Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Lokman Akay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1995-11-07
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Lokman Akay’ın bedeni 07.11.1995 tarihinde İdil-Cizre karayolunda Deştedari yol ayrımında bulundu. Bunun üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 1995/210 hazırlık numarası ile soruşturma başlattı. Aynı tarihli otopsi tutanağında bedeninde dört, olay yeri tespit tutanağında ise beş adet kurşun izi bulunduğu belirtildi. Olay yerinde sekiz adet boş kovan bulundu. Bulgu ile ilgili ilk ekspertiz raporu 03.12.1995 tarihinde düzenlendi.

29.02.1996 tarihinde kardeşi İrfan Akay’ın, iş arkadaşı Abdurrahman Varışlı’nın ve babası Şemsi Akay’ın ifadesi alındı. İrfan Akay’ın ifadesine göre Lokman Akay beraber çalıştıkları iş yerinden saat 15.00 civarında çıktı ve kardeşine sebze sandıklarını at arabasına yükleyip eve gelmesini söyledi. Ancak İrfan Akay eve geldiğinde ağabeyi evde değildi. Abdurrahman Varışlı ifadesinde, çevresinden duyduğu kadarıyla Lokman Akay’ın Cizre Belediye Parkı yakınında elinde ilaç torbası ile görülmüş olduğunu belirtti. Şemsi Akay’ın ifadesine göre, olay günü Lokman Akay’ın eve gelmemesi üzerine ailesi Akay’ın iş arkadaşı Abdurrahman Varışlı’yı aradı ve saat 15.00 civarında işten eve gitmek üzere çıktığını öğrendi.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 07.11.1995 tarihinde 1995/210 hazırlık numarası ile soruşturma başlattı. 02.04.1996 tarihinde savcılık tarafından faillerle ilgili 1996/3 sayılı daimi arama kararı verildi.

1995-2013 yılları arasındaki dönem boyunca İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, İdil İlçe Jandarma Komutanlığı ve Sulak Jandarma Karakol Komutanlığı arasında benzer ifadeler içeren yazışmalar sürdü, ancak bir sonuç alınmadı. Faillerin kimliğine dair bir bilgiye ulaşılmadı.

25.03.2009 tarihinde Lokman Akay’ın eşi Mukaddes Akay tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına suçluların cezalandırılması talebiyle şikayet dilekçesi verildi. Mukaddes Akay dilekçesinde olay tarihinden önce eşinin kendisine Jitem elemanları tarafından soruşturulduğunu söylediğini ancak siyasi olaylarla ilgisinin bulunmaması sebebiyle bunun eşi tarafından önemsenmemiş olduğunu belirtti. Dilekçesinde, çevresinden duyduğu kadarıyla olay günü eşinin lokantadan çıktıktan sonra Atatürk parkı çevresinde, Toros marka beyaz bir araçtan inen ve o dönemde Jitem elemanı olarak tanınan dört kişi tarafından alınarak Cizre İlçe Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü, oradan çıktıktan sonra yine park çevresinde aynı araç ile ikinci kez alındığını park civarında ikamet eden bir kadından öğrendiğini belirtti. Lokman Akay’ın bedenini amcası Sabri Akay’ın aldığını ve bedeni gördüğünü, bedende otuz iki kurşun izi olduğunu, istenirse inceleme yapılması amacıyla mezarın açılabileceğini belirtti. Lokman Akay’ın iş arkadaşı Abdurrahman Varışlı’nın siyasi olaylara dahil olmuş olduğunu, Lokman Akay’ın kaybedilmesi sonrası yurtdışına kaçtığını ve olayın bununla ilgisi olabileceğini düşündüğünü ekledi. Ayrıca eşinin olay akşamı İdil’e tek başına gitmesinin mümkün olmadığını, İdil’e kadar iki adet askeri arama noktasının bulunduğunu ve kimlik kaydı yaptırmaksızın geçilemeyeceğini aktardı. İdil Cumhuriyet Başsavcılığında açılan dosya kapsamında kendi ifadesine başvurulmadığını, olayın yaşandığı dönemde Cemal Temizöz’ün Cizre İlçe Jandarma Komutanı olduğunu ve Jitemcilerin başkanı olduğunu, Cemal Temizöz’ü, onun emrindeki itirafçıları ve askerleri sorumlu tuttuğunu belirtti.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturmayı 06.02.2013 tarihli fezleke ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermesiyle dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca 2013/466 numaralı soruşturmaya kaydedildi. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2013/466 no.lu 6526 sayılı yasanın 19 maddesi ile TMK 10. Madde ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi nedeniyle 2014/10089 karar no.lu yetkisizlik kararını verdi ve dosya Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderildi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı 2014/1859 soruşturma sırasına kaydetti.

22 Temmuz 2014 tarihinde ailenin avukatı İdil Cumhuriyet Başsavcılığına 1995/210 soruşturma numaralı dosyanın daha etkin bir şekilde soruşturulması talebiyle bir dilekçe verdi. Soruşturmanın etkin yürütülmemesi gerekçesiyle ailenin avukatları Anayasa Mahkemesi’ne başvurduktan sonra İdil Cumhuriyet Başsavcılığı zamanaşımı süresinin dolması gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi.

Mahmut Abak ve Mehmet Emin Abak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1995-02-11 2015-03-03
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
11.02.1995 günü Mardin’in Kızıltepe İlçesi Kırkkuyu Köyü Aysun (Tılzerin) Mezrası'ndaki bir yağmur kuyusunda bir erkek bedeni bulunması üzerine Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1995/456 numaralı soruşturma başlatılarak, aynı gün otopsi ve olay yeri tespit tutanağı düzenlendi. Klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmadı. Olay yeri tespit tutanağı bedenin Mahmut Abak’a ait olduğunu ortaya koydu.

15.01.1995 tarihinde Urfa’nın Ceylanpınar ilçesi Sarayçesme köyünde Mahmut Abak ve Mehmet Emin Abak’ın beraber işlettikleri minibüsün yakılmış halde bulunması üzerine Ceylanpınar Cumhuriyet Başsavcılığınca 1995/39 numaralı soruşturma başlatıldı. Savcılık 26.09.1997 tarihinde yetkisizlik kararı vererek, dosyayı Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Bu soruşturma Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 1995/456 numaralı soruşturmasıyla birleştirildi.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı, 1995/456 numaralı soruşturma kapsamında 13.02.1995 tarihinde Mahmut Abak’ın annesi Sultani Abak’ın ifadesine başvuruldu. Sultani Abak, Eroğlu köylülerinin kendisine oğlunun askerler tarafından götürüldüğünü söylediklerini, bir aydan beri kendisinden haber alamadığını beyan etti.

Aynı soruşturma kapsamında Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, 13.02.1995 tarihinde Mahmut Abak'ın kardeşi Abdulkadir Abak, 22.11.2003 tarihinde Mahmut Abak'ın amcasının oğlu Mahmut Abi, 22.11.2003 tarihinde Eroğlu köyü sakinlerinden İsmail Kapan, Mehmet Salih Can, Sadu Abak, Mehmet Abak, Sabri Kapan ve 23.07.1995 tarihinde talimatla Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Şakir Begeç ve Ferman Abiç’in ifadeleri alındı. Tüm ifadeler askerler tarafından Eroğlu köyüne yapılan baskında Mahmut Abak ve Mehmet Emin Abak’ın götürüldüğünü ortaya koyuyordu.

04.08.2003 tarihinde Mehmet Emin Abak'ın babası Halil Abak Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu dilekçesinde, 14.01.1995 tarihinde Eroğlu köyünden askerler tarafından alındıktan sonra oğlundan bir daha haber alınamadığını belirtti ve tanık dinlenmesini talep etti. Bunun üzerine talimatla 28.04.2004 tarihinde Akhisar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mahmut ve Mehmet Emin'in amcaları Selim Abak’ın ifadesi alındı. Selim Abak da diğer ifadelerle aynı doğrultuda beyanlarda bulundu.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma kapsamında araştırma yapması için jandarmaya birçok talimat yazdı. Jandarma tarafından düzenlenen çok sayıda tutanakta “olaya ilişkin somut gelişme olmadığı, olayın PKK terör örgütünce gerçekleştirildiği, araştırmaya devam edildiği" belirtildi. Savcılık 13.04.2011 tarihinde daimi arama kararı verdi.

25.04.2006 tarihinde Mardin Asliye Hukuk Mahkemesi Mehmet Emin Abak'ın gaipliğine karar verdi. (esas no: 2005/79, karar no: 2006/185)

2009 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan 2009/3586 numaralı soruşturma kapsamında Halil Abak daha ayrıntılı bir şekilde tekrar ifade verdi.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 1995/456 numaralı soruşturması, faili meçhul cinayetlere ilişkin yeniden başlatılan Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2013/464 numaralı soruşturması ile birleştirildi. Bu soruşturma kapsamında tanık İsmail Özkul verdiği ifadesinde Mahmut Abak’ın bedenini Tılzerin köyündeki kuyudan nasıl çıkarttıklarını anlattı. Aynı soruşturma kapsamında Mahmut Abak ve Mehmet Emin Abak’ın işkence gördüğü evin sahibi Hüsamettin Abul’un ifadesine başvuruldu. Hüsamettin Abul evlerinde Mahmut Abak ve Mehmet Emin Abak’a işkence yapıldığını doğrulayan beyanlarda bulundu.

23.05.2013 ve 10-11.06.2013 tarihlerinde Mahmut Abak'ın bedeninin bulunduğu yağmur kuyusunda kendisiyle birlikte evinden alınan ve bir daha kendisine ulaşılamayan Mehmet Emin Abak'ın da bedeninin atılmış olabileceği düşüncesiyle Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından araştırmalar yapıldı. Araştırmalar sonucu elbiseleriyle birlikte bir adet insana ait olduğu düşünülen 77 adet kemik ve elbise parçaları ile muhtelif eşyalar bulundu. Bulunan kemikler, Mehmet Emin Abak'ın babası Halil Abak'tan alınan kan örnekleriyle birlikte İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na gönderildi. Biyoloji İhtisas Dairesi’nin 10.02.2014 tarih ve 1967 sayılı raporunda gönderilen kemiklerden elde edilen DNA ile Halil Abak'tan elde edilen DNA’nın uyumlu olduğu ve kemiklerin Mehmet Emin Abak'a ait olduğu 23 Nisan 2014’te tespit edildi.

2009 yılında yeniden canlandırılan soruşturmaların ardından Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı Temmuz 2013'te bir fezleke hazırladı. Fezlekenin ardından 20 Temmuz 2014’te, 2014/3415 soruşturma ve 2014/1591 esas numarasıyla hazırlanan 2014/295 numaralı iddianamede, içlerinde Abakların da olduğu, 1993-96 yıllarında Mardin'in Kızıltepe ilçesinde yaşanan 22 zorla kaybetme ve faili meçhul cinayetin şüphelisi olarak dördü ordu mensubu beşi korucu olan ve Bıçak Timi olarak bilinen bir Jitem ekibi tespit edildi.

İddianameyi kabul eden Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk duruşma öncesindeki talebi ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin kararıyla dava güvenlik gerekçesiyle Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledildi. 03.03.2015 tarihli ilk duruşmada sanıklardan emekli Albay Hasan Atilla Uğur ile dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu’nun rütbeleri sebebiyle, yargılanmaları için Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan izin alınması gerektiğine karar verildi. Yargılama izin alınana dek durduruldu. 18.10.2015 tarihinde görülen duruşmada ise HSYK’dan cevap gelmediği gerekçesiyle bir sonraki duruşma 15.01.2016 tarihine ertelendi. HSYK, henüz dördüncü duruşma gerçekleşmeden verdiği 03.12.2015 tarihli kararında, Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsalar bile, bu tür suçlar için izin alınmasına gerek olmadığına, en üst düzey kolluk amirlerinin görevlerini kötüye kullanmaları ve görevlerini ihmal etmeleri iddia edildiğinden hâkimlerin kovuşturma yapabileceğine karar verdi. 15 Ocak 2016’daki duruşmada dokuz sanıktan yalnızca Eşref Hatipoğlu salonda bizzat hazır bulundu. Aralarında Hasan Atilla Uğur’un da bulunduğu üç sanık ise SEGBİS sistemi ile duruşmaya katıldı. Bir sonraki duruşma 27 Nisan 2016 tarihine ertelendi. Davaya ilişkin geniş özet için tıklayın.

Davanın asker sanıkları Ergenekon davasından bir süre tutuklu kalan emekli Albay Hasan Atilla Uğur, dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu, Jandarma Komando Bölük Komutanı Ahmet Boncuk ve Başçavuş Ünal Alkan. Dört askerin, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’nin (JİTEM) Mardin ve Diyarbakır’daki yöneticileri olduklarının belirtildiği ve “Bıçak Timi” olarak adlandırılan örgütün korucu olan üyeleri ise Abdurrahman Kurga, Mehmet Emin Kurga, Ramazan Çetin, Mehmet Salih Kılınçaslan ve İsmet Kandemir. Dokuz sanık, “Silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek ve bu örgüte üye olmak, tasarlayarak insan öldürmek” suçlarından yargılanacak.

İddianamede mağdur ifadeleri, tanık beyanları, İstanbul CBS tarafından Ergenekon soruşturması kapsamında ele geçirilen belgeler, keşif tutanakları, iletişimin denetlenmesi tedbirinden elde edilen veriler, İstanbul ve Diyarbakır Terörle Mücadele Şube Müdürlüklerince hazırlanan JİTEM raporları, Adli Tıp Kurumu raporları, şüphelilere ait nüfus ve adli sicil kayıtları delil olarak gösterildi.

Davada şüpheli sıfatıyla yer alan Hasan Atilla Uğur 2007 yılında Albay rütbesiyle emekli oldu. Ergenekon soruşturması kapsamında 1 Temmuz 2008 tarihinde gözaltına alındı. Savcı tarafından mahkemeye sevk edilerek tutuklandı. 5 Ağustos 2013 tarihinde açıklanan mahkeme kararı sonucunda "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek" suçundan, suçun işlendiği tarih göz önünde bulundurularak eski TCK'nın 147. maddesi gereğince, 20 yıl hapis cezasına, "Kişisel verileri ele geçirme" suçundan 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ayrıca "Ateşli Silahlar Kanununa muhalefetten" 2 yıl 3 ay hapis ile 4 bin 500 Lira para cezası da uygulandı ve toplamda 29 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Özel yetkili mahkemeleri kaldıran, tutukluluğu azami 5 yılla sınırlayan yasa değişikliğiyle hakkında verilmiş ceza hükmü olmasına rağmen Mart 2014'te tahliye edildi. Diğer sanık emekli Albay Eşref Hatipoğlu ise emekli Üsteğmen Tünay Yanardağ ile birlikte Lice'de 1993 yılında Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın da aralarında bulunduğu 2'si asker 16 kişinin ölümüyle ilgili tutuksuz yargılanıyor.

Mahmut Kaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
3 Mart 2011 tarihinde içlerinde Mahmut Kaya’nın da yakınları bulunan toplam on iki kişi, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden süreçte gözaltında kaybolan, öldürülen veya yargısız infaza uğratılan yakınları için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular. Suç duyurusuna konu olan suçlar ise şu şekilde belirtildi: Sistematik olarak kasten öldürme ve işkence, kişi hürriyetinden yoksun kılma, kaybetme, Anayasal güvenceleri ortadan kaldırma, kişi özgürlüğü ve güvenliğini ihlal ve siyasi partiler, basın ve sendikalar üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal. Dilekçenin ilerleyen bölümlerinde TCK 77’den alınan referans da göz önünde bulundurularak, sistematik işkencenin insanlığa karşı suç olarak kabul edilmesi nedeniyle, evrensel bir hukuk kuralı olan zamanaşımının işlemeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiği ifade edildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2014 yılında, 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası için kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. 20 Ocak 2015 tarihinde bu karara itiraz edildi; ancak 16 Şubat 2015’te İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği, itirazın reddine hükmetti.

Mahrem Tanrıverdi ve Mehmet Tanrıverdi'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2005-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Nakip Tanrıverdi Lice Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak 06.05.1994 tarihinde güvenlik kuvvetlerince evlerine yapılan baskınla gözaltına alınan oğulları Ali, Mahfuz, Mehmet, Mahrem Tanrıverdi ve akrabaları Tarık Ergün’den; Ali, Mahfuz ve Tarık’ın 10.05.1994 tarihinde serbest bırakıldığını ancak hala bilmedikleri bir yerde tutulan Mehmet ve Mahrem’den haber alamadıklarını bildirerek akıbetlerinin araştırılmasını talep etti. Bunun üzerine, Lice Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatılarak 30.05.1994 tarihinde Lice İlçe Jandarma Komutanlığına yazı yazıldı ve gerekli araştırmanın yapılması istendi. Lice İlçe Jandarma Komutanlığı, 14.06.1994 tarihinde Mahfuz ve Mahrem Tanrıverdi isimli şahısların gözaltına alınmadığını Lice Cumhuriyet Başsavcılığına bildirdi. Nakip Tanrıverdi ise, Lice Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar dilekçe vererek Mahfuz ve Muharrem değil; Mehmet ve Muharrem Tanrıverdi hakkında araştırılma yapılmasını talep ettiğini beyan etti.

06.06.1994 tarihinde Nakip Tanrıverdi, Diyarbakır Olağanüstü Hal Valiliğine dilekçe vererek aynı taleplerini tekrarladı. Ancak, hiçbir sonuç elde edemedi.

10.01.2005 tarihinde, Lice Cumhuriyet Başsavcılığınca gerçekleştiği ileri sürülen eylemler hakkında Askeri Yargının görevli olduğu gerekçesiyle 2005/2 numaralı görevsizlik kararı verilerek dosya Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına gönderildi. Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı 2005/833 hazırlık numarasıyla dosyaya ilişkin soruşturmaya devam etti.

25.01.2005 tarihinde, Kadriye Tanrıverdi avukatına verdiği ifadede kayıp olan oğullarının akıbeti hakkında bilgi istediğini ve ilgililer hakkında şikayetçi olduğunu beyan etti. Bunun üzerine aile avukatı Diyarbakır 7. Kolordu Askeri Savcılığına dilekçe yazarak dosyada görevsizlik kararı verilerek Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini, gözaltına alınmış olan Mahfuz, Ali, Tarık’ın ve Kadriye Tanrıverdi’nin ifadesinin alınmasını, Lice İlçe Jandarma ve Emniyet Müdürlüğünden gözaltı olayı ile ilgili bilgi alınmasını, gözaltı kayıt defterlerinin istenmesini, kayıplarla ilgili yapılmış başvuru varsa hakkında hangi işlemlerin yapıldığının öğrenilmesini talep etti.

Aile avukatı 02.03.2005 tarihinde Diyarbakır 7. Kolordu Askeri Savcılığına tekrar dilekçe vererek yapılan hazırlık soruşturması sonucunda açılacak ceza davasına müdahil vekili olarak katılmak istediğini beyan etti. Ayrıca, 5233 sayılı yasa kapsamında tazminat talebinde bulunabilmek için dosyanın onaylı fotokopisi de aynı dilekçede talep edildi. Ancak, savcılık tarafından soruşturmanın gizli olması ve dosyadan örnek isteme hakkının sadece müdafilere verilmesi sebebiyle bu talep reddedildi. Bunun üzerine, aile avukatı Diyarbakır 7. Kolordu Askeri Mahkemesi Başkanlığından dosya örneğinin verilmesi için gereğinin yapılmasını talep etti.

21.04.2005 tarihinde, Kadriye Tanrıverdi adına aile avukatları Diyarbakır Valiliğine dilekçe yazarak dosya örneğinin temin edilip müvekillerinin uğradığı maddi ve manevi zararın 5233 sayılı kanun kapsamında tazmin edilmesini talep etti. Diyarbakır Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyon Başkanlığı Zarar Tespit Bürosu, söz konusu dilekçeye 22.12.2011 tarihinde cevap vererek kayıp iddialarını destekleyen herhangi bir bilgi veya belgeye ulaşamadıklarını, Mehmet Tanrıverdi hakkında PKK üyesi olmaktan dolayı yakalama emrinin bulunduğunu, üyeliğinin Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünce gönderilen belgelerle desteklendiğini, yaşandığı iddia edilen olayın üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen hala gaiplik kararı alınmadığını ve iddiaları tespit edecek bilgi veya belgeleri komisyona sunmadıkları takdirde başvurunun eksik evraktan reddedileceğini ifade etti.

18.10.2005 tarihinde, Kadriye Tanrıverdi’nin vekilliğini yapan aile avukatı, Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına dilekçe yazarak 12.06.1994 tarihinde Kulp İlçesi, Bağcılar Köyü, Düzpelit Mezrası Kevirikok tepesinde tespit edilen önce kurşuna dizilip, sonra yakılmış 8 kişi arasında müvekillerinin çocuklarının da olabileceğine dair güçlü bir kanaate sahip olduklarını, söz konusu olayla ilgili soruşturmanın Diyarbakır Başsavcı Vekilliğinin (eski DGM Başsavcılığı) 1994/5327 hazırlık dosyasında devam ettiğini ve dosyanın incelenerek bulunan bedenler ile müvekkilinin DNA karşılaştırmasının yapılmasını talep etti.

27.03.2006 tarihinde Ali Tanrıverdi’nin Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında ifadesi alındı. Ali Tanrıverdi, ismi Erdal olan rütbeli bir askerin kendisine tütün getirmesi halinde kardeşlerini serbest bırakacağını söylediğini, ertesi gün Lice İlçe Jandarma Komutanlığına tütünü götürdüğünde ise kendisine Erdal’ın kardeşleriyle beraber Bolu Askeri Komutanlığına götürüldüğü bilgisi verildiğini beyan etti. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca aynı tarihte Kadriye Tanrıverdi’nin ifadesine de başvuruldu.

Kadriye Tanrıverdi, 02.04.2010 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak 01.04.2010 tarihinde evine gelen polislerin 1994 yılından beri kendisinden haber alamadığı oğlu Mehmet Tanrıverdi’yi sormaları olayının araştırılmasını talep etti. Bunun üzerine başsavcılık Mehmet Tanrıverdi hakkında Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan yakalama kararı bulunduğunu belirtti ve ceza hukuku bakımından soruşturmayı gerektirir bir durum bulunmaması nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi (karar no: 2010/123). Kadriye Tanrıverdi, 20.04.2010 tarihinde Siverek Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına sunulmak ve Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesiyle karara itiraz ederek şüpheliler hakkında kamu davası açılması talebinde bulundu.

26.04.2010 tarihinde aile avukatı Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimliğinden Mahrem ve Mehmet Tanrıverdi’nin gaipliğine hükmedilmesini talep etti. Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi, 28.04.2010 tarihinde yargılamanın 20.07.2010 gününe bırakılmasına tensiben karar verdi. 20.07.2010 günü yapılan duruşmada mağdurların kardeşleri Edibe Özkan, Meliha Doğan ve Müslüme Can’ın ifadelerine başvuran Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi, yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesini reddederek talep halinde dosyanın görevli ve yetkili Lice Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verdi (esas no: 2010/332). 27.01.2011 tarihinde Lice Asliye Hukuk Mahkemesince bazı usuli sebeplerden dolayı duruşmanın 14.04.2011 gününe bırakılmasına karar verildi. 14.07.2011’de Lice Asliye Hukuk Mahkemesi tekrar usuli gerekçelerle duruşmayı 15.09.2011 tarihine erteledi. 02.02.2012 tarihinde Lice Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından ilan süresinin dolmasının beklenmesi gerekçesiyle duruşma günü tekrar ertelenerek, 12.04.2012 tarihi kararlaştırıldı.

23.01.2012 tarihinde Kadriye Tanrıverdi avukatları aracılığıyla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesinde, Diyarbakır Merkez Kapalı Cezaevi ve JİTEM merkezi olarak kullanılan binanın etrafında insan kemiklerine rastlanılması üzerine Savcılıkça başlatılan soruşturma kapsamında elde edilen insan kemiklerinin Mehmet ve Mahrem Tanrıverdi’ye ait olup olmadığının DNA testi yoluyla tespit edilmesini talep etti.

29.11.2013 tarihinde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı, Ahmet Tekin, Mahrem Tanrıverdi ve Mehmet Tanrıverdi isimli şahısların kayboldukları iddiası üzerine başlatılan soruşturma için, aynı olayla ilgili Diyarbakır TMK 10 ile Yetkili ve Görevli Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma yürütüldüğünün anlaşılması gerekçesiyle görevsizlik kararı verdi. Ancak 19.03.2014 tarihinde sözü edilen Başsavcılık da görevsizlik kararı verdi. 08.09.2014’de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Ahmet Tekin, ile Mehmet Tanrıverdi ve Mahrem Tanrıverdi’nin mağdur sıfatıyla yer aldıkları soruşturma dosyalarında fiili ve hukuki irtibat bulunduğunun anlaşılmasıyla birleştirme kararı verildi.

Bu karardan bir gün sonra, 09.09.2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu, 2014/9348 soruşturma numaralı toplam üç maktul ve on bir mağdurun yer aldığı dosyada, içlerinde Mahrem ve Mehmet Tanrverdi ile Ahmet Tekin’in de bulunduğu dokuz kişi ile ilgili ayrıma kararı verdi. 27.11.2014’te Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, Mahrem Tanrıverdi, Mehmet Tanrıverdi ve Ahmet Tekin hakkında, o güne kadar fail/failler ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamış olunması gerekçesi ile daimi arama kararı verildi.

Makbule Ökden'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-09
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
3 Eylül 2009 tarihinde Şırnak’ın Cizre ilçesine bağlı Basisk (Kuştepe) köyü yakınlarında yol yapım çalışması sırasında iki insana ait olduğu tahmin edilen kemikler ve kemiklerin yanında kadın giysileri, puşi ve yöresel kıyafetler bulundu. Durum, yol çalışmasında görev yapanlar tarafından Cizre İlçe Jandarma Komutanlığına bildirildi. Yapılan ilk tespit ve gözlemde kemik parçalarının 30-35 yaşlarında erkek ve 20-25 yaşlarında kadın olmak üzere iki ayrı kişiye ait olabileceği değerlendirmesi yapıldı. Ayrıca, kadına ait olabileceği düşünülen kafatası kemiğinde mermi girişi olabilecek bir delik tespit edildi.

7 Eylül 2009 tarihinde Siti Tanrıverdi, kadına ait olduğu düşünülen kemiklerin, 1991 yılında kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan kızı Makbule Ökden’e ait olabileceğine dair Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe vererek, gerekli DNA incelemelerinin yapılmasını talep etti. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca 2009/1591 dosya numarasıyla soruşturmaya başlanarak olay yeri inceleme raporu ve ölü muayene zaptı tanzim edildi. Aynı tarihte, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. Maddesi ile Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığını olay hakkında bilgilendirdi. İş makinesi operatörü Raşit Dikmen’in ve Kuştepe köyü muhtarı Nusret Boyacı’nın ifadelerine başvuruldu.

Sitti Tanrıverdi, 8 Eylül 2009 tarihinde vekili huzurunda Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında ifade verdi. 9 Eylül 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, DNA incelemesine esas olmak üzere Siti Tanrıverdi’den alınan kan örneğini, olay yerinden alınan kemik parçaları ve diğer deliller ile birlikte İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına göndererek gerekli araştırmanın yapılmasını talep etti. 18 Eylül 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, dosyanın, aralarında hukuki ve fiili irtibatın mevcut olduğu gerekçesiyle 2009/430 soruşturma sayısı üzerinden yürütülen dosya ile birleştirilmesine ve 2009/1591 soruşturma numaralı kaydın kapatılarak soruşturmaya 2009/430 soruşturma numaralı dosya üzerinden devam edilmesine karar verdi.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 30 Eylül 2009’da İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığından tekrar gerekli araştırmanın yapılmasını talep etti. Cizre Sulh Ceza Mahkemesi, 9 Ekim 2009 tarihinde ilgili talebi kabul ederek gerekli moleküler genetik incelemenin yapılmasına karar verdi. Siti Tanrıverdi’den alınan örnekler ile bulunan kemiklerden alınan örnekler arasında yapılan DNA mukayesesi sonucunda bulunan kadın bedeninin Siti Tanrıverdi’nin kızı Makbule Ökden’e ait olduğu tespit edildi.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturmayı 06.02.2013 tarihli fezleke ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermesiyle dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca 2013/466 numaralı soruşturmaya kaydedildi. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 2013/466 numaralı 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK 10. madde ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi nedeniyle 2014/10089 numaralı yetkisizlik kararını verdi ve dosya Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı 2014/1859 soruşturma sırasına kaydetti. Soruşturma halen sürüyor.

Maksut Tepeli'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Aile ve İHD’li avukatlar, 2003′te Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Tepeli ile aynı operasyonda gözaltına alınan ve şubede birlikte sorgulanan A. Y. ve Ş. Ç., Maksut Tepeli’nin işkence gördüğüne tanıklık etti, ifade verdi. Maksut Tepeli’nin 6 Şubat 1984 tarihinde Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde öldüğü yazılı ‘Ölü Muayene ve Zabıt Varakası’na ulaşıldı. Bu belgenin altında Üsküdar Cumhuriyet savcısı Olgun Alpay ve Adli Tabip Kemalettin Artuner'in imzası vardı. Avukatların çalışmaları sonucunda o dönemde Maksut Tepeli’yi işkenceyle öldüren polislerin kimliklerinin tespit edildiği ama Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığının polisler hakkında takipsizlik kararı verdiği de ortaya çıktı. Ancak Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı, 2006 yılında şikayet hakkında takipsizlik kararı verdi. Karara yapılan itiraz, Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. 3 Mart 2011 tarihinde, aralarında Maksut Tepeli’nin eşi Şehriban Tepeli’nin de yer aldığı toplam on iki kişi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na, zorla kaybedilmeler üzerinden suç duyurusunda bulundular. 2011 yılında yapılan suç duyurusuna ilişkin olan 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından 24.12.2014 tarihinde verilen zaman aşımı kararıyla takipsizlikle sonuçlandı. Bu karara 22 Ocak 2015’te itiraz edildi ancak İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliği 16 Şubat 2015’te itirazın reddine hükmetti.
Mehdi Akdeniz'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF AKDENIZ v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 31 Mayıs 2005 tarihli kararına göre 20 Şubat 1994 tarihinde Kulp Bölge Jandarma Karakolu’ndan yaklaşık 200 asker Diyarbakır’ın Kulp İlçesinin Sesveren Mezrasına geldi ve köylüleri evlerinden çıkmaya zorladılar. Köylüler, köy meydanında toplandı ve askerler, köylülerin evlerini yakmaya başladılar.

Askerlerden biri, elindeki listeden altı erkeğin ismini okudu: Halit Akdeniz (35), İrfan Akdeniz (18), Mehmet Şirin Allahverdi (35), Ziya Çiçek (22), Faik Akdeniz (35) ve Mehdi Akdeniz (22). Askerler daha sonra bu altı kişiyi dövdü; Mehdi, en ağır muameleye maruz kaldı.

Askerler köyde iki saat kadar kaldı ve daha sonra bu altı kişilik grupla yaklaşık 1.5 kilometre uzaklıkta olan bir araca binerek diğer bir köye gittiler.

Mehdi ile birlikte gözaltında tutulan görgü tanıkları, Mehdi'nin beş gün boyunca Kulp Bölge Jandarma Karakolu’nda alıkonduğunu söylediler. Görgü tanıklarına göre, gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz bırakıldı ve altı kişi içerisinde en ağır muameleyi o gördü. Görgü tanıkları, Mehdi’nin Diyarbakır’a götürülmeden önce bir hafta boyunca alıkonmuş olduğu Silvan’da da çok kötü koşullarda bulunduğunu doğruladılar.

O tarihten beri, Mehdi'nin annesi Mevlüde Akdeniz oğlunun nerede olduğu ya da akıbeti hakkında hiçbir bilgi alamadı. Mevlüde Akdeniz sözlü ve yazılı olarak Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne birçok başvuruda bulunarak oğlu hakkında bilgi almaya çalıştı ancak gözaltında olduğu inkar edildi.

28 Şubat 1994 tarihinde tutulmuş olan ve Kulp Jandarma Karakolu’ndan üç jandarma yetkilisi ile dört jandarma erinin imzaladığı bir gözaltı kaydına göre, söz konusu altı kişiden beşi, Halit Akdeniz, M.Şirin Allahverdi, Ziya Çiçek, Faik Akdeniz ve İrfan Akdeniz, jandarmalar tarafından düzenlenen bir operasyonla yakalandılar. Ayrıca rapora göre, beşinin vücudunda da kaçma teşebbüsü ve güç kullanımı sonucu oluşmuş birçok yara izi bulunmaktaydı.

11 Mayıs 1994 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı’na vermiş olduğu dilekçesinde Mevlüde Akdeniz, oğlunun akıbetine dair kendisine bilgi verilmesini istedi. Mevlüde'nin 11 Mayıs 1994 tarihinde vermiş olduğu dilekçeye ilişkin Cumhuriyet Başsavcısı tarafından el yazısı ile yazılmış olan bir nota göre, oğlunun ismine gözaltı kayıtlarında rastlanmadı.

6 Ocak 1995 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı, Kulp Bölge Jandarma Karakolu komutanından Mevlüde'yi, Mevlüde'nin oğlu ile birlikte gözaltına alındığı iddia edilen beş kişi ile beraber Savcılığa çağırmasını istedi. Cumhuriyet Savcısı ayrıca, Mevlüde'nin köyünde yaşamakta olan Cevdet Yılmaz ve Reşat Pamuk isimli şahısların da çağrılmasını talep etti. Aynı talep 26 Temmuz 1995 tarihinde tekrarlandı. 27 Ağustos 1995 tarihinde iki jandarma askeri tarafından hazırlanan ve Kulp Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilen bir raporda, Kulp Cumhuriyet Savcısı’nın 26 Temmuz 1995 tarihli mektubunda değindiği kişilerin, olaylardan üç yıl önce köylerini terk ederek bilinmeyen bir yere gittiği iddia edildi.

Cumhuriyet Savcıları ve jandarmalar arasında, Savcıların Mevlüde ve diğer yedi kişiyi bulmak amacıyla yaptığı başarısız girişimleri ortaya koyan benzer yazışmalar, Mehdi ile aynı zamanda gözaltına alındığı iddia edilen altı kişiden biri olan Halit Akdeniz’in yerinin tespit edildiği 1996 senesi Haziran ayına kadar devam etti.

13 Haziran 1996 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan bir ifadeye göre, Halit Akdeniz 1994 senesi Şubat ayında bir grup askerin köye geldiğini ve köylüleri köyün dışında topladığını belirtti. Daha sonra askerler, köydeki evleri ateşe verdiler. Kendisi, oğlu İrfan, Mehdi ve diğer üç kişi kötü muameleye maruz bırakıldı. Daha sonra gece boyu tutuldukları Sivrice Jandarma Karakolu’na götürüldüler. Ertesi sabah, dört gün boyunca gözaltında tutuldukları, gözlerinin bağlandığı, dövüldükleri ve sorguya çekildikleri Kulp Komanda Tugayı’na götürüldüler. Söz konusu dört günün sonunda, Mehdi dışındakiler Kulp Merkez Jandarma Karakolu’na getirildiler ve Mehdi’yi bir daha göremediler. 15 gün daha gözaltında tutuldular ve gözaltı sürelerinin bitiminde Faik Akdeniz dışında herkes serbest bırakıldı.

20 Haziran 1996 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı, Mehdi ile birlikte gözaltına alınan diğer altı kişiden biri olan Mehmet Şirin Allahverdi’nin ifadesini aldı. Halit ve İrfan Akdeniz’in ifadelerine benzer bir ifade veren Allahverdi, Mehdi Akdeniz’in 1994 senesi Şubat ayında askerlerle birlikte köye gelen itirafçı tarafından teşhis edilmiş olduğunu ekledi.

Kulp Cumhuriyet Savcısı, 15 Ağustos 1996 tarihinde Mevlüde Akdeniz’İn ifadesini aldı. Mevlüde daha önceki ifadelerinii tekrarladı ve oğlunun akıbetini öğrenmek istediğini yineledi.

19 Ağustos 1996 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı tarafından Halit Akdeniz, İrfan Akdeniz ve Mehmet Şirin Allahverdi’den alınan ifadeler Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na gönderildi. Kulp Cumhuriyet Başsavcısı ayrıca Faik Akdeniz ve Ziya Çiçek’i bulma çalışmalarının devam edeceğini belirtti.

Faik Akdeniz 16 Eylül 1996 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulandı; Halit Akdeniz, İrfan Akdeniz, Mehmet Şirin Allahverdi ve Mevlüde Akdeniz tarafından verilen ifadelere benzer bir ifade verdi.

5 Aralık 1996 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı, Kulp Bölge Jandarma Karakolu’na bir mektup gönderdi ve 1994 senesi Şubat ayında Karaorman Köyü’nde bir operasyon düzenlenip düzenlenmediğini sordu.

27 Aralık 1996 tarihinde Kulp Bölge Jandarma Karakolu komutan yardımcısı, Karakol’daki kayıtlara göre 1994 senesi Şubat ayında Karaorman veya Sesveren Köyü’nde hiçbir operasyon düzenlenmemiş olduğunu belirten yazılı bir cevap gönderdi.

Aynı gün Kulp Cumhuriyet Savcısı, Mehdi ile gözaltına alınmış olduğu iddia edilen beşinci kişi olan Ziya Çiçek’in ifadesini aldı. Çiçek, Mevlüde Akdeniz ve Mehdi ile gözaltına alınmış oldukları iddia edilen diğer dört kişi tarafından verilen ifadeleri doğruladı.

14 Ocak 1998 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı, Kulp ve Silvan Bölge Jandarma Karakollarından, Diyarbakır İl Jandarma Karakolu’na ve Diyarbakır Polis Karakolundan Savcılığa, 20 Şubat 1994 ve 10 Ocak 1995 tarihleri arasında sırasıyla karakollarında gözaltına alınan kişilerin isimlerini gösteren gözaltı kayıtlarını göndermelerini istedi.

24 Ocak 1998 tarihinde Kulp Bölge Jandarma Karakolu komutanı, Kulp Savcılığına 20 Şubat 1994 ve 10 Ocak 1995 tarihleri arasında gözaltına alınan kişilerin isimlerini gönderdi. Söz konusu mektuba göre, Halit Akdeniz, Ziya Çiçek, Mehmet Allahverdi, İrfan Akdeniz ve Faik Akdeniz isimli kişiler 28 Şubat 1994 tarihinde PKK ile işbirliği yaptıklarından şüphelenildiği için gözaltına alınmıştı.

2 Şubat 1998 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’na Halit Akdeniz, Ziya Çiçek, Mehmet Allahverdi, İrfan Akdeniz ve Faik Akdeniz isimli kişilerden alınmış olan ifadelerin, Mevlüde Akdeniz'in iddialarını doğruladığını bildirdi. Jandarmalardan, Mehdi'nin gerçekten kendileri tarafından gözaltına alınıp alınmadığına dair bilgi almak istedi.

16 Şubat 1998 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı, Reşat Pamuk’un ifadesini aldı. Pamuk daha önce, Kulp yakınlarındaki Yayık Köyü’nde yaşamakta olduğunu belirtti; 1994 senesi Ramazan ayında Silvan Kasabası’nda kendisi ve bir grup arkadaşının askerler tarafından gözaltına alındığını ancak kendisinin Mehdi Akdeniz’i tanımadığını belirtti.

Kulp Cumhuriyet Savcısının 14 Ocak 1998 tarihli mektubuna, 24 Şubat 1998 tarihinde verdiği yanıtta Diyarbakır Polis Karakolu şefi, Mehdi Akdeniz’in polis tarafından gözaltına alınmış olmadığını belirtti.

Ayrıca 24 Şubat 1998 tarihinde Müdürlük, Diyarbakır Mahkemesi Savcılığı’na Mehdi ile birlikte gözaltına alınmış olduklarını iddia eden kişiler tarafından verilen ifadelerin içeriklerinin doğruluğunu kontrol etmesini istedi. Söz konusu mektup aynı gün Kulp Cumhuriyet Savcısı’na gönderildi.

25 Şubat 1998 tarihinde Kulp Cumhuriyet Savcısı, Kulp Bölge Jandarma Karakolu komutanının dikkatini, almış olduğu formda 28 Şubat 1998 tarihinde gözaltına alınmış olan beş kişinin serbest bırakılma tarihlerinin yer almadığına çekti. Cumhuriyet Savcısı, komutandan karakolunda söz konusu şahıslara ilişkin ne tür işlemler yapıldığına ilişkin bilgi vermesini istedi.

24 Şubat 1994 ve 21 Mart 1994 tarihleri arasında Diyarbakır Jandarma Komutanlığında alıkonan kişilerin isimlerinin olduğu birtakım gözaltı kayıtlarına göre, söz konusu beş kişi 5 Mart 1994’ten, Diyarbakır Mahkemesinin beraatlarına karar verdiği 8 Mart 1994'e kadar orada alıkondu.

16 Mart 1998’de, Diyarbakır Mahkemesi Savcısı,1994 Şubatında tutuklanmalarının ardından İrfan Akdeniz, Mehmet Allahverdi ve Faik Akdeniz aleyhinde yapılan cezai takibatla ilgili olarak bazı belgeleri Müdürlüğe yolladı. Bu belgelere göre, bu üç kişi yargılanmış ve terör örgütüne yardım ve yataklık etme suçundan beraat etmişlerdi.

25 Mart 1998’de, Kulp Savcısı, bir kez daha Kulp Jandarma Komutanlığı’ndan Karaorman köyünde 20 Şubat 1994’ten beri tutuklu bulunan kişilerin isimlerini istediler.

11 Nisan 1998’de, Sivrice Jandarma Karakolu komutanı, bir raporda 20 Şubat 1994’te Karaorman köyünde karakolundaki askerler tarafından hiçbir operasyonun gerçekleştirilmediğini ifade etti.

Söz konusu olayların olduğu sırada Karaorman köyünün muhtarı olan Mehmet Nuri Sansar, 15 Nisan 1998’de Kulp Savcısı tarafından sorgulandı. Sansar, 20 Şubat 1994’te iki askerin içeri girip oradakilerden camiden ayrılmalarını istedikleri sırada, Karaorman köy camisinde dua etmekte olduğunu belirtti. Sansar daha sonra, köyün askerler tarafından kuşatıldığını ve köylülerin köy dışında toplandığını belirtti. Askerlerin komutanının kendisini yanına çağırarak bazı köylülerin gerillaya erzak temin ederek yardımda bulundukları yönünde istihbarat aldıklarını; hangi köylülerin yardımda bulunduğunu kendisine söylemesini istediğini anlattı. Sansar bilmediğini söyleyince, askerler onu uzağa götürüp dövdüler. Askerlerin arasında, yüzü kapalı olan bir de itirafçı bulunmaktaydı. İtirafçı hiçbir şey söylemedi, ancak altı kişiyi işaret etti. Altı kişi uzağa götürüldü ve Mehdi Akdeniz hariç diğerleri bir süre sonra serbest bırakıldı.

Cevdet Yılmaz, 29 Nisan 1998’de bir savcı tarafından sorgulandı. Yılmaz, Mehdi Akdeniz’in yaşadığı Sesveren köyünün yanındaki Yayık köyünde oturduğunu ifade etti. Yılmaz ayrıca, 1994 Şubatında tutuklandığını ve Mehdi Akdeniz’i gördüğü Silvan’daki tutuklu evine götürüldüğünü belirtti. Kendisinin ve diğer tutukluların Diyarbakır Mahkemesi’Mahkemesinde yargıç önüne çıkarıldığını ama Mehdi'yi bir daha görmediğini ifade etti.

22 Mayıs 1998 tarihinde Kulp Savcısı, Silvan Savcısından birkaç görgü tanığının iddia ettiği gibi Mehdi Akdeniz’in orada tutuklu kalıp kalmadığını doğrulamak için Silvan’daki Jandarma Komutanlığı ile iletişime geçmesini istedi.

13 Haziran 1998’de, Silvan Jandarma Komutanlığı komutanı, gözaltı kayıtlarına göre, 1994 Şubatında Mehdi Akdeniz’in Komutanlık’ta alıkonmadığını Silvan Savcısı’na bildirdi.

29 Haziran 1998’de, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı Komutan Yardımcısı Kulp Savcısına 1994 Şubatında Karaorman köyünde operasyon gerçekleştirilmediğini belirtti.

18 Ağustos 1994 tarihinde Mevlüde Akdeniz AİHM’ne başvurdu. 31 Mayıs 2005 tarihli kararında AİHM, Mehdi Akdeniz’in ölüm karinesinin gerçekleştiğine karar vererek, ölümünden devletin sorumlu olduğuna hükmetti, zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak Sözleşme'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ihlal edildiğine karar verdi.

AİHM ayrıca, Mehdi’nin yakalanırken ve gözaltında maruz kaldığı muamelenin ve zorla kaybedilmesiyle ilgili yakınlarının çektiği acıların Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali olduğuna karar verdi. AİHM Mehdi'nin zorla kaybedilmesinin, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen Sözleşme'nin 5. maddesini ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesini de ihlal ettiğine karar verdi.

Mehmet Acar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Temizöz ve Diğerleri Davası İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Şubat 1994 tarihinde bölgede Bedran ve Hakim olarak tanınan itirafçılar ve sivil giyimli, telsizli iki-üç kişi köye gelip Mehmet Acar’ı gözaltına aldı. İki gün gözaltında kaldıktan sonra ailenin bir tanıdığı olan aşiret reisi Osman Demir’in aracılığıyla serbest bırakıldı. İki gün sonra aynı kişiler köye tekrar geldi ve Mehmet Acarı gözaltına aldı. Bir daha kendisinden haber alınamadı.

16 Aralık 2008 tarihinde gazeteci Faruk Arslan’ın yazdığı “Ergenekon’un karanlık ismi Tuncay Güney” adlı kitapta, Tuncay Güney’in 1990’lı yıllarda öldürülen pek çok kişinin asitle yakıldıktan sonra Şırnak’ın Silopi İlçesi’ndeki Botaş tesisleri ve Cizre-Silopi arasındaki açılan kuyulara gömüldüğü iddiaları için Şırnak Barosu Başkan’ı Nuşirevan Elçi’nin yapmış olduğu suç duyurusunu dikkate alan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, kuyuların açılmasına karar verdi.

26 Ocak 2009 tarihinde Mehmet Acar’ın kardeşi Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede Bedran (Adem Yakin) adlı kişinin, kardeşinin kaçırılmasıyla ilgisinin bulunduğunu ve kendisinden şikayetçi olduğunu söyledi.

27 Ocak 2009 tarihinde Reşit Acar Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede, Silopi’deki Botaş Kuyuları, Sinan Lokantası kuyusu, kimsesizler mezarlığı ve Görümlü Karakolu etrafındaki kuyuların açılıp kardeşinin bedeninin bulunmasını talep etti. 11 Mart 2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz’e Süleyman Bayat isimli şahıs bir ihbar mektubu gönderdi. İhbarı yapan kişi bölgede uzun yıllar uzman çavuş olarak görev yaptığını ve Ergenekon örgütü tarafından gerçekleştirilen bir çok eyleme tanıklık ettiğini, Botaş Lojmanları civarında kayıp bedenleri aramak amacıyla yapılan kazıların yanlış yerde yapıldığını, asıl yerin lojmanlara yakın voleybol sahası olduğunu belirtti. 12 Mart 2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıda Silopi ve civarındaki kayıp kişilerle ilgili mevcut dosyalar, orada görev yapmış askerlerin isimleri ve görev yaptığı yıllar hakkında bilgi talep edip Ergenekon davasında şüpheli olan Tuncay Güney’in beyanlarına uygun olarak kazıların yapılmasını istedi.

25 Mart 2009 tarihinde Silopi ve Kuştepe’de yapılan kazılar neticesinde insan kemiklerinin bulunduğunun duyulmasıyla birlikte birçok kayıp yakını gibi Mehmet Acar’ın kardeşi Reşit Acar da Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Ağabeyinin olay günü Hakim (Abdulhakim Güven) ve Bedran (Adem Yakin) tarafından ifadesi alınacak denilerek bir araca bindirilip götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alamadıklarını anlattı. Şikayetçi, ağabeyinin kaybolmasının ardından İlçe Jandarma Komutanlığına gidip akıbetini öğrenmek istediklerini ancak gözaltında olduğunun kabul edilmediğini ve kendilerine abisini aramamaları yönünde telkinlerde bulunulduğunu anlattı. Cemal Temizöz ve Abdulhakim Güven’den şikayetçi olduklarını beyan ederek bölgede çıkan insan kemikleri için kendileri ile DNA eşleştirilmesi yapılmasını talep etti. Savcılık şikayetçinin tanıklarını da dinledi.

14 Nisan 2009 tarihinde Mehmet Acar’ın abisi Ali Acar tanık sıfatıyla ifade verdi.

4 Mayıs 2009 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumunun hazırladığı raporda, kazılarda bulunan kemik parçaları üzerine yaptığı inceleme sonucunda, örneklerin içerisinde yer alan kemiklerin insana ait kemikler olmadığı ve bulunan bez parçalarının deforme olması nedeniyle DNA testine cevap vermediği belirtildi.

26 Mayıs 2009 tarihinde korucubaşı ve aşiret reisi olan Osman Demir’in oğlu Ahmet Demir tanık sıfatıyla ifade verdi. İfadesinde Cabbar, Yavuz, Tuna isimli şahısları tanımadığını, yalnızca Bedran isimli şahsı tanıdığını ve itirafçı olarak jandarmada çalıştığını bildiğini söyledi.

16 Mart 2012 tarihinde 2013/41 numarası ile düzenlenen fezleke soruşturma dosyası (2009/430) ile beraber TMK 10. madde ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Dosya burada 2013/466 numarası ile kayıt edildi.

Aynı dönemde "Tükenmez Kalem" kod adıyla savcılığa ifade veren Abdulhakim Güven, kendisinin de içinde olduğu bir ekipçe işlenen birçok kayıp ve faili meçhul olayla ilgili verdiği ifadelerde Mehmet Acar’ın Adem Yakin tarafından infaz edildiğini belirtti ve savcılık gizli tanığın beyanlarının şikayetçi ve tanık beyanları ile örtüştüğünü tespit etti. Mehmet Acar’ın öldürülmesi Temizöz Davası iddianamesine delil olarak girdi ancak 20 maktul ile ilgili olarak yargılanan sanıklar ayrıca Mehmet Acar’ın öldürülmesi ile ilgili olarak suçlanmadı. 5 Kasım 2015’te görülen son duruşmada, dava kapsamında yargılanan tüm sanıklar hakkında delil yetersizliğinden beraat kararı verildi.

20 Mart 2014 tarihinde 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verildi. Bu nedenle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK 10.madde ile görevli) 2014/10089 karar numarası ile yetkisizlik kararı verdiği Mehmet Acar’ın da dahil olduğu soruşturma dosyasını gereğinin yapılması için Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. 2014/1859 dosya numarasıyla kaydedilen soruşturma halen devam ediyor.

14 Mayıs 2015 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Cizre Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda Mehmet Acar’ın yaşayıp yaşamadığı ve mağdurun kaybolması ile ilgili herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespit edilmesini istedi.

8 Haziran 2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda Mehmet Acar’ın kaybolması ve yaşayıp yaşamadığına ilişkin yapılan araştırmada bakılan arşiv kayıtlarında herhangi bir bilgi veya belgeye rastlanılmadığını belirtti.

Mehmet Arıcı, Muhsin Güngör, Hasan Muhammet Hasan (Iraklı), Nevzat Hasan Muhammet Ahmet (Iraklı), Şahuvan Muhammet Emin (Iraklı), Salih Latif Muhammet Hasan (Iraklı) ve Suran Sabır Muhammet Emin’in (Iraklı) Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Case of Nihayet Arici and Others
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:Şemdinli Asli Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1999-09-30
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 23 Ocak 2013 tarihli nihai kararındaki ifadelere göre 28 Eylül 1999 tarihinde Hakkari’nin Şemdinli ilçesine bağlı Öveç yaylasında operasyon düzenleyen Kayseri 1. Dağ Komando Tugayı'na bağlı 2. ve 3. Tabur askerleri, yaylada keçilerini otlatmakta olan Mehmet Arıcı’yı gözaltına aldı. Askerler daha sonra, az ilerde Mehmet Arıcı gibi Bozyamaç köyünden olan ve keçilerini otlatan iki çobanın, Burhan Eren ve Emin Eren’in yanına geldi. Üç çobanın üzerini arayan askerler, çırılçıplak soyma tehdidiyle çobanların üzerlerindeki tüm para ve eşyaları istedi; Mehmet Arıcı’nın üzerinde hiç para olmadığını anlayınca da çırılçıplak soydular. Askerler daha sonra bu üç kişiyi, Kayseri 2. ve 3. Komando Taburlarından bir grup askerin gözaltına aldıkları, işportacılık amacıyla bölgeye geldiği sanılan 5 Iraklı ve Yeşilova mezrasında ikamet eden Muhsin Güngör’ü tuttukları, yaklaşık 50 metre uzaklıktaki yere götürdü. Diğer altı kişinin de üzerleri soyuldu, üstlerindeki para, kimlik ve saatlere el konuldu. Askerler Burhan Eren ve Emin Eren’e diğer yedi kişiden tanıdıkları olup olmadığını sordu; Erenler sadece aynı köyden oldukları Mehmet Arıcı’yı tanıdıklarını söyledi. Askerler daha sonra Burhan ve Emin Eren’i serbest bıraktı. İkili, en son olarak, diğer yedi kişinin çıplak bir şekilde elleri kemerleri ile arkadan bağlanmış bir şekilde Güzelkonak istikametine doğru yürütüldüğünü gördü.

Aynı gün, Kayseri Komando 2. ve 3. Tugayına bağlı birtakım askerler Mehmet Arıcı’nın evinde üç kez arama yaptılar ancak herhangi bir suç unsuru bulamadılar. İkinci ve üçüncü aramada askerlerin yanında Rakıp Onay adlı bir köylü de bulunuyordu. Mehmet Arıcı’nın eşi Nihayet Arıcı Rakıp Onay’a hangi nedenle evinde üç kez arama yaptıklarını sordu ancak bir cevap alamadı. Askerlerin başındaki komutan, Mehmet Arıcı’nın gözaltına alındığını söyledi ancak Nihayet Arıcı Türkçe bilmediği için kocasının gözaltına alınış nedenini soramadı. Mehmet Arıcı o gece eve gelmedi. Aynı gece köyün arka tarafından kesik makineli tüfek ateşi sesleri duyuldu ancak Arıcı ailesi Mehmet Arıcı’nın gözaltında olduğunu düşündü ve gece olduğu için de olay yerine gidemedi. Ertesi gün, 29 Eylül 1999 tarihinde, diğer köylülerle birlikte Mehmet Arıcı’yı aramaya çıktılar ancak keçileri bulmalarına rağmen Mehmet’in izine rastlayamadılar. Nihayet Arıcı olayı muhtara da haber verdi.

Bozyamaç köyü muhtarı Mecit Atayılmaz daha sonra verdiği ifadelerinde, 28 Eylül 1999 tarihinde saat on ikiye doğru Jandarma karakolundan çağrıldığını ve kendi aracıyla karakola gittiğini belirtti. Jandarma A. M. ile konuşmuş, kendisine Kayseri 2. ve 3. Komanda Taburu komutanlarının kendisiyle görüşmek istediği söylenmişti. A. M. ile birlikte Kayseri Komando Taburu Karargahına gitmiş ve saat 17.30’a doğru Kayseri Tabur Komutanı ile görüşmüştü. Komutan, kendisine Kayseri komandolarının Bozyamaç Köyü civarında bir askeri operasyon yaptıklarını söyledi. Bu operasyon sırasında beş Iraklı ve Mehmet Arıcı’yı gözaltına almışlardı; gözaltına alınanlar jandarmalara teslim edilecekti. Muhtar, 29 Eylül 1999 tarihinde, garnizona gelmesini isteyen Şemdinli Jandarma Karakolu Komutanı S. S.’yi aradı ve S. S. kendisine köylerinin arka tarafında silahlı çatışma olduğunu ve Kayseri komandolarının ifadelerine göre, yedi teröristin ölü ele geçirildiğini söyledi. Jandarma Komutanı, muhtardan, Kayseri komandolarının ifadelerini teyit etmek için çatışma mahalline gelmesini istedi.

Köylüler muhtar ile birlikte, 30 Eylül 1999 tarihinde, Mehmet Arıcı ve diğer kayıpları aramaya çıktı. Aynı gün saat 20.30’a doğru köylüler, Bozyamaç’a yaklaşık sekiz kilometre uzakta, Güzelkonak yamacında Ayıyatağı denilen mevkide, Mehmet Arıcı, Muhsin Güngör ve diğer beş Iraklı köylünün çıplak cansız bedenlerini, taşlık bir arazide üst üste gömülmüş şekilde buldu. Muhtar Cumhuriyet Savcısına haber verdi. Savcı, mayınlardan ve güvenlik tedbirlerinin yetersizliğinden dolayı muhtardan bedenleri Bozyamaç’a getirmesini istedi. Muhtar da bedenleri arabayla Bozyamaç İlkokuluna getirdi.

Cumhuriyet Savcısının 30 Eylül 1999 tarihinde düzenlediği ve muhtarın da imzaladığı tutanakta, yedi kişinin cansız bedeninin bulunduğu olay yerinde, askerler tarafından kullanılan G-3 tüfeklerine ait 7,62 mm çapında 79 mermi kovanının bulunduğu belirtildi. Bedenlerin gömüldüğü yerin on metre kadar yakınında kan izleri tespit edildi ve otopsi sırasında maktullerin başlarına ve göğüs bölgelerine isabet eden mermilerle öldürüldükleri saptandı. Maktuller yaklaşık 50 cm derinlikte taş ve toprakla bir çukura üst üste gömülmüştü ve üzerlerinde ayakkabıları hariç hiçbir şey yoktu.

Şemdinli Cumhuriyet Savcılığı, açtığı soruşturma kapsamında Mehmet Arıcı’nın eşi ve kızını, ev araması sırasında hazır bulunan Rakıp Onay’ı, köy muhtarını ve iki görgü şahidi olan Burhan ve Emin Eren’i dinledi. İfadelerin alınmasından sonra, 7 Ekim 1999 tarihinde, Şemdinli 1. Komando Birliğine Kayseri 2. ve 3. Taburlarının Bozyamaç köyünde inceleme ve arama yapıp yapmadıklarını sordu ve ilgili askerlerin isimlerini istedi. Aynı bilgiyi aynı gün içinde Şemdinli Jandarma Komutanlığından da istedi. Şemdinli 1. Komando Komutanı 11 Ekim 1999 tarihinde, Şemdinli Jandarma Karakolu Komutanı da 19 Ekim 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısına kendi birliklerinin Bozyamaç köyünde araştırma ve arama yapmadıklarını bildirdi. Savcılık daha sonra, 15 Kasım 1999 tarihinde, 285 sayılı olağanüstü hal bölge valiliği ihdası hakkında kanun hükmünde kararnamenin 4. paragrafının i bendine istinaden, ilgili şahıs yedi kişinin şiddet kullanılarak öldürülmesi ve soyulması olayının şüpheli faillerinin Kayseri 2. ve 3. Komando Taburu askerleri olması gerekçesiyle ratione metaria yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı Şemdinli İlçe İdare Kuruluna havale etti.

Şemdinli İlçe İdare Kurulunda soruşturmayı yapmak için tayin edilen görevli de aile yakınları, görgü tanıkları ve muhtarın ifadelerini aldı. 11 Aralık 2000 tarihinde, Şemdinli Kaymakamı, cevapsız kalan 17 Ocak 2000 tarihli yazısına atıfla, askeri yetkililerden haklarında adam öldürme ve gasp soruşturması açılan Kayseri 2. ve 3. Tabur askerlerinin istinabe yoluyla ifadelerinin alınmasını istedi. Şahitlerin ve müteveffaların yakınlarının ifadelerini aldıktan sonra, kaymakamın art arda tayin ettiği görevliler birçok kez askeri yetkililerden Kayseri Komando 2. ve 3. tabur komutanlarının dinlenmesini talep ettiler. Şahitler ve tarafların ifadeleri birer kez daha bu sefer Jandarma tarafından alındı. Muhsin Güngör’ün babası Abdullah Güngör ilk kez 16 Mart 2001 tarihinde dinlendi ve ifadesinde oğlunun Van’da askerlik yapan kardeşini ziyaret için olaydan on gün önce köyden çıktığını, dönmesi gerektiği halde dönmeyince kendisinin Savcılığa müracaat ettiğini, Savcılığın ise oğlunun resmi ile birlikte Valiliğe başvurması gerektiğini bildirdiğini belirtti. Kendisine daha sonra ölü olarak bulunun kişilerin fotoğrafları gösterilmiş, ancak oğlunu tam olarak teşhis edememişti.

Kayseri 1. Komando Tugay Komutanı, 30 Mart 2001 tarihli yazısında kendisine bağlı hiçbir birliğin belirtilen yer ve tarihte operasyon yapmadığını iddia etti. Soruşturma görevlisi, fezlekesini 6 Haziran 2001 tarihinde teslim etti ve kovuşturma izni verilmemesini tavsiye etti. İdare kurulu 13 Haziran 2001 tarihinde yeterli delil olmadığı gerekçesiyle, aralarında Mehmet Arıcı ve Muhsin Güngör’ün de bulunduğu yedi kişinin öldürülmesi ve gasp edilmesi iddiaları ile ilgili men-i muhakeme kararı aldı. Bu karar, otomatik olarak Van İdare Mahkemesine iletildi ve İdare Mahkemesi, bu kararı 19 Temmuz 2001 tarihinde iptal etti. Mahkeme, bazı şahitlerin ifadeleri ışığında şüpheli kişilerin suçluluğu veya suçsuzluğunun ancak adli işlemler sonucunda belirlenebileceğini değerlendirdi. Bu kararın üzerine, Şemdinli Asli Ceza Mahkemesinde, Kayseri 2. ve 3. Komando Tugayına bağlı askerler hakkında aralarında Mehmet Arıcı ve Muhsin Güngör’ün de bulunduğu yedi kişinin öldürülmesi ve gasp edilmesi suçundan dava açıldı.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı 11 Ekim 2001 ve 15 Şubat 2002 tarihlerinde, Savcılığa ilgili Tugaylara bağlı askerlerin listelerini iletti. Savaskarsitlari.org adli sitede 14.12.2004 tarihinde yayınlanan bir habere göre, Kara Kuvvetleri Komutanlığı listeleri göndermeden hemen önce, 10 Ekim 2001 tarihinde Kurmay Albay Fazıl Ulaşan imzalı cevap yazısında isim ve adres listesi yerine şu cevabı gönderdi:

1- TSK personelinin gasp ve kasten adam öldürmek gibi bir suçu işleyecek kadar şerefsiz ve haysiyetsiz olacağı düşünülemez. 2- Görevsizlik kararında yazıldığı şekilde, TSK'yi rencide edici ve sadece PKK yanlısı olarak bilinen köylülerin ağzından TSK personeline karşı bir suçlama ile karşı karşıya kalınmıştır. 3 - 1. Komando Tugay 2. ve 3. Komando Taburlarının anılan tarihte olay bölgesinde herhangi bir operasyon görevi yoktur. Anılan bölgede görev icra etmemişlerdir. 4- Şemdinli Cumhuriyet Savcılığının 1999/295 hazırlık ve 1999/73 sayılı görevsizlik kararında olayın oluşu ile ilgili iddiaların anlatılan ve yazılan hususların, TSK mensupları tarafından gerçekleştirilebileceğine ihtimal dahi vermek düşünülemez.

Aynı haberdeki bilgilere göre, metinde askerlerin isim listesinin ve adreslerinin açıklanmasının sakınca doğuracağı belirtilirken, mahkemeden tanıklık yapan köylüler ile diğer köylülerin PKK elamanı gibi çalıştıklarının ortaya çıkarılması istendi. Metinde, "PKK terör örgütü bu gibi olaylardan çıkacak kararlar ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurarak tazminat davaları açmakta olup, T.C. Devleti'ni tazminat ödemek suretiyle mahkum etmeye ve böylece doğrudan ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne yönelik bir tehdide karşı en doğal hakkını kullanan ülkemizi dünya kamuoyu önünde zor duruma düşürmeye çalışmaktadır. Görevsizlik kararında adı geçen köy ve şikayetçi olan köylüler hakkında istihbarat ve MİT raporlarının istenmesi ve bunların PKK elemanı gibi çalıştıklarının ortaya çıkarılmasının dava hakkında karar aşamasında yardımcı olacağı değerlendirilmektedir. Olay ve dava hakkındaki nihai kararın görevli mahkemeye ait olduğunu arz ederim" denildi.

Bir süre devam eden yargılamadan sonra mahkeme, Memurin Muhakematı Kanunu'nu gerekçe göstererek dosyayı tekrar Şemdinli Cumhuriyet Savcılığına iade etti. İç hukuk yolu çıkmaza girince Arıcı ve Güngör aileleri avukatları aracılığıyla AİHM’e başvurdu. 16 Mayıs 2004 ve 16 Nisan 2005 tarihli iki başvuruyu birleştiren AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ihlal edildiğine karar vererek devletin, ön soruşturmayı en kısa sürede tamamlaması ve başvuranlara ödenmesi gereken tazminat konusunda sonuçlara varması gerektiğine hükmetti.

1 Kasım 2013 tarihinde AİHM’e yapılan Nihayet Arıcı ve diğerleri / Türkiye başvurusu ile ilgili olarak 6374 S. Kanun gereğince, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığından tazminat talep edildi; ancak ortada çözüme kavuşturulacak bir dosya olmadığı gerekçesi ile bu talebin reddine karar verildi. 20 Ocak 2014’te Ankara 3. Bölge İdare Mahkemesine yapılan başvuruda bu karara itiraz edildi ancak bu itiraz oybirliği ile reddedildi.

5 Mart 2014 tarihinde Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen dilekçede, ilgili kaybedilme olayı ile ilgili faillerin tespit edilmesi ve şüphelilerin cezalandırılması hususunda kamu davası açılması talep edildi.

Ergenekon sanıkları orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'u TSK adına ziyaret eden ve Kıbrıs'ta görev yaptığı sırada birçok yasadışı olaya adı karışan Korgeneral Galip Mendi, dönemin 1. Komando Tugay Komutanıydı. Mendi, 1994-1996 yılları arasında Kıbrıs'ın “Gladio”su olarak bilinen Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığında görev yaptığı sırada, gazeteci Kutlu Adalı cinayetine adı karışmıştı. 1998 ile 2000 yılları arasında ise Kayseri 1. Komando Tugayı Komutanıydı. 2012 yılında Orgeneral rütbesine terfi ederek 2. Ordu Komutanlığına, 2014 yılında ise Ege Ordusu Komutanlığına atandı.

27 Şubat 2015 tarihinde Van 3. İdare Mahkemesi, davacılardan Nihayet Arıcı’nın eşi, diğer davacıların ise babası olan Mehmet Arıcı’nın 29 Eylül 1999 tarihinde öldürülmüş ve gömülü halde bulunması olayında idarenin sorumlu olduğu iddiasıyla açılmış olan dava konusunda kararını verdi. Mahkeme, “tazminat isteminin konusu olayda kusursuz sorumluluğa ilişkin şartların oluşmadığı görüldüğünden, sosyal risk ilkesi uyarınca idarenin sorumlu tutulamayacağı” gerekçesiyle davanın reddine karar verdi.

Mehmet Ay, Necati Aydın ve Ramazan Keskin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti K_AydinNecati_AIHM
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Necati Aydın, Mehmet Ay ve Ramazan Keskin’in bedenleri 9 Nisan 1994 tarihinde bulunduktan sonra Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1994/2233 soruşturma numarasıyla “infazdan sorumlu olan PKK üyelerini” tespit etmek üzere soruşturma başlatıldı. Otopsi raporu düzenlendi, ancak ölüm nedenleri görünür olduğundan dolayı tam otopsi yapmaya gerek duyulmadı.

Soruşturma süreci çok yavaş ilerledi. 18 Nisan 1994 tarihinde, Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı Necati Aydın’ın kardeşi Mehmet Naili Aydın’ın ifadesine başvurdu. Mehmet Naili Aydın, kardeşini kimin öldürdüğünü bilmediğini ve kimseden şüphelenmediğini ifade etti.

26 Nisan 1994 tarihinde, Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı, Jandarma Komutanlığından öldürmelerin politik bir yönünün bulunup bulunmadığını araştırmalarını istedi. 30 Mayıs 1994 tarihinde de politik bir yön bulunduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. 1994 senesi boyunca Haziran ve Eylül ayları arasında Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı ve Bismil İlçe Jandarma Komutanlığı arasında yazışmalar oldu ancak Jandarma komutanlığı faillerin tespit edilemediğini belirtti.

Necati Aydın’ın eşi Süheyla Aydın 4 Ekim 1994 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün Süheyla Aydın’ın AİHM başvurusu üzerine Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığından konuyla ilgili soruşturmaya dair bilgi almak üzere yazdığı yazıya, Savcılık 3 Mayıs 1995 tarihinde cevap verdi. Savcılık, soruşturmanın sürmekte olduğunu ve Necati Aydın ve Mehmet Ay’ın örgütten ayrıldıkları için PKK üyeleri tarafından öldürüldüğünü ve daha sonra devletin üzerine attıklarını düşündüklerini belirtti.

27 Kasım 1997 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığından Necati Aydın ve Mehmet Ay’ı öldüren PKK üyelerini araştırmasını istedi.

27 Mart 1998 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinden Necati Aydın ve Mehmet Ay’ı gözaltında sorgulayan iki polisin kimliğinin belirlenmesini istedi. Cevaben Taner Şentürk ve Hüseyin Karaca’nın isimleri verildi. Ayrıca 15 Nisan 1998 tarihinde söz konusu dönemde polis memurlarının salıverme tutanağı düzenleme yetkisinin bulunmadığını, dolayısıyla Adliye’de onlara eşlik eden polis memurlarının kimliğinin belirlenemediği bildirildi. 12 Mayıs 1998 tarihinde Hüseyin Karaca’nın ifadesine başvuruldu. Karaca, Necati Aydın ve Mehmet Ay’ı sorgulamadığını ve Adliye’de onlara eşlik etmediğini beyan etti. Daha sonra Karaca’ya şahıslara ait kolluk beyanları altındaki imzası gösterilince, Ramazan Keskin’in 2 Nisan 1994 tarihinde sorgusunda bulunduğunu ama hatırlamadığını, mahkemeye hangi görevliler tarafından sevk edildiklerini bilmediğini söyledi.

22 Mayıs 1998 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, PKK üyelerinin öldürdüğüne ilişkin somut deliller bulunmadığı ve dolayısıyla politik bir cinayetten söz edilemeyeceği gerekçesiyle yetkisizlik kararı vererek dosyayı Bismil Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderdi.

28 Mayıs 1998 tarihinde İdil Cumhuriyet Başsavcısı, Bismil’deki meslektaşıyla iletişime geçerek, 1993 ve 1996 yılları arasında işlenen cinayetlerin büyük çoğunluğunun öldürme yöntemleri ve kullanılan silahlar göz önüne alındığında aynı kişi veya kişilerce işlenmiş olabileceğini söyledi ve aradaki bağı kurabilmesi için Bismil Cumhuriyet Başsavcılığının yetki alanında olan cinayetlerle ilgili kendisini bilgilendirmesini istedi.

9 Eylül 1998 tarihinde Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı cevaben 1993 ve 1996 yılları arasında 3 kişinin 9 Nisan 1994 ve 4 kişinin 14 Eylül 1996 tarihinde olmak üzere toplam 7 kişinin öldürülmüş olduğunu söyledi. Cinayetlerde kullanılan kurşunların Adli Tıp incelemesinden geçtiğini ve arada herhangi bir bağ tespit edilemediğini bildirdi. 5 Mayıs 1999 tarihinde Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığından bedenlerin bulunduğu yerde kurşun, koçan veya benzeri bir delil bulunup bulunmadığını sordu. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı bu soruyu Bismil Cumhuriyet Başsavcılığına yöneltti. Bismil Cumhuriyet Başsavcılığından 7 Mayıs 1999 tarihinde gelen cevap söz konusu nitelikte herhangi bir delile ulaşılamadığını söylüyordu. 23 Temmuz 1999 tarihinde Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün 18 Temmuz 1999 tarihli sorusuna cevaben, soruşturmanın hala sürmekte olduğunu, kolluk tarafından şüphelilerin arandığını ve her üç ayda bir kendisine raporlandığını bildirdi.

30 Eylül 1999 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda Mehmet Ay ve Necati Aydın’ın salıverilmeleri ile ilgili herhangi bir belge bulunmadığı ancak onları gözaltından çıkararak DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na götüren personelin Besim Söylemez, Sezai Kalaycı ve Sefa Çelik olabileceklerinin Emniyet Amiri Ertan Uzundağ ile yapılan telefon görüşmesi neticesinde anlaşıldığı belirtildi.

2002 senesinde Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı ve Bismil Jandarma Birlik Komutanlığı arasında yazışmalar başladı. Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı her iki ayda bir savcılığa bilgi verilmesini istedi. Jandarma ise faillerin bulunamadığını, araştırmaya devam edildiğini, failler yakalandığında bilgi verileceğini söylendi. Ülkede Özgür Gündem Gazetesi’nde çıkan haberden sonra 29 Mayıs 2003 tarihinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği adına Pervin Buldan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Daha sonra, 16 Mart 2004 tarihinde, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası adına Genel Başkan Dr. İsmail H. Tombul suç duyurusunda bulundu, ancak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı verdi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 24 Mayıs 2005 tarihli kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 38. maddesinin, 2. maddesinin esastan ve usulden, 3. maddesinin Necati Aydın yönünden ve 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti ve devleti Aydın ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Abdülkadir Aygan’ın itiraflarının çeşitli basın yayın organlarında yer almasından sonra soruşturma başlatan Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı 2009 yılı başında bir fezleke hazırlayarak Necati Aydın, Ramazan Keskin ve Mehmet Ay’ın JİTEM mensupları tarafından örgüt faaliyeti çerçevesinde öldürüldüklerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararınca, çete ve örgüt suçlarıyla ilgili soruşturma yapma yetkisinin Özel yetkili Başsavcılık tarafından yürütülmesi nedeniyle, 1998/339 nolu soruşturma dosyasının düzenlenen fezleke ile gereğinin taktiri için Diyarbakır Özel yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Fezlekede şu ifadelere yer verildi:

“İtirafçı Abdülkadir Aygan isimli şahıs, maktullerin mahkemece serbest bırakılmalarının ardından JİTEM görevlileri tarafından Toros marka araç ile gözaltına alındıkları, birkaç gün bu şahıslara işkence yapılmasının ardından Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığına ve tim komutanlığına ait 2 araç ile Silvan-Diyarbakır karayolu arasındaki Kağıtlı Jandarma Karakoluna gittikleri, bir köprü yanında ana yoldan ayrılarak tarla içerisine girdikleri, bu şahısların kafalarına kurşun sıkılarak infaz edildikleri, bu olayı Diyarbakır İstihbarat Tim Komutanı Yüzbaşı Tunay Yanardağ, Uzman Çavuşlar Uğur Yüksel, Abdulkadir Uğur, itirafçı Kemal Emlük, Astsubay Nuri Ateş’in gerçekleştirdikleri şeklinde beyanda bulunduğu anlaşılmaktadır.”

2011 yılında Sefa Çelik, Besim Söylemez ve Ertan Uzundağ’ın ifadeleri alındı. Sefa Çelik, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Tem Bürosunda 1990-1994 yılları arasında polis memuru olarak görev yaptığını, polis arkadaşı Besim Söylemez ile birlikte, Necati Aydın ve Mehmet Ay’ı adliyeye götürdüklerini söyledi. Baş komiser Numan Aslantürkoğlu’nun herhangi bir emir vermediğini, şahısları serbest bıraktıktan sonra başka bir şey bilmediğini, morgda teşhise gittiğinde benzediklerini ancak kesin teşhiste bulunamadığını söyledi. Besim Söylemez ise, şahısları tanımadığını, onları bizzat adliyeye götürmediğini söyledi. Ertan Uzundağ ise, 1992-1996 yılları arasında Diyarbakır’da Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde Komiser olarak görev yaptığını, şube müdürlüğünce gözaltına alınan kişilerin DGM Savcılığına sevk işlemlerini yaptığını ancak aradan zaman geçtiği için şahısları hatırlamadığını söyledi.

2014 yılında ise Erhan Berrak (Kemal Emlük) ve Numan Arslantürkoğlu’nun ifadeleri alındı. Erhan Berrak (Kemal Emlük) ifadesinde 1987 yılları sonlarında PKK terör örgütünden ayrılarak itirafçı olduğunu, 1990-92 yıllarında askerlik yaptığını, askerlik yaparken örgütsel dokümanların tercümesi, şifre çözümü gibi işler yaptığını söyledi. Şahısları tanımadığını, öldürülmeleriyle ilgisinin olmadığını, Albülkadir Aygan’ın onu örgütten ayrılması sebebiyle suçladığını iddia etti. Numan Arslantürkoğlu ise ifadesinde, 1988-1994 yılları arasında Diyarbakır’da Siyasi Şube’de Adli Kalem Amiri olarak çalıştığını, suçluların adliyeye getirilip götürülmesinde, itirafçı konumundaki kişilerin maddi iaşelerinin temini gibi hususlardan sorumlu olduğunu, kişiler serbest kaldıktan sonra herhangi bir görevi kalmadığını ve şahısları hatırlamadığını söyledi. 7 Mart 2014 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, JİTEM’e bağlı olarak faaliyet yürüten aynı faillerin 01.11.1994 tarihinde İzzettin Acet ve Mehmet Emin Kaynar’ın öldürülmelerine iştirak ettiklerine kanaat getirerek dosyaları birleştirme kararı aldı. Birleştirme kararındaki şüpheli isimleri, Nuri Ateş, Yüksel Uğur, Erhan Berak (Kemal Emlük) ve Abdülkadir Öztürk olarak kaydedildi.

Mehmet Can Ayşin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Lice ilçesine 25 kilometre mesafede bulunan Mizagê (Kılıçlı) köyüne 8 Mayıs 1994 tarihinde jandarma tarafından operasyon düzenlendi. Bolu’dan geldiği söylenen komando taburuna bağlı askerler, köydeki herkesi gerekçe göstermeksizin gözaltına aldı. Belirtilen tarihte gözaltına alınan şahıslar arasında Mehmet Can Ayşin de bulunmaktaydı.

Mehmet Can Ayşin’in geri gelmemesi üzerine, gelini Ferman Ayşin askeri birlikteki komutanlıklara ve Diyarbakır’daki savcılıklara dilekçe ile başvurdu. Ancak dilekçesi kabul edilmedi. Ferman Ayşin, daha sonra dönemin OHAL Valiliğine başvurdu. Başvuru dilekçesini Diyarbakır Asayiş Komutanlığı onayladı ve Lice Asayiş Bölge Komutanlığına gönderdi. Ancak Lice Asayiş Komutanlığı söz konusu tarihte operasyon düzenlenmediğini, adı geçen kişilerin de gözaltına alınmadığını bildirdi. 10 ve 11 Mayıs günlerinde gözaltına alınan kişilerden bazıları serbest bırakıldı ancak serbest bırakılanlar arasında Mehmet Can Ayşin bulunmuyordu. Ayşin ailesi bu olaydan sonra bir daha Mehmet Can’dan haber alamadı.

12 Eylül 2011 tarihinde Mehmet Can Ayşin’in eşi Halime Ayşin, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe vererek eşinin bedeninin gömülü olduğu yerin açılıp cenazelerin kime ait olduğunun tespitinin yapılmasını ve olayın faillerinin bulunarak haklarında kamu davası açılmasını talep etti. 30 Ocak 2012’de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice Cumhuriyet Başsavcılığından bazı belgelerin gönderilmesi talebinde bulundu. 9 Şubat 2012 tarihinde Bolu Kara Kuvvetleri Komutanlığı 2. Komando Tugay Komutanlığı tarafından, deprem esnasında kalorifer boru ve peteklerinin patlamış olması nedeniyle arşivin sular altında kaldığı ve bu nedenle istenilen bazı belgelere ulaşılamadığı ifade edildi.

9 Eylül 2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/25370 soruşturma numaralı dosya ile ilgili yetkisizlik kararı vererek dosyanın Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verdi. Aynı tarihte Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu, maktuller arasında Mehmet Can Ayşin’in de yer aldığı on bir kişinin kaybedilmesine ilişkin dosya hakkında ayırma kararı verdi.

18 Eylül 2014 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Lice İlçe Jandarma Komutanlığına gönderilen yazıda, 2014/1086 sayılı soruşturma evrakının faillerinin bulunmasına kadar daimi aramaya alınmasına ve zamanaşımı dolana kadar her üç ayda bir başsavcılığa bilgi verilmesi için karardan bir örneğin Lice İlçe Jandarma Komutanlığına gönderilmesine karar verdiğini bildirdi.

Mehmet Elçi ve Mehmet Turay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Mehmet Elçi ve Mehmet Turay’ın zorla kaybedilmesine ilişkin hem Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında (eski Cizre CBS 2009/430) hem de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında (TMK.m10, 2011/1405) açılmış soruşturmalar bulunmaktadır. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/1405 numaralı soruşturmasında 11.11.2013 tarihinde birleştirme kararı verilmiştir. Bu kararla Mehmet Elçi ve Mehmet Turay'ın kaybedilmesi olayının 2013/466 numaralı soruşturma kapsamında araştırılmasına karar verilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma Haziran 2015 itibariyle devam etmektedir.
Mehmet Elçi ve Mehmet Turay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Mehmet Elçi ve Mehmet Turay’ın zorla kaybedilmesine ilişkin hem Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında (eski Cizre CBS 2009/430) hem de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında (TMK.m10, 2011/1405) açılmış soruşturmalar bulunmaktadır. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/1405 numaralı soruşturmasında 11.11.2013 tarihinde birleştirme kararı verilmiştir. Bu kararla Mehmet Elçi ve Mehmet Turay'ın kaybedilmesi olayının 2013/466 numaralı soruşturma kapsamında araştırılmasına karar verilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma Haziran 2015 itibariyle devam etmektedir.
Mehmet Emin Özalp ve Nurettin Erşek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Emine Özalp'in Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı'na 25.03.2009 tarihinde verdiği dilekçe sonrasında 2009/430 soruşturma numarasıyla dosya açıldı.
Mehmet Emin Özalp ve Nurettin Erşek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ramazan Ertunç
Soruşturma / Dava tarihi:2009-04-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Selamet Balica'nın İdil Cumhuriyet Başsavcılığı'na 01.04.2009 tarihinde verdiği dilekçe sonrasında 2009/185 soruşturma numarasıyla dosya açıldı.
Mehmet Ertak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF ERTAK v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM'nin 9 Mayıs 2000 tarihli kararındaki ifadelere göre evli ve dört çocuklu olan Mehmet Ertak, 20 Ağustos 1992'de gözaltına alındı. 18-19 Ağustos 1992 tarihlerinde dönemin tugay komutanı Tuğgeneral Mete Sayar'ın emriyle askerler Şırnak'a ağır silahlar ile saldırmış, yüzlerce ev havan ve top atışları ile yıkılmış, resmi rakamlara göre 54 kişi yaşamını yitirmişti. Olayların hemen ertesinde kentte başlayan gözaltı furyasında alınanlardan biri de Mehmet Ertak'tı. 20 Ağustos günü, kömür madeninde çalışmakta olan Mehmet Ertak, A.K, S.E. ve Y.E adlı üç arkadaşıyla beraber bir araçla işten eve dönüyordu. Araçları Bakımevi kontrol noktasında üniformalı polislerce durduruldu, kimlik kontrolünün ardından Mehmet Ertak gözaltına alındı. Ertesi gün gözaltına alınan ve iki gün sonra serbest bırakılan A.E. adlı bir tanıdıkları Ertak ailesine gözaltındayken bir gün boyunca Mehmet ile aynı hücrede tutulduğunu anlattı. A.D. adlı 22 Ağustos'ta gözaltına alınan ve 15 Eylül'de serbest bırakılan bir avukat da beş ya da altı gün boyunca Mehmet ile aynı hücrede tutulmuştu; serbest bırakıldıktan sonra Ertak ailesine Mehmet'e çok ağır işkence yapıldığını, son görüşmelerinde 15 saat boyunca işkence odasında tutulduğunu ve hücreye getirdiklerinde bilincinin yerinde olmadığını anlattı. Mehmet Ertak'ı gözaltındayken gören dört kişi daha vardı.

Oğlundan haber alamayan baba İsmail Ertak, 10 Eylül 1992'de Şırnak Valiliğine başvurarak oğlunun nerede tutulduğunu ve neden hala serbest bırakılmadığını öğrenmeye çalıştı. Vali Mustafa Malay, Mehmet Ertak'ı gözaltında gören bir tanığı sorguladı; jandarma ve polisten Mehmet'in gözaltında tutulup tutulmadığını sordu. Polis, Mehmet Ertak'ın gözaltına alınmadığı cevabını verdi. Oğlunun hayatından endişe eden ve tüm hukuki aramaları sonuçsuz kalan İsmail Ertak, 1 Ekim 1992'de avukatı aracılığıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu. Ailenin avukatı da bu süreçte gözaltına alındı ve AİHM'e göndermek üzere hazırladığı evraklara el konuldu, başvuru yapması engellenmeye çalışıldı.

İsmail Ertak 2 Ekim 1992'de Şırnak savcılığına başvurarak gözaltındayken gören birçok şahit olmasına rağmen polisin gözaltına alınmadığını iddia ettiği oğlunun nerede tutulduğunu öğrenmek istedi. Emniyetten gelen olumsuz cevap ve görgü şahitlerinin aksi yöndeki ifadeleri üzerine Vali 4 Kasım 1992'de Emniyet Genel Müdürlüğü'ne yazdığı bir yazıyla olayın araştırılması için bir memur atanmasını talep etti. 8 Nisan 1993'te soruşturmayı tamamlayan memur, dava açılmasına gerek olmadığını belirten raporunu Şırnak İdare Mahkemesi'ne sundu. Şırnak savcılığı 21 Haziran 1993'te yetkisizlik kararı vererek dosyayı İdare Mahkemesi'ne gönderdi. İdare Mahkemesi 11 Kasım 1993'te Şırnak Emniyet Müdürlüğündeki polis memurlarına dava açılmasına gerek olmadığına karar verdi. Yasalar gereği dosya 22 Kasım 1993'te otomatik olarak Yüksek İdari Mahkemeye gönderildi. Mahkeme, 22 Aralık 1993'te, iddiaların hangi memurlara ilişkin olduğu tespit edilmediği için soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar verdi ve dosyayı kapattı.

AİHM 9 Mayıs 2000'de AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ihlal edildiğine karar verdi ve hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Mehmet Faysal Ötün'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Musa Çitil İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:İsmail Tokar Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi / Çorum Ağır Ceza Mahkemesine nakil
Soruşturma / Dava tarihi:2012-07-16
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 06.04.2012 tarihinde Mehmet Faysal Ötün’ün imam nikahlı eşi Aynur Çelik’in ifadesine başvuruldu. Daha sonra Mardin Cumhuriyet Başsavcılığının 16.07.2012 tarih, 2012/3527 soruşturma, 2012/1150 esas, 2012/201 sayılı iddianamesi ile zorla kaybedilen ya da yasadışı ve keyfi infaz edilen Seydoş Çeviren, Yusuf Çeviren, Abide Çeviren, Ahmet Çeviren, Ramazan Çeviren, Mehmet Nejat Arıs, Piro Ay, Vejdin Avcıl, Mehmet Erek, Ramazan Erek, Ahmet Erek, Mustafa Aydın ve Mehmet Faysal Ötün’ü aynı sebeple öldürme suçundan Musa Çitil hakkında 765 Sayılı TCK'nun 450/5. ve 5237 Sayılı TCK'nın 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması talebiyle Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. İddianamede olay tarihinde Musa Çitil’in İlçe Jandarma Komutanı olduğu, kararı ve onayı olmadan kimsenin gözaltına alınamayacağı, bu sebeple Mehmet Faysal Ötün’ün gözaltında tutulması ve akabinde öldürülmesi eylemlerinden sorumlu olduğu belirtildi.

Dava, Adalet Bakanlığının talebi ve Yargıtay 5. Ceza Dairesinin onayı ile "güvenlik gerekçesiyle" Çorum'a nakledildi. Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlanan davada mahkeme heyeti müşteki sıfatıyla 24.05.2013 tarihinde Mehmet Faysal Ötün’ün annesi Sara Ötün’ü, 01.07.2013 ve 14.04.2014 tarihlerinde eşi Aynur Çelik’i dinledi. Tanık sıfatıyla ise 02.05.2014 tarihinde Esat Duru’yu ve 05.07.2013 tarihinde Ramazan Işık’ı dinledi. Esat Duru korucu olarak nöbet tuttukları esnada bir araç gördüklerini, araç ilerledikten kısa bir süre sonra 20-25 el silah sesi duyduklarını beyan etti. Ramazan Işık ise Mehmet Faysal Ötün ile Sabiha Işık ve İbrahim Halil Ötün’ün kaçması ile ilgili konuştuklarını, daha sonra Mehmet Faysal Ötün’ün Derik’te öldürüldüğünü duyduğunu söyledi.

Dava boyunca tutuksuz yargılanan sanık kendisini amirlerinin emirlerine uyduğunu, hukuk dışı hiçbir eylem gerçekleştirmediğini, insan haklarına saygı duyduğunu söyleyerek savundu. Mardin Derik’te görev yaptığı sürece “teröristlerle” başarılı bir şekilde mücadele ettiğini beyan etti. Görev süresi boyunca başarılı olduğundan dolayı hedef haline getirildiğini, tanık ve müşteki beyanlarının hiçbirinin belgeye dayanmadığını, kendisini ve içerisinde yer aldığı kurumu itibarsızlaştırmak için kurgulandığını söyleyerek savunma yaptı. Mehmet Faysal Ötün’ün öldürüldüğü tarihte Derik’te değil, Ankara’da görev yaptığını beyan etti.

12.05.2014 tarihli duruşmada iddia makamı esas hakkındaki mütalaasında Mehmet Faysal Ötün’ün zorla kaybedildiği 01.10.1994 tarihinden önce Musa Çitil’in tayininin çıktığını ve belirtilen tarihte Ankara’da olduğunu, bu sebeple olayda dahilinin olduğuna ilişkin soyut beyanlar dışında kesin ve inandırıcı deliller bulunmadığını beyan etti.

Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesi 21.05.2014 tarihinde Musa Çitil’in “üzerine atılı suçu işlediğine dair soyut beyanlar dışında her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden” beraatine karar verdi. (2013/50 E. 2014/118 K.)

Müşteki avukatları, dosyayı Yargıtay'a taşıdı. 26.12.2014 tarihinde Yargıtay 1. Ceza Dairesine mütalaasını sunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yerel mahkemenin verdiği kararın yerinde olduğunu savunarak, kararın onanması yönünde mütalaa verdi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin Ağustos 2015’te beraat kararını onamasının ardından Musa Çitil aynı gün Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla rütbesi Tuğgenerallikten Tümgeneralliğe yükseltilerek Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı olarak atandı.

Mehmet Fındık, Ömer Fındık ve Ömer Kartal'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burhan Tezcan
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
31 Aralık 1995 günü, Doruklu Köyü Muhtarı Mehmet Fındık, kardeşi Ömer Fındık ve amca oğulları Ömer Kartal, yeni yıl kutlaması için talep edilen hindiyi götürmek amacıyla Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı ve İlçe Emniyet Müdürlüğüne gitmek üzere aynı otomobile binerek köyden ayrıldıktan sonra kendilerinden haber alınamadı.

Ertesi gün kullandıkları otomobil terkedilmiş halde Silopi, Cudi Mahallesi’nde boş bir arsada bulundu. Görgü tanıkları B.O. ve M.E.O, arabanın ne zaman ve kimler tarafından park edildiğini görmediklerini, plakasız bir şekilde durmasına rağmen kendilerinde şüphe uyandırmadığını, komşulara gelen bir misafire ait olduğunu düşündüklerini anlattı. Yakınlarının Jandarma ve Emniyet’ten sorarak öğrendiği ve Silopi Emniyet Müdürlüğü’nün araştırmaları sonucu elde ettiği bilgi, Jandarma ve Emniyet’e uğradıkları ve daha sonra ayrıldıkları yönünde.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturmada 1996 yılının Eylül ayında daimi arama kararı verilmesinin ardından 2000 yılının Ağustos ayına kadar yasa gereği Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı ile Emniyet Müdürlüğü arasında rutin yazışmalara devam edildi, ancak olayın akıbeti hakkında bir bilgiye ulaşılamadı.

27.01.2009 tarihinde, açılan asit kuyularının medyada yer alması üzerine yakınlarının da bedenlerinin bu toplu mezarlardan çıkabileceğine dair taşıdıkları umut ile Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi veren Zınar Fındık ve Sait Fındık, Silopi İlçe Jandarma Komutanı Halil Yüzbaşı ile dönemin Emniyet Müdürlüğü görevlilerinden şikayetçi olduklarını, olayla ilgili mezarların ve kuyuların açılmasını talep ettiklerini, kimlik tespiti için DNA ve kan örneği vermeye hazır olduklarını belirtti. Soruşturma hala sürüyor.

Mehmet İlbasan ve Mustafa Aydın'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Temizöz ve Diğerleri Davası İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-19 2009-09-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Müşteki Kadriye İlbasan'ın eşi Mehmet İlbasan'ın zorla kaybedilmesine ilişkin Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçe üzerine 19 Mart 2009 tarihinde ifadesi alındı ve 2009/439 numarasıyla soruşturma dosyası oluşturuldu. Kadriye İlbasan ifadesinde dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemal Temizöz'den ve Mehmet Tadik adlı şahıstan şikâyetçi oldu. Aynı tarihte Mustafa Aydın'ın kardeşi Hakim Aydın'ın ve olayın tanıkları olarak belirttiği Mehmet Özdal ve Ramazan Aydın'ın da ifadesi alındı ve 2009/442 numaralı soruşturma dosyasına eklendi.

Mart 2009'da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturma kapsamında Cizre'nin Kuştepe köyünde yapılan kazıda insan kemiklerine rastlandı. Ardından iki gizli tanığın ifadelerinin şikâyetçi ve tanıkların ifadeleriyle örtüşmesi üzerine hazırlanan Temizöz ve Diğerleri iddianamesinde tanık Mehmet Nuri Binzet'in Aydın ve İlbasan'ın zorla kaybedilmesine ilişkin verdiği bilgiler de yer aldı. Buna göre 1994 yılı yaz aylarında Mustafa Aydın, Arafat Aydın ve Mehmet İlbasan gözaltına alındı ve daha sonra Hisar Taburu olarak kullanılan yere götürüldüler. Olay yerinde Cemal Temizöz, Kamil Atak, Abdulcebbar Özkan, Abdullah Aşan ile başka korucular, askerler ve itirafçılar Abdulhakim Güven ile Adem Yakin de vardı. Mehmet Nuri Binzet ifadesinde özellikle Mustafa Aydın'ın işkence gördüğüne, Arafat’ın bir süre sonra olay yerinden gönderildiğine ve Mehmet İlbasan'ın ölü bir halde kenarda yattığına tanık olduğunu aktardı. Mustafa Aydın'ın Cemal Temizöz’ün talimatıyla Adem Yakin ve Abdulhakim Güven tarafından infaz edildiğini, tabancayla bir el Cemal Temizöz’ün ateş ettiğini gördüğünü, ancak kurşunun isabet edip etmediğini bilmediğini, infazı Adem Yakin'in gerçekleştirdiğini belirtti. Mustafa Aydın'ın cenazesinin ailesine teslim edilmesi talimatının yine Cemal Temizöz tarafından Abdulcebbar Özkan’a verildiğini de ekledi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 7 Nisan 2009'da Mustafa Aydın'ın öldürülmesine ilişkin başlattığı 2009/442 soruşturma numaralı dosyayı 2009/430 numaralı dosya ile birleştirme kararı aldı ve Mustafa Aydın, Temizöz ve Diğerleri davası kapsamına alındı. İddianamede Mustafa Aydın’ın Mehmet İlbasan ile birlikte kaybedilmesine ilişkin bilgiler ve ifadeler yer alsa da cenazesine ulaşılamayan Mehmet İlbasan davaya dahil edilmedi.

İddianamede Mustafa Aydın'ın Cemal Temizöz’ün talimatıyla Bedran kod adlı Adem Yakin, Tayfun kod adlı Hıdır Altuğ ve Ferit kod adlı Fırat Altın (Abdulhakim Güven) tarafından dövülmek suretiyle öldürüldüğü kanaati belirtildi. Halen devam eden davada bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Uzun bir süre Diyarbakır’da görülen, daha sonra Şırnak’a oradan da güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

Mehmet İlbasan ve Mustafa Aydın'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-19
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Müşteki Kadriye İlbasan'ın eşi Mehmet İlbasan'ın zorla kaybedilmesine ilişkin Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçe üzerine 19 Mart 2009 tarihinde ifadesi alındı ve 2009/439 numarasıyla soruşturma dosyası oluşturuldu. Kadriye İlbasan ifadesinde dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemal Temizöz'den ve Mehmet Tadik adlı şahıstan şikâyetçi oldu. Aynı tarihte Mustafa Aydın'ın kardeşi Hakim Aydın'ın ve olayın tanıkları olarak belirttiği Mehmet Özdal ve Ramazan Aydın'ın da ifadesi alındı ve 2009/442 numaralı soruşturma dosyasına eklendi.

Mart 2009'da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturma kapsamında Cizre'nin Kuştepe köyünde yapılan kazıda insan kemiklerine rastlandı. Ardından iki gizli tanığın ifadelerinin şikâyetçi ve tanıkların ifadeleriyle örtüşmesi üzerine hazırlanan Temizöz ve Diğerleri iddianamesinde tanık Mehmet Nuri Binzet'in Aydın ve İlbasan'ın zorla kaybedilmesine ilişkin verdiği bilgiler de yer aldı. Buna göre 1994 yılı yaz aylarında Mustafa Aydın, Arafat Aydın ve Mehmet İlbasan gözaltına alındı ve daha sonra Hisar Taburu olarak kullanılan yere götürüldüler. Olay yerinde Cemal Temizöz, Kamil Atak, Abdulcebbar Özkan, Abdullah Aşan ile başka korucular, askerler ve itirafçılar Abdulhakim Güven ile Adem Yakin de vardı. Mehmet Nuri Binzet ifadesinde özellikle Mustafa Aydın'ın işkence gördüğüne, Arafat’ın bir süre sonra olay yerinden gönderildiğine ve Mehmet İlbasan'ın ölü bir halde kenarda yattığına tanık olduğunu aktardı. Mustafa Aydın'ın Cemal Temizöz’ün talimatıyla Adem Yakin ve Abdulhakim Güven tarafından infaz edildiğini, tabancayla bir el Cemal Temizöz’ün ateş ettiğini gördüğünü, ancak kurşunun isabet edip etmediğini bilmediğini, infazı Adem Yakin'in gerçekleştirdiğini belirtti. Mustafa Aydın'ın cenazesinin ailesine teslim edilmesi talimatının yine Cemal Temizöz tarafından Abdulcebbar Özkan’a verildiğini de ekledi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 7 Nisan 2009'da Mustafa Aydın'ın öldürülmesine ilişkin başlattığı 2009/442 soruşturma numaralı dosyayı 2009/430 numaralı dosya ile birleştirme kararı aldı ve Mustafa Aydın, Temizöz ve Diğerleri davası kapsamına alındı. İddianamede Mustafa Aydın’ın Mehmet İlbasan ile birlikte kaybedilmesine ilişkin bilgiler ve ifadeler yer alsa da cenazesine ulaşılamayan Mehmet İlbasan davaya dahil edilmedi.

İddianamede Mustafa Aydın'ın Cemal Temizöz’ün talimatıyla Bedran kod adlı Adem Yakin, Tayfun kod adlı Hıdır Altuğ ve Ferit kod adlı Fırat Altın (Abdulhakim Güven) tarafından dövülmek suretiyle öldürüldüğü kanaati belirtildi. Kasım 2015'te bütün sanıkların delil yetersizliği gerekçesiyle beraatiyle sonuçlanan davada bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Uzun bir süre Diyarbakır’da görülen, daha sonra Şırnak’a oradan da güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen dava, Kasım 2015'te tüm sanıkların beraatiyle sonuçlandı.

Mehmet İlbasan'ın zorla kaybedilmesine ilişkin Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma Haziran 2015 itibariyle devam ediyor.

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2017. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS