Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Ali Karagöz'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-18
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ayşe Karagöz'ün 18 Mart 2009'da Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği şikayet dilekçesinin ardından Cizre Cumhuriyet Savcılığı tarafından 2009/435 soruşturma numarasıyla ifadesi tutanağa geçirildi. İfadesinde adı geçen Mahmut Atak'ın ifadesi ise 2009/430 soruşturma numarasıyla 11 Aralık 2009'da alındı. Gözaltına alındıktan sonra birlikte sorguya götürüldüğü İhsan Arslan Temizöz ve Diğerleri dosyasında maktul olarak tanımlandığı halde Ali Karagöz bu dosyaya giremedi. Soruşturma, Haziran 2015 itibariyle devam ediyor.
Ali Müldür'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Atilla Öztürk
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamına kazılar yapılacağı haberlerinin çıkması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Pirmiz Müldür 2009 yılında Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede Botaş kuyularında ve Başverimli Kimsesizler Mezarlığı’nda kazı yapılmasını talep etti.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma devam ediyor. Savcılığın 2008/3151 numarasıyla başlattığı soruşturma Aralık 2012 itibariyle devam ediyor.

Ali Tekdağ'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Case of Tekdag v. Turkey
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 15 Ocak 2004 tarihli kararındaki ifadelere göre, evli ve yedi çocuk babası olan ve Diyarbakır'da pastacılık yapan Ali Tekdağ, 13 Kasım 1994'te eşiyle alışveriş için gittiği Dağkapı semtinde silahlı, telsizli kişilerce başına ceket geçirilerek otomobile bindirilip kaçırıldı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı. Yetkililer gözaltına alındığını reddettiler.

9 Şubat 2009'da Bianet'te yayınlanan bir habere göre o günlerde aynı yerde gözaltında olan başka bir kişi, Tekdağ'ı, gözaltına alınmasının 45. gününde Diyarbakır Çevik Kuvvet Merkezi'nde gördüğünü söylüyordu. 20 Kasım 1996 tarihli Evrensel gazetesinde yayınlanan anılarında bir JİTEM subayı da Tekdağ'a yapılan işkenceleri itiraf etmiş, önce Diyarbakır’daki Çevik Kuvvet Merkezinde sorgulandığını; Silvan'a getirilmeden önce Pirinçlik Askeri Üssünde son kez sorgulandıktan sonra, Alman zırhlı personel taşıyıcısıyla Silvan'a getirildiğini anlatmıştı. Habere göre Ali Tekdağ 120 gün işkencede kaldıktan sonra operasyon timindeki komiser yardımcısı Timuçin ve Boğa lakaplı komutan tarafından silahla tarandı ve öldükten sonra tanınmaması için üzerine benzin dökülerek yakılarak Silvan-Diyarbakır karayolunda bir dere yatağına gömüldü.

Çeşitli tanıklıklar ve itiraflara rağmen soruşturmada hiçbir ilerleme olmayınca Tekdağ ailesi Haziran 1995’te AİHM'ye başvuru yaptı. Mahkeme tarafları ve tanıkları dinledikten sonra 15 Ocak 2004'te verdiği kararla, Sözleşmenin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (usulden) ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti ve Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti.

Atilla Osmanoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti OSMANOGLU-TURKIYE-DAVASI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1996-04-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Atilla’nın babası Muhyettin Osmanoğlu oğlunun akibetini öğrenebilmek için 26 Mart 1996 tarihinde Diyarbakır Valiliği’ne ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Savcılığa 29 Mart ve 1, 9 ve 19 Nisan tarihlerinde yine başvurdu. 16 Mayıs 1996 tarihinde de Diyarbakır Valiliği’ne ikinci kez başvurdu. Diyarbakır DGM Savcılığı, Muhyettin Osmanoğlu'nun 1 Nisan 1996 tarihli dilekçesine yanıt olarak oğlunun adının gözaltı kayıtlarında yer almadığını yazdı. Daha sonra Haziran 1996’da Muhyettin Osmanoğlu dilekçeleri ile ilgili olarak Diyarbakır DGM’ne çağrıldı. Sunduğu ifade ve şikayet, 1996/4041 hazırlık numarası altında dosyalandı. Valiliğe yaptığı başvuru hakkında ise Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası ile irtibata geçmesi söylendi. Muhyettin Osmanoğlu cinayet masasına da başvurdu. 20 Mayıs 1996 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası'nda Muhyettin Osmanoğlu'nun ifadesi alındı. Burada da önceki ifadelerini yineledi ve oğlunu götüren iki adamın eşkalini tarif etti; tekrar görmesi halinde teşhis edebileceğini de belirtti ancak bölgede bulunan kimliği belirlenememiş birkaç ölü bedeni teşhis etmesi talebi dışında bir yanıt alamadı.

Diyarbakır Savcılığı 23 Haziran 1996 tarihinde takipsizlik kararı verdi.

Muhyettin Osmanoğlu daha sonra 25 Eylül 1996 yılında AİHM'ne yaptığı başvuruda JİTEM eski üyesi Abdülkadir Aygan'ın, Atilla Osmanoğlu'nun kaçırılarak öldürülmesi olayını anlatan ve 4 Temmuz 2006 tarihinde Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan itiraflarına atıfta bulundu. Aygan, Atilla Osmanoğlu’nun JİTEM tarafından kaçırıldığını, –aynı zamanda Koçero olarak da bilinen– Cindi Acet tarafından, cesedin teşhisinin mümkün olmaması için başının çekiçle ezildiğini ve Cizre-Silopi karayolundan Habur Gümrük Kapısı'na doğru giderken yoldaki bir petrol tankerine atıldığını anlatıyordu. AİHM Muhyettin Osmanoğlu'nun başvurusunu kabul ettikten sonra hükümetten istenen gözaltı kayıtlarında ise Atilla Osmanoğlu'nun adı geçmiyordu.

1998 yılı sonlarında İHD Diyarbakır Şubesi ve Genel Merkezi kendilerine yapılan kayıp başvurularından oluşan bir dosyayı İdil Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletti. 4 Ocak 1999 günü İdil Cumhuriyet Başsavcısı, 30 Mart 1996 günü Silopi'de bulunan ve kimliği tespit edilemeyen bir erkek bedeninin, kendisine İHD tarafından gönderilen fotoğraflarla mukayese edildiğini ve bedenin Atilla Osmanoğlu'na ait olabileceğini bildirdi. Bunun üzerine İHD heyeti 6 Ocak 1999 günü baba Muhyettin Osmanoğlu ile birlikte İdil Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde girişimlerde bulundu ancak İdil Cumhuriyet Savcılığı’nda mevcut olan fotoğrafın teşhisinde baba Muhyettin Osmanoğlu'nun net bir kanıya varmaması üzerine Silopi'ye geçildi.

Silopi Cumhuriyet Savcılığı'nın 1996/313 Hazırlık numaralı dosya içerisinde 30 Mart 1996 günü Silopi ilçesi Başköyü civarında bulunan ve kimliği tespit edilemeyen erkek bedeninin çeşitli açılardan çekilmiş 14 fotoğrafı baba Osmanoğlu'na gösterildi ancak yine net bir teşhis yapılamadı. Otopsi raporuna göre, beden 1.75 santimetre uzunluğunda, 70 kilo ağırlığında, yaklaşık 25-30 yaşlarında olan koyu renk saçlı bir erkeğe aitti. Yüz bölgesinde ciddi kesikler yer almaktaydı ve kafatasının bazı kısımları kırılmıştı. Tankın içerisinde çekilen fotoğrafta bedenin üzerinde bulunan iki kazağın Atilla Osmanoğlu'na ait olduğu, yine tankın içerisinde poşet içerisinde bulunan alt lacivert eşofmanın da Osmanoğlu'na ait olduğu eşi tarafından ifade edildi. Dosya içeriğindeki bulunan elbiselere ilişkin tutanakta eksiklik içermesine rağmen bedenin çekilen fotoğrafları üzerinde belirgin olarak görülen kazakların Osmanoğlu'na ait olduğu eşi tarafından ifade edilmekle birlikte, bedenin özellikle yüz bölgesinde meydana getirilen tahribat teşhisi güçleştirdi. Neticede kesin bir teşhis yapılamadı. Beden, Silopi kimsesizler mezarlığına defnedilmişti ve tam olarak nereye defnedildiği de kayıt altına alınmamıştı.

AİHM, 24 Ocak 2008'de, yaşam hakkını koruyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesinin (usul ve yaşamın korunması yükümlülüğü yönünden) ve işkence yasağını düzenleyen 3. maddenin başvuran (baba Muhyettin Osmanoğlu) bakımından ihlal edildiğine karar verdi ve hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Aydın Esmer'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
DİHA haber ajansının 2004 yılında hazırladığı habere göre eşinin eve dönmemesi üzerine Fatma Esmer Kulp İlçe Jandarma Komutanlığına giderek eşinin akıbeti hakkında gerekli araştırmanın yapılmasını talep etti. Aydın Esmer'in kuzeni Ramazan Esmer de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak kuzeninin bulunmasını istedi. Bunun üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Ramazan Esmer'in ayrıntılı beyanını alarak soruşturma başlattı. Başsavcılık, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ile Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığına yazı yazarak Esmer'in gözaltında tutulup tutulmadığını sordu. Emniyet ve jandarma tarafından gönderilen cevap yazılarında Esmer'in gözaltına alınmadığı ifade edildi.

Savcılık Aralık 1999'da soruşturma kapsamında olayın gerçekleştiği bölge olması itibariyle Muş Cumhuriyet Savcılığına yazı göndererek Kızılağaç Jandarma Karakol Komutanlığında görevli rütbeli personelin ayrıntılı ifadesine başvurulmasını istedi. Muş Cumhuriyet Savcılığına 30 Aralık 1999'da tanık sıfatıyla ifade veren Kızılağaç Jandarma Karakol Komutanı Vedat Ateş, kayıp Aydın'ı ve yakını olan Nusret Esmer'i tanımadığını ifade etti. Ateş, Aydın'ın kaybolduğunu duyduğunu ancak bununla ilgili kendisine herhangi bir başvuru yapılmadığını iddia etti. Başsavcılık soruşturma ile ilgili olarak Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla Esmer'in eşi Fatma Esmer ile köy muhtarı Nusret Esmer'in ifadelerini aldıktan sonra 26 Ocak 2000'de yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı Muş Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Bu arada Esmer'in bulunamaması üzerine 27 Eylül 1999'da ağabey Necat Esmer Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına giderek kardeşinin akıbeti hakkında bilgi almak istedi. Savcılık dilekçeyi kayda geçirdikten sonra Necat Esmer'i Muş Cumhuriyet Başsavcılığına yönlendirdi. Muş Cumhuriyet Başsavcılığı, hazırlık soruşturması kapsamında ilk olarak Muş İl Merkez Jandarma Komutanlığı aracılığıyla Kızılağaç Karakol Komutanı Vedat Ateş'in ifadesine başvurdu. Daha önceki ifadesinde Aydın Esmer'i tanımadığını belirten Ateş, 4 Ekim 1999'da Muş İl Jandarma Komutanlığına gönderdiği beyanında kayıp Esmer'in 15 Eylül 1999'da Kızılağaç kasabasına geldiğini, daha sonra da ölü katıra baktığını, katırın kendisine ait olmadığını söylediğini, ardından da tek başına Kulp'a gitmek üzere yaya olarak Kayalısu Köyü üzerinden Şenyayla'ya hareket edeceğini beyan ettiğini, ertesi gün de Kızılağaç'tan ayrıldığını ileri sürdü.

Muş İl Jandarma Komutanlığının beyanı yetersiz bulması üzerine 3 Kasım 1999'da yeni bir yazı yazan Ateş, daha önce verdiği ifadelerle çelişen şu ifadeyi verdi: "Aydın Esmer'in kaybolmasından 2-3 gün geçtikten sonra yakınları Kızılağaç kasabası belediye başkanının evine gelerek kayıp şahsın hayatından endişelendiklerini belirtip belediye başkanından yardım istemişler. Belediye başkanının da ısrarı üzerine bana geldiler. Aydın'ın kaybolması ile ilgili bir bilgimin olup olmadığını sordular. Ben de yakın bölgelerinde çıkan çatışmada herhangi bir cesede rastlamadığımı, sadece 2 adet silah ele geçirdiğimizi, bu silahları da İl Jandarma Komutanlığına teslim ettiğimizi belirttim."

9 Şubat 2000'de Muş Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı tekrar Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı da 21 Şubat 2000'de görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. DGM Savcılığı ise 6 Mart 2000'de daimi arama kararı aldı.

DİHA'nın Fatma Esmer ve aile avukatıyla yaptığı görüşmeden hazırladığı habere göre iç hukuktan sonuç alamayan aile davayı AİHM’e taşıdı. AİHM dosyayı kabul etti ancak henüz karar açıklanmadı.

Ayhan Efeoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Şikayetçi Osman Efeoğlu, 08.01.1993 tarihli ifadesinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, kendisinden haber alınamayan oğlu Ayhan Efeoğlu ile ilgili İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi görevlilerinden şikayetçi olduğunu belirtti. Savcılığın kayıbın akıbetini sorması üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 09.11.1992 tarihli yazısında, Ayhan Efeoğlu hakkında 1990 - 1992 yılları arasında emniyet görevlilerince yapılan işlemleri anlattı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne göre Ayhan Efeoğlu en son 21.04.1992 tarihinde İstanbul’da meydana gelen silahlı çatışma sonucu ölen “yasadışı örgüt militanlarının” defnedilmesi sırasında güvenlik görevlilerine saldırı eylemleri içerisinde yer aldığı iddiasıyla yakalanarak İstanbul DGM’ye götürüldü, ancak savcılıkça serbest bırakıldı. Bu tarihten sonra bir daha gözaltına alınmadı. Soruşturma aşamasında, İstanbul ve İnegöl güvenlik birimlerine müzekkereler, İnegöl Cumhuriyet Başsavcılığı’na talimatlar yazılmasına rağmen Ayhan Efeoğlu’nun nerede olduğu tespit edilemedi.

21.01.2008 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu, isnat edilen suçu işkence ve kötü muamele kabul ederek 15 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğuna; dolayısıyla şüpheli olan İstanbul Emniyet Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verdi (Soruşturma no:1992/41786, Karar no:2008/823-20). Söz konusu karar şikayetçi ve vekillerine tebliğ edilmediği için karardan 14.12.2011 tarihinde haberdar olan şikayetçiler 23.12.2011 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karara itiraz etti. 19.03.2012 tarihinde, Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından itirazın reddine karar verildi.

Eski özel tim görevlisi ve Jitem elemanı Ayhan Çarkın’ın medyaya yansıyan, 1990’lı yıllarda görevi sırasında şahit ve dahil olduğu, içlerinde Ayhan Efeoğlu’nun da olduğu yasadışı infazlar ile ilgili beyanları üzerine İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar tarafından 23.03.2011 tarihinde suç duyurusunda bulunuldu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde ile Yetkili) tarafından 24.03.2011 tarihinde 2011/647 dosya numarası ile tekrar soruşturma başlatıldı.

26.03.2011 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde ile Yetkili), şüpheli Ayhan Çarkın’ın ifadesine başvurdu. Sorgulama tutanağında yer alan olaylardan biri de Ayhan Efeoğlu’na ilişkindi. Buna göre, bir telsiz anonsu üzerine Siyasi Şube’ye giden Ayhan Çarkın, sorgu sırasında uğradığı işkence sonucu ölen bir kişinin koliye konmuş bedeni ile karşılaştı. Çarkın’ın ifadesine göre, o sırada Siyasi Şube’de bulunan kişiler, Fikret Işınkaralar, Ali Osman Akar, Baki Avcı, Hasan Erdoğan, Ahmet Sakarya, Şefik Kul, Ayhan Özkan ve Ali Çetkin idi. Bu kişilerden Ali Osman Akar ile Ahmet Sakarya, koli içindeki bedeni kamyonet ile İstanbul dışında bir yere götürüp gömdü. Ayhan Çarkın, ifadesinde, daha sonradan bu kişinin Ayhan Efeoğlu olduğunu konuşmalardan duyarak öğrendiğini, ancak sorgusunun kim tarafından yapıldığını bilmediğini belirtti.

Yapılan soruşturma sırasında, Ayhan Efeoğlu’nun o dönem Şişli Gayrettepe Siyasi Şube Müdürlüğü’nde öldürüldüğünün iddia edilmesi üzerine, bazı polisler hakkında ayırma kararı verilerek, dosya 2011/809 soruşturma sırasına kaydedildi. Bu dosya yetkisizlik kararı ile Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

2011/647 soruşturma numaralı dosya hakkında, Ayhan Efeoğlu, Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ün işkenceyle öldürüldükleri iddiası ile ilgili olarak ayırma kararı verilerek, dosya 2011/1830 soruşturma numarasına kaydedildi ve görevsizlik kararı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

31.03.2011 tarihinde müştekiler vekilleri aracılığıyla İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’na (CMK 250. Madde İle Yetkili) dilekçe yazarak Ayhan Çarkın’ın suç ortaklarının tespit edilebilmesi ve maddi gerçeğin açığa çıkarılması için soruşturmanın derinleştirilmesini talep etti.

27.09.2011 tarihinde, 2011/647 sayılı soruşturma dosyası bir kısım mağdurlar açısından yetkisizlik kararı ile CMK 250. Madde İle Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

28.09.2011 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde İle Yetkili), soruşturulması gereken eylemlerin ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt ya da bir terör örgütü tarafından işlendiğinden bahsedilemeyeceğinden dolayı görevsizliğine karar vererek, 2011/1830 soruşturma numaralı dosyayı yetkili ve görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi (Karar no:2011/473). Dosya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Bürosu’nun 2011/71615 numaralı soruşturma sırasına kaydoldu.

06.01.2012’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na (CMK 250. Madde İle Görevli) Ayhan Çarkın hakkında her iki savcılıkça da soruşturma yürütülmesi sebebi ile dosyaların birleştirilmesi hususunda görüşleri soruldu. Birleştirilme düşünülmediği takdirde Ayhan Efeoğlu hakkında verdiği ifadesinde, söz konusu bedenin kime ait ve öldürme eyleminin şüphelilerinin Fikret Işınkaralar, Ali Osman Akar, Baki Avcı, Hasan Erdoğan, Ahmet Sakarya, Şefik Kul, Ayhan Özkan ve Ali Çetkin olduğunu ne şekilde ve kimden öğrendiğinin, bedenin ne şekilde öldürüldüğünü bilip bilmediğinin tekrar ifadesine başvurularak öğrenilmesi istendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 10.02.2012 tarihinde Ayhan Efeoğlu, Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ü işkenceyle öldürme suçunun şüphelileri hakkında Ergenekon ve Susurluk Terör Örgütü üyeliklerinden soruşturma açıldığının basın aracılığıyla bilindiğini, şüpheliler hakkında söz konusu mağdurlar yönünden örgüt tarafından öldürülme eylemine yönelik karar verilmesi gerektiğini, eylemin örgüt tarafından gerçekleşmediği düşüncesinin var olması durumunda ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilerek dosyanın Başsavcılığa gönderilmesi gerektiğini beyan ederek, 2011/71615 soruşturma numaralı dosya hakkında 2012/117 sayılı görevsizlik kararı verdi. Dosya, CMK 250. Madde İle Görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

06.03.2012 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK. 250. Madde İle Yetkili ) şüpheli Ayhan Çarkın’ın anlatımlarına konu olan Ayhan Efeoğlu’na yönelik gerçekleştirildiği iddia olunan eylemlerin haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt tarafından işlendiğine, ancak şüphelilerin böyle bir örgüte üye olduklarına dair somut delil elde edilemediğinden, şüpheliler hakkında atılı suçtan kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair ek karar verdi (Soruşturma no:2012/535). Sanıklar hakkında tasarlayarak insan öldürme suçlarından dolayı soruşturmanın devam ettirilmesi için görevsizlik kararı verilerek dosya 2012/97 numaralı görevsizlik kararı ile yeniden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

17.05.2012 tarihinde, Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi (CMK 250. Madde İle Görevli), sanıkların hakkında kasten adam öldürmekten soruşturmanın devam ettiğine vurgu yaparak, kararda yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle 2012/535 soruşturma sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazın reddine karar verdi.

Ayşenur Şimşek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan biri Ayşenur Şimşek'ti. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi.

Ayşenur Şimlek'in zorla kaybedilmesi ile ilişkili olan dosya Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.

Ayten Öztürk'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti OzturkAyten_AYM_Karari
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Şeref Gürkan CMK 250. Maddesi ile Görevli Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk’ün Malatya Cumhuriyet Başsavcılığındaki ifadesine göre Hıdır Öztürk 1992 yılında Tunceli’de İl Özel İdaresinde devlet memuru olarak çalışmaktaydı. 1992 yılının Mayıs ayında bir gün İl Jandarma Alay Komutanı Mustafa Sabri Yazganarıkan kendisini makamına çağırdı. Hıdır Öztürk durumu aktardığı Vali Muavini Bülent Karaçöl’den izin istedi ancak Karaçöl iş yoğunluğu nedeniyle gitmemesini söyledi. Ancak iki-üç gün sonra Alay Komutanı kendisini yeniden çağırınca bu sefer izin alarak görüşmeye gitti. Komutan Hıdır Öztürk’e ailesiyle ilgili sorular sorduktan sonra çocuklarından birinin PKK’ye katılacağı yönünde bir istihbarat aldıklarını, dikkatli olması gerektiğini söyledi. Hıdır Öztürk üç kızının da memur olduğunu ve böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyleyince de Alay Komutanı çocuklarını da alarak yeniden gelmesini istedi.

Hıdır Öztürk bir pazar günü üç kızını da yanına alarak yeniden Jandarma Alay Komutanlığına gitti. Kızları Alay Komutanı Mustafa Sabri Yazganarıkan’ın Mahmut Bey diye tanıttığı bir kişi tarafından yanından alınarak sorgulandı, daha sonra hep beraber komutanlıktan ayrıldılar. Bu tarihten yaklaşık iki buçuk ay sonra, 28 Temmuz 1992 tarihinde, Hıdır Öztürk’e, kızı Ayten Öztürk’ün çalıştığı Tungaş Gıda AŞ’den telefon edildi ve kızının işe gitmediği bildirildi. Görgü tanıkları Ayten Öztürk’ü üç kişiyle beraber beyaz bir araçta giderken gördüklerini söylediler. Kızından daha sonra haber alamayan Hıdır Öztürk polise ve savcılığa başvurdu ancak herhangi bir bilgi edinemedi.

8 Ağustos 1992’de Elazığ Devlet Hastanesinden gelen bir telefonla kimliği belirsiz bir kadın cesedi bulunduğu Öztürk ailesine bildirildi. Ayten Öztürk’ü bir çoban Elazığ Karşıyaka Kartaltepe mevkiinde yarı gömülü olarak bulmuştu; işkenceden tanınamayacak hale gelmiş bedeninin çeşitli yerleri kesilmiş, yüzülmüş, bazı organları vücudundan ayrılmıştı. Ancak işkence otopsi raporunda yer almadı; detaylı otopsiye ihtiyaç duymayan doktorlar bedendeki bozulmaların gömülü kalmayla ilişkili olduğunu yazmışlardı. Açılan soruşturma adli bir olay olarak ele alındığı için hızla kapatıldı. Hıdır Öztürk daha sonra otopsiyi yapan doktorlar Zülfü Kılıç (2013 itibariyle Ümraniye Özel Afiyet Hastanesinde çalışıyor), Nusret Akpolat (2013 itibariyle İnönü Üniversitesine bağlı Turgut Özal Tıp Merkezi’nde çalışıyor) ve raporu imzalayan savcı Mehmet Ali Gürbüz (2012 itibariyle Ordu Adliyesinde görev yapıyor) hakkında suç duyurusunda bulundu.

Olaydan birkaç ay sonra, 21 Şubat 1993’te gazeteci Soner Yalçın, Hıdır Öztürk’ü arayarak kendi yaptığı araştırmalar sonucunda Jitem Grup Komutanı Cem Ersever’den kızı Ayten Öztürk’ün Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından kaçırılarak öldürüldüğünü öğrendiğini söyledi. Olay yıllar sonra 2012’de Abdülkadir Aygan’ın itiraflarında da yer aldı.

Hıdır Öztürk 13 Aralık 2011 tarihinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna çağrıldı. Verdiği ifade kamuoyunda da geniş yer buldu ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün, Aralık ayında Elazığ ve Tunceli Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu üzerine harekete geçen Elazığ Cumhuriyet Savcılığı dosyayı yeniden açtı. O dönemde görev yapan kamu görevlilerinin isimleri ilgili kurumlardan istendi. Cinayetin örgütlü suçlar kapsamında olduğuna kanaat getirilmesi üzerine dosya Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Savcılık, ayrıca Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın isminin karıştığı tüm olayların dosyalarını da ilgili yerlerden talep etti.

CMK 250. Maddesi ile Görevli Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava kapsamında 13 Haziran 2012’de Karaburun Cumhuriyet Başsavcılığında tanık olarak ifadesi alınan Hüseyin Oğuz, 1992 yılında Uşak İl Jandarma Komutanlığında Sorgu Amiri olarak görev yaptığını, 1 Temmuz 1993’te Malatya İl Jandarma Komutanlığı Sorgu Amirliğine tayin olduğunu, daha sonra da görevi gereği Tunceli, Elazığ, Bingöl ve Diyarbakır’da bulunan istihbaratçılarla diyalog halinde olduğunu aktardıktan sonra o dönemde Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Bozo kod adlı Yusuf Geyik ve itirafçı Mesut Mehmetoğlu’nun bir ekip oluşturarak bölgede örgüt üyesi süsü verdikleri pek çok sivili infaz ettiklerini bizzat duyduğunu aktardı. 1993 yılında Elazığ Jitem Komutanı Zeki Yüzbaşı’nın kendisine Ayten Öztürk’ün Mahmut Yıldırım tarafından Mazgirt’ten kaçırıldığını, bu sırada yanında itirafçı Mesut Mehmetoğlu’nun da olduğunu, daha sonra Ayten Öztürk’ü Diyarbakır Jitem’e götürdüklerini ve burada üç gün boyunca işkence yaptıktan sonra infaz edildiğini anlattığını aktardı. Olayı kendisine Abdülkadir Aygan’ın da doğruladığını, bu olayla ilgili kayıtların o dönemde Malatya İl Jandarma Komutanlığında tutulduğunu ancak kendisi 1996 yılında ayrıldığı için kayıtların hala durup durmadığını bilmediğini ekledi. Dava kapsamında 28 Mart 2012 tarihinde dönemin Tunceli İl Jandarma Alay Komutanı Mustafa Sabri Yazganarıkan’ın ifadesi de Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından şüpheli sıfatıyla alındı. Mahkeme 31 Mayıs 2012 tarihinde Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım için yoklukta tutuklama müzekkeresi düzenlenmesine karar verdi. Ayrıca Tabipler Birliği Merkez Konseyi, Ayten Öztürk’ün 8 Ağustos 1992’de Dr. Nusret Akpolat ve Dr. Zülfü Kılıç tarafından gerçekleştirilen harici otopsisinde kesin olmayan bulguların kesinmiş gibi belirtilerek klasik otopsiye gerek görülmediğini, işkence bulgularının görmezden gelinerek mesleki bilgi ve becerilerin gerçeğin ortaya çıkartılması için kullanılmadığı iddialarını göz önüne alarak adı geçen iki doktor hakkında ön inceleme başlattı. Sadece ölü muayene tutanağını inceleyerek ve söz konusu iki doktorun üzerlerine atılı suç isnadını reddeden ifadelerine bakarak bir inceleme yürüten Elazığ Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi ön incelemeci doktorun suç vasfını ortaya koyacak delil yoktur raporu üzerine iki doktor da ceza almadı.

Öztürk ailesi açılan davada herhangi bir ilerleme olmayınca 21 Ekim 2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvurdu. Mahkeme, 21 Nisan 2016’da Anayasa'nın yaşam hakkının düzenlendiği 17. maddesinin usul boyutunun ihlal edildiğine, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için kararın bir örneğinin Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine ve aileye 50 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.

Bahri Arslan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Bahri Arslan’ın zorla kaybedilmesine ilişkin kardeşi Kumri Acar 25.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi verdi. Dilekçe, 2009/430 numaralı soruşturma içerisine alındı. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 18.05.2012 tarihinde tefrik kararıyla 2012/1429 soruşturmaya kaydetti. Savcılığın 18.05.2012 tarih ve 2012/99 numaralı yetkisizlik kararıyla Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği dosya daha sonra yeniden Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2014/1859 numaralı dosyaya kaydedildi. Haziran 2015 itibariyle soruşturma devam ediyor.
Bahri Budak ve Metin Budak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti KADRI-BUDAK-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2005-05-09
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
13.06.1994 tarihinde Bahri Budak’ın oğlu, Metin Budak’ın babası Kadri Budak, babasının ve oğlunun kaybedilmesine ilişkin olarak Lice Cumhuriyet Başsavcılığına, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Diyarbakır Valiliğine ve İçişleri Bakanlığına başvuruda bulundu ancak bir sonuç alamadı.

28.06.1994’te Kadri Budak, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Lice Cumhuriyet Başsavcılığına ve Lice Kaymakamlığına başvurusunu yineledi ancak herhangi bir bilgi alamadı.

TBMM’ye başvuran Hanifi Budak’ın dilekçesinin, 31.05.1995 tarihinde 3836 numarası ile kayıt altına alındığı bildirildi.

Bahri Budak’ın oğlu Hanifi Budak, babası Bahri Budak ve yeğeni Metin Budak’ın zorla kaybedilmesiyle ilgili Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünden bilgi talep etti. Ayrıca Yalımlı’da bulunan evlerinin yakıldığını belirtti, yakılan evlerin tespit edilmesini istedi. 13.06.1995’te Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü dilekçenin incelendiğini, 2510 sayılı kanuna göre taleplere ilişkin yapılacak bir işlem olmadığını, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine başvurulması gerektiğini söyledi.

Hanifi Budak ayrıca Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığına Metin Budak ve Bahri Budak’ın bulunması için başvuruda bulundu. 19.06.1995’te Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı, dilekçeyi değerlendirilmesi ve sonucunun aileye bildirilmesi için Diyarbakır Valiliğine gönderdi.

28.05.1995’te Hanifi Budak Diyarbakır Olağanüstü Hal Valiliğine zorla kaybedilen Bahri Budak, Metin Budak ve Yalımlı’da bulunan evlerinin yakılması hakkında bilgi istemek için başvuruda bulundu. 23.06.1995’te Diyarbakır Valiliği Olağanüstü Hal Bürosu, zorla kaybetmenin gerçekleştiği 30.05.1994’te bahsi geçen bölgede güvenlik güçlerince operasyon düzenlenmediği, kaybedilen kişilerin gözaltına alınmamış olduğu ve hiç kimsenin evinin yakılmadığı cevabını verdi.

20.07.2001’de Kadri Budak, İç İşleri Bakanlığına, babası Bahri Budak ve oğlu Metin Budak’ın zorla kaybedilmesi hakkında başvuruda bulundu. Başvuruda Lice Kaymakamlığına, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Lice Cumhuriyet Başsavcılığına, Başbakanlığa başvurulmasına rağmen hala bilgi alamadıkları için detaylı araştırma ve soruşturmanın yapılmasını istedi.

Kadri Budak aynı taleple Başbakanlığa da başvuruda bulundu. 28.05.2003’te Başbakanlık Halkla İlişkiler Bakanlığı dilekçenin incelendiği ve İç İşleri Bakanlığına sevk edildiği cevabını verdi.

28.10.2004’te Hanifi Budak, Diyarbakır Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyon Başkanlığına Metin ve Bahri Budak için ailenin uğramış olduğu maddi zararın karşılanması talebiyle başvurdu. 06.11.2008’de Zarar Tespit Komisyon Başkanlığı “terör olayları sonucu Metin Budak ve Bahri Budak’ın hayatını kaybettiğini” ve olayın 2004/7955 sayılı yönetmelik hükümlerinde belirtilen şartlara uygun bulunduğunu belirterek maddi zararın karşılanmasına karar verdi.

01.05.2005 tarihinde Ebubekir Budak tarafından Yalımlı’da birtakım kemikler bulundu. Kadir Budak’ın avukatı 08.05.2005 tarihinde olay yerine gidip kemikleri ve bulundukları bölgeyi fotoğrafladı. 09.05.2005’te Kadri Budak ve Ebubekir Budak Lice Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar başvuruda bulunarak ifade verdi. İfadelerde kemiklerin Bahri ve Metin Budak’a ait olup olmadığının tespitinin yapılması ve ne şekilde öldürüldüklerinin tespiti ile ölümlerine neden olanlar hakkında yasal işlem yapılması talep edildi. Yine Kadri Budak’ın vekilleri aracılığıyla Lice Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuruda da kemiklerin bulunduğu noktaya gidilerek keşif yapılması ve gerekli işlemlerin yapılarak kemiklerin Bahri Budak ve Metin Budak’a ait olup olmadığının belirlenmesi istendi.

09.05.2005’te Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice İlçe Jandarma Komutanlığına, Metin ve Bahri Budak’ın öldürüldüğü düşünülen Lice ilçesi Yalımlı köyüne gerekli inceleme ve delillerin toplanması için Cumhuriyet Savcısı Başkanlığında oluşturulacak heyetin gitmesi gerektiğini bildirdi ve bölgenin “terör bölgesi” olmasından dolayı keşif heyetinin güvenliğinin sağlanmasını istedi. Güvenlik ekibinin 09.05.2005 günü saat 11.00’de hazır edilmesi istendi. (Hazırlık No: 2005/187) Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice Sağlık Ocağı Baştabipliğine de 09.05.2005 günü saat 11.00’de bir doktorun görevlendirilmesini istediğine dair yazı gönderdi. Aynı gün Lice İlçe Jandarma Komutanlığından Yalımlı köyünde keşif yapılabilmesi için gerekli olan operasyon faaliyet planlamasının başlatıldığına dair bilgi geldi. “Bölgenin terör örgütünün olası eylemlerine müsait olması nedeniyle” Lice ilçesi ile Yalımlı köyü arasında mayın araması yapılması gerektiği için zamana ihtiyaç duyulduğu belirtildi. Delillerin muhafaza edilebilmesi için Yalımlı köyü muhtarı Mehmet Gümüş’e tebliğ yollandı.

17.05.2005’te Kadri Budak’ın vekilleri keşif tarihinin belirsiz bir tarihe ertelenmesinden ve kuvvetle muhtemel Metin Budak ve Bahri Budak’a ait olan kemiklerin bir kısmının açıkta duruyor olmasından dolayı gerekli yasal işlemlerin yapılması talebini yinelediler ve vekilleri tarafından çekilmiş olan fotoğrafları savcılığa ilettiler.

24.05.2005 tarihinde, çekilmiş olan fotoğraflar vekil tarafından Cumhuriyet savcısına tekrar sunuldu.

28.05.2005’te Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, Kadri Budak, vekili, Ebubekir Budak ve bir doktorun da katılımıyla kemiklerin bulunduğu yerde keşif gerçekleştirildi. Keşfin gerçekleştiği yerde 82 adet kemik parçasının yanı sıra muhtelif eşyalar ve ateşli silahlara ait on adet boş kovan bulundu. Doktor, kemiklerden biri üzerindeki deliğin ateşli silah ile gerçekleştirilmiş olduğu tespitini savcı huzurunda beyan etti.

Olay yeri inceleme raporunda bulunan boş kovanların MKE ibareli uzun namlulu silahlara ait olduğu tespit edildi. Yine Adli Tıp Kurumu Başkanlığının yaptığı incelemede boş mermi kovanlarının G1-G3 tipi tüfeklerde kullanılan 7,62x51 mm çapında mermiler olduğu anlaşıldı. 01.06.2005’te Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığından gerekli incelemelerin yapılmasını ve kemiklerin Metin Budak ve Bahri Budak’a ait olup olmadığının belirlenmesini istedi.

28.03.2006’da Adli Tıp Kurumu Başkanlığından, Lice Cumhuriyet Başsavcılığına yapılan incelemelerin sonuçları gönderildi. 13.03.2006’da sonuçlanan bu incelemelere göre, bulunan kemiklerin Bahri Budak ve Metin Budak’a ait olduğu, kurşun izi bulunan kemiğin Metin Budak’a ait olduğu ve buna dayanılarak ölüm sebebinin ateşli silah ile yaralanma olduğu, diğer kemikler üzerinde yapılan incelemenin ise Bahri Budak’ın kesin ölüm sebebini ortaya koymadığı anlaşıldı.

10.04.2006’da Adli Tıp Kurumunun raporu ile kemiklerin Bahri Budak ve Metin Budak’a ait olduğuna karar verildikten sonra kemikler gömülmek üzere Kadri Budak’a teslim edildi.

14.04.2006 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Lice Nüfus Müdürlüğüne 30.05.1994 tarihinde öldükleri kabul edilen Bahri Budak ve Metin Budak’ın ölüm kayıtları gönderildi.

23.05.2006’da Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından daimi arama kararı çıkarıldı. Lice İlçe Jandarma Komutanlığından Bahri Budak ve Metin Budak’ın öldürülmesi olayının oluş şekli ve kim ya da kimler tarafından yapıldığının sıkı bir şekilde araştırılarak tespit edilmesi, aksi takdirde araştırma ve soruşturmaya devam edilerek ayda bir cevap verilmesi istendi. 18.06.2006 tarihinde Lice Jandarma Komutanlığı Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği cevapta, şüphelilerin bulunamadığını ve her ay bilgi verilmeye devam edileceğini belirtti.

12.09.2006 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice Jandarma Komutanlığından, yerleşim yerini bildirdiği Ö.Ç.’nin şüpheli sıfatıyla dinlenmesi amacıyla getirilmesini istedi.

10.01.2007’de Lice Jandarma Komutanlığının daimi arama kararına rağmen ayda bir, düzenli bir şekilde bilgi vermemesi üzerine Lice Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu, Savcılığa bilgi verilmesinden sorumlu personelin açık kimliğini istedi. CMK’nın 332. maddesine göre 10 gün içinde cevap verilmesi gerektiği, aksi takdirde mazeret bildirilmeksizin cevap verilmezse TCK 257’ye aykırılıktan adli işlem başlatılacağı bildirildi.

02.02.2007 tarihinde Lice Jandarma Komutanlığı Cumhuriyet Başsavcılığının yukarıda bahsi geçen talebine cevap verdi; Yayımlı köyü muhtarının beyanını dayanak olarak göstererek şüphelilerin bulunamadığını ve araştırmanın devam ettiğini belirtti.

01.03.2007’de Lice Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu yeni bir daimi arama kararı çıkardı ve Lice Jandarma Komutanlığından her 3 ayda bir bilgi verilmesini istedi. (Daimi Arama Kararı - Hazırlık No: 2005\187, Karar No: 2007\12) Daimi arama kararında 20 yıllık bir zamanaşımı süresi olduğu ve 30.05.2014 tarihinin zamanaşımı tarihi olduğu belirtildi.

23.05.2006’da ve 01.03.2007’de verilen daimi arama kararlarıyla 25.04.2012’ye kadar Lice Cumhuriyet Başsavcılığıyla Lice Jandarma Komutanlığı arasında usulen yazışmalar gerçekleştirildi. Lice Jandarma Komutanlığı her seferinde gerekli araştırmaları yaptığını fakat herhangi bir sonuca ulaşamadığını, faillerin bulunamadığını bildirdi.

25.01.2007’de Kadri Budak’ın vekili, Metin Budak ve Bahri Budak’ın soruşturmasının hangi aşamada olduğuna dair bilgi istedi.

10.04.2007’de Lice Cumhuriyet Başsavcılığı Kadri Budak’ın vekiline şüpheli veya şüphelilerin tespit edilemediğini; hazırlık dosyasının daimi aramaya alınmış olduğunu bildirdi.

Budak ailesinin vekili, soruşturmada herhangi bir ilerleme olmayınca 22.04.2008’de AİHM’ye başvurdu.

14.12.2011 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Lice Cumhuriyet Başsavcılığından dosyanın bir fotokopisini ve gelişmelerle ilgili bilgi istedi. 01.02.2012 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı dosyanın bir fotokopisini iletti ve şüphelilere dair bilgi edinilmesi halinde kendilerinin haberdar edilmelerini istedi.

20.03.2012 ve 25.04.2012 tarihli yazışmalarında Lice Jandarma Komutanlığı, Cumhuriyet Basşavcılığına, bir gelişme olmadığı, şüphelilerin bulunamadığı cevabını tekrar etti.

20.09.2012 tarihinde TBMM Başkanlığı, Adalet Bakanlığı Uluslararası Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne, Kadri Budak tarafından kendilerine yapılmış bir başvuru olmadığını belirtti.

09.12.2014 tarihinde AİHM başvurusu sonuçlandı. AİHM söz konusu kararda, başvuruyu sadece kemiklerin bulunmuş olduğu 1 Mayıs 2005 sonrası başlatılan ceza soruşturması açısından incelediğini ve etkin bir soruşturma yürütülmemiş olması sebebiyle Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğini belirtti.

Budak'ların zorla kaybedilmesi olayı, TMK'nın 10. maddesiyle görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2013/2531 soruşturma, 2013/748 esas, 2013/687 iddianame numarası ile süren Yavuz Ertürk davası iddianamesinde hakkında süren diğer soruşturmalar bölümünde geçmektedir, ancak Bahri ve Metin Budak’ın zorla kaybedilmesi olayı dava konusu olmamıştır.

Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti H_AnkaraJitemDavasi
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 01.02.1950 tarihinde doğan Behçet Cantürk, yaşadığı bölgede bilinen tanınan bir iş insanıydı. İstanbul’da yaşıyordu. Farklı tarihlerde çeşitli nedenlerle gözaltına alındı, tutuklandı. Zorla kaybedilip öldürülmesinden bir hafta önce de Behçet Cantürk’ün İstanbul Bağdat Caddesi'ndeki yazıhanesi polisler tarafından basıldı. Behçet Cantürk ve çalışanları Yeldeğirmeni Polis Karakoluna götürüldü. Karakolda yaklaşık iki saat tutulan Cantürk ve çalışanları daha sonra serbest bırakıldı.

Behçet Cantürk, 14 Ocak 1994 günü saat 18.20’de yazıhanesinden eşini arayarak eve erken geleceğini söyledi. Şoförü Recep Kuzucu'yla birlikte arabasına bindi. Yazıhane ile evi arası 10 dakika idi. Aradan saatler geçmesine rağmen Behçet Cantürk’ten de, içinde bulunduğu ve Recep Kuzucu'nun kullandığı 34 HLP 08 plakalı otomobilden de haber alınamadı. Ne otomobilin mobil telefonu, ne de Behçet Cantürk'ün kısa mesafeli el telefonu cevap veriyordu. Ailesi endişe ederek gidebileceği her yeri aradı, haber gönderdi. Emniyet görevlilerine sordu, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'e ulaşmaya çalıştı. Ancak tüm bu girişimlerine rağmen o gece Behçet Cantürk ve şoförü Recep Kuzucu’dan haber alınamadı.

Bir gün sonra 15 Ocak 1994’te, saat 11.30 sıralarında Sakarya'nın Sapanca ilçesi Kırkpınar kasabası yakınlarında, cansız iki erkek bedeni bulundu. Olay yerine giden polisler, bedenlerden birinin (Behçet Cantürk) şakağına sıkılan tek kurşunla öldürüldüğünü ve 40- 45 yaşlarında olduğunu gördü. İkinci bedenin çevresinde; 9'u MKE, 4'ü Luger yapımı, 13 adet 9 milimetrelik boş kovan ve 2 adet 9 milimetrelik mermi çekirdeği vardı. Kovanların ikisi park yolunun ortasında, ikisi yolun kenarında, diğerleri ise bedenin bulunduğu su tahliye kanalının içindeydi. Şoför Recep Kuzucu kafasından 2, göğsünden 5 kurşun almıştı. Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu'nun bedenlerine ilk müdahaleyi Sapanca Sağlık Ocağı'ndan pratisyen bir doktor yaptı. Saat 15.00 sıralarında yaptığı otopside, vücudun katılığına göre, cinayetlerin 10-12 saat önce işlenmiş olabileceğini belirtti. Bedenlere başkaca ayrıntılı bir otopsi yapılmadı. Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu’nun cansız bedenleri Sakarya Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı. İstanbul'daki ailelerine haber verildi, aileleri bedenleri teşhis etti ve teslim alarak Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verdi.

Behçet Cantürk, evine giderken gelen esrarengiz bir telefonla Fenerbahçe Orduevi’nin önüne gitmişti. Burada cinayetten sonra hazırlanan tutanaklara göre Cantürk iki yabancı araçla birlikte polis yeleği giymiş kişilerce Sapanca’ya götürülerek, şoförü Recep Kuzucu ile birlikte öldürülmüştü. Sonraki dönemde zorla kaybedilip öldürülmelerini çözecek ‘esrarengiz telefon’ kaydı hiçbir zaman mahkemeye gönderilmedi.

Cinayetin ardından ortaya atılan iddialara göre Behçet Cantürk’ü, dönemin İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olan ve Susurluk kazasında Abdullah Çatlı ile birlikte hayatını kaybeden Hüseyin Kocadağ Fenerbahçe Orduevi’nin önüne çağırmıştı. Cinayetin ardından açılan davada Behçet Cantürk’ün aracında bulunan telefonun konuşma kayıtları Türk Telekom’dan istendi. Ancak mahkemeye sadece 13 Ocak tarihine kadar yapılan telefon görüşmeleri gönderildi.

Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu’nun zorla kaybedilip öldürülmeleri olayı Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım gibi başka Kürt iş insanlarının öldürülme olaylarıyla benzerlikler taşıyordu. Söz konusu cinayetler 1994’te dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “PKK’yı finans eden işadamlarını biliyoruz. Hesap soracağız,” şeklindeki açıklamasının ardından gerçekleşmişti. “Öldürülecek Kürt İşadamları Listesi” iddiaları Susurluk kazası sonrası MİT’in Başbakanlığa yazdığı raporda da yer aldı. Ayrıca o tarihte İstanbul Emniyet Müdürlüğünde İstihbarat Daire Başkanı olan Hanifi Avcı 7 Şubat 1997 tarihinde 2 cumhuriyet savcısına verdiği ifadede; “Jandarma ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Kürt toplumunun belirli üyeleri tarafından PKK’ye sağlanan maddi yardımlardan ötürü kaygılanmaya başladı. Bu durum 1991 ve 1993 arasındaki PKK faaliyet artışının sorumlusu olarak görüldü. Onlar (Jandarma ve MİT) söz konusu sanıkları suçlayabilecek yeterli delillerinin olmadığını hissettiler ve neticesinde bazı Polis, MİT ve Jandarma yetkilileri Kürt toplumunun belirli üyeleriyle mücadelede kullanılacak farklı metotlar hakkında tartışmaya başladılar. Mehmet Ağar, Emniyet Genel Müdürü, ve Korkut Eken, Özel Kuvvetler Komutanı, (diğerleri arasında) tarafından özel bir ekip biçimlendirildi. Bu ekip Özel Harekat üyelerinden ve Yaşar Öz dahil, sivillerden oluşmaktaydı. Bu özel ekibin faaliyetleri MİT üyeleri ve Jandarma İstihbarat Şubesi (JİTEM) tarafından bilinmekteydi. Savaş Buldan ve arkadaşlarının kaçırılması ve öldürülmesi bu tür faaliyetlerden biridir. Bu kişilerin finansal olarak PKK’ye yardım sağladığı tespit edilmişti. Onların kaçırılması ve öldürülmesinde kullanılan yöntem polis tarafından bilinen mafya veya diğer yer altı organizasyonlarının faaliyetleriyle hiçbir benzerlik taşımıyordu. Savaş Buldan ve arkadaşlarının kaçırılması sırasında polis kimlik kartları ve polisiye yöntemler kullanılmıştı, aksi takdirde seyrettikleri güzergahta onları durduracak olan kontrol noktaları varken onları kaçırmak ve öldürmek mümkün olamazdı. Bu kontrol noktaları boyunca gidebilmek yalnızca resmi bir unvanı kullanmakla mümkündür,” dedi. Yine Ergenekon iddianamesinin 228 nolu ek klasöründe yer alan el yazılı itiraflarda da Kürt işadamlarının nasıl öldürüldüklerine dair bilgiler bulunuyordu.

1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlere ilişkin Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava kapsamında tanık olarak ifade veren eski MİT Kontr-Terör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, 1994 Nisan ayında Güvenlik Dairesi Başkanı olarak MİT’te görev yaptığını belirterek, “O zaman faili meçhul cinayetlerin birçoğu işlenmişti. Ben MİT’e geldikten sonra tekrar Tarık Ümit ile görüşmeye başladım. Ondan alınan bilgiler vardı. Katıldığı infaz olayları vardı” dedi. Mahkeme başkanının “öldürülecek Kürt işadamları listesini” sorması üzerine Mehmet Eymür, Tarık Ümit’in kendisine ilk olarak 29 kişilik liste verdiğini söyledi. “Bu listedekilerin çoğu Güneydoğulu, Kürt kökenli işadamlarıydı. Listede o tarih itibariyle öldürülenler vardı. Tarık Ümit, bazılarını kendisinin infaz ettiğini söyledi” dedi. Eymür, duruşmada Tarık Ümit’in verdiği 54 kişinin isimlerini okudu. Mahkemeye ayrıca sunduğu listede yer alan isimler arasında Behçet Cantürk de vardı. Tarık Ümit’in bu isimlerin PKK’ye yardım eden işadamaları olduğunu söylediğini ifade eden Eymür, “Söylendiğine göre bunların pasifize edilmesi için üst makamlardan emir alınmış,” dedi. O dönem özel bir suç ekibinin oluşturulduğunu anlatan Eymür, “Arasında eski ülkücüler vardı. Bunlar cinayet ve haraç gibi işlere girmişlerdi. Mehmet Ağar’a bağlı olan bu grubu İbrahim Şahin ve Korkut Eken sevk ve idare ediyordu. Bunlara emniyet tarafından yeşil pasaport verildi. Bunları suç örgütü olarak nitelendirebiliriz,” dedi.

“Öldürülecek Kürt işadamları listesi” Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin 26 Eylül 1995’teki bir haberi sonrası da dava konusu oldu. Tansu Çiller başbakanlığındaki 50. hükümette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olan Ziya Halis’le ilgili “Çalışma Bakanı’na PKK suçlaması”, “Ziya Halis’in adı İçişleri Bakanlığının PKK ilişkili sakıncalı işadamları listesinde yer alıyor” başlıklarıyla haberler yayımlandı. Halis’in açtığı davada İçişleri Bakanlığı, Başbakanlık genelgesi ve MİT Kanunu uyarınca alınan duyumlar ve Genelkurmay Başkanlığı’nca intikal ettirilen bilgiler doğrultusunda raporun hazırlandığını, ancak bilgi ve belgelerin devletin güvenliğine ve yüksek menfaatine ilişkin olması nedeniyle mahkemeye gönderilemeyeceğini bildirdi. 1995’teki dava sürecinde mahkemeye gönderilmeyen bu rapor, 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturma kapsamında Jandarma Genel Komutanlığı’ndan soruldu. Dönemin Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanı (emekli) Tümgeneral Mehmet Çörten, Jandarma Genel Komutanlığı Adli Müşavirliği’ne verdiği yanıtta, söz konusu raporun komutanlık tarafından hazırlanmadığını, istihbarat başkanlığı arşivinde yapılan araştırmada içerik açısından raporla benzerlik gösteren “Müteahhit Çizelgesi” başlıklı “gizli” ibareli 14 sayfalık çizelgenin bulunduğunu söyledi. Çörten, çizelgede 220 kişinin isminin yer aldığını, 26 Eylül 1995’teki Yeni Yüzyıl gazetesinde yer alan haberdeki 176 kişinin isminin, ilk 106’sı aynı sıra ile olmak üzere, tamamının adının da çizelgede yer aldığını kaydetti.

Ankara’daki faili meçhul cinayetlerle ilgili dava dosyasına giren çizelgenin, “Sıra Numarası”, “Adı Soyadı”, “İçişleri Bakanlığı”, “Genelkurmay Başkanlığı”, “Jandarma Genel Komutanlığı”, “Diğerleri” şeklindeki 6 sütundan oluştuğu görüldü. Çizelgedeki isimlerin bazılarının yanında, “Emn. Gn. Md. listesinde mevcut”, “Gn. Kur. Bşk. gönderildi” gibi notların yer aldığı görüldü. Çizelgede, Yeni Yüzyıl’ın haberindeki Halis’in adının da 61. sırada yer aldığı görüldü. 20 yıl sonra ortaya çıkan liste ile ilgili Halis, şunları söyledi: “O dönemde jandarmanın istihbaratına dayalı bir rapor hazırlanmıştı ve bu rapor sızdırılmıştı. Ben Bakan olmadan önce Milli Güvenlik Kurulu’nda, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde listelerin yapıldığı, Behçet Cantürk, Yaşar Kaya gibi bazı isimlerin kırmızı kalemle, bazılarının yeşil kalemle işaretlendiği söyleniyordu. Bu listelerden Cumhurbaşkanı’nın da haberinin olduğu söyleniyordu. Ben bunları çok ciddiye almadım ama 1995 yılında Bakanlığım sırasında özellikle de grev ertelemelerine karşı çıktığım ve DİSK ile Birleşik Metal-İş arasındaki sözleşme uyuşmazlığına el koyduğum için bu liste bana gözdağı vermek amaçlı sızdırılmıştı. Tansu Çiller de birtakım işadamlarının listesi elimizde diyordu. Liste manşet olunca dava açtım. 1995’teki dava sürecinde bu rapor gizlilik gerekçesiyle mahkemeye sunulmadı. Mahkeme, İçişleri Bakanlığını o dönemin parasıyla 100 bin lira tazminata mahkum etti. O yıllarda hakikaten doğru yanlış, birçok insan fişlendi, öldürüldü, bazıları da sıradaydı. Bence liste bu. Açıkça Jandarma Genel Komutanlığı itiraf etmiş. O liste yok ama benzeri bir liste var diye. Peki bu liste ne arıyor orada? Bu liste o liste. Yeni Yüzyıl’da yayınlanan liste. Jandarma da yaptı bunu, emniyet de yaptı. Emniyet’te de bu listenin benzerinin olması lazım.”

1990’lı yıllarda Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu’nun yanı sıra aralarında Behçet Cantürk’ün yakını müteahhit Fevzi Aslan ile kardeşi Şahin Aslan, Behçet Cantürk’ün avukatı Medet Serhat, Medet Serhat’ın şoförü İsmail Karaalioğlu, Altındağ Nüfus Müdürü Mecit Baskın, avukat Yusuf Ekinci, avukat Faik Candan, Müfettiş Namık Erdoğan, işadamları Savaş Buldan, Hacı Karay ve Adnan Yıldırım, İranlı Lazem Esmaeli ve Asger Simitko, ANAP’lı Keskin İlçe Başkanı Metin Vural’ın da bulunduğu 19 kişi yargısız ve keyfi infazlara kurban gitti. İlgili dava, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

Bekir Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Bekir Demir'in zorla kaybedilmesine ilişkin yıllar sonra İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana Şubesi’ne başvurararak tanıklık yapan Sedat Tayfur’un ifadelerinin ardından İHD avukatları aracılığıyla Savcılığa başvuru yapıldı. Başvurunun ardından CMK 250. Maddesiyle yetkili ve görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 21.02.2011 tarihinde Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği bir yazıyla olayla ilgili bilgi istedi ve “Söz konusu beyanlar doğrultusunda araştırma yapılarak belirtilen tarihlerde ve şekilde böyle bir olayın olup olmadığı, belirtilen şekilde olay olmuş ise herhangi bir soruşturma yürütülüp yürütülmediği, yürütülmüş ise soruşturmanın akıbeti hakkında herhangi bir karar veya fezleke düzenlenip düzenlenmediği, söz konusu olaya ilişkin tüm bilgi, belge ve dökümanlarının çok ivedi bir şekilde” kendilerine gönderilmesini istendi. Konuyla ilgili bilgi istenen karakol yetkilileri 20.03.2011 tarihinde verdikleri yanıtta söz konusu köylerin 1993-1998 yılları arası tamamen boşaltıldığını ve belirtilen tarihlerde bu bölgelerde askeri operasyonlar yapıldığını doğrulandı. Ancak mezra ve köylere değil çevrelerinde bulunan boş arazilere top atışı yapıldığı ileri sürülerek Bekir Demir’in gözaltına alındığı inkar edildi, böyle bir olayın olduğunu doğrulayan bir tanık da olmadığı iddia edildi. Soruşturmanın bundan sonraki aşamalarına ilişkin elimizde başkaca bilgi bulunmamaktadır.
Bilal Batırır'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1996-01-01 2014-12-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Zorla kaybedilen Jandarma Uzman Çavuş Bilal Batırır hakkındaki soruşturma, mağdurun Abdurrahman Coşkun, Abdurrahman Olcay, Davut Altınkaynak, Hikmet Kaya, Mehmet Emin Aslan, Nedim Akyön, Seyhan Doğan ve Süleyman Seyhan'ın zorla kaybedilmesi hakkında bilgi sahibi olması dolayısıyla kaybedildiği iddiası nedeniyle, bu kayıplarla birleştirilerek soruşturuldu. Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığının 1995/2 dosya numarası ile yürüttüğü soruşturma evrakının tamamı merkezimize ulaşmadı ancak savcılık, 17 Kasım 2011 tarihinde, suçun “silahlı suç örgütünce” işlendiğine kanaat getirerek görevsizlik kararı verdi.

Hazırlanan 2011/46 numaralı fezleke içeriğine göre görevsizlik kararına kadar soruşturmanın seyri mağdur Bilal Batırır açısından şu şekilde gelişti: Kaybolduğu 8 Mart 1996 tarihinde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan Bilal Batırır’ın eşi Hatice, babası Hüseyin ve annesi Fatma Batırır Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu. Açılan soruşturma dosyası 18 Eylül 1997 tarihinde 1997/7 sayılı görevsizlik kararı ile Diyarbakır Askeri Savcılığına gönderildi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığınca 21 Ocak 2008 tarihinde firar suçundan dolayı kovuşturma yapılmasına yer olmadığı kararı verilerek dosya Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına iade edildi. Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, 22 Ocak 2010 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır CMK 250. Maddesi İle Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Dosya, 9 Mart 2010 tarihinde, Savcılığın 2010/434 soruşturma numaralı ve 2010/38 sayılı görevsizlik kararı ile iade edildi.

Hatice Batırır, olayla ilgili olarak başvurusunda ve alınan ifadelerinde, İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Karakol Komutanı Başçavuş Mahmut Yılmaz ve Jandarma Uzman Çavuş Kerim Şahin’den şüphelendiğini belirtti. Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına çağrılan tanıklardan biri olayla ilgili bilgi sahibi olduğunu ve gizli tanıklık yapmak istediğini ifade etti. Beyanlarında, Tabur Komutanı Hurşit İmren ile Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire’yi kayıplardan sorumlu tuttu ve kayıpların öldürülerek kuyuya atıldıklarını iddia etti. Bilgileri edindiği Bilal Batırır’ın bu olaylardan haberdar ve rahatsız olduğunu, rahatsızlığını çevrede belirttiği için Hurşit İmren ve Mehmet Tire tarafından İlçe Jandarma Komutanlığında bulunan kazan dairesinde kazana atılmak suretiyle yakıldığını söyledi.

Soruşturma dosyası 17 Kasım 2011 tarihinde görevsizlik kararı ile CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Dosyanın görevsizlik kararıyla CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından, savcılıkça 22.07.2013 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca Bağözü köyünde kazılar yapıldı ve kazılarda insan kemiklerine ulaşıldı.

Bulunan kemiklerden bazılarının Mehmet Emin Aslan’a ait olduğu tespit edildi ve cenazesi ailesine teslim edildi.

Diğer kemiklerden bir kısmının ise Seyhan Doğan’a ait olduğu yönünde bilirkişi raporu düzenlendi. Doğan ailesi avukatları aracılığıyla kemiklerin kendilerine teslimini talep etti. Seyhan Doğan'ın kemikleri, 18 yıl aradan sonra, 18 Eylül 2013'te anne ve babasının yanına gömüldü.

Bulunan kemiklerden bazılarının ise Abdurrahman Coşkun’a ait olduğu 4 Ocak 2014'te adli tıp raporu ile kesinleşti. Coşkun’un kemikleri 14 Mart 2014’te ailesine teslim edilerek defnedildi.

Haziran 2013’te Kızıltepe İlçesi Tilzerin (Aysun) köyünde foseptik çukurunda yapılan kazılarda erişilen kemiklerin ise Abdurrahman Olcay’a ait olduğu kesinleşti. Olcay’ın kemikleri, 23 Kasım 2014’te ailesine teslim edilerek Batman’da defnedildi.

Sekiz kayıptan yalnızca 1996'da işkence görmüş ve yakılmış bedeni bir kuyuda bulunan Süleyman Seyhan'ın ailesi AİHM'ye başvurdu. AİHM, 2 Kasım 2004’te, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Seyhan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Aralık 2014’te, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı tarafından dönemin komutan ile rütbeli askerleri olan 5 kişi hakkında yürütülen 2014/564 sayılı soruşturma sonucunda dava açıldı ancak soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla adları geçen çoğu korucu 16 kişi için ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen ilk iddianamede, dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin hakkında taammüden öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi. Hikmet Kaya, müdahil avukatların itirazlarına rağmen davaya dahil edilmedi.

Soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla yer alan ancak iddianameye sanık sıfatıyla dahil edilmeyen köy korucuları Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik ile dönemin ilçe belediye başkanının özel korumaları olan Bahattin Ergel ile Osman Demir ise, müdahil avukatların talebinin kısmen olumlu karşılanması üzerine hazırlanan ikinci bir iddianame ile davaya dahil edildi. Dava, Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde henüz ilk duruşması görülmeden güvenlik gerekçesiyle Mart 2015’te Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi. Hazırlanan ek iddianame de değerlendirilmek üzere dava dosyasının gönderildiği Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi.

Casim Paksoy'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Cafer Teyyar Alper
Soruşturma / Dava tarihi:2009-02-20
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
13 Eylül 1994’te çıkan bir çatışmada yaralanan inşaat işçisi Casim Paksoy gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Baba Mehmet Paksoy olayın ardından Jandarma Taburu, Savcılık ve Valiliğe yaptığı başvurulardan sonuç alamadı. 20 Şubat 2009’da Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı’nda müşteki sıfatıyla ifadesi alındı. Savcılıkça açılan 2009/257 numaralı soruşturma 2013 yılı itibariyle devam ediyor.
Çayan Çiçek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Cicek v. Turkiye
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edilmediği kararı
Lice Cumhuriyet Savcılığı, 1997 yılında açtığı soruşturma kapsamında Çiçek kardeşlerle aynı zamanda gözaltına alınan Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Demir ve Mehmet Özinekçi’nin ifadelerini aldı. Dört kişi de ayrı ayrı verdikleri ifadelerinde olayları benzer şekilde anlatarak operasyonu, gözaltına alınmalarını, Yatılı Bölge Okulu’nun bodrum katında gözleri bağlı olarak tutulmalarını ve Çiçek kardeşlerin ikinci günün sonunda bırakılmak üzere yanlarından alındığını, kalan dört kişinin ise üçüncü gün serbest bırakıldığını anlattı. Jandarmalar tarafından ifadeleri alınan köy muhtarı ve iki köylü ise iddia edilen tarihte köye operasyon düzenlenmediğini iddia etti. Soruşturma kapsamında incelenen gözaltı kayıtlarına göre Tahsin ve Ali İhsan Çiçek kardeşler 24 Nisan 1994’te gözaltına alınmış, 26 Nisan’da serbest bırakılmıştı.

Tahsin, Ali İhsan ve Çayan Çiçek’in gözaltına alındığının inkar edilmesi ve akıbetleri hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamamaları nedeniyle Çiçek ailesi, savcılık, jandarma ve İHD’nin ardından 8 Kasım 1994’te AİHM’ye başvurdu. Mahkeme davayı kabul ettikten sonra ilki Haziran 1997’de ikincisi Haziran 1998’de olmak üzere Ankara’da 8 tanığın ifadesini aldı. Hamsa Çiçek ifadelerinde oğlu Tahsin Çiçek’in köyden bazı kişilerle arasında sorun olduğunu; kaybedilmesinden yaklaşık bir ay önce köyün muhtarının oğlu tarafından jandarmaya şikayet edilmesi nedeniyle bir hafta boyunca gözaltına alındığını; çıktığında ise köy muhtarı ile konuyla ilgili tartıştığını; Mayıs ayındaki operasyonda gözaltına alınmasından bir süre sonra köy muhtarının oğlunun kendisine Ali İhsan’ın öldürüldüğünü, Tahsin’in ise askerlerin elinde olduğunu söylediğini belirtti.

Mahkeme, devletin sunduğu belgeleri inceleyip gösterdiği tanıkları dinledikten sonra tutarsızlıklar ve daha önceki benzer olaylardaki deneyimleri göz önünde bulundurarak Tahsin ve Ali İhsan Çiçek ile ilgili olarak başvuran Hamsa Çiçek ve dinlediği diğer tanıkların ifadelerini doğru buldu ve iki kardeş hakkında 5 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. (esastan), işkence yasağını düzenleyen 3. (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Mahkeme, Çayan Çiçek’in gözaltına alınması ve sonrasında zorla kaybedilmesine ilişkin yeterli delil sunulamadığı için ihlal kararı vermedi.

Kulp ilçesinde 1993’te işlenen 11 faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle hakkında 7 Ekim 2013’te dava açılan emekli Tuğgeneral Yavuz Ertürk’le ilgili aralarında Çiçeklerin de bulunduğu 9 soruşturma daha yürütüldüğü bilgisi davanın iddianamesinde de yer aldı. İddianameye göre, dönemin Bolu Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Ertürk’ün adı, Kulp-Lice-Genç üçgeninde 1993-94’te gerçekleşen ve 25 kişinin öldüğü 9 ayrı olayda daha geçiyor. Cinayetlerden, ismi belirlenemeyen ‘Yarbay Ramazan’ kod adlı bir asker ile bir üsteğmen, 2 astsubay ve bir uzman çavuş da sorumlu tutuluyor. “Kasten öldürme” suçundan 11 kez müebbet ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “halkı silahlı isyana teşvik” suçlarından 25 yıla kadar hapis cezası istenen davada tek sanık olan Yavuz Ertürk tutuksuz olarak yargılanıyor.

Cemal Kavak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Kavak c. Turquie
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ahmet Alperen
Soruşturma / Dava tarihi:1996-04-26
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
26.04.1996 tarihinde, Giyas Kavak, oğlunun kayıp olması nedeniyle Bağlar Karakol Amirliği’ne şikayette bulunarak ifade verdi. Aynı tarihte bedenin bulunması üzerine Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı 1996/231 hazırlık numarasıyla soruşturma başlattı. 02.05.1996 tarihinde Giyas Kavak’ın, 06.05.1996 tarihinde E.Y.’nin, 07.05.1996 tarihinde İ.G.’nin, 29.05.1996 tarihinde T.Y., M.T.A., F.M. ve S.Y.’nin ifadelerine başvuruldu. Tanıklar, Cemal Kavak’ın sol görüşlü olduğunu, herhangi bir düşmanının olmadığını, çevresinde sevilen, saygı duyulan bir kişi olduğunu ifade ettiler ancak Kavak’ın kaybolmasından kısa bir süre öncesine kadar yanında olan tanıklardan olayın meydana geliş sebebi ya da fail veya faillere dair herhangi bir bilgi elde edilemedi.

Cemal Kavak en son 24.04.1996 gecesi görülmesine karşın Savcılık cansız bedenin bulunduğu mahalde görevli Jandarma Komutanlığı’ndan, bu mahalden 25.04.1996 akşamı ile 26.04.1996 günleri arasında geçen ve Jandarma Karakolu’nca denetim-arama dolayısıyla kayıtları tutulan araçlar hakkında bilgi talep etti. Şüpheye rağmen Karakol kayıtlarına derhal el koyması gerekirken bu işlemi yapmadı ve yazışma ile cevap almayı tercih etti. Plakaları tespit edilen araçlarla ilgili de bir işlem yapılmadı, araç sahiplerinin ifadelerine başvurulmadı.

01.05.1997 tarihinde Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin PKK’ye mensup kişilerce gerçekleştirildiği iddiasıyla 1996/231 hazırlık numaralı dosyada 1997/15 sayılı görevsizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 26.06.1997 tarihinde maktulün PKK ya da başkaca bir örgüt tarafından öldürüldüğüne dair hiçbir delil olmadığı gerekçesiyle 1997/1484 karar sayılı karşı görevsizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etti. Savcılık, soruşturmaya 1997/197 hazırlık numarasıyla devam etti.

23.07.1997 tarihinde, Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı 1997/1484 sayılı dosyasından 1997/165 karar numarasıyla daimi arama kararı alınmasının ardından Çınar İlçe Jandarma Komutanlığı ile Cumhuriyet Başsavcılığı arasında yasa gereği rutin yazışmalar yapıldı, ancak faillere dair herhangi bir bilgiye ulaşılamadı.

21.04.1997 tarihinde, olay nedeniyle uğranan zarar karşılığı tazminat ödenmesi istemiyle Ceyze ve Giyas Kavak vekili tarafından İçişleri Bakanlığı’na yapılan başvuruya yasal süresi içerisinde cevap verilmedi.

Diyarbakır Valiliği, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 12.06.1997 tarihli yazıda, başvuruculara Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın 21.05.1997 tarih ve 20/123 sayılı kararı ile yardım yapılmayacağını bildirdi.

Bunun üzerine 27.06.1997 tarihinde Diyarbakır İdare Mahkemesi’nde 1997/345 esas sayılı dosya ile devlet aleyhine tazminat davası açıldı.

01.06.1999 tarihinde 1999/283 karar sayısı ile olayda devletin sorumluluğunu doğuracak bir durum olmadığı gerekçesiyle dava reddedildi.

26.07.1999’da İdare Mahkemesi kararının hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle Danıştay’a yapılan temyiz başvurusu ile bu kararın bozulması talep edildi.

Danıştay incelemesinin uzun süreceği gerekçesi ile bu aşamada daha fazla beklenmeden 04.08.1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruldu (Başvuru No: 53489/99). Mahkeme, 06.07.2006 tarihinde Cemal Kavak’ın ölümüyle ilgili etkili soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin ve 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti tazminat ödemeye mahkum etti.

Cemil Kırbayır'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Yazar
Soruşturma / Dava tarihi:2011-03-15
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2010 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumartesi Anneleri ile yaptığı görüşmenin ardından (görüşmede Cemil Kırbayır'ın annesi Berfo Kırbayır da bulundu) TBMM İnsan Hakları Komisyonu bünyesinde özel bir komisyon kuruldu ve Cemil Kırbayır'ın zorla kaybedilmesi olayını araştırdı. Cemil Kırbayır ile birlikte gözaltında bulunan 4 kişi, Kırbayır'a uygulanan korkunç işkenceler ile ilgili olarak komisyonda tanıklık yaptı. Komisyon raporunda Cemil Kırbayır'ın firar etmesinin mümkün olmadığı, sorgulamalar sırasında işkence ile öldürüldüğü sonucuna vardı ve suç duyurusunda bulunmayı kararlaştırdı.

Komisyon'un raporunun ardından Kars Cumhuriyet Başsavcılığı 2011 yılında 2011/899 esas numarası ile soruşturma açtı. Soruşturma kapsamında müşteki olarak Mikail Kırbayır'ın ifadesi alındı. Dosyada şüpheli olarak ifadesi alınan devlet memurları ise şöyle (parantez içerisinde zorla kaybedilmenin gerçekleştiği dönemdeki görevleri belirtilmiştir): Kureyşin Tepedelen (Polis memuru), Mehmet Haytan, Ali Aykut Demirden (Kars İl Emniyet Müdürü), Recep Çaycıoğlu (Dönemin Kars Emniyeti Şube Müdürü), Burhanettin Özdemir (Cemil Kırbayır'ın kaybolmasından 2 ay sonra göreve gelen Kars Emniyet Müdürü ), Seyfi Kesici (Kars İli Siyasi Şube Müdürü Vekili-Komiser ), Zeki Tuçkollu (MİT Memur), Mehmet Aktaş (1. Şube Toplum Polisi), Selçuk Akyıldız (Siyasi Şube Polis Memuru/Katip), Mehmet Ali Akın (Polis memuru), Engin Yenilmez (MİT Kars İl Müdürü) . Dosya kapsamında ilgili dönemde sorgu merkezinde temizlikçi, bekçi gibi görevlerde çalışan kişilerin tanıklığına başvuruldu ancak işkenceye tanıklık eden dört kişinin ifadesine başvurulmadı.

Dosya halen soruşturma aşamasında; 15.02.2012 tarihi itibariyle henüz hiçbir şüpheli hakkında dava açılmadı.

Dosya kapsamında ifade veren bazı şüpheliler 1981-1982 yıllarında da bu olayla ilgili savcılığa ifade verdiklerini söylediler ancak ifadelerden söz konusu soruşturmanın konusunun firar iddiası ile ilgili mi yoksa Cemil Kırbayır'ın işkence sonucu öldürülmesi ile ilgili mi olduğu anlaşılamıyor. Şikayetçi Mikail Kırbayır da kayıp olayının gerçekleştiği dönemde bir avukata vekalet verdiklerini ve avukatın konuyu birkaç yıl takip ettiğini bildirdi ancak merkezimize ulaşan hukuki belgelerde ilgili yıllarda yapılan bir soruşturma ya da kovuşturmaya dair hiçbir veri bulunmuyor. Kaldı ki Mikail Kırbayır'ın vekili tarafından Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü'ne Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan başvuruda “Cemil Kırbayır'ın firar etmesi ya da işkence altında öldürülmesi ile ilgili geçmişte bir soruşturma açılıp açılmadığı” sorulması üzerine gerek ilgili Savcılık'tan gerekse Genel Kurmay Başkanlığı'ndan gelen cevaplarda her iki konu ile ilgili de hiçbir soruşturma açılmadığı bilgisi verildi. Bu bilgiler ışığında 1980 yılında gerçekleşen zorla kaybetme olayının ardından 2011 yılına kadar etkili bir soruşturma yapılmadığı anlaşılmaktadır.

Cemile Şarlı ve Ramazan Şarlı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AİHM 24490/94
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
1993 yılının Aralık ayında Bitlis'in Tatvan ilçesine bağlı Ulusoy köyü yakınlarında gerçekleştirilen operasyonun ardından silahlı 6 kişi tarafından zorla evlerinden götürülen Cemile ve Ramazan Şarlı kardeşlerden bir daha haber alınamadı.

Görgü tanıklarından bir kısmı Ramazan Şarlı ve Cemile Şarlı'yı götüren altı kişinin asker, bir kısmı ise PKK militanı olduğunu iddia etti ancak her iki ihtimalde de zorla götürüldükleri güvenilir tanıklarca ifade edildi.

Şarlı ailesi olayın ertesinde Tatvan Savcılığına bir dilekçe ile başvurarak Cemile ve Ramazan Şarlı'nın akıbetini öğrenmek istedi; Savcılığın Jandarma Komutanlığından ilgili kişilerin gözaltında olup olmadığı bilgisini talep etmesi üzerine Jandarma Komutanlığı 27 Aralık 1993'te gözaltında olmadıklarını bildirdi. Tatvan Savcısı Mustafa Yabanoğlu bu bilgi üzerine Cemile ve Ramazan Şarlı'nın PKK militanları tarafından kaçırılmış olabilecekleri iddiasıyla 11 Ocak 1994 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi yerel yetkililere standart bir yazı gönderdi ve dosyadaki gelişmeleri üç ayda bir bildirmelerini isteyerek daimi arama kararı verdi. Bunun üzerine aile 31 Ocak 1994'te yeniden Bitlis Savcılığına bir dilekçe ile başvurarak Cemile ve Ramazan Şarlı'nın güvenlik güçlerince gözaltına alındıklarını bildirdi ve hakim karşısına çıkarılıp çıkarılmadıklarını sorarak nerede tutulduklarını öğrenmek için bilgi talep etti.

Baba Ahmet Şarlı ise Diyarbakır İHD'ye başvurarak çocuklarının 24 Aralık 1993 sabahında güvenlik güçlerince gözaltına alındıktan sonra bir daha kendilerinden haber alamadıklarını bildirdi. Soruşturmada hiçbir ilerleme kaydedilmeyince anne Cemile Şarlı 23 Haziran 1994'te AİHM'e başvurdu. AİHM dosyayı kabul etti ve 4 Ekim 1997 ile 6 Mayıs 1998 tarihlerinde Ankara'da başvuranlar, görgü tanıkları ve diğer ilgililerin ifadelerini aldı.

AİHM, yaptığı incelemelerin ardından 22 Mayıs 2001 tarihinde verdiği kararla AİHS'nin etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ve bireysel başvuru hakkını düzenleyen eski 25. maddenin ihlal edildiğine karar verdi; devleti Şarlı ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Cezayir Örhan, Hasan Örhan ve Mehmet Selim Örhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AİHM 25656/94
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1994-06-08
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Salih Örhan, kardeşleri ve yeğeninin akıbetleri hakkında gezici askeri birlik tarafından gözaltına alındıkları 24 Mayıs'tan beri bilgi alamayınca 8 Haziran 1994'te Kulp Başsavcılığına, 16 Haziran 1994'te Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına, 6 Temmuz 1994'te OHAL Valiliğine ve Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı'na resmi başvurular yaptı. Salih Örhan, yaklaşık bir ay sonra, Lice Cezaevine transfer edilmeden önce Lice Yatılı Okulunda Selim, Hasan ve Cezayir Örhan ile birlikte gözaltında tutulan R.A. adlı bir kişiyle görüştü. Salih Örhan, dilekçelerine hiçbir cevap alamadı ve bundan başka herhangi bir bilgiye ulaşamadı ve 3 Kasım 1994'te Diyarbakır İHD'ye ve 24 Kasım 1994'te de AİHM'ne başvuru yaptı.

24 Nisan 1995'te Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünden gelen polisler eşine Salih Örhan'ın savcılıkta ifadeye çağrıldığını söyledi. Önce korkarak tereddüt eden Salih Örhan, daha sonra savcılığa giderek detaylı ifadesini verdi. Savcı, Salih Örhan'a olayı AİHM'ne taşıması nedeniyle kızdı ve kendisini kimin AİHM'ne yönlendirdiğini sordu. Savcı, yazılı ifadesini okumasına izin vermeden Salih Örhan'ın ifadesini imzalattı.

Kulp Başsavcılığı, 8 Haziran 1994 tarih ve 1994/66 dosya numaralı soruşturmasında 26 Temmuz 1995'te görevsizlik kararı vererek dosyayı Kulp İlçe İdare Kuruluna gönderdi. 15 Mayıs 1997'de Kamil Kündüz tarafından hazırlanan raporda Deveboyu mezrası ve Çağlayan köyünün boş olduğu; başvurana ulaşılamadığı için ifadesinin alınamadığı; gözaltı kayıtlarında Selim, Hasan ve Cezayir Örhan'ın adlarının yer almadığı, dolayısıyla soruşturmaya yer olmadığı ifadeleri yer aldı.

AİHM'nin kabul edilebilirlik kararının ardından Komisyon'un başlattığı inceleme kapsamında 6 ve 8 Ekim 1999 tarihinde tanıklar ve diğer ilgililerin Ankara'da ifadeleri alındı. Mahkeme, 6 Kasım 2002'de AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan, işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin, (başvuranlar ve mağdurlar açısından) özel hayatın ve aile hayatının korunmasını düzenleyen 8. madde ile sözleşmenin 1. protokolünün 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının, etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek, hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

14 Temmuz 2006 tarihinde Adnan Örhan (Mehmet Selim Örhan’ın oğlu), 8 adet kurşunlanmış ve yanmış bedenin bulunduğu tarih ile babasının kaybolduğu tarih arasında illiyet bağı olduğunu ileri sürerek, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından DNA örneğiyle karşılaştırılıp cenazenin kendisine teslim edilmesini istedi. 2007 yılında, Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan kan örneği incelemeleri sonucu cenazelerden ikisinin Mehmet Selim Örhan ve Hasan Örhan’a ait olduğu tespit edildi. Buna rağmen ailelerin cenazeleri teslim alma yönündeki talepleri iki yıl boyunca cevapsız kaldı. 2009 yılında Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı, kemiklerin Kulp Kimsesizler Mezarlığına gömüldüğünü söyledi ve kemikleri ayrıştırarak verme talebini yerine getiremeyeceğini belirtti.

19 Mart 2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında Mehmet Selim Örhan ve Hasan Örhan’ın da bulunduğu yedi kişinin zorla kaybedilmesine ilişkin dosya hakkında görevsizlik kararı verdi. Kulp Jandarma Karakol Komutanlığı 11 Şubat 2015 tarihli yazısında, 12 Haziran 1996 tarihinde 8 adet cenazenin yanmış vaziyette bulunması ve 7 Mayıs 1993 tarihinde belirtilen bölgede askeri operasyon yapılıp yapılmadığı konusunda Kulp İlçe jandarma Komutanlığından bilgi istedi. Ayrıca 13 Mart 2015’te Av. Rehşan Bataray Saman Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından, konuya ilişkin kamu davası açılabilmesi için etkin soruşturma işlemlerinin yürütülmesi talebinde bulundu. 15 Nisan 2015 tarihinde Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu, 8 cenazenin defin ruhsatlarını Kulp İlçe Jandarma Komutanlığına gönderdi. Soruşturmanın bundan sonraki aşamalarına ilişkin elimizde başkaca veri bulunmamaktadır.

Deham Günay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Nehyet-Gunay-ve-Digerleri-Turkiye-Karari
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-12-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
İki kardeş olan Nehyet ve Deham Günay (olay tarihinde 17 yaşında idi) 11 Temmuz 1997 tarihinde, Irak sınırının yakınında yer alan Silopi’deki tarlalarında çalışırken yirmiye yakın jandarma grubu tarafından yakalandı. Nehyet jandarmalar tarafından cipe bindirilerek götürüldü. Geceyi geçirmiş olduğu Habur Jandarma Karakolu'nda gözaltına alınmadan önce, doktora götürüldü, ardından savcı huzuruna ve son olarak Silopi Sulh Ceza Hakimi'nin huzuruna çıkarıldı. Nehyet kardeşi Deham’ı bir daha ne gördüğünü ne duyduğunu belirtti.

Nehyet Günay tutuklanmalarının ertesi günü olan 12 Temmuz 1997 tarihinde, sanık olarak Silopi Savcısı tarafından sorgulandı. Jandarmaya vermiş olduğu beyanlarını yineledi. Aynı gün Silopi Sulh Mahkemesi Hakimi tarafından da sorgulandı ve jandarmaya vermiş olduğu beyanları yineledi «Kardeşimin silah kaçakçılığı faaliyetlerinin olup olmadığını bilmiyorum. Benimle aynı anda tutuklandı. Ama ardından kaçmış olduğunu söylediler» dedi. Hakim aynı gün Nehyet'in tutuklanmasına karar verdi.

Saat 07.00’de dokuz jandarma tarafından imzalanan 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağa göre, Deham Günay kendilerine Iraklı kaçakçılar ile randevusu olduğunu ve bu kişilerin tutuklanması için kendileri ile işbirliği yapabileceğini belirtti. Deham pişman olduğunu belirtmiş olmasından dolayı, jandarmalar ona güvendiler. Bu bilginin ardından jandarmalar sabah saat 03.00’e doğru Deham’ın eşliğinde pusu kurdular. Deham'ın, kendi gözetimleri altında, Iraklılar ile buluşmak üzere sınıra doğru gitmesine izin verdiler. Jandarmalar Deham’ın Iraklılarla uzlaşarak Hezir sınır nehrine doğru kaçmaya başladığını görünce hedef almadan ateş etti, ama kaçakları durdurmayı başaramadı. Olay esnasında 7,62 mm’lik 108 kurşun atıldığı belirtilmişse de ilgili yerde hiçbir boş kovan bulunmadı. Tutanakta kaçakların tutuklanmasına yönelik olarak yürütülen araştırmaların devam ettiği belirtiliyordu.

Hakim 14 Temmuz 1997 tarihinde, ortadan kaybolan Deham Günay’ın gıyaben tutuklanmasına karar verdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı 1 Ağustos 1997 tarihli iddianame ile Deham ve Nehyet’e karşı, silah kaçakçılığı ve yurda önemli sayıda silah sokmak için çete kurma iddiasıyla, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Silahlar Kanunun 12. maddesi uyarınca kamu davası açtı. İddianameye göre sanıklar, Irak’tan gelen üç kişi tarafından bırakılan silahla dolu torbaları almaya giderken onları kuleden gözetleyen bir nöbetçi tarafından fark edildiler.

DGM’de düzenlenen 2 Ekim 1997 tarihli duruşma esnasında Nehyet’in avukatı müvekkilinin ve kardeşinin yakalanmaları esnasında, jandarmaların şiddetli darbelerine maruz kaldıklarını söyledi. Deham’ın kafasına almış olduğu darbelerin ardından öldüğünü ve jandarmaların suçlarını ört pas etmek için sanığın kaçtığının belirtildiği sahte tutanak düzenlediklerini iddia etti. Nehyet’in de yakalanması esnasında darbelere maruz kaldığını ancak dinlendiği esnada hazır bulunan jandarmaların misillemesinden korktuğu için hakime aksini beyan etmiş olduğunun altını çizdi. Ayrıca müvekkilinin aleyhine kanıtların var olmadığını belirtti ve hakkında beraat kararı verilmesini talep etti.

Aynı duruşmada sınır kontrol kulelerinde nöbetçi olan jandarma G.Y.’nin ifadesi de okundu. Soruşturma esnasında alınan bu ifadeye göre G.Y. Hezil nehrini geçerek Türk topraklarına giren üç kişi gördü. Türk tarafında, tarlalarda çalışan iki kişi bunlara doğru yöneldi. Beş dakika sonra üç kişi Irak’a geri döndü. Türk tarafındaki iki kişi torbaları yol tarafında, samanların arasına gizledi. G.Y. o anda olayları komutanlığa telsiz ile bildirdi. Nehyet, kendi adına bu ifadeyi yalanladı.

Nehyet'in avukatı yine 4 Kasım 1997 tarihinde, DGM’nde, müvekkiline kötü muamelede bulunan kişilere karşı kovuşturma başlatılmasını talep etti. DGM, kanıt eksikliğinden dolayı talebi aynı gün reddetti ve Nehyet'in yine de ayrı bir şikayette bulunma hakkının olduğunu hatırlattı.

DGM 5 Ekim 1999 tarihinde Nehyet Günay’ı on yıl hapis cezasına çarptırdı ve ömür boyu kamu hizmetinden men etti. Mahkeme Günay kardeşlerin silah kaçakçılığında bulunmak üzere kimliği belirlenmemiş kaçakçılar ile çete kurduklarına karar verdi.

DGM, aynı kararda, Deham’a karşı açılmış olan davayı ayırdı.

Nehyet, tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurularak aynı gün serbest bırakıldı.

Nehyet, 11 Ekim 1999 tarihinde kararı temyiz etti.

Yargıtay, 5 Haziran 2000 tarihinde temyiz başvurusunu reddetti.

Deham’ın babası Sadun Günay tarafından yapılan suç duyurusu üzerine Silopi Cumhuriyet Savcısı iki kardeşin tutuklanmasından sorumlu olan dokuz jandarmaya karşı soruşturma başlattı.

Silopi Savcısı 15 Aralık 1997 tarihinde, 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağı imzalamış olan dokuz jandarmadan beşinin şüpheli olarak sorgulamasını gerçekleştirdi. Aralarında Komutan Üsteğmen İ.M’nin de bulunduğu bu jandarmalar, ilgili tutanağın içeriğinin doğru olduğunu ve Deham Günay’ın hiçbir kötü muameleye tabi tutulmadığını beyan etti. Jandarmalardan dördünün ifadeleri, artık Silopi bölgesinde olmamalarından dolayı, daha sonra istinabe yoluyla alındı. Bu ifadelerin de tespit tutanağı ile tutarlı olduğu görüldü.

17 Aralık 1997 tarihinde karakolda tanık olarak dinlenen Deham'ın babası Sadun Günay, karakol komutanının oğlunun başına gelenlerden muhtemelen haberdar olduğunu, ancak kendisine bilgi vermek istemediğini iddia etti.

Yine 17 Aralık 1997 tarihinde Deham ve Nehyet’in amcaları, Salih ve Sait Günay, karakolda ifadelerini verdiler.

Sait ve Salih Günay üç gün sınır boyunca Deham’ı aradıklarını ancak bulamadıklarını söyledi.

Sadun Günay Silopi Savcısı’na gönderdiği 26 Aralık 1997 tarihli dilekçesiyle, jandarmalar tarafından yakalanan oğlu Deham’dan hiçbir haber alamadığını yineledi. Pamuk tarlasında bulunan silahların menşei konusunda bilgi toplamak için elinden geleni yapacağına söz verdi ve kendisine oğlu hakkında bilgi verilmesini talep etti.

Sadun Günay 11 Şubat 1998 tarihinde Savcı tarafından dinlendi ve oğlu Deham’ın tutuklanmasından sorumlu olan birlik komutanı hakkında suç duyurusunda bulundu.

Nehyet Günay bu soruşturma çerçevesinde hiçbir şekilde sorgulanmadı.

Nehyet ve Sadun Günay'ın avukatı, 8 Mart 1999 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Savcısı'ndan dokuz jandarmaya karşı açılan soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi istedi. Bunun üzerine Silopi Cumhuriyet Savcısı’nın 16 Nisan 1998 tarihli takipsizlik kararı kendisine tebliğ edildi.

Avukat, 26 Mart 1999 tarihinde Savcının takipsizlik kararına itiraz etti. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Mayıs 1999 tarihinde bu itirazı reddetti.

Bunun üzerine kardeşi ve babası, Deham'ın zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak 14 Eylül 1999 tarihinde AİHM'ne başvuruda bulundular.

AİHM, 21 Ekim 2008 tarihli kararında Sözleşme'nin 2. maddesinin esas (devletin Deham'ın ölümünden sorumluluğu) ve usulden (etkili soruşturma yapılmaması) ihlal edildiğine karar verdi. Ayrıca, Sözleşme'nin 3. maddesinin başvuranların yakınlarının zorla kaybedilmesinden duyduğu acı ve ıstırap bağlamında Sadun ve Nehyet Günay açısından ihlal edildiğine karar verdi.

2 Şubat 2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Deham Günay'ın babası Narin Günay'ın zorla kaybedilmeye ilişkin yeniden ifadesi alındı.

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2017. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS