Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Mehmet Nezir Duman'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ramazan Ertunç
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-24
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Zorla kaybedilenin kardeşi Yusuf Duman 27.01.2009 tarihinde Şırnak Barosu’na başvurarak 1993 yılında kaybedilen kardeşinin akıbetinin araştırılması için hukuki yardım talep etti.** Baro’nun İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin yardımı ile zorla kaybedilenin babası Ali Duman 23.03.2009 tarihinde İdil Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi ile başvurdu. İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/168 hazırlık numarası ile yürüttüğü soruşturmada 24.03.2009 tarihinde Ali Duman’ın ifadesini aldı. Ali Duman ifadesinde oğlunun kaybedilmesi ile ilgili iki görgü tanığını savcılığa bildirdi. Savcılık yalnızca bir tanığı dinledi ve kayıp araç ile ilgili sorgulama yaptı. Elimize ulaşan belgelere 23.04.2013 tarihine kadar dosyada başkaca işlem yapılmadı.

** 2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, Şırnak İli Cizre İlçesinde 1993-1995 yılları arasında terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermeleri üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Maddesinde Belirtilen Suçlara Bakmakla Yetkili) 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlattı. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (Soruşturma No: 2009/430) ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosyadaki bilgilerle örtüştüğü görülerek önemli kanıtlara ulaşıldı ve şüphelilerin bir kısmı tutuklandı. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği ve adaletin sağlanabileceği umudu doğdu. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde yüzlerce aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının da akıbetini öğrenebilmek ve geç de olsa adalete ulaşabilmek amacıyla yıllardır hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yaptı. Bu başvurular sonucunda Savcılık yüzlerce dosya arasından zorla kaybedilmesinin ardından cesedi bulunmuş ya da yasadışı ve keyfi olarak infaz edilmiş 20 maktul açısından ulaştığı delillerle faillerde birlik olduğunu tespit edip dava açtı. İş bu dava kamuoyunda “Temizöz ve Diğerleri Davası” olarak bilinmektedir ve Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2009/470 Esas Numarası ile görülmektedir. Diğer dosyalar için ise açılmış olan soruşturmalar halen devam etmektedir.

Mehmet Özdemir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti ENZILE-OZDEMIR-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-12-29
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
5 Ağustos 1997 tarihinde gözaltına alınan Mehmet Özdemir tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı 9 Ağustos 1997 tarihine kadar gözaltında tutuldu. Yasadışı silahlı bir örgüte yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle aleyhinde cezai takibat başlatıldı. Bu cezai takibat, 23 Ocak 1998 tarihinde beraat etmesiyle son buldu.

Mehmet Özdemir'in eşi Enzile Özdemir, eşinin kaçırılmasına tanık olmadı. Bir görgü tanığı, 26 Aralık 1997 tarihinde, sivil kıyafetler içinde telsizli ve silahlı iki kişinin Mehmet'in arkadaşlarıyla oturduğu kahvehaneye gelip Mehmet’e kendileriyle gelmesini söylediklerini Enzile'ye bildirdi. Mehmet'i dışarı çıkarıp beyaz bir taksiye doğru götürdüler. Mehmet başlangıçta adamlara direnmedi. Ancak, arabanın arkasında üçüncü bir kişinin oturduğunu görünce arabaya binmemek için çabaladı, sonuçta zorla arabaya bindirildi.

Enzile Özdemir, görgü tanığının okuma-yazması olmaması nedeniyle taksinin plakasını yazamadığını ifade etti. 29 Aralık 1997 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak kahvehanede sivil kıyafetli polis memurları tarafından yakalandığını ileri sürdüğü eşinin nerede olduğuna dair bilgi talep etti. Aynı gün, bu dilekçeye “Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmıştır” ibaresi taşıyan bir damga vuruldu. Ancak, damganın üzerinde hiçbir resmi yetkilinin imzası bulunmamaktaydı.

7 Ocak 1998 tarihinde Enzile Özdemir Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı kayıp bürosuna dilekçe yazdı. Bu dilekçede 26 Aralık 1997 tarihinde 15.30 sularında, Diyarbakır sebze pazarının yanındaki bir parkta sivil kıyafetli ve silahlı dört polis memuru tarafından eşinin yakalandığını ileri sürdü. Ayrıca, 29 Aralık 1997 tarihli dilekçesine eşinin gözaltında olduğunu belirten bir damga vurulduğunu, ancak sonradan dilekçesinin yanlışlıkla damgalandığı ve eşinin gözaltında olmadığı yönünde sözlü olarak kendisine bilgi verildiğini ifade etti.

Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kaybolmasına yönelik bir soruşturma başlattı. Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in iddia edildiği üzere gözaltına alınıp alınmadığı konusunda Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden kendisine bilgi verilmesini talep etti. Hükümet, Mehmet Özdemir’in gözaltına alınmadığı yönünde bilgi veren Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı ve Jandarma Komutanlığı’nın farklı şubelerinden 1998 yılının farklı tarihlerine ait belgeler sundu.

Emniyet Müdürlüğü, Enzile Özdemir'in dilekçesine cevaben, 12 Ocak 1998 tarihinde eşinin gözaltında olmadığını bildirdi.

Enzile Özdemir 13 Ocak 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’na başvuruda bulundu. Dilekçesinde eşinin Çiftkapı’daki bir kahvehanede otururken telsizli ve silahlı dört polis memuru tarafından yakalandığını ifade etti. Emniyet Müdürlüğü 26 Şubat 1998 tarihinde eşinin gözaltında olmadığını kendisine tekrar bildirdi.

20 Nisan 1998 tarihinde, Enzile Özdemir'e kimliği belirlenmemiş bir ceset gösterildi. Enzile Özdemir, cesedin eşine ait olmadığını doğruladı.

20 Nisan 1998 tarihinde, Diyarbakır Vali Yardımcısı, Mehmet Özdemir’in kız kardeşine, 17 Nisan 1998 tarihli dilekçesi üzerine, kardeşinin nerede olduğuna dair bilgileri olmadığı ve kaybolmasına ilişkin soruşturmanın devam ettiği yönünde bilgi verdi.

23 Haziran 1998 tarihinde Enzile Özdemir Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe yazdı ve 26 Aralık 1997 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli olan polis memurları aleyhinde cezai takibat başlatılmasını talep etti. Enzile Özdemir bu dilekçede, diğer hususlar meyanında, eşinin Şehitlik sebze pazarının yanındaki bir kahvehanede arkadaşlarıyla otururken yakalandığını ifade etti. Eşinin daha önce en az 7–8 kere yakalanıp tehdit edildiğini ve işkence gördüğünü belirterek Emniyet Müdürlüğü’nün Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurları tarafından gözaltına alındığından emin olduğunu ifade etti. Enzile Özdemir son olarak konuşmaya korktukları için görgü tanıklarının adlarını veremeyeceğini belirtti.

Aynı gün Enzile Özdemir Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulandı. Diğer hususlar meyanında, geçen altı ay içinde eşinden haber almadığını, adlarını vermekten korkan iki kişinin eşini gözaltındayken gördüklerini ifade etti. Başlangıçta kendisine eşinin gözaltında olduğunun söylendiğini, ancak daha sonra bu bilginin makamlar tarafından yalanlandığını ekledi.

Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden Mehmet Özdemir’in gözaltına alınıp alınmadığı, eğer alınmışsa yakalanma tarih(ler)i konusunda kendisini bilgilendirmesini talep etti.

4 Ocak 1999 tarihinde Enzile Özdemir Cumhuriyet Savcısı tarafından yeniden sorgulandı. Enzile Özdemir tanımadığı bir kişinin kendisine yaklaştığını ve eşinin JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı) tarafından gözaltına alındığını söylediğini iddia etti.

27 Mayıs 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kız kardeşini sorguladı.

25 Haziran 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir ile ilgili araştırmanın devam etmekte olduğunu ve Emniyet Müdürlüğü’nden her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden kendisini haberdar etmesini talep ettiğini Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdi.

12 Ağustos 1999 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu, yaptıkları soruşturma sonucunda Mehmet Özdemir'in 9 Ağustos 1997 tarihinde gözaltından serbest bırakıldığını ve o tarihten sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmadığını saptadıklarını Enzile Özdemir'e bildirdi.

27 Kasım 2000 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden kendisini bilgilendirmesini istedi ve 2000-2002 arası rutin yazışmalar yapıldı. Bazılarının ilişiğinde ilgili gözaltı kayıtlarının nüshaları olan bu belgelerde, Mehmet Özdemir’in iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığı ve o tarihe ait gözaltı kayıtlarında adının yer almadığı belirtildi.

12 Mayıs 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı Enzile'yi sorguladı. Enzile, önceki ifadelerini yineledi ve kaybolduğundan beri eşinden haber alamadığını belirtti. Özellikle eşinin yakalanmasına tanık olmadığını ancak Esnaflar Kahvehanesi'nde bulunan kişilerin bunu kendisine anlattığını ifade etti.

18 Kasım 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’i kaçırdığı iddia edilen kişilerle ilgili araştırmanın bu suç için öngörülen kanuni sürenin bitimine kadar (26 Aralık 2007) devam etmesi ve her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden haberdar edilmesi talimatını verdi. Bu bağlamda Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün çeşitli şubeleri ile Cumhuriyet Savcısı arasında geçen çok sayıda rutin yazışma yapıldı.

19 Aralık 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kaçırılmasıyla ilgili herhangi bir cezai takibat başlatmamaya karar verdi. Enzile Özdemir bu karara itiraz etti. 1 Eylül 2004 tarihinde, Siverek Ağır Ceza Mahkemesi, eşinin kaybolmasından birilerinin sorumlu olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle Enzile Özdemir'in itirazlarını reddetti. Bu karar, 16 Aralık 2004 tarihinde Enzile Özdemir'e bildirildi.

Enzile Özdemir 7 Eylül 1999 tarihinde Mehmet'in zorla kaybedilmesiyle ilgili AİHM'ne başvurdu.

8 Ocak 2008 tarihinde AİHM Sözleşme'nin 2. maddesi çerçevesinde yaşam hakkının esastan ve usulden ihlal edildiğine, Enzile Özdemir açısından Sözleşme'nin 3. maddesinin (işkence yasağı), Sözleşme'nin 5. maddesinin (özgürlük ve güvenlik hakkı) ve Sözleşme'nin 13. maddesinin (etkili başvuru hakkı) ihlal edildiğine karar verdi.

Mehmet Şah İkincisoy'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti K_IkincisoyMehmetSah_AIHM
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ahmet Başaran
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
06.12.1993’te, baba Abdülrezzak İkincisoy, Mehmet Şah İkincisoy eve dönmeyince, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına oğlunun operasyonda yakalanıp gözaltına alındığını ve akıbetinden endişe duyduğunu belirten bir dilekçe verdi. Savcı kendisine bazı fotoğraflar gösterdi ve Abdülrezzak bu fotoğraflardan Mehmet Şah’ın bedenini teşhis etti. Savcı kendisine, Mehmet Şah’ın ikinci polis memurunun ateşinden sonra kaçtığını ve hiç gözaltına alınmadığını söyledi. Buna göre, Mehmet Şah İkincisoy 23.11.1993 tarihinde bir polisin ölümü, diğerinin de yaralanmasına sebep olan olayın failleri olabilecek silahlı iki adamın Öngözlü Köprüsü yakınlarındaki bir kulübede gizlenmekte olduğunu bildiren kimliği meçhul bir telefon üzerine, 25.11.1993 tarihinde, Öngözlü Köprüsü yakınlarında gerçekleştirilen bir operasyonda ölmüş ve bedeni gömülmüştü. Abdülrezzak mezarlığa götürülerek, kendisine işaret konmamış iki mezar gösterildi; bunlardan birinin Mehmet Şah’a ait olduğu söylendi.

13.12.1993’te, Abdülrezzak, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığından bir dilekçe ile oğlunun mezarının açılması için izin istedi. Talebi sözlü olarak reddedildi.

24 Kasım 1993’te gerçekleştiği iddia edilen çatışmada öldüğü belirtilen Mehmet Şah’ın otopsi raporunda, sırtından, omzunun üst tarafından giren ve göğsünün alt tarafından çıkan bir mermiyle öldüğü tespit edildi. Ancak savcı, yoğun bir çatışmaya katılan bir kimsenin, kendisinden konum olarak yukarıda bulunan bir kişi tarafından ve sırtından nasıl vurulduğuna ilişkin daha fazla açıklama istemeye gerek görmedi. Bununla birlikte otopsi raporu, ateş eden kişinin ve kurbanın yaklaşık konumları, atış anında aralarındaki mesafe ve mermi giriş ve çıkış yaralarının büyüklüğü gibi bilgilerden yoksundu. Bunun üzerine, 13.12.1993’te, Abdülrezzak, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığından bir dilekçe ile ölümünün gerçek sebeplerini öğrenmek üzere Mehmet Şah’ın bedeni üzerinde ayrıntılı otopsi yapılmasını istedi. Kendisine, otopsi izni için mahkemeye başvurması gerektiği söylendi.

Savcı, Mehmet Şah’ın ölümüne neden olan şartların, olay raporunda bildirilenlerden farklı olabileceği ihtimalini dışladı. Aynı gün yakalanan aile fertlerinin veya çatışmaya katılan polis memurlarının ifadelerini almaksızın sadece 23.11.1993 tarihli olay ve balistik raporlarını gerekçe göstererek, Mehmet Şah’ın bahsedilen çatışmada öldüğü sonucuna vardı ve zorla kaybetme olayı ile ilgili soruşturma başlatmadı. Savcının, olay raporunda bildirilen olguları, olaydan sonra çekilen fotoğraflarla mukayese ettiğine ilişkin de hiçbir belge bulunamadı.

13.12.1993’te, Abdülrezzak, bir başka dilekçeyi de insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı’na gönderdi ve oğlunun ölüm sebeplerinin araştırılmasını istedi. 21.03.1995’te, Bakan kendisine, Mehmet Şah’ın hiçbir zaman gözaltına alınmadığını bildiren bir cevap verdi.

19.05.1994’te Abdülrezzak ve Halil İkincisoy, Mehmet Şah İkincisoy’un, davalı Hükümet’in sorumluluğunu gerektiren şartlarda öldürüldüğünü ileri sürerek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdu.

Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dışişleri Genel Müdürlüğü, 24 Mayıs 1995 tarihli yazısı ile Abdülrezzak İkincisoy’un Avrupa insan Hakları Komisyonu’na başvurusu konusunda ifadesinin alınması ve bazı belgeler üzerindeki birtakım imzaları doğrulatması için savcıya talimat verdi. Bunun üzerine Abdülrezzak İkincisoy, 06.06.1995’te, Diyarbakır Savcısının bürosuna çağrıldı. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yaptığı başvuru konusunda sorgulandı ve başvurusunu geri çekmek istediğini belirten bir ifadeyi imzalamaya zorlandı. Daha sonra Abdülrezzak, Diyarbakır İnsan Hakları Derneğine gitti, olay hakkında bilgi verdi ve Komisyon üyelerinin karşısında, başvurusunu sürdürmek niyetinde olduğunu teyit etti.

27.07.2004’te (nihai karar tarihi 15.12.2004) AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2., 5/3., 5/4., 5/5. ve 13., eski 25/1.maddelerinin ihlaline ve maddi ve manevi tazminata hükmetti.

Mehmet Şah Şeker'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti SEKER-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1999-10-12
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
23 yaşındaki Mehmet Şah Şeker 9 Ekim 1999 tarihinde akşam saat altı civarında tesisatçı olarak çalıştığı Bismil'deki işyerinden evine gitmek üzere ayrıldı. O tarihten itibaren kendisinden haber alınamadı. Olaydan üç gün sonra 12 Ekim 1999'da iki kişi baba Mehmet Mehdi Şeker'e 9 Ekim günü dört kişinin bir şahsı beyaz bir arabaya zorla bindirdiğini gördüklerini söyledi. Mehmet Mehdi Şeker 11 Ekim - 5 Kasım 1999 tarihleri arasında Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ve Bölge Jandarma Komutanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu ve İçişleri Bakanlığı'na birçok dilekçe yazdı; oğlunun kaybolmasına yönelik soruşturma başlatmasını ve nerede olduğunun kendisine bildirilmesini talep etti.

27 Ekim 1999'da Mehmet Mehdi Şeker oğlunun kaybolmasıyla ilgili olarak TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na yazdığı dilekçede oğlunun kaybolmadan bir ay önce bir sivil polisle kavgaya karıştığını ve bu tarihten beri polis tarafından tehdit edildiğini; kaybolduğu günden beri çeşitli mercilere yaptığı başvurulara cevap alamadığını belirtti ve Komisyon'dan olayla ilgili bir soruşturma başlatmalarını talep etti.

Mehmet Mehdi Şeker'in verdiği dilekçeler üzerine Bismil ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılıkları soruşturma başlattı. 1999 ve 2000 yıllarında çeşitli tarihlerde, Bismil ve Diyarbakır'daki Emniyet Müdürlükleri, Mehmet Şah Şeker'in gözaltına alınmadığını ve aramanın devam ettiğini ilgili Cumhuriyet Savcılığı'na bildirdi.

Hukuki süreçte ilerleme kaydedilmeyince baba Mehmet Mehdi Şeker 4 Kasım 1999'da AİHM'e başvurdu.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı 2000 yılının başında Mehmet Mehdi Şeker'den Hizbullah evlerinde bulunan cesetlerin DNA'larıyla karşılaştırmak amacıyla kan örneği vermesini talep etti. Şeker 21 Şubat 2000'de kan örneği verdi ancak 14 Ekim 2004 tarihinde Savcılık bulunan kemiklerde yetersiz DNA olduğundan analiz yapılamadığını bildirdi.

7 Temmuz 2000 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, olayların Bismil'de meydana geldiğini belirterek görevsizlik kararı verdi ve dosyayı Bismil Cumhuriyet Savcılığı'na gönderdi. Ancak Şubat 2002'ye kadar açılan soruşturma dosyalarında hiçbir ilerleme kaydedilmedi; özellikle muhtemel tanıkları belirlemek için yetkililer kendi inisiyatifleriyle hiçbir adım atmadı ve Şeker'in kaybolduğu tarihlerde gözaltında bulunan kişilerin ifadeleri alınmadı. 15 Şubat 2002 tarihinde Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Bismil Cumhuriyet Savcılığı'ndan, Mehmet Şah Şeker'in kaybolmasına yönelik etkili soruşturma yapmasını talep etti. Bu talebin ardından, Bismil ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcıları, gözaltı kayıtlarını inceledi ve baba Mehmet Mehdi Şeker ile olay tarihinde Diyarbakır ve Bismil Emniyet Müdürlükleri'nde gözaltında olan kişilerin ifadesini aldı.

8 Mart 2002'de Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi Müdür Yardımcısı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nın istediği gözaltı kayıtlarını gönderirken Mehmet Şah Şeker hakkında Hizbullah faaliyetlerine karıştığı şüphesiyle arama emri çıkarıldığını belirtti.

Mart 2005'te, Mehmet Mehdi Şeker'in avukatlarından biri kendisine Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde Hizbullah liderleri aleyhine açılan dava dosyasında Mehmet Şah Şeker'in üniversite kimlik kartının bir kopyasını gördüğünü bildirdi. Bunun üzerine Şeker, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı'ndan bu belgeyi kendisine sunmasını talep etti ancak Cumhuriyet Savcısı sözkonusu belgeyi dava dosyasında bulamadığını bildirdi.

AİHM 21 Mayıs 2006 tarihinde aldığı nihai kararda, AİHS'in yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul yönünden ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Şeker ailesine manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Mehmet Salim Acar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti TAHSIN-ACAR-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM'in 8 Nisan 2004 tarihli karar metnindeki ifadelere göre 20 Ağustos 1994'te Mehmet Salim Acar Diyarbakır'ın Bismil ilçesine bağlı Ambar Köyü'ne yakın bir pamuk tarlasında çalışıyordu. Plakasız, beyaz renkli Renault marka bir araçla gelen sivil giyimli ve silahlı iki kişi polis olduklarını söyleyerek Mehmet Salim'den yer göstermek amacıyla kendileriyle gelmesini istedi. Mehmet Salim gitmek istemeyince silahla tehdit ettiler, kimliğini alıp ellerini ve gözlerini bağladıktan sonra döverek araca bindirip olay yerinden uzaklaştılar. Olaya Mehmet Salim'in oğlu ve tarlada çalışan başka bir çiftçi şahit oldu. Bir dere kenarında komşusuyla çamaşır yıkayan kızı ve bir başka köylü de Mehmet Salim'i aynı aracın içinde köyün içinden geçerken gördü. O tarihten bu yana Mehmet Salim'den haber alınamadı.

Ailesi Valilik ve İlçe Jandarma Karakolu da dahil olmak üzere pek çok yere başvurdu. 27 Ağustos 1994'te Valiliğe başvuran kardeşi Meliha Dal'a Vali Yardımcısı Mehmet Salim'in devletin elinde olduğunu ve yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Valilikten çıkan Meliha Dal'ın yanına gelen Mehmet Şen adlı bir polis memuru ağabeyinin akıbeti hakkında araştırma yapabileceğini söyledi. Üç gün sonra Meliha Dal'ı arayan Mehmet Şen, Mehmet Salim'i Bismil Jandarma Komutanlığı'nda gördüğünü, isterlerse bir iki gün sonra kıyafet ve sigara götürebileceğini söyledi. Mehmet Şen, ağabeyine göndermek üzere kıyafet hazırlayan Meliha Dal'ı ertesi gün yeniden aradı ve Mehmet Salim'in Bismil Jandarma Komutanlığı'ndan bilmediği bir yere götürüldüğünü söyledi.

Anne Hüsna Acar'ın 29 Ağustos 1994'te Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği dilekçenin ardından savcılıkça kendisinin ve görgü tanıkları H.A, İ.A ve İ.E.'nin ifadeleri alındı. 19 Ekim 1994'te Hüsna Acar savcılıktan soruşturmayla ilgili bilgi verilmesini talep etti ancak cevap alamadı. Benzer şekilde Mehmet Salim'in erkek kardeşi Tahsin Acar'ın Diyarbakır DGM Savcılığına 29 Kasım 1994 ve 19 Ocak 1995 tarihli yaptığı başvurular da cevapsız kaldı.

Tahsin Acar Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunduğu 20 Temmuz 1995 tarihli dilekçesinde ağabeyinin kaybedilmesinden İzzettin ve Ahmet adlı jandarmalar ile Harun Aca adlı korucunun sorumlu olduğunu düşündüğünü belirterek soruşturma yapılmasını talep etti. Tahsin Acar, 26 ve 27 Temmuz 1995 tarihlerinde de Adalet Bakanlığı'na ve Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu'na başvurdu. Komisyan'dan 24 Ağustos'ta gelen cevapta başvurusunun Diyarbakır Valiliğine iletildiği belirtildi.

8 Eylül 1995'te açılan soruşturma kapsamında jandarma tarafından Acar ailesinden tanıkların ve başvuranların ifadeleri yeniden alındı. 22 Eylül 1995'te Jandarma Komutanı İrfan Odabaş telefonda Tahsin Acar'a ağabeyini kaçıran kişilerin fidye isteyip istemediğini sordu. Tahsin Acar kimsenin kendileriyle iletişime geçmediğini ama para istenmesi durumunda ağabeyinin serbest bırakılmasına karşılık para verebileceklerini söyledi. Beş gün sonra, 27 Eylül 1995'te Tahsin Acar'a ulaşan kimliği belirsiz bir kişi ağabeyinin bırakılmasına karşılık bir milyar yüz milyon lira talep etti. Teklifi hemen kabul eden Tahsin Acar'a ağabeyinin Bismil Jandarma Komutanlğı'nda sorgulanacağı, bir hafta içinde kendisini görebilecekleri söylendi.

5 Ekim 1995 tarihinde aileyle iletişime geçen Murat isimli birisi Mehmet Salim'in Bolu'da bir askeri üste gözaltında tutulduğunu, yaşadığını ve yetkililer tarafından ajan olarak kullanıldığını; bırakılması için Diyarbakır Alay Komutanı'nın koşullarının kabul edilmesi gerektiğini söyledi. Buna göre, aile Mehmet Salim'i kaçıran şahısların adlarını, tutulduğu yerleri ve gözaltı işlemini yapan şahısları gizli tutmalıydı. Aile bu şartları kabul etmeyeceğini söyleyince Murat adlı şahıs 10 Ekim'de yeniden iletişime geçerek kararlarını gözden geçirmelerini, aksi takdirde Mehmet Salim'in bırakılmayacığını söyledi.

25 Ekim 1995 tarihinde Bismil Jandarma Komutanlığı'nda ifade veren Meliha Dal, ağabeyinin kaybedilmesinden İzzet Cural ve Ahmet Korkmaz adlı jandarmalar ile Harun Aca adlı köy korucusunun sorumlu olduğunu düşündüğünü belirtti. Beş gün sonra, 30 Ekim 1995'te Meliha Dal'ın evi Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından basıldı; polisler Meliha Dal'ı öldürmekle tehdit etti ve 12 yaşındaki oğlunu kaçırmaya çalıştı.

Kasım 1995'te Diyarbakır Jandarma Genel Komutanlığı Tahsin Acar'a ağabeyinin jandarma gözaltı kayıtlarında görünmediğini ancak kendisini polis olarak tanıtan ve kimliği belirlenemeyen iki sivil tarafından kaçırıldığını söyledi. Benzer bir cevap Tahsin Acar'ın Meclis İnsan Hakları Araştırma Komisyonu'na yaptığı başvurudan da geldi: 1 Aralık 1995'te verilen cevapta araştırma yapması talep edilen Diyarbakır Valiliği'nden başvuranların adlarını verdiği iki jandarmanın olayla ilgisi olmadığı, Mehmet Salim'in kimliği belirlenemeyen iki sivil tarafından kaçırıldığı ve Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'nın olayla ilgili soruşturmasının sürdüğü cevabı geldiği belirtildi.

17 Haziran 1996'da Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı jandarmalar İzzet Cural ve Ahmet Babayiğit ile korucu Harun Aca hakkında yürüttüğü soruşturmada görevsizlik kararı vererek Memurin Muhakematı Kanunu çerçevesinde dosyayı Diyarbakır İl İdare Kurulu'na gönderdi.

Acar ailesi bu sürede Başbakanlık, İç işleri Bakanlığı ve İl İdare Kurulu'na başvuru yapmayı sürdürdü. 23 Ocak 1997'de Diyarbakır İl İdare Kurulu iki jandarma ve bir korucu hakkındaki soruşturmada delil yetersizliğinden dolayı soruşturmaya yer olmadığına hükmetti. Karar 14 Ocak 2000 tarihinde Danıştay tarafından onandı.

2 Şubat 2000 tarihinde gece 11 civarlarında Meliha Dal ile Hüsna ve Halise Acar NTV'de izledikleri bir haberde Diyarbakır'da tutuklanan dört kişi arasında Mehmet Salim Acar adında bir şahıs olduğunu duydu, gösterilen fotoğraftan da Mehmet Salim'i tanıdı. Aynı haberin ertesi gün sabah 8'deki tekrarında Mehmet Salim'in fotoğrafını yeniden gördüler ve 4 Şubat 2000'de Bismil Cumhuriyet Başsavcısını durumdan haberdar ettiler. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ile temasa geçen Bismil Cumhuriyet Başsavcısı başvuranlara Mehmet Salim Acar adında üç kişinin tutuklu olduğunu ancak üçünün eşgal ve profillerinin de başvuranların akrabasına uymadığını bildirdi. Ancak iki gün sonra Bismil Cumhuriyet Savcılığı Meliha Dal'a ağabeyinin gerçekten de tutuklandığını, şu anda Muş'ta cezaevinde tutulduğunu, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılacağını söyledi. Meliha Dal birkaç gün arayla Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'na, Şehitlik Polis Karakolu'na ve Diyarbakır Valiliği'ne başvurdu. Şehitlik Karakolu'ndan yönlendirildiği Terörle Mücadele Şubesi'nde ifadesi alındı, bir saat sonra da kendisine ağabeyinin ailesiyle görüşmeyi reddettiği bildirildi. Meliha Dal buna itiraz edince karakoldan gönderildi. Üç gün sonra ağabeyinin Terörle Mücadele Şubesi'nde tutulmadığını öğrendi ve kendisine Muş Cezaevi'ne gitmesi söylendi. Kardeşi İhsan Acar'la gittiği Muş Cezaevi'nde kendilerine gösterilen kişi Mehme Salim değildi.

Muş Cumhuriyet Başsavcılığı Muş Cezaevi'nde tutulan Mehmet Salim Acar'ın aranan kişiyle doğum yılı ve ebeveyn adları tutmadığı için aynı kişi olmadığından hareketle 2 Mayıs 2000'de görevsizlik kararı verdi. Bunun üzerine Meliha Dal'ın 11 Mayıs tarihli başvurusuna istinaden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verdi. Aynı yıl içinde Meliha Dal Muş Cezaevi'nde çalışan bir memura ulaştı; memur Mehmet Salim Acar adlı bir kişinin beş ya da altı kişiyle beraber Muş Cezaevi'ne getirildiğini doğruladı; yaptığı tarif Mehmet Salim'in görünüşüne uyuyordu.

AİHM'nin sözkonusu tarihlerdeki NTV haber kayıtlarını görme talebi uzun yazışmalar sonrasında bir yılın dolması ve bir yıldan eski kayıtların saklanmaması nedeniyle sağlanmadı.

AİHM, 7 Mayıs 2003'te hükümetten, daha önce 21 Aralık 1995'te gönderdiği Ağustos 1994'e ait Bismil Jandarma Karakolu gözaltı kopya kayıtlarının orijinalini ve dosyanın mahkeme tarafından kabul edilmesinden sonra, 30 Haziran 1997 tarihinden beri istenmesine rağmen hala temin edilmeyen İl İdare Kurulu'nun soruşturma dosyasının gönderilmesini istedi. Hükümet, İl İdare Kurulu'nun soruşturma dosyasını gönderdi, ancak gözaltı kayıtlarının 10 yıl boyunca saklanması gerekliliğine rağmen istenen orijinal kayıtların kayıp olduğunu bildirdi.

Acar ailesi Türkiye Devleti'nin dostane çözüm için önerdiği 105 bin Euro'yu Mehmet Salim'in akıbetini öğrenmek istedikleri için reddetti. AİHM 8 Nisan 2004 tarihli kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul yönünden ve davanın soruşturulması için gerekli tüm zeminin sağlanması zorunluluğunu düzenleyen 38. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Acar ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Mehmet Şen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF NURAY SEN v. TURKEY (No. 2)
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
26 Mart 1994 tarihinde gözaltına alındıktan beş gün sonra, 30 Mart’ta işkence edilmiş ve kafasından iki kurşunla vurulmuş şekilde bulunan Mehmet Şen’in gözaltına alındığı inkar edilerek soruşturmada herhangi bir ilerleme kaydedilmeyince, eşi Nuray Şen 4 Nisan 1994’te AİHM’ye başvurdu. Mahkeme, 30 Haziran 2004 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) yaşam hakkını güvence altına alan 2. maddesinin usul yönünden ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve devleti Şen ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Halen Diyarbakır’da devam etmekte olan ve sanıkları arasında “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Musa Anter cinayeti zanlısı Abdulkadir Aygan ile rütbeli askerler de bulunan Diyarbakır JİTEM davasına Mehmet Şen dahil edilmemiş olsa da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2006 yılında Abdülkadir Aygan’ın itiraflarıyla kalem alınan bir kitaptan yola çıkarak 26 kişinin zorla kaybedilmesi ya da yasadışı ve keyfi infaz edilmesine dair başlattığı soruşturmada yer aldı. Kitapta JİTEM ekiplerince öldürüldükleri anlatılan ve bir kısmı devam eden davaya da dahil olmuş maktüllerin isimleri şöyle: Mehmet Salih Dönen, Zahid Turan, Vedat Aydın, Talat Akyıldız, Harbi Arman, Musa Anter, Hasan Kaya, Metin Can, Mehmet Şen, Necati Aydın, Ramazan Keskin, Mehmet Aydın, Murat Aslan, İdris Yıldırım, Servet Aslan, Edip Aksoy, Mehmet Sıddık Etyemez, Ahmet Ceylan, Şahabettin Latifeci, Abdulkadir Çelikbilek, İhsan Baran, Fehti Yıldırım, Abdulkerim Zuğurli, Zana Zuğurli, İzzettin Acet, Mehmet Emin Kaynar. Ancak, bu isimlerle ilgili harekete geçileceği aşamada Diyarbakır Savcılığı dosyayla ilgili görevsizlik kararı verdi. Kararda, askeri yapılanma içinde bulunan JİTEM ve asker şüphelilerle ilgili soruşturma yapma yetkisinin Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığında olduğu belirtildi. 2006’da yaşanan bu gelişmelerden sonra dosya unutuldu. Ancak, 7 yıl sonra, 2014 yılı başında, askeri savcılıktan, görevsizlik kararı geldi ve dosya bu kez Terörle Mücadele Kanunu ile (TMK) sorumlu sivil savcılığa gönderildi. Kararda, suç örgütünün eylemleri, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, kurulan örgüte üye olup adam kaçırmak, öldürmek, ülke birliğini ve bütünlüğünü bozmak” şeklinde sıralandı ve sanıkların işledikleri suçun askeri suç kapsamında olmadığı belirtilerek, her ne kadar 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesi gereğince şüpheliler içinde asker kişiler olsa dahi, işledikleri suçların askeri suçlar kapsamında olmadığı belirtildi. 353 sayılı Kanunun 9. maddesine göre askeri mahkemelerin, asker kişilerin ancak askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili işledikleri suçlara bakmakla yükümlü oldukları, ancak dosyada yazılı suçların çete, adam öldürme ve suç örgütü olduğunu, bununla ilgili soruşturma yapma yetkisinin ise adli makamlara ait olduğu ifade edildi. Yeniden gönderilen dosyada, 2006’dan bu yana herhangi bir işlem yapılmadı.

Merkezimizde Mehmet Şen’in zorla kaybedilmesine ilişkin açılan soruşturmanın güncel statüsüne ilişkin bilgi bulunmamaktadır.

Mehmet Şerif Avşar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin mahkumiyet hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Mehmet Şerif Avşar 21.04.1994 günü Diyarbakır'da bulunan iş yerine gündüz vakti gelen eli silahlı 7 kişi tarafından kardeşlerinin gözü önünde zorla kaçırıldı. Ailesi zaman geçirmeden tüm adli makamlara başvurarak hızlıca bir soruşturma başlamasını sağladı. Yedi kişiden altısının kimliği, kısa sürede tespit edildi. Bu kişilerden beşi geçici köy korucusu biri ise itirafçıydı. Sanıkların tamamından ruhsatsız silahlar ele geçirildi. Sorgulanan sanıkların tamamı olay hakkında neredeyse kelimesi kelimesine aynı ifadeyi verdi. Sanıkların ilk ifadelerine göre olay şu şekilde gelişti: Hazro'da geçici köy korucusu olan 4 sanık, Hazro ilçe Jandarma tarafından kendilerine teslim edilen 21 AF 989 plakalı aracı Diyarbakır Jandarmaya götürmek ve Diyarbakır’da belirlenen 4 kişiyi yakalayıp jandarmaya teslim etmek için yola çıktı. Yolda karşılaştıkları korucu Ömer Güngör de ekibe eklendi. İlk gün Diyarbakır'da yakalamaları gereken kişileri yakalayıp Jandaraya teslim ettiler. Ertesi gün özel işlerini halletmek için geceyi Diyarbakır’da geçirdiler. Korucu Ömer’in ağabeyi daha önce PKK tarafından kaçırılmış ve aile öldürüldüğü haberini alsa da mezarının yerini öğrenememişti. Ömer Güngör, Mehmet Şerif Avşar'ın, PKK üyesi olmakla suçlanan ve cezaevinde tutuklu olan kardeşinden dolayı mezarın yerini bilebileceğini düşündüğünü söyledi ve bu konu hakkında sorgulamak üzere Mehmet Şerif Avşar'ı kaçırmalarını teklif etti. Bunun üzerine beş korucu 21 AF 989 plakalı araçla Avşar'ın işyerine giderek onu almaya çalıştılar. Avşar'ın direnmesi ve polis gelmeden gitmeyeceğini söylemesi üzerine koruculardan Feyzi Güngör dışarı çıktı. Dışarıda daha önceden tanıdığı itirafçı Mesut Mehmetoğlu ile karşılaşıp onu yardım için çağırdı. İddialara göre Mesut Mehmetoğlu geldikten sonra Mehmet Şerif Avşar ikna olarak kendileriyle gitti. Avşar'ı da yanlarına alan korucular bir de taksi tutarak iki araba olarak yola devam ettiler. Yolda Mesut arabadan indi. Ömer Güngör yolda arkadaşlarına Avşar'ı jandarmaya teslim etmek istemediğini, birlikte Lice'ye gidip mezar yerini arayacaklarını söyledi. Bunun üzerine korucular onları Lice'ye bırakmak üzere yola çıktılar. Ancak bir süre sonra görevlerinin dışına çıktıkları için sorun yaşayacaklarını düşünerek geri dönmeye karar verdiler. Ömer ve Mehmet Şerif Avşar'ı yol üzerindeki metruk bir binada bırakıp, onları taksi ile almak üzere geri dönmek için Diyarbakır'a gittiler. Diyarbakır'da taksi bulamayınca aynı araba ile geri döndüler ve Ömer'i yol kenarında ağlarken buldular. Ömer, Avşar ile tartıştığını ve onu öldürdüğünü söyledi. Diğerleri Avşar'ın ölüp ölmediğine bakmadan Ömer'i alıp oradan uzaklaştılar. Ömer suç aletini yolda Dicle nehrine attı. Teslim etmeleri gereken aracı Jandarmanın yakınlarında bir yerlere bırakıp, askeri konvoyla köye döndüler. Sanıkların tamamı ilk ifadelerinde özellikle hiçbir yerden talimat almadıklarını, Ömer'in teklif etmesi üzerine kendi insiyatifleri ile maktulü kaçırdıklarını vurguladı.

Olaya tanık olan Mehmet Şerif Avşar'ın kardeşleri ise sanıklardan farklı olarak, polis talep ettiklerinde Mesut Mehmetoğlu ile birlikte işyerine bir şahsın daha geldiğini belirtti. Bu şahıs oldukça düzgün bir Türkçeyle konuşan, sarışın ve sivil giyimli biriydi. Bu yedinci şahıs kimliğini gösterdikten sonra tüm korucular silahını çektiği için olay büyümesin diye düşünen Mehmet Şerif Avşar gitmeyi kabul etti. Avşar'ın iki kardeşi kendi araçlarıyla önde giden iki aracı takip etti ve araçların Jandarma Alay Komutanlığı'na doğru gittiğini gördüler. Mehmet Şerif Avşar'ın da içinde olduğu araç alaya girmeden önce durduruldu ve işyerine gelen yedinci kişinin kimliğini göstermesi üzerine sorunsuz olarak güvenlikten geçti. Avşar kardeşler kapıdaki görevlilere olayı anlatıp şahısların eşgalini verdi ve şikayetçi olduklarını, kardeşlerinin kaçırıldığını söylediler ancak nöbetçi astsubay şikayetlerini savcılığa iletmelerini söyledi. Avşar ailesi tüm gün ve takip eden günlerde savcılık, emniyet, devlet güvenlik mahkemesine başvurdu ancak hiçbir yanıt alamadı.

05.05.1994 tarihinde şikayetçiler 200 kişi arasından 5 korucuyu teşhis etti. Teşhis için gösterilen kişiler arasında Mesut Mehmetoğlu bulunmuyordu. Ancak ertesi gün o da teşhis için getirildi ve sanıkların altısı da tespit edildi. Teşhisin ardından 07.05.1994 günü olay yerine keşif yapıldı. Mehmet Şerif Avşar'ın bedeni başından iki kurşunla vurulmuş, vücudunun yarısı bataklığa gömülü halde Ömer Güngör'ün vurduğunu belirttiği binanın dışında 50 metre ileride bulundu. Binanın içerisinde ise kapı yanında bir miktar kan vardı. Yapılan otopside Avşar'ın ateşli silahla öldürüldüğü, vücudunun çeşitli yerlerinde ekimozlar ve cilt dökülmesi tespit edildi.

Altı sanık aynı ifadeleri savcılıkta da aynı şekilde tekrarladı ancak hiçbirisi yanlarında bulunan yedinci bir kişiden bahsetmedi. Ailenin açık bir şekilde eşgalini verdiği bu yedinci kişiyi savcı soruşturma gereği dahi duymadı.

Savcılık soruşturmasında aynı köyde koruculuk yapan diğer korucuların ve arabanın sahibi olan Ömer Güngör'ün babasının ifadelerini aldı. İfadelerin tamamında Ömer Güngör'ün sakat olduğu, birisini vurabilmesinin mümkün olmadığı, ayrıca olay tarihinde tedavi için Bursa'da olduğu söylendi.

Savcılık 6 sanığın olay anlatımını birebir gerçek kabul ederek başkaca bir araştırmaya gerek görmedi ve soruşturmayı derinleştirmeden sanıklar Ömer Güngör, Yaşar Güngör, Fevzi Gökçen, Yaşar Günbatı, Aziz Erbey, Zeyyat Akçil ve Mesut Mehmetoğlu hakkında iştirak halinde kasten adam öldürme ve ruhsatsız silah bulundurma suçlaması ile iddianame hazırladı. Tüm sanıklar tutuklandı.

Yargılama aşamasında maktulün ailesi yedinci bir kişi olduğunu ifadelerinde yine vurguladı. Mahkeme süresince korucuların da anlatımları değişmeye başladı. Yanlarında yedinci bir kişi olduğundan, bu kişinin Mesut ile birlikte geldiğinden, Mesut'un ona "müdürüm" diye hitap ettiğinden bahsettiler. Müdahilleri doğrular şekilde bu kişinin Avşar'a kimliğini gösterdiğini ve Avşar'ın kimliği gördükten sonra ikna olarak onlarla geldiğini anlatmaya başladılar. Eşgal olarak sarışın, uzun saçlı ve gözlüklü bir şahsı tarif edip şahsı içlerinden sadece Mesut'un tanıdığını belirttiler. Mesut ise tüm yargılama boyunca yanlarında yedinci bir kişi olduğunu hiçbir şekilde kabul etmedi. Yargılama ilerledikçe korucular ifadelerine ek yapmaya başladı ve Mesut ile yedinci şahsın arabadan Diyarbakır’da inmediği, Fevzi ve Ömer’le birlikte maktulün öldürüldüğü binaya gittikleri ortaya çıktı. Fevzi'nin anlatımına göre Mesut, Ömer ve yedinci şahıs birlikte binaya gittiler, bir süre sonra silah sesleri geldi ve döndüklerinde Mesut Mehmetoğlu Avşar'ı Ömer Güngör'ün öldürdüğünü söyledi. Başlarda maktulü kendisinin öldürdüğünü kabul eden Ömer Güngör ise bir süre sonra ifadesini değiştirerek “Mesut'la yanındaki ismini bilmediğim şahıs Şerif Avşar'ı sorguya götürelim dedi. Yanımıza Fevzi’yi de alarak Silvan yoluna doğru hareket ettik, Mesut ve yanındaki şahıs Şerif'i yıkık binaya götürdüler, onunla konuştular, sonrasında Avşar'ı bu şahısla Mesut'un talimatı üzerine öldürdüm,” dedi.

İfadelerini değiştiren sanıklar, kendilerine hazırlık aşamasında ifadelerin bu şekilde verdirildiğini, yedinci şahsı korumak için böyle yapıldığını düşündüklerini söylediler. Başlarda yedinci şahsın kimliğini saklayan sanıklar zamanla şahsın kimliği hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzman çavuş olduğunu ve sanıklar tutuklandıktan bir ay sonra görevinden ayrılarak izini kaybettirdiği bilgisini verdiler. 1994 yılı içerisinde elde edilen tüm bu detaylı bilgilere rağmen, mahkeme çok uzun süre şahsın kimliğini açığa çıkartmak için herhangi bir araştırma yapmadı. Bir süre sonra şahsın isminin Gültekin Sütçü olduğu da sanıklar tarafından açıklandı. Aynı dönemde söz konusu şahsın ismi Susurluk raporunda da Jitemci olarak geçiyordu. Bunun üzerine mahkeme, Kara Kuvvetleri Komutanlığından şahıs hakkında bilgi istedi. Birçok kez tekrarlanan yazışmalarda Komutanlık, mahkemeye bu isimde birisinin tanınmadığı yönünde cevaplar verdi. En sonunda mahkemeye 18.06.1999 tarihinde, Gültekin Sütçü'nün 15.08.1994 tarihinde görevinden ayrıldığı bilgisi verildi.

Yine yargılama aşamasında tüm sanıkların ifadelerini değiştirmesi üzerine mahkeme, sanıkların önceden hazırlanmış ifadeleri imzaladıkları iddiasını araştırmak için söz konusu tutanakları tutan görevlileri tanık olarak dinledi ancak görevliler ifadelerin matbu olduğunu kabul etmedi.

Yargılamanın sonlarına doğru Ömer Güngör ifadesini tamamen değiştirerek kendisinin tetiği de çekmediğini, Mesut Mehmetoğlu ve Gültekin Sütçü'nün Avşar'ı binaya götürdüklerini, orada vurduklarını ve kendisini üstlenmeye zorladıklarını, ölüm korkusuyla suçu üstlenmek zorunda kaldığını beyan etti.

Yargılama sürecinde müdahiller otopside maktulün üzerinde görülen izlerin işkence izi olup olmadığının araştırılmasını talep etti. Adli tıp kurumu söz konusu izlerin sert ve künt bir cisimle vurulması sonucu oluşabileceği yönünde rapor vererek şüpheleri doğruladı.

Yargılama sırasında savcılık ek iddianame düzenleyerek tüm sanıkların hürriyeti tahdid suçundan da yargılanmalarını talep etti.

Yargılama sonucunda mahkeme, Ömer Güngör dışındaki sanıkları cinayetten sorumlu bulmadı ve beraat ettirdi. Beş sanık sadece hürriyeti tahdid suçu nedeniyle sekizer yıl ceza aldı ve iyi hal indirimi ile cezaları 6 yıl 8 aya indirildi. Ömer Güngör hakkında ise tahammüden adam öldürmek suçu için en alt sınır olan 24 yıl cezaya hükmedildi ve iyi hal indirimi yapılarak cezası 20 yıla düşürüldü. Hürriyeti tahdid suçundan ise hüküm tesis edilmedi. Ayrıca tüm sanıklar hakkındaki ruhsatsız silah taşınmak suçlaması, zamanaşımı süresinin dolması nedeni ile ortadan kalktı.

Mahkeme, kararında, kimliğini tespit ettiği diğer şüpheli ile ilgili ise araştırma yapılması için savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Müdahil vekilleri mahkeme kararının bozulması talebiyle temyize gitti. Yargıtay 5 ay gibi kısa bir sürede 5 sanık açısından kararı onadı; Ömer Güngör'e ise asgari hadden ceza verilmesini yerinde görmeyerek kararı bozdu. Bunun üzerine mahkeme yeniden yargılama yaptı. Ömer Güngör bu yargılamada da cinayeti kendisinin işlemediğini tekrar etti. Mahkeme bu defa Ömer Güngör'ü 30 yıl hapse mahkum etti ve bu karar da yargıtayca onandı.

İç hukuk yollarını tüketen müdahiller davayı AİHM'e taşıdı. AİHM yaptığı inceleme sonucunda, 10.07.2001 tarihinde AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin hem usülden hem esasdan ve etkin başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi.

AİHM kararından sonra Gültekin Sütçü hakkındaki soruşturma hareketlendi ve hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Sütçü'nün iş adamı kimliğiyle Bulgaristan'a gidip geldiği tespit edildi ve 28.10.2006 tarihinde Kırklareli sınırından ülkeye giriş yaparken yakalandı. Yakalanmasının ardından Gültekin Sütçü hakkında kasten adam öldürmek suçlamasıyla 25.01.2007 tarihinde dava açıldı.

Müdahil vekili Ağır Ceza Mahkemesinin görevsiz olduğunu belirterek dosyanın örgütlü suçlarla ilgilenen DGM'ye gönderilmesini talep etti. Mahkeme re'sen görevsizlik kararı vererek dosyayı 7. Kolordu Askeri Mahkemesine gönderdi. Askeri mahkeme ise tek celsede önüne gelen dosyada görevsiz olduğuna karar verip dosyayı uyuşmazlık mahkemesine gönderdi ancak aynı celsede 7 aydır tutuklu olan sanığı da tahliye etti. Uyuşmazlık mahkemesi dosyayı tekrar ağır ceza mahkemesine gönderdi.

Yargılama sırasında diğer davadan hüküm giymiş sanıklar tanık olarak dinlendi. Tamamı tahliye olmuş olan hükümlüler mahkeme önünde şahsın olay günü yanlarında olan kişi olup olmadığından emin olamadıklarını söyledi ancak maktulün kardeşleri sanığı kesin olarak teşhis ettiler. Sanık suçlamaların hiçbirini kabul etmedi. Olayın hemen ardından görevinden ayrılmış olmasının tesadüf olduğunu iddia etti.

Yargılama sonunda Gültekin Sütçü, Ömer Güngör ile iştirak halinde kasten adam öldürmek suçundan 30 yıl ceza aldı ve cezada indirim yapılmadı. Ancak daha önce askeri mahkeme tarafından tahliye edilen sanığın 4616 sayılı erteleme yasasından faydalanacak olması sebebi ile tutuklanmadı. Söz konusu karar 05.12.2008 tarihinde onanarak kesinleşti.

Mehmet Tan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Nazir Kuş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Daha önce de güvenlik güçlerince defalarca gözaltına alınan ve baskılar nedeniyle ailesiyle birlikte Şırnak'ın Silopi ilçesinden Irak'ın Zaxo kentine göç eden Mehmet Tan, 15 Aralık 1992'de evden çıktıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Üç ay sonra, 15 Mart 1993'te cansız bedeni Zaxo'da boş bir arazide bulundu ve ailesi tarafından defnedildi. Mehmet Tan'ın eşi ve oğlu 1993/485 soruşturma numarasıyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına faillerin bulunması için başvurdu ancak bir sonuç alamadı.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 5 Ağustos 2008 tarihinde zamanaşımı nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdi (Karar No: 2008/721).

16 Aralık 2008 tarihinde gazeteci Faruk Arslan’ın yazdığı “Ergenekon’un Karanlık İsmi Tuncay Güney” adlı kitapta, Tuncay Güney’in 1990’lı yıllarda öldürülen pek çok kişinin asitle yakıldıktan sonra Şırnak’ın Silopi ilçesindeki Botaş tesisleri ve Cizre-Silopi arasındaki kuyulara gömüldüğü iddiaları için Şırnak Barosu başkanı Nuşirevan Elçi’nin yapmış olduğu suç duyurusunu dikkate alan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, kuyuların açılmasına karar verdi. 27 Ocak 2009 tarihinde Mehmet Tan’ın oğlu Ahmet Tan Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar başvurarak Soner Yalçın'ın yazdığı Binbaşı Ersever'in İtirafları adlı kitapta babasını Cem Ersever'in gözaltına aldırdığının anlatıldığını da belirterek dosyanın yeniden açılması ve faillerin bulunması için şikayetçi oldu. 2008/3151 soruşturma numarası ile açılacak kuyulara ilişkin olan dosyaya eklendi.

11 Mart 2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz’e Süleyman Bayat isimli şahıs ihbar mektubu gönderdi. İhbarı yapan kişi bölgede uzun yıllar uzman çavuş olarak görev yaptığını ve Ergenekon örgütü tarafından gerçekleştirilen birçok eyleme tanıklık ettiğini, Botaş lojmanları civarında kayıp bedenleri aramak amacıyla yapılan kazıların yanlış yerde yapıldığını, asıl yerin lojmanlara yakın voleybol sahası olduğunu belirtti. 4 Mayıs 2009 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumunun hazırladığı raporda, kazılarda bulunan kemik parçaları üzerine yapılan inceleme sonucunda, örneklerin insana ait kemikler olmadığı ve bulunan bez parçalarının DNA testine cevap vermediği belirtildi. Soruşturma aynı dosya üzerinden devam ediyor.

Mehmet Toru ve Resul Erdoğan'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-04-03
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Mehmet Toru’un annesi Naime Toru ve Resul Erdoğan'ın annesi Fatma Erdoğan 03.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına oğullarının kaybedilmesi ve ardından öldürülmesi olayıyla ilgili şikâyet dilekçelerini verdi. Aynı gün, Naime Toru ve Fatma Erdoğan'ın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı'nda ifadeleri alındı. 2009/546 numarasıyla açılan soruşturma Aralık 2012 itibariyle devam ediyor.
Mehmet Zeki Yılmaz'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Re’sen açılan soruşturmada herhangi bir işlem yapılmadan kısa sürede daimi arama kararı verildi. 1994 yılından 2003 yılına kadar dosyayla ilgili yapılan tek işlem, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e bir mektup yazarak adalet talebini ileten Kibar Yılmaz hakkında "terör örgütü propagandası" yapmak iddiasıyla soruşturma başlatılması oldu.

Yılmaz ailesi faillerinin bulunması için 2004 yılında Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu ancak Yüksekova Cumhuriyet Savcılığı 25 Şubat 2009’da zamanaşımının bittiğini savunarak 23 Mart 2009’da dosyada kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti. Yılmaz ailesi daha sonra kendi imkânları ile görgü tanıklarına ulaştı ve ifadelerini kayıt altına aldı. Aynı zamanda Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak otopsi raporuna eklenen ve işkenceyi belgeleyen fotoğraflara ulaştı. Zamanaşımı kararının ardından soruşturmanın yeniden açılması için 25 Şubat 2013'te yaptıkları başvuruyu inceleyen Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı talebi haklı bularak 5 Mart 2013'te dosyayı Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. Maddesi ile yetkilendirilmiş Van Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Mehmet Zeki Yılmaz’ın yedi çocuğundan biri olan Fehmi Yılmaz, dönemin tanıklarını bulmak için Van, Başkale ve Yüksekova’yı gezdi. Tanıkları bulup anlatımlarını kameraya kaydetti. Ardından avukat aracılığıyla, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara 25 Şubat 2013’te itiraz etti. Avukat, eski TCK’da “canavarca hisle veya işkence yoluyla öldürme” fiilinde zamanaşımı 20 yılken beş yıl erken bu kararın alındığını hatırlattı. Yüksekova Savcılığı başvuruyu haklı bularak, kararı kaldırdı. Soruşturmayı yeniden açan savcılık, dosyayı Van Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Birden çok tanık ifadesi savcılığa sunulduğu halde savcılık, 28 Şubat 2014’te yeniden kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Van 2. Sulh Ceza Mahkemesi de 8 Eylül 2014’te itirazı reddedince karar kesinleşti.

Bunun üzerine, Adalet Bakanlığı aleyhine 34 bin TL’si maddi, 400 bin TL’si manevi olmak üzere, 434 bin TL’lik tazminat davası açıldı. Dilekçede Yılmaz’ın “emniyet içindeki yasadışı yapı tarafından gözaltına alınıp işkence edildikten sonra infaz edildiğini, yargının da etkin ve tarafsız soruşturma yapmayarak faili bulmadığını” savunuldu. Dilekçede, şu tespitler sıralandı:

* Savcılık 20 yıl boyunca müvekkillerin beyanlarına başvurulmadı. Soruşturma makul süreyi aştı. Yirmi yıllık zamanaşımı dolduğu gerekçesiyle failin aranmasından vazgeçildi. * Mermi kovan ve çekirdeklerinin aidiyetlerini tespit edilmedi. * Tanıklar saptanıp dinlenmedi. * Yüksekova Jandarma Komutanlığı’nda görevli rütbeli askerlerin, polisin ve korucuların ifadeleri alınmadı. * Savcılık ve olay yeri inceleme ekibi olay yerine gitmedi.

Avukat dilekçesinde “Soruşturmanın etkin yürütülmemesi savcının bireysel kusurundan değil, faili meçhul olayların soruşturmasında yargı faaliyetinin düzgün yürütülmemesi yani hizmet kusuru nedeninden kaynaklanmaktadır” dedi. Adaletin, devlet tarafından işlenmiş suçların faillerini bulamadığını ve bu fillerin cezasız kaldığını kaydedilen dilekçede şu ifadelere yer verildi:

“Savcılık etkin bir soruşturma yürütmemiş ve failin bulunmasını sağlamamıştır. Yargı faaliyetinin hiç yerine getirilmemesi veya eksik yerine getirilmesi nedeniyle doğan zararların idare tarafından karşılanması gereklidir. Şayet yargı faaliyeti düzgün yürütülüp fail yakalansaydı, uğranılan destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat fail veya bağlı olduğu kurumdan talep edilecekti. Hizmet kusuru nedeniyle bu zararın karşılanmamış olması nedeniyle davalı idare ölüm olayı nedeniyle doğan zararı karşılaması gereklidir.”

Van 1. İdare Mahkemesi, davanın ailenin yaşadığı İzmir’de açılması gerektiğini belirterek, görevsizlik kararı verdi. İzmir 5. İdare Mahkemesi ise 24 Temmuz’da verdiği kararında, davanın soruşturmanın görüldüğü yerde açılması gerektiğini vurgulayarak, yargılamanın nerede olacağına karar verilmesi için dosyayı Danıştay’a gönderdi. 8 Mayıs 2017’de Mahkeme “İşlemlerdeki kusurlar, elem ve ıstırabın daha da artmasına ya da sürekli hale gelmesine sebep olacağı gibi, adalete güvenin azalmasına ve yaşam hakkını garanti eden devlete güvenin sarsılmasına neden olacaktır” tespitini yaparak Yılmaz ailesine tazminat ödenmesine karar verdi.

Memduh Ökmen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Memduh Ökmen, 20 Nisan 1994 tarihinde Sürgücü Belde Komutanlığından gelen askerler tarafından evinden alınarak karakola götürüldü. Önce Savur İlçe Jandarma Karakoluna, oradan da Mardin İlçe Jandarma Komutanlığına götürülen Ökmen burada gözaltına alındı 6 Mayıs 1994 tarihine kadar burada gözaltında kaldı. 6 Mayıs’ta çıkarıldığı savcılık tarafından serbest bırakıldı. Ancak adliye önünde iki üniformalı jandarma ve bir sivil giyimli kişi kapıdan onu bir işleri olduğunu söyleyerek tekrar alıkoydu. Toros bir araca bindirerek götürdü.

Aynı gün mesai saati bitmeden aynı savcının yanına giden kardeşi, Memduh Ökmen’in tekrar gözaltına alındığını bildirdi ancak savcılık bu konuyla ilgili herhangi bir işlem yapmadı. Ailesi üç ay boyunca il jandarma komutanlığı, tugay, emniyet gibi tüm kurumlara başvurdu. Tüm kurumlar Memduh Ökmen isimli birinin kendilerinde olmadığını söyledi. Ancak Ramazan Aydın ve Fettah isimli iki kişi, Memduh Ökmen’in serbest bırakılıp tekrardan alındığı 6 Mayıs 1994 tarihinden sonra onunla birlikte gözaltında olduklarını söyledi. Ailesi bunun üzerine bu defa Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine dilekçe ile başvuruda bulundu. Gelen yanıtta konuyla ilgili herhangi bir bilginin olmadığı belirtiliyordu. Memduh Ökmen’den bir daha haber alınamadı. Ailesi İHD’ye hukuki yardım talebiyle başvuruda bulundu ancak 2012 yılında çeşitli basın yayın organlarına yansıyan bilgiye göre açılan soruşturmada hiçbir ilerleme olmadan zamanaşımı kararı verildi.

Menduh Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti kiziltepe_bicaktimi_iddianame
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2015-03-03
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri Serkan Kurt'un hazırladığı habere göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/1756 nolu dosya üzerinden yürüttüğü soruşturma kapsamında gizli tanık Aydos’un İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde 27 Ekim 2008 tarihinde verdiği ifadede, "Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur’un terörle mücadele adı altında bölgede birçok cinayet, işkence vb. karanlık faaliyetler gerçekleştirdiğini" beyan etmesi üzerine soruşturma evrakı tefrik edildi ve Hasan Atilla Uğur ile diğer şüpheliler hakkında gerekli adli işlemlerin yapılması için Diyarbakır TMK 10. Madde ile Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına yönelik yetkisizlik kararı verildi. Yetkisizlik kararına istinaden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturma kapsamında 10 Ocak 2013 tarihinde Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben "Gizli tanığın ifadesinde geçen olaylar ile benzeri olaylara ilişkin kapsamlı araştırma yapılması" yönünde talimat yazıldı. Olayların talimat bürosu üzerinden araştırılamayacak kadar geniş kapsamlı olduğunu belirterek yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Savcısıyla irtibata geçen Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığının kendi bünyesinde soruşturma açma talebi 13 Şubat 2013 tarihinde kabul edildi.

Açılan soruşturma kapsamında öncelikle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talimatına konu olan faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasına yönelik araştırmalar yapıldı; ancak ifadesine başvurulan mağdur ve tanıkların "cinayetlerin JİTEM adlı örgüt bünyesinde gerçekleştirildiğini, o dönem itibarıyla Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı olan Hasan Atilla Uğur ve ekibinin insanlara işkence ettiğini ve zorla köyleri boşalttırdığını" beyan etmeleri üzerine soruşturma genişletildi. Bu kapsamda öncelikle bölgede gerçekleşen faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması amacıyla tanık beyanları ve eski dosya içerikleri değerlendirilerek kazılar yapıldı; bulunan kemikler incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gönderildi. Olayın tanık ve mağdurlarının ifadelerine ek olarak İstanbul ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılıklarının benzeri soruşturmalar kapsamında temin etmiş oldukları JİTEM adlı oluşuma ilişkin bilgi ve belgeler temin edildi.

Mardin Cumhuriyet Başsavcılığınca Temmuz 2014'te hazırlanan iddianameye istinaden Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin yasadışı keyfi infaz edilmesi veya zorla kaybedilmesine ilişkin emekli Albay Hasan Atilla Uğur, dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu, Jandarma Komando Bölük Komutanı Ahmet Boncuk, Başçavuş Ünal Alkan ve köy korucuları Abdurrahman Kurğa, Mehmet Emin Kurğa, Ramazan Çetin, Mehmet Salih Kılınçaslan ile İsmet Kandemir hakkında “silahlı örgüt kurmak veya yönetmek, silahlı örgüte üye olmak ve tasarlayarak öldürmek” suçlarından 2014 yılı sonunda dava açıldı. Dava daha başlamadan güvenlik gerekçesiyle Ankara’ya nakledildi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 03 Mart 2015 tarihinde görülen ilk duruşmada sanıklar Hasan Atilla Uğur ve Eşref Hatipoğlu’nun rütbeleri nedeniyle CMK M.161/5’e dayanarak dosyanın izin istemiyle HSYK’ya gönderilmesine karar verildi. 19 Ekim 2015 tarihinde görülen duruşmada ise HSYK’dan cevap gelmediği gerekçesiyle bir sonraki duruşma 15 Ocak 2016 tarihine ertelendi. Duruşma öncesi HSYK’nın sanıkların “silahlı örgüt kurmak” ve “tasarlayarak insan öldürmek” suçlarından yargılandıkları için izin alınmasına gerek olmadığına ve doğrudan kovuşturma yapılabileceğine hükmeden kararı mahkemeye ulaştı. 15 Ocak tarihli duruşmada müdafi avukatları mahkeme heyetinin çekilmesini talep etti. Savcının usule ve esasa aykırı olduğu gerekçesiyle reddettiği bu talebi mahkeme heyeti yetkili merciiye gönderme kararı aldı. Davanın 27 Nisan 2016 tarihli bir sonraki duruşmasında müşteki avukatlarının talebi kabul edilerek iddianame okundu. Sanık savunmaları bir sonraki gün, 28 Nisan 2016 sabahına ertelendi. Sanıklar ifadelerini verdiler ancak müşteki avukatlarının sorularını yanıtlamayacaklarını beyan ettiler. Savcı Levent Savaş mütalaasında tutuklama ve adli kontrolün “gereği olmadığını” açıkladı. Zorla kaybedilenlerin yakınlarının müştekilik talebi kabul edildi, sanıkların duruşmalardan vereste tutulmaları talebi reddedildi. Bir sonraki duruşma 24 Haziran 2016’da.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturmada şüpheli sıfatıyla yer alan Hasan Atilla Uğur 2007 yılında Albay rütbesiyle emekli oldu. Ergenekon soruşturması kapsamında 1 Temmuz 2008 tarihinde gözaltına alındı. Savcı tarafından mahkemeye sevk edilerek tutuklandı. 5 Ağustos 2013 tarihinde açıklanan mahkeme kararı sonucunda "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek" suçundan, suçun işlendiği tarih göz önünde bulundurularak eski TCK'nın 147. maddesi gereğince 20 yıl, "Kişisel verileri ele geçirme" suçundan ise 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ayrıca "Ateşli Silahlar Kanununa muhalefetten" 2 yıl 3 ay hapis ile 4 bin 500 Lira para cezası uygulandı ve toplamda 29 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Özel yetkili mahkemeleri kaldıran, tutukluluğu azami 5 yılla sınırlayan yasa değişikliğiyle hakkında verilmiş ceza hükmü olmasına rağmen Mart 2014'te tahliye edildi. Diğer sanık emekli Albay Eşref Hatipoğlu ise emekli Üsteğmen Tünay Yanardağ ile birlikte Lice'de 1993 yılında Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın da aralarında bulunduğu 2'si asker 16 kişinin ölümüyle ilgili tutuksuz yargılanıyor.

Muhsin Taş'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti TAS-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1994-10-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 14 Kasım 2000 tarihli kararına göre Muhsin’in babası Beşir Taş yaptığı tüm başvurulara rağmen gözaltında olan oğlunun durumuyla ilgili bir bilgi alamadı. 9 Kasım’da Muhsin’in gözaltından kaçtığını iddia eden tutanaktan sonra bile Cizre Savcısı ne Beşir Taş’ın oğlunun hayatıyla ilgili endişeleri ne de Muhsin’in kaçtığı iddiası hakkında soruşturma başlattı ve 13 Aralık 1993’te görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına gönderdi. Burada da soruşturma sadece örgüt üyeliği suçlaması üzerinden yürütüldü.

Ekim 1994'te baba Beşir Taş’ın başvurusunun ardından Komisyon söz konusu davayı Hükümet'e bildirdi ve bunun üzerine Cizre Savcısı bir soruşturma başlattı ancak soruşturma sadece 9 Kasım 1993 tarihli rapora imza atan görevlilerin kimliklerinin tespit edilmesiyle sınırlı kaldı. 29 Kasım 1995’te Savcılık görevsizlik kararı vererek dosyayı Şırnak Savcısına gönderdi. Davadan haberdar olan hükümetin de girişimiyle Şırnak Savcılığı bir hazırlık soruşturması başlattı. Ancak 28 Ağustos 1996 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Savcısı, söz konusu olaya karışan personelin kimliklerini tespit etmenin mümkün olmadığını belirterek görevsizlik kararı verdi. Savcılığa göre konu özel operasyon timi ile ilgili olduğu için Memurin Muhakematı Kanunu'na göre incelenmeliydi ve sonuç olarak dosya Şırnak İl İdare Kuruluna gönderildi.

3 Eylül 1996 tarihinde İl İdare Kurulu tarafından başlatılan soruşturma Şubat 1998 tarihine kadar sürdü. Soruşturmayı o dönemler binbaşı olan Arif Doğan yürütüyordu. Yapılan soruşturma sonucunda askeri personeldeki değişiklikler, kayıtların düzgün tutulmaması ve kayıtların yok edilmesi gibi nedenlerle Muhsin’in gözaltına alınma raporunu hazırlayanların kimliklerinin tespit edilemeyeceği sonucuna varıldı ve dava açılmasının mümkün olmadığı kararı verildi.

Yaptığı başvurulardan bir sonuç alamayan ve oğlunun gözaltındayken işkenceyle öldürüldüğünü düşünen Beşir Taş, Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Yönelik Sözleşme'nin eski 25. maddesine dayanarak başvuruda bulundu. Dava 5 Mart 1996 tarihinde kabuledilebilir bulundu. Olayda Türkiye Cumhuriyeti devletinin sorumluluğunu tespit etmek için Komisyon 7-8 Mayıs 1998 tarihleri arasında Ankara'da bir tanık dinleme duruşması yaptı. Sadece olayın içinde yer almış resmi makamlardan isimlerin tanık olarak yer aldığı duruşma sonucunda Komisyon Muhsin’in zorla kaybedilmesiyle ilgili saptamalarda bulundu ve Muhsin Taş’ın zorla kaybedilmesiyle ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin sorumlu olduğu tespitini yapıp resmi makamların açıklamalarını ve sunduğu belgeleri inandırıcı bulmadı. 14 Kasım 2000 tarihinde karara varan Komisyon, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden, işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin başvuran bakımından, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddelerinin ihlal edildiğine hükmederek devleti Muhsin’in babası Beşir Taş’a tazminat ödemeye mahkum etti.

Murat Aslan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
19 Nisan 2004 tarihinde Silopi Savcısı, doktor ve Jandarma yetkilileri eşliğinde Silopi ilçesi Çukurca mezrası Bazamir Deresi kenarında yapılan kazı çalışması sonucunda toprağın 15 cm. altında kemiklere ulaşıldı. Baba İzzettin Aslan, ağız ve diş yapısından kemiklerin oğlu Murat Aslan’a ait olduğunu teşhis etti. Kemikler İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilerek anne ve babadan alınan DNA örnekleri ile karşılaştırıldı. Adli Tıp Kurumunun 09.09.2004 tarih ve 46375/1761 sayılı raporuna göre söz konusu kemikler Murat Aslan’a aitti. Böylece Türkiye'de ilk kez, DNA testi sonucunda topraktan çıkarılan ve kime ait olduğu belli olmayan kemiklerin 10 yıl önce kaybolan bir kişiye ait olduğu ispatlandı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi ve Diyarbakır Barosu, 8 Şubat 2005’te Murat Aslan'ın ölümünde sorumluluk ve ihmali bulunan OHAL Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Asayiş Jandarma Kolordu Komutanı Korgeneral Hikmet Köksal, Diyarbakır İl Alay Komutanı İsmet Yediyıldız, Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemal Temizöz, Abdülhakim Güven, Savaş Gevrekçi, Cemil Işık, Ali Ozansoy, Mustafa Deniz, Zeki Batuhan, Erdal Salıncak, Selahattin Görgülü, İbrahim Babat, Abdülkerim Kırca, Adil Timurtaş, Fethi Çetin, Murat Kırıkkaya, Aytekin Özen, Kurtuluş Ön, Hüseyin Tilki, Hanım Beyaz, Yüksel Uğur, Abdülkadir Uğur, Kemal Emlük, Nuri Ateş, Tuna Yanardağ, Cindi Acet (Acut) ve Abdülkadir Aygan hakkında suç duyurusunda bulundu.

2 Aralık 2005 tarihli Zaman gazetesi haberine göre, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Mithat Özcan, 28 Şubat 2005’te adı geçenlerden 8 kişi hakkında, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, işkence yapmak ve taammüden adam öldürmek suçlarından ömür boyu hapis istedi. Emekli Binbaşı Abdülkerim Kırca, halen görev yapmakta olan Jandarma Uzman Çavuş Yüksel Uğur, JİTEM mensubu itirafçılar Abdülkadir Aygan, Muhsin Gül, Fethi Çetin, Kemal Emlük ve eşi Saniye Emlük ile Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım sanıklar arasında yer aldı. Ancak ilginç bir şekilde, sadece bir gün sonra Savcı Özcan’a soruşturmadan el çektirildi. O sırada soruşturmakta olduğu diğer faili meçhul davalar da elinden alındı. 8 sanıktan üçü hakkında asker kökenli oldukları gerekçesiyle görevsizlik kararı verildi ve dosyaları Diyarbakır 7’nci Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına aktarıldı. Diğer beş sanık hakkında da, geçmiş aflardan faydalanabilecekleri gerekçesiyle tutuklama talebi kaldırıldı. Türkiye'nin “Yeşil” kod adı ile tanıdığı Yıldırım'ın bölgede, "Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı" olarak da tanındığının vurgulandığı iddianamede, emekli Binbaşı Kırca'nın çetenin yöneticisi olduğu, eylemlerde başrolü Aygan'ın oynadığı ifade edildi. Aynı haberdeki bilgilere göre iddianamede JİTEM'in işlediği cinayetler de şöyle anlatıldı:

HEP Muş İl Örgütü Üyesi Harbi Arman (1964): "Yıldırım, Aygan ve Çetin'in, Arman'ı 'ifade verip, gideceksin' diye JİTEM Merkezi'ne getirerek Tuzik Deresi Köprüsü altında kafasına iki tabanca mermisi sıkarak öldürdükleri"

Zana Zuğurli (1975) - kuzeni Lokman Zuğurli (1977): "Evlerinden Aygan, Gül, Saniye Emlük ve Uzman Çavuş Yüksel Uğur tarafından alınan maktullerden Zana'nın Kozan Mezrası Taşlıdere mevkiinde elleri arkadan bağlanarak başına iki mermi sıkıldığı, Lokman'ın da Erimli Köyü Kuşaklı Mevkii'nde sağ şakak ve burun kökü civarından yakın atışla öldürüldüğü, cesedinin 2 gün sonra bulunduğu."

Servet Aslan (1971) - Şahabettin Latifeci (1973): Aygan ve Uğur'un, Arslan ve şehir içinde dolaşan Latifeci'yi JİTEM Merkezi'ne götürdükleri, çene alt kemiğinde kırık, ayakkabı topuklarıyla meydana getirilen ekimozlarla işkence yaptıkları, boğarak öldürdükleri."

Ahmet Ceylan (1956) - Sıddık Etyemez (1964): Aygan ve Uzman Çavuş Uğur'un PKK'lı olduklarına inandıkları maktulleri JİTEM Merkezi'ne götürdükleri, işkence yaptıktan sonra iple boğarak beyaz naylon çuvallar içinde kayalıklar arasına attıkları."

Abdülkadir Çelikbilek (1956): Aygan, Kemal Emlük, Binbaşı Kırca ve Uzman Çavuş Uğur'un, Çelikbilek'i Toros marka araçla JİTEM Merkezi'ne götürdükleri, işkence yaptıktan sonra elleri arkadan pardesü kemeriyle bağlı halde boğularak öldürüldüğü."

Açılan ilk dava, Mayıs 2010’da daha sonra açılan bir başka davayla* birleştirildi ve 5 kez askeri mahkeme ile sivil mahkeme arasında gidip geldi. Hem askeri hem de sivil mahkemenin yargılamayı yapmaya yetkili olmadıkları yönündeki açıklamaları nedeniyle çözülemeyen yetki krizi Yargıtay’a taşındı ve Yargıtay’ın kararıyla dosya sivil mahkemeye, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. 2014’e kadar hiçbir işlem yapılmadan mahkemeler arasında dolaşan dosya, Mart 2014’te çıkan yasayla özel yetkili mahkemelerin kapatılmasının ardından dava Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. 18 Eylül 2014 tarihli duruşmada ise bu davanın da daha önce Musa Anter’in öldürülmesiyle ilgili açılan davayla birleştirilmesi talep edildi.

Birleştirilen dosyalar sonunda cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, bir suçu söyletmek için işkence yapmak, taammüden adam öldürmek suçlamalarından yargılanan 16 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis ile 15 yıl ağır hapis cezası arasında değişen cezalar talep ediliyor. Korucu , itirafçı ve güvenlik güçleri ile çalışan sivil memurlardan oluşan bu sanıkların isimleri: “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdülkadir Aygan (Aziz Turan), Muhsin Gül, Fethi Çetin (Fırat Can Eren), Faysal Şanlı, Hayrettin Toka, Hüseyin Tilki (Hüseyin Eren), Ali Ozansoy (Ahmet Turan Altaylı), Adil Timurtaş, Recep Tiril (Recep Erkal), Kemal Emlük (Erhan Berrak), Saniye Emlük (Emel Berrak), İbrahim Babat (Hacı Hasan), Mehmet Zahit Karadeniz, Lokman Gündüz. Maktüller ise Abdurrahman Lokman Zuğurli, Hasan Caner, Hasan Utanç, Tahsin Sevim, Mehmet Mehdi Kaydu, Mehmet Sıddık Etyemez, Abdulkadir Çelikbilek, Lokman Zuğurli, Harbi Arman, Servet Arslan, Mehmet Emin Şahabettin Latifeci, Zana Zuğurli, Mehmet Ali Ahmet Ceylan.

1998 yılında bir operasyonda yaralanarak sakat kalan ve malulen emekliye ayrılan Abdülkerim Kırca’ya Aralık 2004'te dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından "Devlet Övünç Madalyası" verildi. JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan, 2009 Ocak ayında Star gazetesine verdiği röportajda Abdülkerim Kırca'nın emriyle gerçekleştiğini söylediği pek çok cinayeti tek tek sıraladı. Bu röportajdan birkaç gün sonra Abdülkerim Kırca intihar etti. Kırca ölmesi nedeniyle sanıklar arasından çıkartıldı. Diğer sanıkların tamamı tutuksuz yargılanıyor. Sadece İsveç’te bulunan Abdülkadir Aygan hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi.

Aslan ailesi failler hakkındaki şikayetlerine cevap alamayınca dosyayı 2008'de AİHM götürdü. Baba İzzettin Aslan oğlunun katillerinin yargılanmasını göremeden 11 Eylül 2014’te öldü.

* “Susurluk skandalından bir yıl sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu başkanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan raporda JİTEM’in 1980’li yılların başında kurulduğu belirtildi.[3] Bu raporda İbrahim Babat’ın mektupla verdiği bilgiler yer alıyordu ve bir kısmı devlet sırrı olduğu gerekçesiyle sansürlenmişti. Bu mektupta JİTEM adı altında itirafçıların ve korucuların, rütbeli Jandarma görevlilerinden emir alarak işledikleri faili meçhul cinayetler anlatılıyor ve “PKK ile ilişkisi olduğundan şüphe edilen herkesi infaz etmek görevimizdi” deniliyordu. 1998 yılında dönemin İdil Savcısı İlhan Cihaner, 1989’da faili meçhul bir şekilde öldürülen üç kişi hakkında on yıldır sürüncemede bırakılan bir dosyayı İbrahim Babat’ın itiraflarının basına yansımasından sonra tekrar açtı. İbrahim Babat’ı sorgulamak için Adalet Bakanlığı’ndan izin istedi ancak bu talebi 09.10.1998 tarihinde Bakanlık tarafından reddedildi. Her ne kadar fezlekede JİTEM’in adı geçmiyorsa da, böyle bir birimin varlığının hiç kimse tarafından dile getirilemediği bir dönemde faili meçhulleri yerine getiren tetikçilere emir verdiği ileri sürülen emekli Albay Arif Doğan, Jandarma subayları Şaban Bayram, Sinan Yaşar ve Binbaşı Ahmet Cem Ersever’i sanık olarak gösterdi ve 08.01.1999 tarihli görevsizlik kararını Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderdi.1999 yılında bu mektupta ismi geçen ve aralarında Abdülkadir Aygan’ın da yer aldığı PKK itirafçıları ve jandarma istihbarat elemanlarından oluşan 11 sanık hakkında Diyarbakır DGM Başsavcılığı tarafından, “JİTEM örgütü içerisinde yer alarak” 765 sayılı TCK’nın 313. maddesi uyarınca, “cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” ve 450. maddesi uyarınca “birden fazla kişiyi öldürmek” suçlamalarıyla soruşturma başlatıldı ve dava açıldı.[5] İdil Savcısının görevsizlik kararında ismi geçen Arif Doğan, Şaban Bayram, Sinan Yaşar ve Ahmet Cem Ersever hakkında soruşturma başlatılması için Diyarbakır DGM Başsavcılığı 1999 yılında Genelkurmay Başkanlığı’ndan izin istedi; ancak Genelkurmay Başkanlığı bu şahısların sivil mahkemelerde yargılanması için izin vermedi. Açılan davada görevli mahkemenin belirlenmesi 10 yıl sürdü ve dava dosyası bu 10 yıl boyunca Diyarbakır 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 7. Kolordu Askeri Mahkemesi, Diyarbakır Özel Yetkili 6. Ağır Ceza Mahkemesi ile Uyuşmazlık Mahkemesi arasında gidip geldi.”

Kaynak: Işık, Serap, http://failibelli.org/davalar/jitem/jitem-davasi/

Murat Yıldız'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:Gebze Asliye Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1995-02-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Hanife Yıldız, oğlunun 23 Şubat 1995’te gözaltına alındıktan sonra firar ettiği iddiasıyla kaybolmasının araştırılması için 01.03.1995 tarihinde Gebze Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. Olayla ilgili 27.02.1995 tarihli iddianame ile sanıklar Tahir Şerbetçi ve Şah İsmail Öztürk hakkında açılan adli görevi ihmal davasında Gebze Asliye Ceza Mahkemesinin 1995/419 esas sayılı dosyasında müdahil oldu. 21.05.1996 tarihinde ise Bornova Cumhuriyet Savcılığına başvurdu ve 1996/4963 hazırlık numarası ile açılan soruşturma kapsamında ifadesi alındı. Gebze Asliye Ceza Mahkemesinde görülen adli görevi ihmal davasında sanıklar para cezasına çarptırıldı ancak Murat Yıldız’ın gözaltındayken kaybolmasına ilişkin herhangi bir işlem yapılmadı. Daha sonra anne Hanife Yıldız, avukatı aracılığıyla İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Gözaltında Kayıplar Komisyonuna başvurdu.
Mursal Zeyrek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burak Böge
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Usülden kabul edilemezlik kararı
31 Aralık 2002 tarihinde İslam Zeyrek, kardeşinin kaybolmasıyla ilgili yapılacak şikâyetlerde kullanılmak üzere avukatına yazılı ifade verdi. Beyanlarında belirttiğine göre, 1999 yılında Çalışkan köyü muhtarı Nadir Yaman kendisini çağırarak Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından beklendiğini söyledi. Oradan Silopi Askerlik Şubesine gönderilen İslam Zeyrek’ten kardeşiyle ilgili ifade vermesi ve 10 Mayıs 1999 tarihinde yazılan gaiplik dilekçesini mahkemeye vermesi istendi. İslam Zeyrek’in vekili, 7 Şubat 2003 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe yazarak Mursal Zeyrek’in kaybolmasından sorumlu fail veya faillerin bulunması ve cezalandırılması için gerekli soruşturmanın başlatılmasını talep etti. 26 Şubat 2003 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2003/294 hazırlık numarasıyla soruşturmaya başlandı. Savcılık, 6 Mart 2003 tarihinde tanık olarak bildirilen Süleyman Gündüz’ün ifadesini sanık sıfatıyla aldı. 15 Nisan 2003 tarihinde İslam Zeyrek’in, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına ifade vermesinin üzerine 25 Nisan 2003 tarihinde Süleyman Gündüz tekrar sanık sıfatıyla ifade verdi. Süleyman Gündüz her iki ifadesinde de konuya dair bir bilgisi olmadığını belirtti.

8 Mart 2004 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı sanıkların isnat edilen suçu işlediklerine dair yeterli delil elde edilemediğinden sanıklar hakkında tatbikata yer olmadığı gerekçesiyle 2004/82 numaralı takipsizlik kararı verdi. İslam Zeyrek'in vekili 30 Mart 2004 tarihinde söz konusu takipsizlik kararına itiraz etti. İtiraz dilekçesinde, Süleyman Gündüz’ün tanık olarak dinlenilmesi gerekirken sanık olarak ifadesine başvurulduğu için baskı altında tutulduğunu ve gerçeği söylemesinin önüne geçildiğini belirtti. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, 22.04.2004 tarihinde takipsizlik kararına ilişkin itirazı reddederek takipsizlik kararını onadı (Karar No: 2004/65).

Kararın onanmasının ardından iç hukuk yolları tükenince İslam Zeyrek, vekili aracılığıyla 3 Temmuz 2004 tarihinde AİHS’nin 2, 3, 5 ve 13. maddelerinin ihlal edilmiş olduğu iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulundu. 5 Aralık 2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Dairesi, İslam Zeyrek’in 33100/04 numaralı başvurusu hakkında AİHS’nin 34 ve/veya 35. maddeleri ile aranan koşulların yerine getirilmemiş olması gerekçesiyle kabul edilmezlik kararı verdi. İslam Zeyrek, 26 Ocak 2009'da Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden başvurdu; açılan 2008/3151 numaralı soruşturma kapsamında Başsavcılığa ifade vererek BOTAŞ kuyuları, Sinan Lokantası kuyusu, kimsesizler mezarlığı ve Gömülü Karakolu etrafındaki kuyuların açılarak kardeşinin bedeninin aranmasını talep etti. Aralık 2012 tarihinde merkezimize ulaşan evraka göre soruşturma açık olup başkaca gelişme yaşanmadı.

Mustafa Sayğı (Saygı)'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti SAYGI-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-12-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
27 Ocak 2015 tarihli AİHM kararındaki bilgilere göre, uzun yıllar korktukları için yasal yollara başvuramayan Sayğı ailesinden anne Aişe Sayğı, 04.05.2005 tarihinde Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. 03.06.1994 tarihinde oğlu Mustafa Sayğı’nın motosikletiyle evine doğru giderken, Yoğurtçu köyünün yakınlarında bir kamu binasında geçici olarak konuşlanmış askerler tarafından durdurularak gözaltına alındığını, durumdan kendilerinin olaya şahit olan köylüleri aracılığıyla haberdar olduklarını bildirdi. Aişe Sayğı bu tarihten sonra oğlundan bir daha haber alamadıklarını ve yetkili makamlara yaptıkları şikâyetlerinin sonuçsuz kaldığını beyan ederek oğlunun bulunması için gereğinin yapılmasını talep etti. Bunun üzerine aynı tarihte Savcılık tarafından Aişe Sayğı’nın ifadesine başvuruldu. Aişe Sayğı dilekçesindeki hususlara ek olarak diğer oğlu Mehmet Sayğı’nın ağabeyi Mustafa Sayğı hakkında bilgi almak için Yoğurtçu köyü yakınındaki geçici birliğe gittiğinde ağabeyinin Suruç İl Merkez Jandarma Komutanlığı’na transfer edildiği cevabını aldığını beyan etti. Daha sonra Suruç Jandarma Komutanlığı’na gittiğinde ise kendisine, ağabeyinin sorgusunun sürmekte olduğu ve muhtemelen 3 gün daha süreceği söylendi. Ancak Mustafa Sayğı serbest bırakılmadı.

Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı konu hakkında Mehmet Sayğı tarafından bilgilendirilmesi üzerine Suruç İl Jandarma Komutanlığı’ndan bilgi istedi. Jandarma Komutanlığı Mehmet Sayğı’nın hiçbir zaman gözaltına alınmamış olduğunu bildirdi.

Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili başlattığı soruşturma kapsamında Aişe Sayğı’nın tanık olarak bildirdiği iki köylünün ifadesine başvurdu. Ayrıca Mustafa Sayğı’nın zorla kaybedildiği tarihlerde geçici askeri birlikte görev yapmış on dört askerin kimliğini tespit ederek şüpheli sıfatıyla ifadelerini aldı. Aynı zamanda aile üyelerinin de Savcılıkça ifadeleri alındı.

Tanık olarak ifadelerine başvurulan köylüler, 03.06.1994 tarihinde köylerine giderken Yoğurtçu köyünün yakınında konuşlanmış olan geçici askeri birlikten askerlerce durdurulduklarını, askerlerin kimlik kontrolü yaptıklarını, Mustafa Sayğı’nın da aynı şekilde askerler tarafından durdurulduğunu ve kimlik kontrolünden sonra gözaltına alındığını beyan etti. Bu olayı gören köylüler daha sonra Mustafa Sayğı’nın ailesini durum hakkında haberdar etmişti.

Savcılıkça şüpheli olarak sorgulanan güvenlik görevlileri ise, söz konusu tarihte Yoğurtçu köyünün yakınında bulunan geçici birliği doğruladı; ancak Mustafa Sayğı’nın gözaltına alınmış olduğunu kabul etmedi. 01.05.2005 tarihinde Suruç İl Jandarma Komutanlığı, Savcılık’a, ellerinde Mustafa Sayğı’nın PKK ile bağlantısı olduğunu gösteren herhangi bir delil bulunmadığını bildirdi. Öte yandan Suruç Emniyet Müdürlüğü, Mustafa Sayğı’nın PKK için çalıştığını gösteren delillerin bulunduğunu söylüyordu.

13.07.2006 tarihinde soruşturmasını sonlandıran Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı, Mustafa Sayğı’nın Suruç Jandarma Komutanlığı tarafından hukuka aykırı şekilde gözaltına alındığı sonucuna vardı. Savcılık, söz konusu tarihte geçici askeri birlikte görevli olan güvenlik güçlerinin inkârlarına, tanıklık yapan iki köylünün tutarlı ifadeleri karşısında itibar etmedi. Fakat, haksız gözaltı suçu için öngörülen zamanaşımı tarihi dolduğu gerekçesiyle güvenlik güçleri hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararına vardı. Savcılık, Mustafa Sayğı’nın gözaltında tutulduğu sırada öldürülmüş olabileceğine dair somut deliller bulunmadığını beyan etti.

Karara, Siverek Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz edildi ve olayın meydana geldiği dönemde Mustafa Sayğı gibi gözaltına alınmış olan kişilerin korktukları için şikâyetçi olamadıklarını, Mustafa Sayğı’nın PKK ile ilişkisi olduğu düşünüldüğü için yüksek ihtimalle işkenceye tabi tutulmuş olduğunu, işkence suçu için zamanaşımına başvuramayacağı iddia edildi. Ancak 29.11.2006 tarihinde itiraz reddedildi.

11 Aralık 2009’da Suruç'un Bilgin (Xeramsar) köyüne bağlı Akdoğan mezrasında, defineciler tarafından bir höyükte yapılan kazıda çürümüş bir motorsiklet ve kemik parçalarına ulaşıldı. İlçe halkı tarafından motorsikletiyle birlikte kaybolduğu bilinen Mustafa Sayğı'nın ailesine haber verildi. Belediye görevlileri eşliğinde yapılan kazının ardından ulaşılan motor ve kemik parçaları Savcılığa teslim edildi ve analiz için Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Olayla ilgili inceleme başlatıldı. Jandarma Kriminal Dairesinin vermiş olduğu analiz raporunda, motorun marka, model ve imal yılının tespit olunamadığı, renginin belirlenemediği ve gönderilen metal parçalar arasında "tahranın" bulunmadığı ileri sürüldü. Ancak raporda bulunan motor parçalarının Sayğı ailesinin iddia ettiği gibi bir Rus motor markasına ait olduğunun tespit edildiği de yer aldı. Adli Tıp Kurumu ise, kemiklerin insana ait olmadığını iddia etti. Ayrıca savcının yürüttüğü soruşturma kapsamında Suruç Jandarma Komutanlığına yazılan, Sayğı'nın gözaltına alınıp alınmadığına ilişkin yazıya ise, "Yoğurtçu Köyü'nde hiçbir zaman karakol ya da jandarma noktası bulunmamıştır," cevabı verildi. Savcılık, Jandarma Kriminal Dairesinin, İstanbul Adli Tıp Kurumunun ve Emniyet Kriminal Daire Başkanlığının yaptığı inceleme sonuçlarının değerlendirildiğini belirterek, 7 Nisan 2010 tarihinde, bulunan kemiklerin hayvana ait olduğu tespiti, motorun sepetinin kazıdan çıkmaması, Mustafa Sayğı’nın askerlerce gözaltına alındığına ve olayın geçtiği iddia edilen tarihte Yoğurtçu köyünde geçici askeri üs kurulduğuna dair delil olmaması gerekçeleriyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Sayğı ailesi, avukatları aracılığıyla, kararı veren savcının, daha önce 2006 yılında soruşturma yürüten eski savcının karakolun varlığını tespit ederek karakolda görev yapan askerlerin ifadelerini almasını ve Mustafa Sayğı’nın gözaltına alındığına ilişkin kararını görmezden geldiği ve soruşturmayı eksik yürüttüğü gerekçeleriyle karara Siverek Ağır Ceza Mahkemesinde itiraz etti. Mahkeme, ailenin iddialarına ve taleplerine hiçbir yanıt vermeden 7 Haziran 2010’da itirazı reddetti.

Sayğı ailesi iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine 17 Aralık 2010’da AİHM’ye başvurdu. AİHM, 27 Ocak 2015’te, devletin etkili ve yeterli bir soruşturma yürütmediğine hükmederek Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine karar verdi ve Hükümeti Sayğı ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Nadir Mete ve Selahaddin Bilen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Silopi Cumhuriyet Başsavcısı Nezir Kuş, Sicil No: 101306
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamına kazılar yapılacağı haberlerinin çıkması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Selahaddin Bilen’in amcası Hamit Bilen Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak talebini yineledi. Av. Nuşirevan Elçi’nin başvurusuyla başlatılmış olan 2008/3151 sayılı soruşturmaya dahil edildi.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma devam ediyor.

Nadir Nayci'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-17
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Nadir Nayci’nin oğlu Ramazan Nayci'nin 17 Mart 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Savcılığına yaptığı başvuruda verdiği ifadeye göre daha önce savcılığa yaptığı başvuru sonucu 2007/1388 numaralı soruşturma başlatılmış, ancak daha sonra soruşturmada 2007/831 numarasıyla takipsizlik kararı verilmişti. 2009 yılında bölgede yapılan kazılarda kemiklere ulaşılması üzerine yeniden yaptığı başvuru sonucunda Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/432 dosya numarasıyla yeniden bir soruşturma başlattı. Merkezimize ulaşan bilgilere göre soruşturma hala devam ediyor.
Naif Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Nasibe Demir 01.06.1995 tarihinde Hakkari Valiliği’ne ve Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’ne başvurarak eşi Naif Demir'in parasını almak için Merkez Jandarma Karakolu'na götürüldükten sonra geri dönmediğini belirterek akıbetinin ortaya çıkartılması için gereken tüm işlemlerin yapılmasını talep etti. Dilekçesine göre Nasibe Demir konuyla ilgili olarak daha önce de Çukurca Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurmuştu, ancak her iki başvuru sonucunda da herhangi bir bilgi elde edemedi.

Halit Demir 31.07.1995 tarihinde Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı'na aynı hususları belirterek yaptığı başvuruda, ağabeyinin akıbetinin ortaya çıkması için gereken tüm araştırmaların yapılmasını talep etti. Ancak bir sonuç alamadı.

01.10.1996 tarihinde Halit Demir tarafından Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı’na aynı talepleri içeren bir dilekçe daha sunuldu. Dilekçesinde ağabeyinden haber alamadıkları sırada Kahraman Bilgiç’in Naif Demir’i kimin öldürdüğünü bildiğini söyleyerek, kendisinden para istediğini belirtti. Ayrıca Kahraman Bilgiç’e istediği parayı vermediği için hayatının tehlikede olduğunu düşündüğünü de ekledi. Fakat başvurusu sonuçsuz kaldı.

Söz konusu dilekçelerde yer alan bilgilere göre Halit ve Nasibe Demir tarafından aynı taleplerle ayrıca Adalet Bakanlığı’na da başvuruldu ancak bir sonuç alınamadı.

1996 yılında Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde PKK itirafçısı “Havar” kod adlı Kahraman Bilgiç’in, Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz’a verdiği ifadelerle kamuoyunda “üniformalı çete” olarak adlandırılan “Yüksekova Çetesi”nin varlığı ortaya çıktı. Söz konusu çete JİTEM’ci subaylar, özel harekât polisleri, bölgedeki bazı belediye başkanları, korucular ve PKK itirafçılarının 1990’ların başından itibaren faili meçhul cinayet, zorla kaybetme, PKK adı altında haraç toplama, insan kaçırıp fidye isteme gibi birçok faaliyette bulundukları bir oluşumdu.

Kahraman Bilgiç’in itiraflarıyla başlatılan hukuki süreçte Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede Naif Demir’in zorla kaybedilmesi olayı da yer aldı. Ancak Diyarbakır DGM tarafından 12.03.1997 tarihinde Jandarma Yüzbaşı Bedreddin Konuk (Kütük) ile Astsubay Metin Koç hakkında 1997/803 hazırlık, 1997/42 karar numaralı görevsizlik kararının ardından dosya Van 21. Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı Askeri Savcılığı’na gönderildi. Söz konusu tarihten beri askeri savcılık önünde olan dosyada yapılmış herhangi bir işlem bilgisine ulaşılamadı.

İddianamenin Diyarbakır 4. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce kabulüyle Kahraman Bilgiç, Yüksekova Tugay Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz, Dağ Komando eski Tabur Komutan Mehmet Emin Yurdakul, Üsteğmen Bülent Yetüt, Özel Harekât polis memuru Enver Çırak ile Nihat Yiğiter, korucubaşı Kemal Ölmez, Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan’ın aralarında bulunduğu on üç kişi suç işlemek için örgüt kurma, yağma, silah kaçakçılığı ve uyuşturucu ticareti yapma suçlarından dolayı yargılandı.

Kamuoyunda “Yüksekova Çetesi Davası” olarak bilinen yargılama 2001 yılında sonuçlandı. M. Emin Yurdakul gasp ve bombalamadan 25 yıl, Enver Çırak dört yıl, Bülent Yetüt 7 yıl, Kemal Ölmez 13 yıl Kahraman Bilgiç ise 30 yıl hapse mahkûm edildi. Albay Hamdi Poyraz ceza almazken, Belediye Başkanı Zeydan ve diğer sanıklar beraat etti.

Mahkumiyet kararları Yargıtay 6. Ceza Dairesi tarafından eksik soruşturma gerekçesiyle bozulurken, Hakkâri Ağır Ceza’da yeniden görülen dava 18 Kasım 2005’de beraatla sonuçlandı. Yargıtay 6. Ceza Dairesi bu kez beraat kararını hemen onadı, 28 Kasım 2007 tarihinde de dava zamanaşımına uğratıldı. Davacı vekilleri bu kez Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na başvurdu. Dava üç yıl boyunca bekletildikten sonra 27.08.2010 tarihinde zamanaşımı süresi sona erdi.

Kahraman Bilgiç’in itirafları doğrultusunda iddianameye giren Naif Demir’in zorla kaybedilmesi olayı iddianamede şöyle yer aldı: “...Çukurca İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Bedrettin Konuk (Kütük) ile astsubay Metin Koç ve Naif Demir'in birlikte silah kaçakçılığı yaptıklarını, bu işten dolayı Naif Demir'in Yüzbaşı ve Astsubaydan alacağı olan parayı almak üzere Yüzbaşı Bedrettin'in yanına geldiğini, kendisinin o sırada Çukurca İlçe Jandarma Komando Bölük Komutanı Üsteğmen Veysel'in yanında bulunduğunu, Naif Demir’in Bedrettin Kütük’ün odasına girdikten bir saat sonra bacaklarından sürüklenerek aşağıya doğru götürüldüğünü gördüğünü, Naif Demir’in ölü olduğunu, iple boğulmak suretiyle öldürüldüğünü zannettiğini, 3-4 kişinin cesedi götürdüğünü, bunları Veysel Üsteğmenin de gördüğünü, cesedin askeri Şortlanda bildirildiği, askerler tarafından Zap suyuna attıklarının söylendiği, ölümünden sonra PKK’lı olduğu ve örgüte yardım ettiğinden dolayı öldürüldüğünü, ancak daha önceden de bu şahsın örgüte yardım ettiğini askerlerin bildiklerini, bunun için öldürmüş olmalarının mümkün olmadığını, para meselesinden öldürüldüğünü tahmin ettiğini…”

Demir ailesi iç hukuk yollarından bir sonuç alamayınca olayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de taşımasına rağmen herhangi bir sonuç alamadı.

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2017. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS