuz 1995 yılında Çukurca Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatıldı. Ali Er 18 Temmuz günü ayrıca kardeşi için Hakkari Valiliğine de başvurdu. Soruşturmayı başlatan Cumhuriyet Savcısı Çukurca Jandarma Komutanlığı ile Çukurca Komando Tabur Komutanlığından Ahmet Er’in nerede olduğu bilgisinin gönderilmesini talep etti. Savcı askeri yetkililere, Ahmet Er’in kendi nezaretleri altında olması halinde, gözaltında tutulabilmesi için savcılıktan resmi izin almaları gerektiğini hatırlattı.

1 Ağustos 1995 tarihinde, Çukurca Jandarma Komutanlığından Yüzbaşı S.A.U. Çukurca Cumhuriyet Savcısının yazısına verdiği yanıtta Ahmet Er’in komutanlıkta gözaltında bulunmadığı bilgisini verdi. Yüzbaşı S.A.U ayrıca Kurudere Köyünün güvenlik gerekçesiyle boşaltıldığını ve bu sebeple Ahmet Er’in durumunu takip etmenin imkansız olduğunu da belirtti. Bunun üzerine 25 Ağustos tarihinde Çukurca Savcısı Tabur Komutanlığından yeniden bilgi istedi. Savcı ayrıca Binbaşı C. Y. ile 16 Temmuz’da yaptığı telefon konuşmasına atıfta bulunarak komando tabur komutanlığından, Ahmet Er’in tam olarak nerede salıverildiği ve salıverilmesine görgü tanıklığı edecek herhangi birinin olup olmadığı bilgilerini talep etti.

Çukurca Komando Tabur Komutanlığından askeri bir yetkili, 22 Eylül 1995 tarihli bir yazı ile savcıya, Ahmet Er ve “yaşlı akrabasının”, 14 Temmuz 1995 tarihinde bölgede rehberlik yapmak üzere, askerler tarafından köylerinden alındıklarını bildirdi. Yetkili ayrıca yakalanmadıkları veya gözaltına alınmadıkları için, söz konusu kişiler hakkında herhangi bir belge düzenlenmediğini belirtti.

İki defa makamına çağırmasına rağmen gelmeyen Çukurca Komando Tabur Komutanlığından Binbaşı C.Y.’nin ifadesi en sonunda Çukurca Cumhuriyet Savcısı tarafından 14 Aralık 1995 tarihinde alındı. İlerleyen tarihlerde savcı olay günü köyde olan H.Ö. ve Ş.Ö. isimli iki üsteğmenin ve dört jandarma görevlisinin daha ifadelerini aldı. Askerler verdikleri ifadelerde, Ahmet’in gözaltına alınmak yerine bölgede rehberlik yapması için alındığını, ertesi gün de salıverildiğini ve kızgınlıkla olmuş olabilecek birkaç tokat dışında kendisine kötü muamelede bulunulmadığını söylediler. Askerler Ahmet Er’in nerede olabileceği sorusuna da örgüte katılmış olabileceği yanıtını verdi. Savcılık, 16 Şubat 1996 tarihinde Ahmet Er’in bulunması ve üç ayda bir durum ilerleme raporu sunulması talimatı verdi. Savcı talimat yazısında Ahmet’in yakalanmadığını, rehberlik yapması için alındığını ve iki oğlunun da örgüte katılmış olduğundan kendisinin de örgüte katılmış olabileceğini belirtti.

Savcılığın ve polisin uzun süre sonuçsuz giden Ahmet Er’i “arama girişimleri”nin ardından 10 Aralık 2003 tarihinde Çukurca Cumhuriyet Savcılığı bir karar düzenledi ve görgü tanıklarının ifadelerine göre Ahmet’in en son “askerler tarafından işkence edildiği” bir askeri bölgede görüldüğünü belirtti. Konunun askeri olduğunu belirten savcı soruşturmanın Van’daki askeri savcılık tarafından sürdürülmesini istedi.

Van askeri savcısı 14 Ocak 2004 tarihinde soruşturmayı başlattı. Bir seneden fazla süren soruşturmanın ardından askeri savcı askerlerin Ahmet’i kışlaya götürürlerken askeri bir görevden ziyade adli bir görevi yerine getirdiklerine karar verip dosyayı Çukurca Cumhuriyet Savcılığına geri gönderdi. 15 Aralık 2005 tarihinde Çukurca savcısı soruşturma hakkında bir rapor düzenledi. Rapora göre, mayınların tespiti için Işıklı Jandarma Karakoluna götürülen Ahmet Er 16 Temmuz’da salıverilmişti.

Ahmet Er’in yakınları 16 Mayıs 2004 tarihinde AİHM’ye başvurdu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin iç hukuk yollarının tükenmediği iddialarını reddeden mahkeme 26 Şubat 2008 tarihinde davayı kabul edilebilir buldu. Ahmet Er’in ailesiyle devletin arasında Ahmet’in askerler tarafından alınıp karakola götürülmesi konusunda bir anlaşmazlık olmadığı tespitini yapan mahkeme, resmi bir gözaltı olmasa bile gözaltına alınan kişilere uygulanan usul tedbirlerinin uygulanmasına gerek olmadığı yönündeki devlet görüşünü kabul etmedi. Mahkemenin açıklamasına göre AİHM, gözaltına alınma ve askere yardımcı olmak amacıyla alınma arasındaki ikna edici olmayan ve ihtiyari ayrımı dikkate almamaktaydı. Dolayısıyla mahkeme, zorla kaybettirilen Ahmet’in karakolda bulundurulması ve salıverilmesiyle ilgili bir belge düzenlenmemesi sebebiyle devleti hesap vermekle sorumlu tuttu.

Mahkeme, 31 Ekim 2012’de verdiği kararda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ve 3., 5. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine hükmederek devleti Er ailesine maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

16 Aralık 2014 tarihinde Çukurca Cumhuriyet Başsavcılığı, Ahmet Er’in kaybedilmesine ilişkin 2005/135 sayılı soruşturma dosyası üzerinden Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 15 Aralık 2005 tarihinde fezleke düzenlendiği ve aynı iddia ve olayları içeren aynı konuya dair birden fazla işlem yapılamayacağı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. Bu karara 24 Aralık 2014 tarihinde itiraz edildi.

Ahmet Erek, Mehmet Erek ve Ramazan Erek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Musa Çitil İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:İsmail Tokar Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi / Çorum Ağır Ceza Mahkemesine nakil
Soruşturma / Dava tarihi:2012-09-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
07.02.1994 tarihinde Mehmet Erek, Ramazan Erek ve Ahmet Erek’in cenazelerinin Derik - Mazıdağı yolu kenarında bulunması üzerine Mazıdağı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında Mazıdağı İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından olay yeri tespit tutanağı ve otopsi ve ölü muayene tutanağı düzenlendi, ancak klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmadı. Jandarma 08.02.1994 tarihinde Ali Ergin, Mehmet Emin Erek ve Seyfi Erek’in ifadelerine başvurdu. Aynı yönde verilen ifadelerde Mehmet Erek, Ramazan Erek ve Ahmet Erek’in herhangi bir düşmanları bulunmadığı beyan edildi.

10.02.1994 tarihinde Jandarma, Mazıdağı Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermek üzere fezleke düzenledi ve PKK üyelerinin Mehmet Erek, Ramazan Erek ve Ahmet Erek’i kaçırarak öldürmüş oldukları değerlendirmesinde bulundu.

Mazıdağı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevsizlik kararı verilerek dosya Diyarbakır DGM Savcılığı’na gönderildi ve burada 1994/1267 no.lu dosya üzerinden soruşturmaya devam edildi. Ancak etkili bir şekilde yürütülmeyen soruşturmada ne olayın nasıl gerçekleştiği ne de failler ortaya çıkarıldı. 25.04.2012 tarihinde Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı hareketlendirerek 2012/3527 no.lu soruşturma kapsamında Remziye Erek’in, Cafer Erek’in, Fatma İzci’nin; 02.05.2012 tarihinde ise İzzettin Erek’in ve Ramazan Erdem’in ifadesine başvurdu. 06.07.2012 tarihinde Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2012/1150 esas no.lu iddianame düzenlendi. İddianamede Musa Çitil hakkında zorla kaybedilen ya da yasadışı ve keyfi infaz edilen Mehmet Erek, Ramazan Erek, Ahmet Erek ve Piro Ay, Seydoş Çeviren, Yusuf Çeviren, Abide Çeviren, Ahmet Çeviren, Ramazan Çeviren, Mehmet Nejat Arıs, Vejdin Avcıl, Mustafa Aydın ve Mehmet Faysal Ötün’ü “aynı sebeple öldürmek” suçlamasıyla mülga Türk Ceza Kanunu’nun 450/5 ve 5237 s. Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddeleri uyarınca 13 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.

Savcılık “bu iki kişinin bu şekilde kaybolduktan sonra ateşli silahla öldürülmesi, kullanılan tüfeğin bir ay önce Mustafa Aydın’ın öldürülmesinde de kullanılması olay tarihinde İlçe Jandarma Komutanı olan Musa Çitil üzerindeki şüpheyi arttırdığı” görüşüne vardı. Cinayetlerin Musa Çitil’in bizzat veya yönlendirmesiyle gerçekleştiğine dair kuvvetli şüphe bulunduğu ifade edildi.

Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava başladıysa da Adalet Bakanlığı'nın talebi ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin onayı ile "güvenlik gerekçesiyle" Çorum'a nakledildi. Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan davada mahkeme heyeti 01.07.2013 tarihinde müşteki sıfatıyla Remziye Erek’in, Cafer Erek’in, Fatma İzci’nin; 23.09.2013 tarihli duruşmada tanık sıfatıyla İzzetin Erek’in, 07.10.2013 tarihli duruşmada Ramazan Erdem’in, 27.03.2014 tarihli duruşmada ise Ali Ergin’in ifadesine başvurdu. İfadeler ile iddianamede yer aldığı şekilde olayın oluş biçimi örtüşüyordu. Olay tarihinde Derik Ilçe Jandarma Komutanlığı’nda görev yapmış askerlerden Hasan Çoban 06.11.2013, Mehmet Uğurhan 22.01.2014, Hacı Himmet Ertekin 27.01.2014, Murat Genç 16.12.2013 ve Ahmet Dilekçi 18.04.2014 tarihinde dinlendi. Askerler ise görev yaptıkları süre içerisinde kanunsuz bir eylem yapmadıklarını ve olaylardan haberdar olmadıklarını ifade etti.

Dava süreci boyunca tutuksuz yargılanan sanık Musa Çitil ise olayın öldürülen kişilerin sorumluluk alanında bulunmadığını, olayın örgüt içi infaz, kişisel husumet olabileceğini söyleyerek savunmasını yaptı. Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesi 21.05.2014 tarihli karar duruşmasında savcı mütalaasına paralel olarak Musa Çitil’in üzerine atılı suçu islediğine dair soyut beyanlarda dışında her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gerekçesiyle beraatine karar verdi. (2013/50 E. 2014/118 K.)

Mahkemenin kararının ardından müşteki avukatları, dosyayı Yargıtay'a taşıdı. 26.12.2014 tarihinde Yargıtay 1. Dairesi'ne mütalaasını sunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yerel mahkemenin verdiği kararın yerinde olduğunu savunarak kararın onanması yönünde mütalaa verdi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin Ağustos 2015’te beraat kararını onamasının ardından Musa Çitil aynı gün Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla rütbesi Tuğgenerallikten Tümgeneralliğe yükseltilerek Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı olarak atandı.

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2017. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS