Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Halit Özdemir, Hamdo Şimşek, Hükmet Şimşek, İbrahim Akıl, Mehmet Salih Demirhan ve Şemdin Cülaz'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CULAZ-VE-DIGERLERI-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Tayyip Eroğlu Ankara Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2013-11-05
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Silopi’ye bağlı Görümlü Köyü’nde Süryaniler ve Kürtler beraber yaşıyordu. Köy yakınlarında haftada üç-dört defa PKK ve güvenlik güçleri arasında çatışmalar oluyordu. 13 Haziran 1993'te de Görümlü köyünde konuşlanan Tekirdağ 3. Zırhlı Tugay 2. Tabur Komutanlığına bağlı askerler ile PKK arasında yoğun çatışma yaşandı. Köylülerin çoğu korktuğu için sığınağa benzer bir yerde saklandı. Çatışmadan sonraki sabah seher vakti, Görümlü Taburundan üzerilerinde askeri elbiseler ve ellerinde piyade tüfeği olan askerler, köyün çevresinden ateş edildiği iddiasıyla, köyü bastı. Askerler, bütün köylüleri köy meydanında topladı ve köylülerden Şemdin Cülaz ve Abdurrahman Kayek’in evlerini eşyalarıyla birlikte ateşe verdi. Süryani köylülerden birinin boynundan çıkardıkları haçı, köy imamı İbrahim Akıl’ın boynuna takıp “Haç takan imam olur mu?” diye köylülere sordular. Askerler meydanda topladıkları köylüleri kimlik kontrolünden geçirdi. Daha sonra köylülerden; Halit Özdemir, Hamdo Şimşek, Hükmet Şimşek, İbrahim Akıl, Mehmet Salih Demirhan, Şemdin Cülaz ve Abdurrahman Kayak’ı askeri araca bindirerek, Görümlü Taburuna götürdü. Tabura götürülen köylülerden Abdurrahman Kayek, aynı gün içinde yoğun işkence yapılmış ve kaburgaları kırılmış bir şekilde serbest bırakıldı. Abdurrahman Kayek, serbest bırakıldıktan sonra tekrar tabura çağrılması üzerine ailesi ile birlikte Irak’a kaçtı. Diğer altı kişiden bir daha haber alınamadı.

Mehmet Salih Demirhan’ın babası oğlunun serbest bırakılmaması üzerine Görümlü taburuna gitti. Baba Demirhan oğlunun durumunu sordu, taburdaki askerler oğlunun taburda olduğunu söyledi. Bunun üzerine Demirhan oğlunun yaşayıp yaşamadığını merak ettiğini söyledi. Askerlerden oğlunu kendisine göstermeseler de en azından onun el yazısıyla iyi olduğunu belirttiği bir not istedi. Ancak bu isteği yerine getirilmedi. Demirhan ailesi oğullarının akıbetini öğrenmek için Şırnak’a ve Cizre’ye gitti. Buralarda askeriye ile arası iyi olan bazı kişilerden yardım istediler. Fakat olaydan yirmi gün kadar sonra aileye, bazı kişiler tarafından, olayı araştırmaya devam ettikleri takdirde başlarına daha kötü şeylerin geleceği söylendi. Bunun üzerine aileler arama faaliyetlerine son verdiler.

2009 yılında, 1993 yılında Görümlü Taburunda askerlik yapan Y.Ö. Görümlü köyünden alınan altı kişiyle ilgili Taraf Gazetesine röportaj verdi. Kayıp yakınları durumdan haberdar olunca bu kişiye ulaştılar ve tanık olmasını istediler. Daha sonra Y.Ö ve adının açıklanmasını istemeyen başka bir tanık olayla ilgili tanıklık yapmak üzere ifade verdi. Y.Ö., köylülerin dönemin 23. Jandarma Sınır Tugay Komutanı Tuğgeneral Mete Sayar'ın emri ile gözaltına alındığını söyledi. Tabura getirilen köylülere işkence yapıldığını, araçlara bağlanarak yerlerde sürüklendiklerini ve daha sonra öldürülüp taburun bahçesindeki bir çukura atıldıklarını belirtti. Y.Ö. savcılık ifadesinde, Tabur Komutanı Mete Sayar’ın bu köylülerin çatışmada öldürüldüğünü ve terörist olarak gösterilmeleri yönünde emir verdiğini belirtti. Y.Ö., gözaltına alınan köylülerden Halit Özdemir’in kendisinden su istediğini ancak bu kişiye su veremediğini bu nedenle o günden beri vicdan azabı çektiğini söyledi. Y.Ö.’nün söylediklerinden sonra savcılık Görümlü Taburunda kazı çalışması yapılmasını istedi. Taburda yapılan kazı çalışmasında bazı kemikler bulundu. Kemikler DNA testi yapılmak üzere adli tıpa gönderildi. Ancak altı ay sonra adli tıp kemiklerin hayvanlara ait olduğunu belirtti.

Y.Ö., 12.04.2010 tarihinde Elazığ Cumhuriyet savcılığına bir dilekçe ile, bazı kişiler tarafından tehdit edildiğine ilişkin başvuruda bulundu. Silopi savcılığı soruşturma kapsamında Görümlü Jandarması’nın gözaltı kayıt defterini istedi. Fakat 1993’teki baskında kayıtların kaybolduğu, kaydın 2001’den itibaren tekrar başladığı cevabı verildi. TSK ile yazışma sonucunda Tekirdağ 3. Zırhlı Tugayının o dönem Görümlü’de olduğu kabul edildi. Şüpheli askerler iddiaları reddeditti. Silopi Savcılığı, cesetler bulunamamış olsa da altı köylünün öldürüldükten sonra kaybedildikleri sonucuna vararak, 6 köylünün akıbetine ilişkin soruşturmanın zaman aşımına uğramasına 3 gün kala, dönemin 23. Jandarma Sınır Tugay Komutanı Mete Sayar, Görümlü 1. Mekanize Piyade Tabur Komutanı emekli Albay Hasan Basri Vural, 3. Bölük Tim Komutanı Üsteğmen İbrahim Kıraç, Yüzbaşı Murat Ali Yıldız, Kayseri Hava İndirme Tugayına bağlı teğmen Serdar Tekin ile 2. Komando Tabur Komutanlığından Tansel Erok hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talebiyle dava açtı. İlk duruşmasında Şırnak’tan Ankara’ya nakledilen davada sanıkların hiçbiri tutuklu olarak yargılanmadı. 03 Temmuz 2015 tarihli duruşmada esas hakkında mütalaasını sunan savcılık makamı, sanıkların delil yetersizliğinden beraatlerini talep etti. Aynı duruşmada, mağdur tarafına mütalaaya karşı görüşlerini sunmaları için herhangi bir süre verilmeksizin, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti tarafından mütalaaya uyularak sanıkların beraatına karar verildi.

Ailelerin 2006 ve 2010 yıllarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptığı başvurular Mahkeme'nin 15 Nisan 2014'te verdiği kararla sonuçlandı. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin hem esastan hem usülden ihlal edildiğine karar vererek devleti ailelere maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Abbas Çiğden, Feyzi Bayan, Münür (Münir) Aydın, Reşit Eren, Sadun Bayan ve Üzeyir Arzık'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Atilla Öztürk
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-29
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abbas Çiğden'in babası Ahmet Çiğden, Münür (Münir) Aydın'ın babası Tahir Aydın, Reşit Eren'in abisi Abdullah Eren, Sadun Bayan'ın babası Cemalettin Bayan, Feyzi Bayan'ın abisi Fadıl Bayan ve Üzeyir Arzık'ın abisi Osman Arzık 27.01.2009 tarihinde Şırnak Barosu avukatları huzurunda olayla ilgili beyanda bulundular. Bu beyanı takip eden bir hafta içinde aileler Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifadeye çağrıldı. İfade verenler yakınlarının askerler tarafından gözaltına alındığını belirtti. İfadelerin ardından 2008/3151 numarasıyla başlatılan soruşturma Aralık 2012 itibariyle devam ediyor.
Abdo Yamık, Bahri Şimşek, Behçet Tutuş, Celal Aziz Aydoğdu, Hasan Avar, Mehmet Salih Akdeniz, Mehmet Şah Atala, Mehmet Şerif Avar, Nesrettin Yerlikaya, Ümit Taş, Turan Demir Hukuki süreç özeti CASE OF AKDENIZ AND OTHERS v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Osman Coşkun Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2013-12-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 31 Mayıs 2001 tarihli kararındaki ifadelere göre Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Alaca (Nedera) köyü dağlık bir bölgede yer almaktaydı. Dağınık bir yerleşimi olan ve farklı küçük mezralardan oluşan Alaca Köyü 1993 yılı itibariyle PKK ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında şiddetli silahlı çatışmalara sahne olmaktaydı. 8 Ekim 1993 tarihinde Yavuz Ertürk komutasındaki Bolu Tugay Komutanlığı jandarmayla beraber bölgede PKK gerillalarına karşı geniş çaplı bir operasyon başlattı. Operasyonun başlamasıyla, jandarmalar Alaca Köyü’nden ve civardaki mezralardan yetişkin erkek köylüleri toplamaya başladı. 24-25 Ekim’e kadar süren operasyon sırasında jandarma tarafından alınan köylülerden bazıları serbest bırakılırken Abdo Yamık, Celal Aydoğdu, Mehmet Salih Akdeniz, Behçet Tutuş, Mehmet Şerif Avar, Hasan Avar, Bahri Şimşek, Mehmet Şah Atala, Turan Demir, Nesrettin Yerlikaya ve Ümit Taş isimlerindeki askerlerin aldığı 11 köylüden bir daha haber alınamadı. Köye dönüşlerin başlamasının ardından 5 Kasım 2004’te Alaca Köyü’nün Kepir Mezrası yakınlarında en az dokuz kişiye ait olduğu tespit edildi. Ailelerden alınan örneklerle yapılan DNA analizinin ardından kemiklerden bazılarının Mehmet Salih Akdeniz, Behçet Tutuş, Turan Demir, Nesrettin Yerlikaya, Mehmet Şerif Avar, Hasan Avar, Abdo Yamık ve Bahri Şimşek'e ait olduğu adli tıp raporuyla kesinleşti.

<\p>

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun 4-9 Mayıs 1998 tarihleri arasında yaptığı tanık dinlemelerindeki ifadelere göre Alaca Köyü’nün Pireş Mezrası'nda yaşayan Abdo Yamık bahsi geçen operasyonun yapıldığı 1993 yılında 48 yaşındaydı. Bolu Tugay Komutanlığının başlattığı operasyondan iki gün sonra, 10 Ekim 1993 tarihinde Mezire isimli civardaki bir mezradan askerlerce alınan Abdo, kendi yaşadığı mezra olan Pireş’e götürüldü. Abdo’nun götürüldüğü yerde 20-30 kadar başka köylü de askerler tarafından tutulmaktaydı. Askerlerin bağladıkları ve sorguladıkları Abdo ve diğer köylüler, Pireş civarında mezarlık olarak tarif edilen bir yerde geceyi geçirdiler. Ertesi sabah mezraya bir helikopter indi ve mezarlıkta tutulan köylülerin kimlikleri incelendi. Dokuz tanesi hariç diğer köylüler salıverildi. Abdo ise diğer sekiz köylü ile beraber helikoptere bindirildi. Abdo ve diğer sekiz köylü 11 Ekim 1993 tarihinde helikopterle Kepir adlı başka bir mezrada askerlerin yaptığı bir kampa götürüldüler. Burada farklı mezralardan getirilen onlarca köylü bulunmaktaydı. Köylüler farklı gruplara bölündüler. Abdo diğer zorla kaybettirilen 10 köylü ile beraber aynı grupta yer almaktaydı. <\p>

52 yaşındaki Celal Aydoğdu ise 10 Ekim 1993 civarı bir tarihte tam olarak tespit edilemeyen bir yerden askerlerce alındı. Kepir’deki kampa getirilen Celal burada Abdo’nun da içinde olduğu 11 kişilik guruba yerleştirildi. 68 yaşındaki Mehmet Salih Akdeniz ise İnkaya Mezrası'nın muhtarıydı. 10 Ekim 1993 civarı bir tarihte kılavuzluk yapacağı gerekçesiyle askerler tarafından alınan Mehmet bir ya da iki gün sonra Kepir’deki kampa götürüldü. Mehmet de on bir kişilik gruba yerleştirildi. 44 yaşındaki Behçet Tutuş, 24 yaşındaki Mehmet Şerif Avar ve 34 yaşındaki Turan Demir, Muş’tan köylerine minibüsle dönerlerken Gurnik civarında askerler tarafından minibüsten indirilip alındılar. Alınan başka köylülerle beraber onlar da 11 Ekim 1993 civarı Kepir’deki kampa götürüldüler ve 11 kişilik guruba yerleştirildiler. Mehmet Şerif Avar’ın amcası Hasan Avar 45 yaşındaydı. Hasan 41 yaşındaki Bahri Şimşek ile beraber yaşadıkları mezra olan Mezire’den 10 Ekim 1993 tarihi civarında alındı. Hasan, Bahri ile beraber önce Pireş’teki mezarlığa, oradan da helikopterle Kepir’deki kampa götürüldü ve on bir kişilik gruba kondu. 41 yaşındaki Mehmet Şah Atala Mezire Mezrası'nda yaşamaktaydı. Hasan Avar’ın alınması üzerine aynı gün askerlere Hasan’ın durumunu soran Mehmet de askerlerce alındı. Askerler ailesine, Mehmet’i kendilerine kılavuzluk etmesi ve ifade vermesi için aldıklarını söylediler. Önce Pireş’teki mezarlığa götürülen Mehmet buradan Kepir’deki kampa götürüldü ve on bir kişilik gruba kondu. 40 yaşındaki Nesrettin Yerlikaya yaşadığı mezra olan Licik’ten 10 Ekim 1993 civarında alındı. Diğerleri gibi önce Pireş’teki mezarlığa götürülen Nesrettin oradan Kepir’deki kampa götürüldü ve on bir kişilik gruba kondu. <\p>

16 yaşındaki Ümit Taş, Alaca Köyü’nden değildi. Operasyonun başlamasından önce 25 Eylül 1993’te Kulp’a gelen Ümit burada polisler tarafından gözaltına alındı. 30 Eylül 1993 tarihli ve Ümit’in parmak izini taşıyan bir belgeye göre polis Ümit’i serbest bırakmıştı. Ancak Ümit evine hiçbir zaman dönmedi. Ümit’i aramak için Kulp’a giden baba Kemal Taş orada yaptığı araştırmalar sonucu oğlunun Bolu Tugay Komutanlığına teslim edildiğini öğrendi. Kemal’in civardaki konargöçerlerden aldığı bilgilere göre Ümit önce Panak Jandarma Karakolunun önünde bağlı bir şekilde tutulmuş, sonrasında Alaca Köyü civarındaki Gürnik’e götürülmüştü. Oğlunun akıbetini öğrenmek için Gürnik’e giden Kemal burada oğlunun Kepir’de on bir kişilik grupta bulunduğunu öğrendi. <\p>

31 Mayıs 2001 tarihli AİHM kararındaki ifadelere göre Mehmet Salih Akdeniz hariç bahsi geçen on bir kişilik gruptaki tüm isimlerin elleri kolları askerler tarafından bağlandı. Köylülerin ipleri sadece yemek, ziyaret ve tuvalet ihtiyacı için çözülmekteydi. Burada askerlerce sorgulanan köyüler gece ve gündüz boyunca dışarıda tutulmaktaydılar. Gruptaki isimlerden Abdo bir ara askerlerce alındı ve bir ya da iki gün sonra döndüğünde topallayarak ve ancak askerlerin yardımıyla yürüyebilmekteydi. Verilen ifadelere göre diğer köylülere çok kötü bir durumda olduğunu söyleyen Mehmet Salih Akdeniz konuşabildiği diğer köylülere öldürüleceklerinden korktuğunu açıkça ifade etti. Behçet Tutuş, Ümit Taş ve Nesrettin Yerlikaya bir ara kılavuzluk yapmak üzere askerlerce alındı. Behçet Tutuş’un ayrıca üzerindeki 20 milyon TL’ye askerler el koydu. 16 ya da 17 Ekim 1993 tarihinde Kepir’deki kampta tutulan köylüler bahsi geçen on bir kişilik gruptaki isimler hariç salıverildi. Abdo Yamık, Celal Aydoğdu, Mehmet Salih Akdeniz, Behçet Tutuş, Mehmet Şerif Avar, Hasan Avar, Bahri Şimşek, Mehmet Şah Atala, Turan Demir, Nesrettin Yerlikaya ve Ümit Taş ise en son bir askeri helikoptere bindirilirlerken görüldüler. <\p>

Bahsi geçen on bir kişinin yakınları bazen tek tek bazen de gruplar halinde yakınlarının akıbetlerini öğrenmek için farklı il ve ilçelerdeki resmi makamlara defalarca başvurdular. Abdo’nun kardeşi olup, operasyon sırasında kendi de askerlerce alınan Süleyman Yamık serbest bırakıldıktan sonra 22 Aralık 1993’te Kulp Kaymakamlığına kardeşiyle ilgili bir dilekçe verdi. Savcı 18 Nisan 1994 tarihinde verdiği cevapta, Abdo’nun gözaltına alınmadığını ve kendisine dair bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Süleyman 27 Aralık 1993’te Kulp’a gitti ve kardeşinin durumunu öğrenmek için ilçe cumhuriyet savcısını, kaymakamı (Kadri Koçdemir) ve jandarma komutanını ziyaret etti. Kaymakamdan operasyonun Bolu Tugay Komutanlığı tarafından gerçekleştirdiğini öğrenen Süleyman, Tuğgeneral Yavuz Ertürk’ü görme umuduyla Bolu’ya gitti ancak bir sonuç alamadı. Bingöl Cumhuriyet Savcılığı ile Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ni (DGM) de ziyaret eden Süleyman, Adalet Bakanlığına kardeşiyle ilgili iki dilekçe daha verdi. <\p>

Mehmet Salih Akdeniz’in kardeşi Mehmet Emin Akdeniz ilgili savcılıklara başvurmak dışında ayrıca Ankara’ya gitti ve burada dönemin başbakanı Tansu Çiller’i ve insan haklarından sorumlu bakanı gördü. İçişleri bakanını da gören Mehmet Salih ayrıca diğer zorla kaybettirilenlerin yakınlarıyla beraber Olağanüstü Hal Valisini de ziyaret etti. <\p>

Süleyman’ın ve diğer zorla kaybettirilen on köylünün yakınlarının verdikleri dilekçeler sonunda Kulp Cumhuriyet Savcılığı kendilerinden haber alınamayan on bir köylü için bir soruşturma başlattı. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinden bilgi isteyen savcılık 31 Aralık 1993’te takipsizlik kararı verdi ve dosyayı Diyarbakır DGM savcısına gönderdi. Diyarbakır DGM savcılığı farklı tarihlerde içinde Süleyman’ın da olduğu kayıp yakınlarının ifadelerini aldı. Bahsi geçen on bir kişinin PKK tarafından kaçırıldığı iddiası üzerinden yürütülen soruşturma sonuçsuz kaldı ve olayın PKK ile ilgisi olmadığı gerekçesiyle 29 Nisan 1997 tarihinde takipsizlik kararı verildi. <\p>

Hukuki yollardan bir sonuç alamayan Süleyman Yamık zorla kaybettirilen diğer 10 köylünün yakınlarıyla beraber 5 Nisan 1994 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurdu. Komisyon başvuruyu 3 Nisan 1995 tarihinde kabuledilebilir buldu ve görevlendirdiği delegeler aracılığıyla 30 Eylül-4 Ekim 1997 ve 4 Mayıs-9 Mayıs 1998 tarihleri arasında iki tanık dinleme duruşması düzenledi. Komisyon delegeleri zorla kaybettirilenlerin yakınları dışında resmi makamlardan şu tanıkları dinlediler: Operasyon sırasında Panak Jandarma Komutanı görevinde olan Ulvi Kartal, Kulp Jandarma İlçe Komutanı Ali Ergülmez, Bingöl Cumhuriyet Savcısı Kenan Sağlam, Diyarbakır DGM Başsavcısı Bekir Selçuk ve Bolu Tugayı Komutanı Tuğgeneral Yavuz Ertürk. <\p>

Tanıkların dinlenmesinin ardından 27 Ekim 1999’da Komisyon olaya dair kendi görüşlerini ve saptamalarını içeren bir rapor yayınladı. Rapora göre Komisyon zorla kaybettirilenlerin yakınlarının tanıklıklarını ve açıklamalarını inandırıcı ve ikna edici bulurken resmi makamların ve getirdiği tanıkların açıklamalarını tutarsız ve ikna edicilikten uzak buldu. Komisyon Türkiye Cumhuriyeti devletinin sunduğu DGM savcılığının yürüttüğü soruşturmaya dair yazılı belgelerin de kendi bulgularını ve saptamalarını değiştirecek nitelikte olmadığına hükmetti. Komisyonun raporunu inceleyen AİHM, 31 Mayıs 2001 tarihinde verdiği kararda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2. (esastan ve usulden), 3. (zorla kaybedilenler açısından), 5., 13. ve eski 25. maddelerinin ihlal edildiğine hükmederek devleti zorla kaybettirilen on bir kişinin yakınlarına tazminat ödemeye mahkum etti. <\p>

2003 yılının Eylül ayında Alaca Köyü’nün civarında Kulp karayolunun inşasında çalışan işçiler yaptıkları çalışma sırasında kurumuş bir dere yatağında insan kemiklerinin olduğu toplu bir mezar buldular. Savcılığa yapılan başvurudan sonra adli tıp kemikleri incelemeye aldı. 5 Kasım 2004’te açıklanan adli tıp raporu bulunan kemiklerin zorla kaybettirilen kişilerden sekizine ait olduğunu doğruladı. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 2004 yılının Aralık ayında konu ile ilgili bir komisyon kuruldu. Komisyonun yazdığı ve meclis tutanaklarına da geçen rapordaki ifadelere göre bahsi geçen on bir kişi Yavuz Ertürk komutanlığındaki Bolu Tugay Komutanlığında gözaltındalarken öldürülmüşlerdi. Ancak bu rapora rağmen failler uzun yıllar boyunca yargı önüne çıkarılmadılar. <\p>

Konunun zamanaşımına uğramasından hemen önce 2013 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla ilgili on dokuz sayfalık bir iddianame hazırladı ve Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi bu iddianameyi kabul etti. İddianamede şu ifadeler yer almaktaydı: “Şüpheli Ertürk'ün komutasında birlik içinde yer alan kimlik bilgileri tespit edilemeyen görevlilerden bazılarının teşekkül oluşturarak yetki ve görevleri olmamasına rağmen hukuka aykırı olarak şüphelendikleri kişileri yakalayarak bir süre sorguladıktan sonra öldürdükleri tespit edildi.” İddianameye göre Yavuz Ertürk’ün Türk Ceza Kanunu’ndaki “kasten öldürme” suçundan 11 kez müebbet ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “halkı silahlı isyana teşvik” suçlarından 25 yıla kadar hapis cezası istenmektedir. Halen süren duruşmalarda tek sanık olan Yavuz Ertürk tutuksuz olarak yargılanmakta ve kendisi hakkında zorla getirilme kararı bulunmaktadır. <\p>

Abdulaziz Gasyak, Ömer Candoruk, Süleyman Gasyak ve Yahya Akman'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Gasyak ve Digerleri Karari
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Ergün Tokgöz Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2009-07-10 2009-09-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
6 Mart 1994'te Botaş Jandarma Karakolu arama noktasında araçları durdurularak gözaltına alınan Süleyman Gasyak, Ömer Candoruk, Abdulaziz Gasyak (13) ve Yahya Akman'ın (17) bedenleri 8 Mart 1994'te Cizre'ye bağlı Bozalan köyü civarında bulundu. Otopsi sonucunda dört kişinin ateşli silah yaralanmasına bağlı olarak öldürüldükleri tespit edildi ve olay yerinden toplanan boş kovanların iki ayrı silaha ait olduğu tespit edildi. Olayla ilgili tahkikat Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı üzerine Cizre İlçe Jandarma Komutanlığınca yapıldı ancak tahkikatta sadece olay yeri tespit tutanağı ve olay yerinin krokisi düzenlenerek Cemal Temizöz imzalı üst yazısıyla Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Öldürülen kişilerin kimlikleri belirlenmiş olmasına rağmen hiçbirinin yakınının ya da görgü şahitlerinin bilgisine başvurulmadı ve olay yeri tespit tutanağına öldürülen dört kişinin, korucu olmadıkları halde ve hatta korucu olmaları yönünde üzerlerinde baskı olmasına ve kabul etmedikleri için devlet güçlerince defalarca tehdit edilmelerine rağmen, Keççan Hesinan Aşiretinin geçici köy korucusu oldukları ve bu nedenle PKK tarafından öldürüldüklerinin düşünüldüğü yazıldı. Bu haliyle evrak görevsizlik kararı verilerek Devlet Güvenlik Mahkemesi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi ve bir süre sonra da daimi aramaya alındı.

Aileler 11.07.2002 tarihinde savcılığa yeniden başvurana kadar şüphelilerin belirlenmesine yönelik herhangi bir inceleme yürütülmedi. Olaydan birkaç gün sonra Yahya Akman'ın babası İsa Akman emniyetten Ramazan Hoca, jandarmadan da Selim Hoca olarak bilinen kişiler tarafından şikayetçi olmamaları konusunda tehdit edildi. Benzer bir şekilde Leyla Gasyak da bir tanıdıklarının taziyesinden dönerken beyaz bir araba tarafından evine kadar takip edildi ve evinin önüne geldiğinde araçtan inen Bedran kod adıyla tanınan Adem Yakin tarafından olayla ilgili kimseyle konuşmamaları için tehdit edildi. Aileler daha sonra Ömer Candoruk'a ait Toros marka aracın Cizre'de jandarma istihbarat elemanları tarafından kullanıldığına şahit oldular ancak korktukları için hiçbir yere şikayette bulunamadılar.

2002 yılında aileler, hala korkmalarına rağmen, Cemal Temizöz ve ekibinin Cizre'den artık tamamen gittiği söylentileri yaygınlaşınca Cizre ve Şırnak savcılıklarına başvurarak Cemal Temizöz, Abdulhakim Güven ve Bedran kod adlı Adem Yakin'den şikayetçi olarak soruşturmanın yeniden açılmasını sağladı. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı maktul yakınlarının yanı sıra gözaltına alınmaya şahit olan A.M.'nin, dört kişinin öldürüldüğü ana şahit olan Bozalan köyünden E.T. ve şüpheliler Abdulhakim Güven ve Adem Yakin'in ifadelerini aldı ve 2003/497 esas sayılı iddianamesi ile 05.08.2003 tarihinde kamu davası açtı. Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi 2005/35 karar numaralı dosya kapsamında 29.03.2005 tarihinde şüpheliler hakkında kasten adam öldürme suçundan delil yetersizliğinden beraat kararı verdi. Ailelerin temyiz başvurusu da reddedildi ve beraat kararı 14.11.2006 tarihinde onandı.

25 Temmuz 2005 yılında aileler Şırnak Valiliğine başvurarak 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanundan yararlanmak istedikleri yönünde başvuru yaparak tazminat talep ettiler. 10 Temmuz 2006'da Valilik, yakınlarının "PKK üyeleri tarafından" öldürülmesini gerekçe göstererek başvuruyu kabul etti; tazminat ödenmesi yönünde karar verdi.

Açılan soruşturma daha sonra (Kamil Atak’ın kardeşi) Mehmet Nuri Binzet'in 2009 yılındaki itirafları sonrasında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 soruşturma numarası ile hazırlanan 2009/972 numaralı iddianame kapsamına alındı. Müşteki ve tanık anlatımlarının, özellikle olaya görgüsü olan tanıklar E.T. ve A.M.'nin anlatımlarının, dosya gizli tanıkları Tükenmez Kalem ile Sokak Lambası'nın (Hıdır Altuğ ve Abdülhakim Güven) itirafları ile birebir uyduğu gerekçesiyle maktuller Süleyman Gasyak, Abdulaziz Gasyak, Yahya Akman ve Ömer Candoruk'un şüpheli Cemal Temizöz'ün talimatı ile şüpheliler Adem Yakin, Fırat Altın (Abdulhakim Güven), Hıdır Altuğ ile Yavuz, Cabbar, Selim Hoca ve Tuna kod adlı şahıslar tarafından ateşli silah ile vurulmak suretiyle öldürüldükleri kanaati belirtildi.

İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. 2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma yapılarak kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

Ailelerin 13 Haziran 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yaptığı başvuru sonucunca açılan davada AİHM 13 Ocak 2010 tarihinde karar verdi. Mahkeme, Türkiye'yi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesini usulden ihlal ettiği gerekçesiyle hükümeti ailelere tazminat ödemeye mahkum etti.

Abdulbaki Birlik, Kemal Birlik, Zeki Alabalık ve Zübeyir Birlik'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-01 2014-07-20
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Çetin Birlik'in 31.03.1995 tarihinde Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek, ağabeyi Kemal Birlik ve onu cezaevinden almaya giden babası Abdulbaki Birlik ile ağabeyi Zübeyir Birlik'ten bir daha haber alamadıklarını, öldürüldüklerinden şüphelendiklerini belirterek, gerekli soruşturmanın yapılmasını talep etmesi üzerine 1995/251 numaralı soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında Zeki Alabalık’ın kızı Esra Alabalık’ın müşteki sıfatıyla ifadesine başvuruldu.

Savcılık tarafından Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığından araştırma yapılmasının istenmesi üzerine Komutanlık 11.04.1995 tarihli cevabi yazısında "Zeki Alabalık ve Kemal Birlik'in 29.03.1995 günü saat 10.00'da Kızıltepe Kapalı Cezaevinden tahliye edildiklerini, sonra Kızıltepe ilçesi Şenyurt Kavşağına doğru gittiklerinin belirlendiğini ve başkaca bir bilgiye ulaşılamadığını" belirtti.

Meliha Birlik’in Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuru üzerine başlatılan 2000/246 numaralı soruşturma dosyası 16.02.2000 tarihinde görevsizlik kararıyla Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. 02.06.2000 tarihinde 1995/251 numaralı soruşturmayla birleştirildi.

27.10.2008 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/1756 numaralı dosya üzerinden yürüttüğü, kamuoyunda Ergenekon olarak anılan soruşturma kapsamında gizli tanık Aydos verdiği ifadede "Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur’un terörle mücadele adı altında bölgede birçok cinayet, işkence, karanlık faaliyetler gerçekleştirdiğini" beyan etti. Bunun üzerine savcılık söz konusu iddialarla ilgili kısmı dosyadan ayırarak araştırması için Diyarbakır TMK M.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Diyarbakır TMK M.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığınca 2009/3586 numaralı dosya üzerinden soruşturma başlatıldı. Bu kapsamda müşteki sıfatıyla Kemal Birlik’in kardeşi Çetin Birlik ile Zeki Alabalık’ın kardeşi Cahit Alabalık’ın ve tanık sıfatıyla Zeki Alabalık ve Kemal Birlik ile aynı koğuşta kalmış olan Hüsnü Acay’ın ifadesine başvuruldu. 10.01.2013 tarihinde Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben "gizli tanığın ifadesinde geçen olaylar ile benzeri olaylara ilişkin kapsamlı araştırma yapılması" talimatı yazıldı. Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı olayların talimat bürosu üzerinden araştırılamayacak kadar geniş kapsamlı olduğunu belirterek, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının uygun bulmasıyla, 13.02.2013 tarihinde 2013/464 numaralı dosya üzerinden soruşturmaya başladı. Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığının 1995/251 numaralı soruşturması da 2013/464 numaralı soruşturmayla birleştirildi. Bu kapsamda tanık sıfatıyla Behçet Kurt ve İsmet İpek dinlendi.

11.06.2013 tarihinde kayıp yakınları avukatı tarafından Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan dilekçede "1995 yılında cezaevinden tahliye olduktan sonra kaybolan Kemal Birlik ve Zeki Alabalık ile bu şahısların iki akrabasının Kızıltepe ilçesi Yurtderi köyünde bulunan kilise içindeki kuyuya atıldıklarına dair harici bilgi elde edildiği" beyan edildi. Bunun üzerine 13.06.2013 günü bölgede kazı yapıldı ve söz konusu kuyu içinde parçalanmış vaziyette toplam 612 adet insan kemiği ile iki adet bez parçası bulundu. Bulunan kemikler kayıp yakınlarının DNA profiliyle mukayese edilmek üzere İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gönderildi. İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesinin 04.06.2014 tarih ve 1210 sayılı raporuyla kemiklerden bazılarının Zübeyir Birlik'e ait olduğu belirlendi. 04.03.2014 tarih ve 2137 sayılı raporu ile de kemiklerden bazılarının Zeki Alabalık'a ait olduğu belirlendi.

Bu dosya 03.07.2013 tarihinde 2013/94 numaralı fezlekeye bağlanarak Diyarbakır TMK M.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Burada soruşturmaya 2013/1886 numaralı dosya üzerinden devam edildi. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazetede kabul edilerek yasalaşan 6526 sayılı Kanun ile TMK M.10 ile görevli cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine dosya Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek, 2014/1052 numaralı soruşturma numarasını aldı.

Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı delilleri değerlendirerek, 20.07.2014 tarihinde 1992 ile 1996 yılları arasında Mardin’in Kızıltepe ilçesinde zorla kaybedilen ve yasa dışı keyfi infaz edilen 22 kişiye ve köy yakmalara ve boşaltmalara ilişkin bir iddianame düzenledi. İddianamede bu eylemlerin “sistematik” bir şekilde Jitem faaliyeti olduğu, bu yapının da devlet bağlantısı bulunduğu vurgulandı. “Kemal Birlik ve Zeki Alabalık'ın tahliye oldukları 29.03.1995 günü kendilerini karşılamaya gelen Abdulbaki Birlik ve Zübeyir Birlik ile birlikte Jitem tarafından alıkonup kaçırılarak öldürüldükleri yönünde kuvvetli şüphe içeren delillerin mevcut olduğu anlaşılmıştır” tespitinde bulunuldu.

Şüpheli Hasan Atilla Uğur, Eşref Hatipoğlu ve Ahmet Boncuk‘un örgütün Kızıltepe ve Diyarbakır yöneticileri oldukları, dönem itibariyle Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığında görevli olan Ünal Alkan'ın Jitem’e üye olduğu, Kızıltepe’de bu örgüte bağlı olarak geçici köy korucularından ve itirafçılardan oluşan "Bıçak Timi" adı altında bir timin mevcut olduğu, bu timin korucular Abdurrahman Kurğa, Ramazan Çetin, Mehmet Salih Kılıçaslan, Mehmet Emin Kurğa ve İsmet Kandemir ile asker olan Ünal Alkan'dan oluştuğu, Bıçak Timi'nin 1992 ile 1996 yılları arasında faaliyet gösterdiği belirtildi.

İddianame Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi, ancak Mahkeme gördüğü ilk duruşmada nakil kararı verilmesini talep etti. Bunun üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından “güvenlik gerekçesiyle” davanın Ankara’ya nakledilmesine karar verildi. Dava Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlandı. 03.03.2015 tarihli ilk duruşmada sanıklardan emekli Albay Hasan Atilla Uğur ile dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu’nun rütbeleri sebebiyle, yargılanmaları için Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan izin alınması gerektiğine karar verildi. Yargılama izin alınana dek durduruldu. 18.10.2015 tarihinde görülen duruşmada ise HSYK’dan cevap gelmediği gerekçesiyle bir sonraki duruşma 15.01.2016 tarihine ertelendi. Duruşma öncesi HSYK’nın sanıkların “silahlı örgüt kurmak” ve “tasarlayarak insan öldürmek” suçlarından yargılandıkları için izin alınmasına gerek olmadığına ve doğrudan kovuşturma yapılabileceğine hükmeden kararı mahkemeye ulaştı. 15 Ocak tarihli duruşmada müdafii avukatları mahkeme heyetinin çekilmesini talep etti. Savcının usule ve esasa aykırı olduğu gerekçesiyle reddettiği bu talebi mahkeme heyeti yetkili merciiye gönderme kararı aldı. Bir sonraki duruşma 27 Nisan 2016 tarihinde görülecek. Davaya ilişkin geniş özet için tıklayın.

Davada şüpheli sıfatıyla yargılanan Hasan Atilla Uğur 2007 yılında Albay rütbesiyle emekli oldu. Ergenekon soruşturması kapsamında 1 Temmuz 2008 tarihinde gözaltına alındı. Savcı tarafından mahkemeye sevk edilerek tutuklandı. 5 Ağustos 2013 tarihinde açıklanan mahkeme kararı sonucunda "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek" suçundan, suçun işlendiği tarih göz önünde bulundurularak eski TCK'nın 147. maddesi gereğince, 20 yıl hapis cezasına, "Kişisel verileri ele geçirme" suçundan 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ayrıca "Ateşli Silahlar Kanununa muhalefetten" 2 yıl 3 ay hapis ile 4 bin 500 Lira para cezası da uygulandı ve toplamda 29 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Özel yetkili mahkemeleri kaldıran, tutukluluğu azami 5 yılla sınırlayan yasa değişikliğiyle, hakkında verilmiş ceza hükmü olmasına rağmen Mart 2014'te tahliye edildi. Dava Yargıtay aşamasında.

Abdulhakim Tanrıverdi'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-23
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
09.04.1993 tarihinde, Abdulhakim Tanrıverdi Cizre’ye bağlı Kuştepe köyünde, eşi ve çocuklarıyla beraber kaldığı evinden kimliği belirsiz üç-dört kişi tarafından kaçırılmıştır.

17.04.1993 tarihinde, Abdulhakim Tanrıverdi’nin bedeni iki çoban tarafından, Şırnak ili Cizre ilçesi Kuştepe mevkiinde, İdil yolunda Düzova köyü yakınlarında bir derede üzeri taşlarla kaplı bir şekilde bulunmuştur. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı bedenin bulunması üzerine 1993/223 hazırlık numarası ile soruşturma başlatmıştır.

17.04.1993 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı olay yeri inceleme ve ölü muayenesi yaptırmıştır. Muayene raporundaki bilgilere göre, bedenin üzerinde herhangi bir açık yara bulunmamakla birlikte, ellerinin ön taraftan bağlı olduğu, kafatasının kırıldığı, baş kısmının arka taraftan içe göçük olduğu, alt çenesinin ve ön dişlerinin bulunmadığı ve uzun süre toprak altında kaldığı, bu nedenle bedenin bir bölümünün yandığı, çürüdüğü tespit edilmiştir. Muayene sırasında kimlik tespitini maktulün kardeşi Abdurrahim Tanrıverdi yapmıştır. Otopsi zaptında tanık olarak adı geçen kişiler, Abdulaziz Tanrıverdi* ve Abdurrahim Tanrıverdi’dir. Söz konusu tutanakta maktulün kardeşi Abdurrahim Tanrıverdi, kardeşinin “yasadışı örgüt” mensuplarınca “köyde yapılacak bir toplantıya katılmaya zorlanarak” kaçırıldığını beyan etmiştir.**

21.04.1993 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı suçun “siyasi amaçla adam öldürmek” olduğunu belirterek görevsizlik kararı vermiş ve 1993/219 hazırlık soruşturma numaralı dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. (Karar No: 1993/82)

Atike Tanrıverdi aynı durumun çocuklarının da başına gelmesinden korktuğu için olayı soruşturmaktan vazgeçmiş ve o dönemde hiçbir hukuki süreç başlatmamıştır. Abdulhakim Tanrıverdi’nin ölümünden kısa bir zaman sonra eşi ve çocukları Kuştepe köyünden Mersin’e göç etmiş ve Mersin’de beş yıl yaşadıktan sonra geçim sıkıntısı nedeniyle Cizre’ye geri taşınmışlardır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. Maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

23.03.2009 tarihinde bu gelişmeler üzerine Abdurrahim Tanrıverdi tarafından Abdulhakim Tanrıverdi'nin gözaltındayken kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi verilmiştir.

23.03.2009 tarihinde, müşteki/mağdur Atika Tanrıverdi Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak Abdulhakim Tanrıverdi'nin gözaltındayken kaybedilmesi olayının ve eşinin akıbetinin araştırılmasını isteyerek bir şikâyet dilekçesi vermiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdulhakim Tanrıverdi’nin öldürülmesi iddiasını 2009/430 numaralı soruşturma dosyası altında incelemeye başlamıştır.

23.03.2009 tarihinde, Atika Tanrıverdi müşteki olarak verdiği ifadesinde, o dönemde çocuklarını tehlikeye düşürmemek için şikâyetçi olamadığını ve şehir değiştirdiğini, Kuştepe köyünde yapılan kazılarda insan kemikleri bulunmasının ardından hakkını aramaya karar verdiğini belirtmiş ve şüpheli olarak Cemal Temizöz’ün ismini vermiştir.

23.03.2009 tarihinde, Abdulhakim Tanrıverdi'nin kardeşi Abdurrahim Tanrıverdi de tanık olarak ifade vermiştir. Tanık, ifadesinde kardeşinin kaçırılmasının ardından Binbaşı Cemal Temizöz’e başvurduklarını ve kendisinden “Kardeşini biz öldürdük, peşine düşmeyin,” diyerek tehdit aldıklarını ifade etmiştir. Abdurrahim Tanrıverdi, savcının köylerine geldiğini hatırladığını, yaptığı işlemleri bilmediğini ve sonrasında kendilerine hiçbir bilgi verilmediğini belirtmiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalemin beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

18.05.2009 tarihinde Av. Rüya Elçi, Av. Nimet Kuzu, Av. Rıdvan Dalmış, Av. Cihan Vesek tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturma dosyasına sunulan dilekçede tahkikatı devam eden iddiaların vahameti, yaygınlığı, aynı şüpheli isimlerinin farklı olaylarda geçmesi, olayların meydana gelişindeki benzerlikler, yaşananların toplumda yarattığı infial, zorla kaybedilen kişilerin çoğunun cenazesinin bulunamamış olması ve müştekilerin yaşadığı acılar göz önünde bulundurularak soruşturmanın ivedilikle tamamlanması ve hakikatin ortaya çıkartılması talep edilmiştir.

19.11.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında hazırlanan tutanak ile zabıt katibinden (Bahattin Aykut), Abdulhakim Tanrıverdi’nin bulunan bedenine ilişkin evrakların araştırılmasını istemiştir.

23.02.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Yazı İşleri Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına daha önceden talep edilen soruşturma akıbetlerine ilişkin yapılan araştırmanın sonucunu göndermiştir. Buna göre, müşteki Atika Tanrıverdi’nin eşi Abdulhakim Tanrıverdi’nin 1993 yılında ateşli silahla öldürüldüğü iddiasıyla ilgili olarak 1993/219 sırasına kayıtlı soruşturma başlatıldığı, soruşturma neticesinde dosyanın 21.04.1993 tarih ve 1993/82 sayılı görevsizlik kararıyla Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği tespit edilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. Maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. Maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Abdulhakim Tanrıverdi’nin öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı son olarak, soruşturmada adı geçen silahlı terör örgütlerinin faaliyet alanları, üyeleri, birbiriyle irtibatları, soruşturmanın aşamalarının tam olarak bilinmediğini, genel olarak yürüttükleri faili meçhul cinayetlerle ilgili örgütsel bağların olup olmadığının verimli bir şekilde değerlendirilebilmesi ve gerekli koordinasyonun sağlanması için ilgili metni hazırladığını açıklamıştır. Savcılık ayrıca, Mehdia Budak ve Rabia Tanrıkulu’nun öldürülmesi ve Abdulhakim Tanrıverdi’nin öldürülmesi olaylarında Hizbullah terör örgütünün ön plana çıktığını, bu örgütün Cizre Kuştepe köyünde belli süre örgütlendiği hususunun öncelikle değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

20.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, tanık Gülsün Kurt’un olay gününe ilişkin ifadesini almıştır.

21.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, tanık Abdulaziz Tanrıverdi’nin olay gününe ilişkin ifadesini almıştır.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m. 10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

.....04.2015 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili soruşturmaya ilişkin hazırladığı 30.03.2015 tarihli “Arşiv Araştırma Tutanağı”nı göndermiştir. Buna göre, soruşturma evrakına konu ölümlerin veya kaybolmaların akıbeti ile ilgili olarak Asayiş Büro Amirliği, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile soruşturma konusuyla ilgili olarak gerekli araştırmanın yapılması için yazışmalar yapılmış, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile yapılan yazışmalardan henüz yanıt gelmemiş, yanıt gelmesi halinde gönderileceği belirtilmiştir. Asayiş Büro Amirliğinin cevap yazısı ve TEM Büro Amirliği arşiv kayıtlarında yapılan araştırma neticesinde hazırlanan araştırma tutanağı gönderilmiştir. Araştırma tutanağında ise, Abdulhakim Tanrıverdi isimli şahıs hakkında arşiv kayıtlarında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadığı ifade edilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Abdulhakim Tanrıverdi isimli maktulün 1993 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayı ile ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

* Abdulaziz Tanrıverdi 2011’de verdiği sonraki ifadesinde, bedenin bulunduğu tarihte Cizre’de olmadığını, olayları daha sonradan köy halkından öğrendiğini belirtmiştir.

** İfadesinde bu bilgileri kardeşinin eşinden aldığını belirtmiştir.

Abdulhamit Düdük'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Temizöz ve Diğerleri Davası İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Ergün Tokgöz Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
17 Temmuz 1994 günü Gürsu köyü ile Sarıtarla mezrası arasında dere içinde ölü bir şahıs bulunduğu bildirimi üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca olay yerine gidilerek olay yeri tespit tutanağı düzenlendi. Tutanakta, henüz bir araştırma yapılmadan, Abdulhamit Düdük’ün “muhtemelen PKK tarafından öldürülmüş olduğu” görüşü belirtildi. Aynı tarihte ölü muayene ve otopsi tutanağı düzenlendi. Ancak, klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmadı.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 27 Temmuz 1994 tarihinde, Düdük’ün PKK tarafından öldürüldüğü kanısıyla görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi (Karar No:1994/201). İsmet Düdük, 1994 yılı içerisinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı ve Mardin Cumhuriyet Başsavcılığına birkaç kez verdiği dilekçelerinde, olayın sorumluları olarak Bedran ve Hakim kod adlı itirafçıları gösteriyor, görgü tanıklarının korkularından ifade ver(e)mediklerini ve failler korunduğu için yaptıkları başvurulardan sonuç alamadıklarını söylüyordu. Savcılık, tanıklar İ.E. , H.A. ve Nuri Düdük’ün ifadesine başvurdu. Nuri Düdük, failler hakkında gereğinin yapılmasını talep ederken görgü tanıkları, Hakim ve Bedran kod adlı itirafçıları tanımadıklarını söyledi. Cizre İlçe Jandarma Komutanlığının da başvurduğu görgü tanığı İ.E. ve diğer tanıklar A.G. ile A.B., fail oldukları iddia edilen Hakim ve Bedran kod adlı itirafçıları tanımadıklarını beyan etti. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanlığına yazı yazarak, Abdulhamit Düdük ile ilgili tutanakları istedi. Komutanlık, Abdulhamit Düdük’ün aracının durdurulduğu, yapılan arama işlemi neticesinde üzerinde yüklü miktarda paraya rastlandığı, bunun üzerine İlçe Jandarma Komutanlığı Merkezine davet edildiği, üzerinde yüklü miktarda para taşımaması konusunda tembihlendikten sonra tutanak tutulmaksızın serbest bırakıldığı cevabını verdi.

Aynı yıl, Mardin Cumhuriyet Başsavcılığında Hüsni Çetin, Hasan Çetin, Feyzi Erdoğan ve Suphi Ökten hakkında Abdulhamit Düdük’ü gasp etme suçundan soruşturma yürütülüyordu. İsmet Düdük, savcılığa dilekçe yazarak bu kişilerin öldürme olayından da sorumlu oldukları iddiasıyla soruşturmanın genişletilmesini talep etti. Savcılığın sanık sıfatıyla ifadesini aldığı bu kişiler, yolda jandarmalar tarafından yakalanarak karakola getirildiklerini, Abdulhamit Düdük’ü tanımadıklarını ve öldürme olayıyla ilgili hiçbir bilgileri olmadığını söyledi. Bunun üzerine, 17 Ocak 1995 tarihinde görevsizlik kararı verilerek dosya suçun işlendiği yer olması nedeniyle Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi (Karar No: 1995/6). 7 Şubat 1995 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1994/5023 hazırlık sayılı Abdulhamit Düdük’ün öldürülmesi olayının araştırıldığı dosya ile 1995/534 hazırlık sayılı Fevzi Erdoğan, Suphi Ökten, Hüsni Çetin ve Hasan Çetin’in gasp suçu işlemesi hakkındaki soruşturma dosyası birleştirilerek soruşturmaya 1994/5023 numaralı dosya üzerinden devam edilmesine karar verildi (Karar No: 1995/32).

Uzunca bir süre işlem yapılmayan soruşturma, 2009 yılında, gizli tanıkların yaptığı açıklamalar üzerine, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK 250. Madde İle Görevli), Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (Soruşturma No: 2009/430) ile birlikte yürüttüğü 2009/906 hazırlık numaralı soruşturmanın başlatılmasıyla hareket kazandı. Bu gelişme, adaletin tesis edileceği umudu taşıyan yüzlerce ailenin Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek amacıyla savcılıklara yeniden başvuru yapmasına yol açtı. Abdulhamit Düdük ile ilgili soruşturma evrakları da delil olarak 2009/430 soruşturma numaralı dosyaya sunuldu.

11 Haziran 2009 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde İle Görevli), devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçu isnat edilen şüpheliler Adem Yakin (Bedran - Şahin), Fırat Altın (Abdülhakim Güven) hakkındaki dosya ile yine aynı suçtan şüpheli Fevzi Erdoğan, Suphi Ökten, Hüsni Çetin ve Hasan çetin hakkındaki dosyayı ayırarak, soruşturmaya, Fırat Altın ve Adem Yakin hakkında 2009/2050, diğerleri hakkında 1994/5023 numaralı dosya üzerinden devam etmeye karar verdi. Aynı tarihte, Fırat Altın ve Adem Yakin hakkında devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan dolayı yürütülen 2009/906 numaralı soruşturma dosyası ile 2009/2050 numaralı soruşturma dosyası birleştirilerek, soruşturmaya 2009/906 numaralı dosya üzerinden devam edilmesine karar verildi. Bu soruşturma kapsamında savcılık tarafından ifadesine başvurulan Nuri Düdük, bunca yıl olayla ilgili yapmış oldukları araştırmaların Cizre İlçe Jandarma Komutanlığına varınca tıkandığını ve bunun sorumlusu olarak Cemal Temizöz’ü gördüğünü beyan etti.

Savcılık, yürüttüğü soruşturmanın sonucunda faillerde birlik olduğunu tespit ettiği 20 maktul ile ilgili kamuoyunda “Temizöz ve Diğerleri Davası” olarak bilinen dava sürecini başlattı. 14 Temmuz 2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı iddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. Davada Bedran-Şahin kod adlı Adem Yakin ve Ferit kod adlı Fırat Altın (Abdulhakim Güven), Abdulhamit Düdük’ü ateşli silah ile vurmak suretiyle iştirak halinde öldürmekten yargılanıyor.

2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma yapılarak kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

Abdulkadir Çelikbilek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CELIKBILEK-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1994-12-21
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
15.12.1994’te, Abdulkadir Çelikbilek’in kardeşi Abdurrahman Çelikbilek dilekçe vermek için Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına gitti. Ancak, mahkeme binasının kapısındaki polis, kardeşinin isminin gözaltına alınanlar listesinde olmadığını söyleyerek dilekçesini kabul etmedi. Abdurrahman Çelikbilek, ilerleyen günler içinde birçok kez Diyarbakır Devlet Mahkemesine gitti ancak kardeşi hakkında bilgi alma girişimleri hiçbir sonuca ulaşmadı.

21.12.1994’te saat 07.30’da, bazı kişiler Mardinkapı mezarlığının yanındaki yolun kenarında bir kişinin yatmakta olduğunu gördüklerini polise bildirdi. Polis olay yerine geldiğinde, Mardinkapı Mezarlığının girişinden yaklaşık 150-200 m. uzaklıkta, mezarlığın duvarıyla yol arasındaki tezek yığınının üzerinde Abdulkadir Çelikbilek’in cenazesini buldu. Bunun üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ve polis memurları olay yerine intikal etti. Abdurrahman Çelikbilek’in ifadesine göre, polis memurları olay yerine giderken yanlarında Abdurrahman’ı da götürdüler ve Abdurrahman Çelikbilek ölen kişinin kardeşi olduğunu doğruladı.

Hazırlanan olay yeri tespit tutanağına göre, ölen kişinin elleri, giymiş olduğu paltonun kemeriyle arkadan bağlıydı ve olay yerinde hiçbir kanıt bulunmamıştı. Polis memurlarının cenazenin yerini göstermek için hazırladıkları bir taslakta, ölüm sebebinin telle boğulma olduğu kaydedildi. Görevli Savcı ve patolog, “uzun bir telle boğulmuş” olan Abdulkadir Çelikbilek’in bedenini inceledi. Rapora göre, cenazenin yanında çok sayıda ayak izi gözlemlendi ancak, sayıları çok fazla olduğundan ve hepsi birbirine karıştığından, bu ayak izlerinin kalıpları çıkarılamadı. Aynı şekilde cenazenin yanında görülen tekerlek izlerinin de “olayla hiçbir ilgisi olmayan” araçlara ait olduğu sonucuna varıldı. Olay yerinde hiçbir kavga izi görülmedi. Cinayetin fail(ler)i hakkında ipucu verebilen hiçbir kanıta rastlanmadı. Ancak AİHM kararına göre bedenin bulunmuş olduğu mahal olduğu şekliyle muhafaza edilmedi ve ayak izleri ve araba lastiği izlerinin örneklerinin bulunduğu belgeler AİHM ile paylaşılmadı. Ayrıca mağdurun boğulmuş olduğuna dair bulgular olduğu halde parmak izi testleri yapılmadı.

Savcı, cenazenin otopsi için Diyarbakır Devlet Hastanesi morguna gönderilmesi talimatını verdi ve cenaze 9.30 civarında otopsi için hastaneye götürüldü. Otopsi raporuna göre, doktor ölüm sebebinin boğulma ve öldürmenin kasıtlı olduğu sonucuna vardı. Doktor ölümün yaklaşık 10-15 saat önce gerçekleştiği sonucuna vardı. Daha sonra savcı, gömme izni çıkardı ve polis memurlarına kapsamlı bir araştırma gerçekleştirmeleri talimatını verdi.

21.12.1994 günü saat 15.30’da Mardinkapı Polis Karakolunda, emniyet amiri tarafından Abdulkadir Çelikbilek’in ağabeyinin ifadesi alındı. Abdurrahman, kardeşinin 14.12.1994 akşamı evine dönmediğini, ertesi gün, kardeşinin sık sık gittiği kahvehaneye gittiğini ve oradaki kişilere kardeşini görüp görmediklerini sorduğunu, Abdulkadir’in en son kahveden çıkarken birkaç sivil polis tarafından beyaz renkli Renault marka bir arabaya bindirilirken görüldüğünü ancak aracın plaka numarasının “belirgin” olmadığını ifade etti. Ayrıca Abdurrahman, özellikle şüphelendiği birisi olmadığını ve ailenin hiçbir düşmanı bulunmadığını ekledi.

21.12.1994 günü saat 15.45’te, Mardinkapı Polis Karakolu emniyet amiri, Abdulkadir’in eşi Aynur Çelikbilek’in ifadesini aldı. Aynur Çelikbilek, 14.12.1994’te saat 11.00 civarında eşinin evlerinden ayrıldığını, akşam eve dönmeyince kayınbiraderini haberdar ettiğini ancak bütün çabalara rağmen, eşini bulamadıklarını ifade etti. Ayrıca Aynur Çelikbilek, özellikle şüphelendiği birisi olmadığını ve ailenin hiçbir düşmanı bulunmadığını ekledi.

21.12.1994’te Mardinkapı Polis Karakolu emniyet amiri, Diyarbakır Emniyet Amirliğine, yetkisi altındaki bölgede bulunan cenaze hakkında bilgi verdiği bir rapor yolladı. Mardinkapı Polis Karakolu emniyet amiri, bu rapora Abdurrahman ve Aynur Çelikbilek’in ifadelerini, olay yeri tespit tutanaklarını ve aynı gün hazırlanan taslakları ekledi. Bu rapor ve ekleri, aynı öldürülme olayına ilişkin soruşturma başlatan Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına gönderildi. Soruşturmaya 1994/9249 numarası verildi.

Cumhuriyet Savcısı, kahvehanenin sahibi ve müşterilerinden, yöredeki sakinlerden, Diyarbakır havalisindeki polis tesislerinden sorumlu memurlardan ve cesedin bulunduğu 21.12.1994 tarihinde polise bilgi veren halktan ifade almadı. Cenazenin fotoğrafları ve Diyarbakır bölgesindeki gözaltı kayıtları Abdurrahman Çelikbilek ve AİHM ile paylaşılmadı.

23.12.1994 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne öldürme olayının faili/faillerini arama talimatı verdi.

06.01.1995 tarihinde, Savcı bu talimatını yineledi ve 20.12.2014 tarihinde yasal süre sınırlaması bitene değin bütün muhtemel gelişmelerden üç ayda bir haberdar edilmeyi talep etti. (Daimi arama) Savcı, 01.01.1996, 28.02.1996 ve 29.03.1996 tarihlerinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne verdiği talimatını tekrarladı.

13.06.1995 tarihinde, Abdurrahman Çelikbilek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruda bulundu.

01.12.1996 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına, Mardinkapı Polis Karakolu komiseri tarafından cinayet faillerini aradıkları fakat bulamadıkları bilgisi verildi. 06.12.1996 tarihinde bir polis memuru, Mardinkapı Polis Karakoluna cinayetin faillerini aradıklarını ancak bulamadıklarını bildirdi.

06.12.1996, 06.01.1997, 13.08.1997 ve son olarak 15.03.1999 tarihlerinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne verdiği talimatları yineledi.

Diyarbakır'da 10 yıl boyunca JİTEM'de kadrolu olarak çalışan Abdulkadir Aygan 2004 yılındaki itiraflarında Abdulkadir Çelikbilek’e ilişkin de bilgi verdi. Aygan ifadelerinde “Abdulkadir Çelikbilek'i PKK'ye yardım, kaçakçılık yapıyor ve PKK'yı finanse ediyor suçlamasıyla Diyarbakır Postanesi civarında ben, Kemal Emlük, Apo kod adlı Uzman Çavuş Abdulkadir Uğur, Şehmuz kod adlı Uzman Çavuş Uğur Yüksel, onu alarak Toros arabaya bindirdik. JİTEM'e götürdük. Buradaki sorgusunda üzerinden hiç para çıkmadı, yoksul bir adamdı, bizde de şüphe olmuştu; ama bir defa almıştık. JİTEM alınca sağ bırakmaz. Şehmuz Uzman Çavuş, onu boğarak öldürdü. Beyaz Station arabasının arka kısmına Çelikbilek'in cesedi atıldı. İTEM Tim Komutanı Tunay Yanardağ da oradaydı. Ardından ceset Mardinkapı'daki Diyarbakır Mezarlığı'nın duvarının yanına atıldı. O esnada devriye gezen bir polis aracı, az daha JİTEM elemanlarını yakalayacaktı,” dedi.

1990'lı yıllarda Diyarbakır ve çevresinde, aralarında Abdulkadir Çelikbilek’in de bulunduğu 8 kişinin benzer bir şekilde kaçırılarak öldürülmesi ile ilgili başlatılan soruşturmalarda, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdulkadir Aygan ve Albay Abdülkerim Kırca'nın aralarında bulunduğu 8 kişi olaylardan sorumlu tutuldu. 1990’lı yıllarda başlatılan hazırlık soruşturmaları ancak 2005'te sona erdi ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 8 dosyayı birleştirerek dava açtı. 2 Aralık 2005 tarihli Zaman gazetesi haberine göre, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Mithat Özcan, 28 Şubat 2005’te bu 8 kişi hakkında, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, işkence yapmak ve taammüden adam öldürmek suçlarından ömür boyu hapis istedi. Emekli Binbaşı Abdülkerim Kırca, halen görev yapmakta olan Jandarma Uzman Çavuş Yüksel Uğur, JİTEM mensubu itirafçılar Abdulkadir Aygan, Muhsin Gül, Fethi Çetin, Kemal Emlük ve eşi Saniye Emlük ile Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım sanıklar arasında yer aldı. Ancak ilginç bir şekilde, sadece bir gün sonra Savcı Özcan’a soruşturmadan el çektirildi. O sırada soruşturmakta olduğu diğer faili meçhul davalar da elinden alındı. 8 sanıktan üçü hakkında asker kökenli oldukları gerekçesiyle görevsizlik kararı verildi ve dosyaları Diyarbakır 7’nci Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına aktarıldı. Diğer beş sanık hakkında da, geçmiş aflardan faydalanabilecekleri gerekçesiyle tutuklama talebi kaldırıldı. Türkiye'nin “Yeşil” kod adı ile tanıdığı Yıldırım'ın bölgede, "Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı" olarak da tanındığının vurgulandığı iddianamede, emekli Binbaşı Kırca'nın çetenin yöneticisi olduğu, eylemlerde başrolü Aygan'ın oynadığı ifade edildi.

Açılan ilk dava, Mayıs 2010’da daha sonra açılan bir başka davayla birleştirildi ve 5 kez askeri mahkeme ile sivil mahkeme arasında gidip geldi. Hem askeri hem de sivil mahkemenin yargılamayı yapmaya yetkili olmadıkları yönündeki açıklamaları nedeniyle çözülemeyen yetki krizi Yargıtay’a taşındı ve Yargıtay’ın kararıyla dosya sivil mahkemeye, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. 2014’e kadar hiçbir işlem yapılmadan mahkemeler arasında dolaşan dosya, Mart 2014’te çıkan yasayla özel yetkili mahkemelerin kapatılmasının ardından, Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. 18 Eylül 2014 tarihli duruşmada ise bu davanın da daha önce Musa Anter’in öldürülmesiyle ilgili açılan davayla birleştirilmesi talep edildi. Birleştirilen dosyalar sonunda cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, bir suçu söyletmek için işkence yapmak, taammüden adam öldürmek suçlamalarından yargılanan 16 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis ile 15 yıl ağır hapis cezası arasında değişen cezalar talep ediliyor. Korucu , itirafçı ve güvenlik güçleri ile çalışan sivil memurlardan oluşan bu sanıkların isimleri: “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdulkadir Aygan (Aziz Turan), Muhsin Gül, Fethi Çetin (Fırat Can Eren), Faysal Şanlı, Hayrettin Toka, Hüseyin Tilki (Hüseyin Eren), Ali Ozansoy (Ahmet Turan Altaylı), Adil Timurtaş, Recep Tiril (Recep Erkal), Kemal Emlük (Erhan Berrak), Saniye Emlük (Emel Berrak), İbrahim Babat (Hacı Hasan), Mehmet Zahit Karadeniz, Lokman Gündüz. Maktüller ise Abdurrahman Lokman Zuğurli, Hasan Caner, Hasan Utanç, Tahsin Sevim, Mehmet Mehdi Kaydu, Mehmet Sıddık Etyemez, Abdulkadir Çelikbilek, Lokman Zuğurli, Harbi Arman, Servet Arslan, Mehmet Emin Şahabettin Latifeci, Zana Zuğurli, Mehmet Ali Ahmet Ceylan.

1998 yılında bir operasyonda yaralanarak sakat kalan ve malulen emekliye ayrılan Abdülkerim Kırca’ya Aralık 2004'te dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından "Devlet Övünç Madalyası" verildi. JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, 2009 Ocak ayında Star gazetesine verdiği röportajda Abdülkerim Kırca'nın emriyle gerçekleştiğini söylediği pek çok cinayeti tek tek sıraladı. Bu röportajdan birkaç gün sonra Abdülkerim Kırca intihar etti. Kırca ölmesi nedeniyle sanıklar arasından çıkartıldı. Diğer sanıkların tamamı tutuksuz yargılanıyor. Sadece İsveç’te bulunan Abdulkadir Aygan hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi.

Abdulkadir Çelikbilek’in ailesi iç hukuk yollarının tıkanması ve soruşturmada hiçbir ilerleme olmaması nedeniyle olayı 13.06.1995 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı. Mahkeme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. (usul ve esastan), etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ve davanın soruşturulması için gerekli tüm zeminin sağlanması zorunluluğunu düzenleyen 38. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve devleti Çelikbilek ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Abdülkerim Akti ve Ramazan Akti'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Karataş
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdülkerim Akti ve Ramazan Akti’nin zorla kaybedilip öldürülmesiyle ilgili olarak 08.12.1994 tarihinde Ramazan Akti’nin oğlu Abdurrahman Akti’nin ifadesi Jandarma Komutanlığında alındı. Abdurrahman Akti ifadesinde bedenlerin bulunmasından 18 gün önce, amcasının ve amcaoğlunun İdil ilçesine gübre almak için gittiklerini ve geri dönmediklerini, bunun üzerine Cizre ve İdil Cumhuriyet Savcılıklarına müracaatta bulunduklarını belirtti.

Midyat Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1994/620 hazırlık numarası ile soruşturma açıldı. Dosya 1994/136 sayılı görevsizlik kararıyla 22.12.1994 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Görevsizlik kararı verilmesi öncesinde Midyat İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından düzenlenen kanaat yazısında ve Midyat Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen görevsizlik kararında delil gösterilmeksizin, kaybedilen kişilerin “terör örgütü tarafından öldürüldüğünün anlaşıldığı” belirtildi ve kaybedilen kişilerin “örgüte yardım ve yataklık etmekteyken örgüt ile ilişkilerini kesmiş olmaları” öldürülme sebebi olarak gösterildi.

Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 27.01.1995 tarihinde Abdülkerim Akti ve Ramazan Akti hakkında 1995/207 hazırlık numarası ile daimi arama kararı verildi. Bu kararın ertesinde Midyat Jandarma İlçe Komutanlığı ve Midyat İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Savcılık arasında geçen 1994-2013 yılları arasındaki yazışmalarda aynı fikir benzer cümlelerle ifade edildi, ancak pratikte faillerin bulunması açısından sonuç alınamadı. Soruşturma faaliyeti bu yazışmalardan ileri gitmedi.

Olay mahallinde bulunan ve 07.12.1994 tarihinde zapt olunan bir adet kalaşnikof çekirdeği ile ilgili ilk ekspertiz raporu, bulunduktan 7 yıl sonra, 14.02.2001 tarihinde düzenlendi.

Abdülkerim Akti’nin oğlu Nejdet Akti’nin ifadesi ilk kez Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin 2004/81 numaralı talimatıyla İdil Cumhuriyet Başsavcılığınca 10.06.2004 tarihinde alındı. Nejdet Akti ifadesinde 1994 yılında tarihinden emin olmadığı bir akşam eve döndüğünü, ailesinden, babası Abdülkerim Akti’nin asker giyimli kişilerce sivil bir araç ile götürülmüş olduğunu öğrendiğini ve bundan bir ay sonra da babasının bedeninin bulunduğunu belirtti.

YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikayet dilekçesinde adı bulunan, 1990-2003 tarihleri arasında kaybedilen/faili meçhul cinayete kurban giden 40 maktulden biri Abdülkerim Akti oldu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 2003/4523 sayılı yetkisizlik kararından sonra dosya Mardin Cumuriyet Başsavcılığına, burada verilen 2003/385 sayılı 26.12.2003 tarihli yetkisizlik kararı ile de Midyat Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Aynı dosyanın Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığında açılmış bulunmasından dolayı 05.03.2004 tarihinde birleştirme kararı verildi.

1995/207 hazırlık numarasıyla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK’nın 10. Madde ile Görevli) tarafından yürütülen soruşturma, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK 10. madde ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi nedeniyle, 2014/9552 numaralı yetkisizlik kararı ile Midyat Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. 06.05.2014 tarihi itibarıyla soruşturma devam ediyor.

Aile 22.07.2005 tarihinde 5233 sayılı yasanın tanıdığı olanaklar çerçevesinde Mardin Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonu Başkanlığına tazminat başvurusunda bulundu. 05.02.2007 tarihli 2007/2-4936 numaralı kararla dokuz çocuğu ve eşine tazminat verildi.

Abdülkerim Kalkan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1994 yılında İnciköy yakınında bir panzerin havaya uçurulması nedeniyle, Cemal Temizöz komutasında yapılan jandarma baskınlarından birinde, Hizbullahçı Zeki diye tanınan ve JİTEM mensubu olduğu iddia edilen, tüm köy halkının ve muhtarın iyi tanıdığı bir kişi, Abdülkerim Kalkan’ın evinin önüne kadar panzerle gelmiş ve evinde arama yapmıştır. Evde Abdülkerim Kalkan’ın çocuklarının yaptıkları resimleri bulmuş ve sarı kırmızı yeşil renklerinin kullanılmış olması sebebiyle PKK propagandası yaptıklarını iddia etmiştir. Abdülkerim Kalkan panzeri kimin patlattığını bilmediğini söylediğinde ise kendisine şiddet uygulamaya yeltenmiştir.

1994 yılının Mayıs ayında, yine Cizre merkez jandarmaya bağlı timlerin yaptığı baskında İnciköy’e gelen askerler, Abdülkerim Kalkan’ın ismini de açıkça zikrederek arama yapmış, köydeki tüm erkek sakinlerin kimliklerini toplamış ve kimseyi gözaltına almadan merkeze geri dönmüşlerdir. On beş gün sonra herkesin kimliğini alabileceği haberi gelince, aralarında Abdülkerim Kalkan’ın da bulunduğu birçok kişi kimliğini almaya Cizre Jandarma Komutanlığına gitmiştir. Abdülkerim Kalkan ve köy muhtarı Hasan Saday ve Abidin Kalkan (Abdülkerim Kalkan’ın amcasının oğlu), Silopi'den gelip Cizre'ye gitmekte olan Hüseyin Ataman’ın (Muhtarın damadı) arabasına binerek birlikte Cizre’ye gitmişlerdir.

Daha sonra muhtar Hasan Saday’ın Zekiye Kalkan’a anlattığına göre, Hasan Saday, Hüseyin Ataman ve Abidin Kalkan (Abdülkerim Kalkan’ın amcasının oğlu) Cizre’deki Jandarma Taburuna beraber gitmişler, kendisi ve Hüseyin dışarıda beklerken Abdülkerim tek başına içeriye girip kimliğini alamadan geri gelmiştir. Abdülkerim, Muhtar Hasan'a askerlerin kendisine "Kimliğin hazır değil, kimliğini arıyoruz bulamıyoruz, bir saat sonra gel” dediklerini söylemiştir. O dönemde köprüde arama yapıldığı ve kimliği olmayanlar Cizre'ye giremediği için Abdülkerim Kalkan, Hasan Saday ve Hüseyin Ataman, Jandarma Taburu yakınındaki bir dükkânın önünde oturup çay içerek saatin geçmesini beklemişlerdir. Muhtar, Abdülkerim Kalkan'ın tutuklanacağından şüphelendiğini kendisine söylese de Kalkan korkacak bir şeyi olmadığını, eğer kimse ona iftira atmazsa onu suçlayabilecekleri herhangi bir şey yapmadığını söylemiştir. Abdülkerim Kalkan bir saat sonra Hasan Saday ve Hüseyin Ataman’ı kapıda bırakarak kimliğini almak üzere Jandarma Taburuna yalnız girmiş ancak bir daha çıkmamıştır. Muhtar Hasan Saday ve Hüseyin Ataman birkaç saat Abdülkerim Kalkan'ın çıkmasını beklemiş, daha sonra kapıdaki nöbetçi onlara “Dayı siz gidin bu gece o gelmeyecek, bir soruşturması var, yarın gelecek” demiştir. Bunun üzerine Muhtar, Abdülkerim Kalkan'ın Cizre'de oturan ağabey ve amcasına haber vermiştir.

Abdülkerim Kalkan'ın eve dönmediği gecenin sabahında Zekiye Kalkan eşini aramak için Cizre'ye gitmiş, eşinin ailesinden bir cevap alamayınca Jandarma Komutanlığına gitmeye karar vermiştir. Cemal Temizöz kendisini makamında kabul etmiş, eşinin oraya geldiğini, kimliğini alıp gittiğini söylemiştir. Zekiye Kalkan yanında arkadaşları olduğunu ve onların Abdülkerim Kalkan'ın Jandarma Komutanlığından çıkmadığını söyleyince Temizöz bunun üzerine iki eliyle Zekiye Kalkan'ın boğazını tutmuş ve başını duvara dayayarak “Ben şimdiye kadar kaç kişiyi boğdum? Sen niye öyle söylüyorsun?” diye sinirle bağırmaya başlamıştır.

Zekiye Kalkan bundan sonra iki kez daha Cemal Temizöz'ün yanına gitmiş ancak her seferinde farklı yanıtlar almıştır. Kendisine eşinin dağa gitmiş olabileceği, zaten aranmadığı, para için kaçırılmış olabileceği söylenmiştir.

10.06.1994 tarihinde, saat 09.00 sularında Cizre İlçe Jandarma görevlileri İnci Bozalan köyü yolunda gece saat 02.00 sularında meydana gelen bir patlama sonucunda bir kişinin hayatını kaybettiğini Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, ölü olarak bulunan kişiyi sanık / maktül olarak nitelendirmiş ve yasadışı örgüt mensubu olmak ve bu amaçla patlayıcı döşemek suçlarına ilişkin olarak 1994/308 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Aynı gün olay yeri keşif ve ölü muayene ve otopsi tutanağı düzenlenmiştir. Tutanağa göre patlama İnci Bozalan köyü yolunun Cizre - Silopi sapağında gerçeklemiş, yarım metre çapında bir çukurun açılmasına sebep olmuş, hayatını kaybeden kişinin bedeninin parçaları çukurun etrafına yayılmıştır. Klasik otopsi yapılmaya gerek duyulmamış ve yapılan harici muayene yeterli bulunmuştur.

30.06.1994 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/308 hazırlık numaralı dosya hakkında görevsizlik kararı (Karar no:1994/175) vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

Zekiye Kalkan eşi kaybolduktan dört ay sonra evini köyden Cizre'ye taşımış, ara ara Jandarma Komutanlığına giderek eşinin akıbetiyle ilgili bilgi almak istese de her defasında benzer cevaplar almıştır.

31.08.2007 tarihinde Zekiye Kalkan, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek eşi Abdülkerim Kalkan’ı gözaltına alan ve kaybettiren Jandarma görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Zekiye Kalkan kendisinin ve diğer şahitlerin ifadelerinin alınmasını, beyanları doğrultusunda dönemin Jandarma görevlilerinin açık kimlik ve adreslerinin belirlenerek ifadelerinin alınmasını ve kuvvetli suç şüphesi gözetilerek haklarında yasal işlem yapılmasını talep etmiştir.

31.08.2007 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2007/1330 hazırlık numaralı soruşturmayı başlatmıştır. Aynı gün Zekiye Kalkan müşteki sıfatıyla Savcılıkta ifade vermiştir.

19.09.2007 tarihinde Hasan Saday Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla ifade vermiştir. İfadesinde özetle, Abdülkerim Kalkan ve Hüseyin Ataman ile birlikte kimliklerini almak üzere beraber Cizre Jandarma Komutanlığına gittiklerini, Jandarma görevlilerinin Abdülkerim Kalkan’ın kimliğinin kayıp olduğunu söylediklerini ve kendisine “Sen git kendi alsın kimliğini, bulunca vereceğiz” dediklerini, Abdülkerim Kalkan’ı en son orada gördüğünü belirtmiştir.

27.12.2007 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Jandarma İlçe Komutanlığından, 1994 yılında İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Cemal Temizöz’ün görev süresine ilişkin bilgi talebinde bulunmuştur.

17.12.2008 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Jandarma İlçe Komutanlığından 1994 yılında İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan İlçe Jandarma Komutanının ve rütbeli personellerin açık kimliklerinin ve adreslerinin tespit edilerek gönderilmesini, Merkez Jandarma Karakol Komutanlığına ait 1994 yılı Mayıs ayına ilişkin nezaret kayıt defterinin onaylı bir suretinin gönderilmesini, nezaret kayıt defterinin arşivde bulunmaması halinde bulunmama sebebinin bildirilmesini ve bulunmadığına ilişkin olarak adli ve idari herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığının bildirilmesini talep etmiştir.

07.01.2008 tarihinde Cizre Jandarma İlçe Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına cevaben yazdığı yazıda, Merkez Jandarma Karakol Komutanlığına ait 1994 yılı Mayıs ayına ilişkin nezaret kayıt defterinin arşivde bulunamadığı belirtilmiş ama bulunamama sebebi ve bulunmadığına ilişkin olarak adli ve idari herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığı açıklanmamıştır. Bununla birlikte, gönderilen yazının ekinde 1994 yılı Mayıs ayında İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan İlçe Jandarma Komutanının ve rütbeli personellerin açık kimlikleri gönderilmiştir.

09.01.2008 tarihinde Cizre Jandarma İlçe Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına cevaben yazdığı ikinci yazıda Cizre Jandarma İlçe Komutanlığından, 1994 yılında İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Cemal Temizöz’ün açık kimlik bilgilerini paylaşmış, görev süresi bitimine müteakip Ankara ili Jandarma Genel Komutanlığı Karargahına atamasının yapıldığını belirtmiştir.

23.06.2008 tarihinde Abidin Kalkan, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla ifade vermiştir. İfadesinde özetle, Zekiye Kalkan’ın kendi amcasının oğlunun eşi olduğunu, Zekiye Kalkan’ın ifadesinde belirttiği hususların hiçbirine tanık olmadığını, kimlik tespiti için Cizre’ye muhtar Hasan Saday ve Abdülkerim Kalkan ile birlikte gitmediğini, Zekiye Kalkan’ın neden ismini verdiğini bilmediğini belirtmiştir.

01.07.2008 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2007/1330 numaralı soruşturma hakkında takipsizlik kararı vermiştir (Karar no: 2008/534). Zekiye Kalkan itiraz süresi içerisinde, eksik tahkikat ve değerlendirme yapıldığı gerekçesiyle Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının takipsizlik kararına itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde Kalkan, Jandarma Komutanlığının Savcılığa gönderdiği ve Abdülkerim Kalkan’ın gözaltı kayıtlarında isminin geçmediği yönündeki bilgilendirmeleri inandırıcı bulmadığını belirtmiştir. Ayrıca yine Savcılık, anılan tarihte görevli olan Jandarma kolluk amirinin ve görevlilerinin ifadelerini almamış, kurumun arşivlerinde neden nezarethane defterinin bulunamadığını araştırmamış, Hasan Saday’ın tanık ifadesini göz önünde bulundurmamıştır.

25.11.2008 tarihinde Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/534 sayılı takipsizlik kararının eksik incelemeye dayalı olarak verildiğine ve bu bağlamda 1994 Mayıs ayında Cizre İlçe Jandarma Komutanlığında görevli bulunan İlçe Jandarma Komutanı ve diğer sorumlu görevlilerin ifadelerine başvurulup olay tarihine ilişkin ziyaretçi defterinin incelenip, yine olay yerine ilişkin arşivde bulunmadığı bildirilen nezaret kayıt defterlerinin arşivde bulunmama sebeplerinin araştırılarak soruşturmanın genişletilmesine, sonuç olarak belirtilen eksikliklerin giderilmesi için Cizre Cumhuriyet Savcısının görevlendirilmesine karar vermiştir.

27.01.2009 tarihinde soruşturmaya 2008/1793 hazırlık numarası ile devam etmeye başlayan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Jandarma Komutanlığından 1994 yılı Mayıs ayına ait ziyaretçi kayıt ve nezarethane kayıt defterlerinin onaylı suretlerini, ayrıca Cizre İlçe Jandarma Komutanlığında 1994 yılı Mayıs ayı içerisinde nezarethane işlemlerinden sorumlu personelin kimlik ve adres bilgilerini talep etmiştir.

05.03.2009 tarihinde Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı düzenlediği tutanakta, yapılan araştırma neticesinde Cizre İlçe Jandarma Komutanlığında ziyaretçi kayıt defterini tutulmadığı, 1994 yılında tutulduğuna dair herhangi bir kayıt ve dokümanın bulunmadığı, 1994 yılı Mayıs ayına ilişkin Nezarethane kayıt defterinin ise arşivde olmadığı, Nezarethane Kayıt Defterinin arşiv süresinin 10 (on) yıl olmasından dolayı muhtemelen imha edildiği, bu nedenle herhangi bir personele adli veya idari yönden işlem yapılmadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte, Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı düzenlediği tutanakta, Cizre İlçe Jandarma Komutanlığında 1994 yılı Mayıs ayı içerisinde nezarethane işlemlerinden sorumlu personelin kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilemediğini; çünkü Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı Personel – Lojistik işlem kısmından alınan bilgiye göre, 2000 yılından önceki künye ve defterlerinde personelin görev yaptığı birim / karakol / komando bölüğünün tam olarak yazılmadığını açıklamıştır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

26.03.2009 tarihinde Besna Kalkan (Abdülkerim Kalkan’ın annesi), Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla ifade vermiştir.* İfadesinde özetle, 1994 yılı Mayıs ayında gerçekleşen olayları Hasan Saday’ın kendisine anlattığını, bu olaydan sonra oğlunu aramak için Komutanlığa ve Kaymakamlığa gittiğini, Kaymakamlıkta Cemal Temizöz ile görüşerek oğlunun akıbetini sorduğunu, Temizöz’ün kendisine “Oğlunu göndereceğiz.” dediğini ancak oğlundan bir daha hiç haber alamadığını belirtmiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Abdülkerim Kalkan’ın kaybedilmesine ilişkin dosyayı 2009/430 soruşturma dosyası altında incelemeye karar vermiştir. Ancak UYAP ortamında eski hazırlık numarası, yeni hazırlık numarası üzerinde birleştirilememiştir. Bu dönemde muhtemelen iki soruşturma dosyası da açık kalmış ve ikisi üzerinden Abdülkerim Kalkan’ın kaybedilmesine ilişkin olarak tahkikat işlemleri yapılmıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

06.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Jandarma İlçe Komutanlığından 2009/430 soruşturma dosyası kapsamında 1994-1995 yıllarında Bozalan köyü İnci mezrasında ikamet etmekte olan Abdülkerim isimli bir şahsın kaybolup kaybolmadığının araştırılmasını istemiştir. Ayrıca Kuştepe köyünün bir dönem muhtarlığını yapmış olan Mehmet Boyacı’nın tanık olarak dinlenmesi talep edilmiştir. 24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

21.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen teşhis tutanağına göre, Zekiye Kalkan, kocasının evden ayrılırken üzerinde bulunan kıyafetlerle ilgili bilgi vermiş, kendisine gösterilen açık kahverengi deri yazlık bir çift ayakkabıyı incelemiş ancak otopsi raporundaki bilgilerden ve kendisine gösterilen ayakkabılardan bu olayda ölen kişinin Abdülkerim Kalkan olup olmadığını tam olarak teşhis edemediğini dile getirmiştir. Bununla birlikte, Zekiye Kalkan eşi kaybolduktan iki ay sonra eşinin annesi ve kardeşi ile birlikte İnciköy’ün biraz dışındaki köprünün yakınına tezek toplamaya gittiğini, burada bir patlama sonrası oluşmuş çukurun yanında giysi parçaları gördüklerini, bu giysi parçalarının kocasının gömleğinin parçaları olduğunu düşündüğünü, giysileri alıp eve götürdüğünü ancak daha sonra çocuklarının bu giysileri attığını ifade etmiştir.

16.05.2009 tarihinde Cizre Jandarma İlçe Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 06.04.2009 tarihli yazısına cevaben Abdülkerim isimli şahıs hakkında yapılan araştırma sonucunda hazırlanan 06.05.2009 tarihli tutanağı Savcılığa göndermiştir. İlgili tutanakta, 1994-1995 yıllarında İnci Mezrasında Abdülkerim isimli bir kişinin kaybolduğu, kaybolan kişinin yakınlarının Cudi Mahallesi Tepe Kümesi Kaynar Sokak No.7 / Cizre adresinde ikamet ettikleri ve Kuştepe köyünün bir dönem muhtarlığını yapmış olan Mehmet Boyacı’nın tanık olarak dinlenmesi için müracaatın sağlanamadığı çünkü Kuştepe köyünün sorumluluk alanlarında bulunmadığı belirtilmiştir.

20.05.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne gönderdiği yazıda, 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, aralarında Abidin Kalkan’ın da bulunduğu yirmi kadar kişinin açık kimlik ve adres bilgilerini ve Savcılıkta hazır edilmelerini talep etmiştir.

27.05.2009 tarihinde Abidin Kalkan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında, 2008/1793 numaralı soruşturma dosyası kapsamında tanık sıfatıyla dinlenmiştir. Abidin Kalkan ifadesinde özetle, önceki ifadesinin geçerli olduğunu, Zekiye Kalkan’ın iddia ettiği gibi Abdülkerim Kalkan’ın kimliğini almak üzere Muhtar Hasan Saday ile beraber İlçe Jandarma Komutanlığına gitmediğini, kırk yıldır Cizre’de ikamet ettiğini, bahsedilen köye yapılan baskında orada bulunmadığını, muhtemelen o dönemde Abdülkerim Kalkan Cizre’ye giderken Zekiye Kalkan’a kendisine uğrayacağını söylediği için Zekiye Kalkan’ın olayları karıştırdığını belirtmiştir.

02.06.2009 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda Abidin Kalkan’ın Cumhuriyet Başsavcılığına müracaatlarının sağlandığını belirtmiştir.

04.06.2009 tarihinde CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığının Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda, Abdülkerim Kalkan’ın kaybedilmesine ilişkin dosyanın 2009/906 numaralı soruşturma evrakıyla irtibatlı olduğunu bildirilmiştir.

24.06.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne, 2008/1793 soruşturma dosyası kapsamında yazdığı yazıda, 10.06.1994 tarihinde, Cizre Bozalan köyü yolu Silopi sapağında meydana gelen patlama neticesinde bir erkek kişinin bedeninin parçalanarak hayatını kaybetmesi olayı ile ilgili olarak yürütülmekte olan soruşturmaya ilişkin olarak bedenin gömüldüğü yerde DNA tespiti için mezar açma işlemi yapılacağını belirtmiştir. Bu çerçevede öncelikle Cizre Belediyesine hastane polisi tarafından böyle bir cenazenin teslim edilip edilmediği, edilmiş ise yerinin kroki ile belirtilmek suretiyle Belediyeden istenerek temin edilmesi talep edilmiştir. Ayrıca Savcılık, Belediyeye böyle bir cenazenin teslim edilmediği iddia edildiği takdirde, olay tarihinde hastane polisi olarak görev yapan görevlilerin tespit edilerek kendileriyle telefon görüşmesi yapılmasını, olayla ilgili bilgi alınıp bu bilginin cenazenin gömülü olduğu yerin tespiti için değerlendirilmesini talep etmiştir. Son olarak, hiçbir şekilde bir tutanak veya belgeye ulaşılamaması halinde, olay tarihinde imamlık yapan kişilerin ve bu konuda bilgisi olan şahısların dinlenerek titizlikle araştırma yapılıp cenazenin gömülü olduğu yerin tespit edilmesi istenmiştir.

26.06.2009 tarihinde Cizre Terörle Mücadele Amirliği, Savcılığın talebi doğrultusunda, Abdullah Elçiturunu’dan bilgi almıştır. Elçiturunu ifadesinde, belirtilen tarihlerde itfaiye şoförü olarak görev yaptığını, patlama olayını ilk defa duyduğunu, daha önce böyle bir patlamadan haberi olmadığını, o dönemde hastaneye gelen cenazelerin defin işlemlerini imamların yaptığını belirtmiştir.

01.07.2009 tarihinde Cizre Terörle Mücadele Amirliği, Savcılığın talebi doğrultusunda, Nurettin Elçioğlu’dan bilgi almıştır. Elçioğlu ifadesinde, belirtilen tarihlerde hastanede, hastane gassali (cenaze yıkama görevlisi) olarak çalıştığını, patlama olayını ilk defa duyduğunu, daha önce böyle bir patlamadan haberi olmadığını, o dönemde hastaneye gelen cenazelerin defin işlemlerini imamların yaptığını, belirtilen tarihlerde imamlık görevini Mehmet Tay, Kadri Şanlı, Bahattin Kaymaz ve soyadını hatırlamadığı Abdülaziz isimli kişilerin yapmakta olduğunu, ancak bu kişilerin hepsinin vefat ettiğini ifade etmiştir.

01.07.2009 tarihinde Cizre Terörle Mücadele Amirliği, Savcılığın talebi doğrultusunda, Abdullah Çorak’tan bilgi almıştır. Çorak ifadesinde, belirtilen tarihlerde hastanede, hastane gassali (cenaze yıkama görevlisi) olarak çalıştığını, bahsi geçen patlama olayı ile ilgili olarak kimden aldığını hatırlamadığı ama parçalanmış şekilde, diz kapağından yukarısı olmayan iki adet bacak ve bu bacaklara ait ayak kısmına giyili vaziyette olan kırmızı renkli iki adet erkek ayakkabısı ve bir adet ne olduğunu bilmediği bir kemik parçasını morg bölümünde yıkadığını, o dönemde hastaneye gelen cenazelerin defin işlemlerini imamlar yaptığı için beden parçalarını belediye görevlilerine teslim ettiğini ancak kime teslim ettiğini hatırlamadığını belirtmiştir. Ayrıca belirtilen tarihlerde imamlık görevini Mehmet Tay, Kadri Şanlı, Bahattin Kaymaz ve soyadını hatırlamadığı Abdülaziz isimli kişilerin yapmakta olduğunu, ancak bu kişilerin hepsinin vefat ettiğini ifade etmiştir.

07.09.2009 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Şehit Murat Akançay Polis Merkezi Amirliğinden 10.06.1994 tarihinde hastane polisi olarak görev yapan memurun açık kimlik bilgisini talep etmiştir. Aynı gün Şehit Murat Akançay Polis Merkezinden gelen cevap yazısında, anılan tarihte Şehit Murat Akançay Polis Merkezi Amirliğinin bulunmadığını, Çarşı Karakolu ve Dicle Karakolu olmak üzere iki adet karakol bulunduğunu ve hastane polislerini Çarşı Karakolunun görevlendirdiğini yaptıkları araştırma sonucunda tespit ettiklerini ancak Çarşı Karakolu kayıtlarının kendi amirliklerinde bulunmadığını belirtmiştir.

29.09.2009 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 24.06.2009 tarihli mezar yerinin tespitine ilişkin talep yazısına cevaben hazırlanan tutanağı göndermiştir. Hazırlanan tutanakta, bilgi alınan hastane gassallerinin ve itfaiye şoförünün ifadelerine yer verilmiş olup, Şehit Murat Akançay Polis Merkezi Amirliğinden gelen cevap yazısı özetlenmiştir.

16.11.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2008/1793 numaralı kaydın kapatılmasına ve soruşturmaya eski kayıt olan 1993/492 soruşturma numaralı evrak üzerinden devam olunmasına karar vermiştir. 25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. İlgili soruşturmalara ilişkin olarak 19 adet dosya klasörünün 24.04.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği ifade edilmiş ve bu 19 olaydan Abdulkerim Kalkan’ın öldürülmesi iddialarına ilişkin olarak dava açılmadığının öğrenildiği belirtilmiştir.

07.05.2010 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği fezleke ile, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numara üzerinden yürütülen soruşturma ile ilgili olarak faili meçhul cinayet, gözaltında kayıp ve diğer şekillerde kayıp iddiaları ile ilgili olarak soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında 2009/430 numarası üzerinden yürütülmüş olduğunu, bunun dışında savcılığın 2005/975, 2001/1552, 2003/623, 1995/20, 1993/492, 1994/116, 1995/504, 1995/239 ve 2008/1793 numaralı faili meçhul soruşturma evraklarının CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturma ile ilgili oldukları belirlendiğinden, dosya asılları 24.04.2009 tarihli yazıları ile CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiğini belirtmiştir. Savcılık Abdülkerim Kalkan’ın öldürülmesi ile ilgili suç tarihinde olay yerinden elde edilen bir çift ayakkabı 2009/69 emanet numarasında kayıtlı bulunduğunu ve bu çerçevede şeklen 1993/492 soruşturma numaralı dosyanın kapatılması için fezleke düzenlendiğini ifade etmiştir.

05.04.2011 tarihinde Zekiye Kalkan, soruşturmanın akıbetini öğrenmek için savcılığa başvurduğunda dosyanın CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2009/906 sayılı faili meçhul ve kayıplar ile ilgili genel soruşturma ile birleştirildiğini öğrenmiştir. Bunun üzerine soruşturmanın akıbetini öğrenmek için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına aldığı bilgileri içeren yazılı bir dilekçe ile başvurmuş, soruşturmanın akıbeti ile ilgili bilgi verilmesini talep etmiştir.

Ailesi, dosya içeriğinden Abdülkerim Kalkan’ın cenazesinin Cizre Kimsesizler Mezarlığına gömüldüğünü öğrenmiştir; ancak hangi mezarın Abdülkerim Kalkan’a ait olduğu hala bilinmemektedir. 18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Abdülkerim Kalkan’ın 1994 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayı ile ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir failin tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Abdullah Canan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti K_CananAbdullah_AIHM
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Yusuf Hakkı Doğan Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi (1997/121)
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
17 Ocak 1996 tarihinde Yüksekova-Van karayolunda yapılan bir kontrol sırasında Abdullah Canan’ın arabası Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’un başında olduğu Tabur Komutanlığı askerleri tarafından durduruldu. Abdullah Canan askerler tarafından gözaltına alındı. Olaydan iki gün sonra, 19 Ocak 1996'da Abdullah Canan'ın kardeşi Mehmet Canan Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak kardeşinden haber alamadıkları için endişeli olduklarını bildirdi. Savcılık, Abdullah Canan'ın eşinin ifadesine başvurdu. 24.01.1996 tarihinde, Abdullah Canan’a ait özel aracın Başkale-Van Karayolu üzerinde yol kenarındaki uçurumda bulunması üzerine keşif tutanağı düzenlendi. 12 Şubat 1996 tarihinde Abdullah Canan’ın eşi, oğlu ve kardeşi Yüksekova Cumhuriyet Savcılığına tekrar başvurarak görgü tanıklarının korkudan ifade ver(e)mediklerini belirttiler. Ayrıca, 1995 yılının Kasım ayında Mehmet Emin Yurdakul komutasındaki askeri birlik tarafından köylerine düzenlenen operasyon (bu operasyon sırasında köyden Şemsettin Yurdakul, Miktad Özeken ve Münür Sarıtaş zorla kaybedilmişti) ile ilgili hakkında şikayet ve suç duyurusunda bulundukları Mehmet Emin Yurdakul’un tuttuğu kin yüzünden Abdullah Canan’ı gözaltına almış olduğunu ifade ederek, soruşturmanın bu yönde derinleştirilmesini talep ettiler. Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı Çavuş Ö.T., Onbaşı S.A., Uzman Çavuş F.P., Çavuş A.Ş., Astsubay M.T. ve Yüzbaşı B.Y.’nin ifadelerine başvurdu. Askerler, hiçbir sivil araç aramadıklarını söylerken; Yüzbaşı B.Y. aksi yönde verdiği ifadesinde sivil araçların da arama işlemine tabi tutulduğunu, ancak iddia edildiği gibi kimsenin gözaltına alınmadığını iddia etti.

<\p>

21 Şubat 1996 tarihinde Yüksekova-Esendere Karayolu Güldalı Köyü Fidanlık Mevkiinde bulunan menfezin içinde Abdullah Canan’ın cansız bedeninin bulunması üzerine, Savcılıkça olay yerine gelinerek, olay yeri görgü ve tespit tutanağı ile ölü muayene ve otopsi tutanağı tanzim edildi. Ancak, klasik otopsi yapılmasına gerek görülmedi. Abdullah Canan'ın elleri arkadan bağlanmıştı; bedeninde ağır işkence izleri vardı ve yedi kurşun deliği saptandı. 26 Şubat 1996 tarihinde Canan ailesi Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden başvurarak Abdullah Canan’ın öldürülmesinden sorumlu olduğu gerekçesiyle Binbaşı Yurdakul aleyhine suç duyurusunda bulundu. Olayla ilgili Yüksekova 1. Dağ ve Komando Tabur Komutanlığı tarafından Astsubay Çavuş S. A., Er M.G., Uzman Çavuş S.K., Uzman Çavuş A.K., Uzman Çavuş F.P., 1.Kademe Uzman Çavuş C.Ç. ve Astsubay Çavuş M.A.’nın ifadeleri alındı. S. A. ve M.A. olay tarihinde izinli olduklarını ifade ederken; M.G., S. K., A.K., F.P. ve C.Ç., olay tarihinde yapılan aramada herhangi bir sivil aracın aranmadığını ve hiçbir sivil şahsın gözaltına alınmadığını söyledi. 25 Mart 1996 tarihinde, Van Askeri Savcılığı, Karlı (Befircan) köyüne düzenlenen operasyonun soruşturulduğu 1996/128 esas numaralı dosya ile Abdullah Canan’ın kaybedilmesinin soruşturulduğu 1996/590 esas numaralı dosyayı 1996/128 numaralı dosya üzerinde birleştirdi. 28 Mayıs 1996 tarihinde Van Askeri Savcılığı 1996/128 esas numaralı soruşturma hakkında, suçun askeri bir suç olarak nitelendirilemeyeceği gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi (Karar No:1996/14). <\p>

Bilinmeyen bir tarihte Kahraman Bilgiç, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul ve Teğmen Nihat Yiğiter hakkında Diyarbakır DGM Savcılığında soruşturma açıldı. Bu kişiler, Abdullah Canan ve diğer üç kişiyi tasarlayarak öldürmekle suçlandı. Abdullah Canan’ın oğlu Vehap Canan, 27 Eylül 1996 tarihinde Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı dilekçesinde, Kahraman Bilgiç adlı itirafçının Abdullah Canan’ı bırakmak için kendilerinden fidye istediğini belirtti. 1 Ekim 1996 tarihinde, Hakkari Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Şube Müdürlüğünde polis memuru olarak görev yapan Abdulkadir Bayram, Yusuf Azmi Aydın ve Fatih Özhan’ın sanık sıfatıyla ifadesine başvuruldu. Sanıklar, Abdullah Canan ve Mehmet Emin Yurdakul’u şahsen tanımadıklarını ve olayla ilgileri bulunmadığını ifade etti. Mehmet Canan, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe yazarak, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’un, kimsenin kendisinden para tahsil edecek gücü olmadığını, devletin de mahkemenin de kendisi olduğunu söyleyerek Karlı köyüne düzenlenen operasyonla ilgili davadan vazgeçmeleri için Abdullah, Aydın ve Naci Canan’ı tehdit ettiğini belirtti. Ayrıca, Abdullah Canan’ın serbest bırakılması için Kahraman Bilgiç’e para verdiğini, bu kişinin tetikçi olduğunu ve haraç almak için telefon ettiği birçok kişiye Abdullah Canan’ı nasıl öldürdüğünü anlatarak gözdağı verdiğini anlattı. <\p>

Mehmet Canan’ı Kahraman Bilgiç ile tanıştıran tanık Y.E. ifadesinde, yapılan para alışverişinden haberdar olmadığını söyledi. Vehap Canan ise, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadesinde Astsubay Bayram Aksu ve Yüzbaşı Mesut’a da para verildiğini beyan etti. Kahraman Bilgiç, 25 Şubat 1997 tarihinde verdiği ifadesinde, Mehmet Canan ve Yakup Ediş’ten para aldığını ve Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’un talimatıyla Abdullah Canan’ı arabaya bindirip bir manga asker ile Yüksekova-Esendere Karayolu üzerinde bulunan bir köprüye götürdüklerini, burada Yüzbaşı Nihat Yiğiter’in ateş ederek Abdullah Canan’ı öldürdüğünü itiraf etti. Savcılığa ifade veren tanıklar Y.Ç., S.E. ve N.Ö., olay günü olan 17 Ocak 1996 tarihinde özel araçlarıyla yolculuk halindeyken diğer tüm araçlar gibi Yeniköprü’de güvenlik kuvvetlerince yapılan arama işlemine tabi tutulduklarını beyan etti. Talimatla dinlenen tanık E.K., askerlik görevi sırasında yaşadıkları nedeniyle ruhsal durumunun hala bozuk olduğunu, görev yaptığı taburda sivil şahısların sorgulamaya tabi tutulduğunu gördüğünü, ancak isimlerini bilmediği için Abdullah Canan’dan haberdar olmadığını söyledi. <\p>

Soruşturmada 14 Nisan 1997 tarihinde Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ek görevsizlik kararı verilerek, dosya Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi (Karar No: 1997/114). Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı, 13 Haziran 1997 tarihinde, sanıklar Mehmet Emin Yurdakul, Nihat Yiğiter ve Kahraman Bilgiç hakkında kasten adam öldürmek, bir suçun delillerini yok etmek gayesiyle birden fazla adam öldürmek ve suça azmettirmek suçlarından Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinde dava açtı (İddianame No: 1997/26). Müşteki avukatları, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesine yazdıkları dilekçeyle, kamuoyunda “Yüksekova Çetesi” ya da “Üniformalı Çete” olarak anılan sanıklar hakkında Diyarbakır ve Van DGM’de açılmış davaların birleştirilmesini talep etti. Ayrıca, eylemlerinin adi bir adam öldürme suçu olarak vasıflandırılamayacağını belirtti. 1997 yılında, olay tarihinde Yüksekova Dağ ve Komando Tabur Komutanlığında askerlik görevini yapmakta olan M.A., T.K., E.U., V.G., N.Y., N.R., H.S., Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinin talimatıyla bulundukları yer mahkemelerinde tanık olarak dinlendi. Tanıklar, görev süreleri boyunca herhangi bir yasadışı uygulama veya olaya şahitlik etmediklerini beyan etti. Aynı yıl, talimatla dinlenen sanık Mehmet Emin Yurdakul ve Nihat Yiğiter, haklarındaki suçlamaları reddetti. Yüzbaşı Nihat Yiğiter hakkında suç işlediğine dair deliller olmasına ve tutuksuz olması durumunda delilleri karartabileceği, tanıkları yönlendirebileceği ihtimaline rağmen mahkemece tutuklanmasına gerek duyulmadı. <\p>

Mahkeme, 1995 yılında Yüksekova’da geçici görev yapan savcı A.K ve hakim L.B'nin de ifadesine başvurdu. A.K, kayıplar hakkında yürüttüğü soruşturmada tüm güvenlik birimlerinin iştirak etmesine rağmen, sadece Dağ Komando Taburunun sessiz kaldığını, bunun üzerine görüştüğü komutan yardımcısı Mehmet Emin Yurdakul’un “Bu konuda cevap vermeye mecbur değiliz,” yanıtıyla karşılaştığını ve görev süresi içinde herhangi bir sonuç elde edemediğini anlattı. L.B, Karlı (Befircan) köyüne düzenlenen operasyon sonrası yaptığı zarar tespiti ile ilgili Mehmet Emin Yurdakul’un kendisine sorular sorarak, köylülerin durumu abarttığını söylediğini belirtti. 31 Ekim 1997 tarihinde görülen duruşmada, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, Memurun Muhakemesi Hakkında Kanun uyarınca sanıklar Mehmet Emin Yurdakul ve Nihat Yiğiter hakkında yargılama izni alabilmek için dava dosyasını İlçe İdare Kuruluna gönderdi. Aynı oturumda, tutuklu olan Mehmet Emin Yurdakul tahliye edildi. Karar hakkında, 31 Ekim 1997 ve 3 Kasım 1997 tarihlerinde Van Ağır Ceza Mahkemesine itiraz edildi. Ayrıca, mahkeme üyeleri hakkında Adalet Bakanlığı ve HSYK’ya şikayette bulunuldu. Yüksekova İlçe İdare Kurulu, sanıkların yargılanmalarına izin vermedi, ancak karar Van Bölge İdare Mahkemesi tarafından bozulunca yargılamaya devam edildi. <\p>

1998 yılında, Albay Kanber Oğur, mahkemeyi, dönemin Yüksekova Kaymakamı Aydın Tetikoğlu’ndan, Kahraman Bilgiç’in ifadelerinin Albay Ersan Alhan ve Yarbay Hami Çakır tarafından çalınarak saklandığını öğrendiği konusunda bilgilendirdi. Ayrıca, 1996 yılının Şubat ayı başlarında Abdullah Canan’ı komutanlıkta başı sarılı vaziyette revirde otururken gördüğünü ve aynı yılın Temmuz ayında Şırnak’a sürüldüğünü aktardı. Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Kasım 1999 tarihinde, sanık Kahraman Bilgiç, Nihat Yiğiter ve Mehmet Emin Yurdakul’un beraatına karar verdi. Ayrıca, Mehmet Emin Yurdakul hakkında hürriyeti tahdit ve Kahraman Bilgiç hakkında iftira suçundan suç duyurusunda bulunuldu. 2 Nisan 2001 tarihinde, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, beraat kararını onadı (Karar No: 2001/1226). Vehap Canan, 1997 yılında konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı (Başvuru No: 39436/98). 26.06.2007 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin hem esas hem de usul yönünden; işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağını düzenleyen 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine karar verilerek, Türkiye Cumhuriyeti devleti tazminat ödemeye mahkum edildi. <\p>

Abdullah Düşkün'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-26
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
18.05.1994 tarihinde, Abdullah Düşkün evine gelen kalaşnikof marka silahlı iki kişi tarafından kaçırılmıştır.

20.05.1994 tarihinde Abdullah Düşkün’ün cansız bedeninin bulunması üzerine, Nusaybin İlçe Jandarma Komutanlığı, Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına bilgi vermiş ve Savcılık 1994/231 hazırlık numarasıyla soruşturma başlatmıştır.

20.05.1994 tarihinde Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen ölü muayene ve otopsi tutanağında Abdullah Düşkün’ün kafasına 9 mm’lik tabanca ile üç el ateş edilerek öldürüldüğü ve bedeninin yanında üç adet boş mermi kovanı bulunduğu tespit edilmiştir.

20.05.1994 tarihinde Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığınca Nusaybin Jandarma Komutanlığından, bedenin çürümeye başlamış olması sebebiyle derhal en yakın köy muhtarlığı ile irtibata geçilerek gömdürülmesi talep edilmiştir. Nusaybin Jandarma Komutanlığı defin işlemini gerçekleştirmiş ancak aileye haber verilmemiştir. Jandarma Astsubay Kıdemli Üstçavuş İsmail Birkin, Abdullah Düşkün’ün bedeninin gömüldüğü yerin krokisini düzenlemiştir.

20.05.1994 tarihinde düzenlenen olay yeri tespit tutanağında, Nusaybin Söğütlü köyü korucu başı Hasan Girbiyanoğlu’nun Girmeli Jandarma Karakol Komutanlığı Güvenlik Timleri ile çevre köylerin kontrolünü yaptıktan sonra dönüş yolunda bedeni bulduğu ve karakolu aradığı belirtilmiştir. Hasan Girbiyanoğlu’nun tanık olarak ifadesi alınmıştır. İfadesinde bedeni, Seyar mezrasında bulunan Yusuf Akıncı’ya ait boş binada bulmuş olduğunu belirtmiştir.

Abdullah Düşkün'ün evden götürülmesinden üç-dört gün sonra, bir minibüs şoförü ailesine Nusaybin’e bağlı Girefş köyünde yol üzerinde cansız bir beden bulunduğunu haber vermiştir. 25.05.1994 tarihinde Abdullah Düşkün’ün bedeni, annesi Rihan Düşkün tarafından teşhis edilmiş; aynı gün Rihan Düşkün Girmeli Jandarma Karakol Komutanlığında ifade vermiştir. Nusaybin İlçe Jandarma Komutanlığı tahkikat evraklarını aynı gün Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. 27.05.1994 tarihinde, Rihan Düşkün bu defa Nusayabin Cumhuriyet Başsavcılığında Abdullah Düşkün’ün fotoğrafını teşhis etmiştir.

01.06.1994 tarihinde, Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu suçların devlet aleyhine işlenen suçlar kapsamına girmesi sebebiyle, 1994/99 sayılı görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

Dosya, Diyarbakır DGM Başsavcılığınca 1994/3548 hazırlık numarası ile görülmeye başlanmıştır. Faillerin yakalanması hususunda Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı ve Mardin İl Emniyet Müdürlüğü arasında yıllar boyu süren yazışmalar sonuçsuz kalmıştır.

27.05.2004 tarihinde, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı “yasadışı terör örgütü üyeleri” hakkında daimi arama kararı vermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ve Nusaybin Jandarma İlçe Komutanlığı arasında yapılmaya devam edilen daimi arama kararı ile ilgili yazışmalardan bir sonuç alınmamıştır.

22.12.2006 tarihinde, Nusaybin Emniyet Müdürlüğünce CMK 250. madde ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına bir yazı yazılmış olup yazıda Abdullah Düşkün’ün bedeninin bulunduğu tarih olan 20.05.1994’te “PKK terör örgüt üyesi olmak ve örgüt adına ideolojik amaçla adam öldürmek” suçunu işleyen Mehmet Bulun hakkında yapılan bir işlem olup olmadığı sorulmuştur.

13.03.2007 tarihinde, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı cevaben yazdığı yazıda sadece soruşturmanın derdest olduğunu belirtmiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

25.03.2009 tarihinde Abdullah Düşkün’ün eşi Hediye Düşkün Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına eşini öldüren kişilerden şikâyetçi olduğuna ilişkin beyanda bulunmuştur. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Abdullah Düşkün’ün öldürülmesi olayını 2009/430 soruşturma numarası altında incelemeye başlatmıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

26.05.2009 tarihinde, Hediye Düşkün müşteki sıfatıyla Savcılık makamında ifade vermiştir.

19.11.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu tarafından Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazılmış olup Abdullah Düşkün'ün gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak tanık Tacettin Düşkün'ün açık kimlik ve adres bilgilerinin tahkikatının yapılması istenmiştir.

26.02.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu tarafından Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazılmış olup Abdullah Düşkün'ün gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak Tacettin Düşkün'ün tanık olarak dinlenmesi için Savcılık nezdinde hazır edilmesi istenmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Abdullah Düşkün’ün öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

19.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdullah Düşkün’ün zorla kaybedilmesiyle ilgili olarak ayrıca Tacettin Düşkün’ün ifadesini almıştır.

08.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Soruşturma Bürosu tarafından Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı talimat bürosuna müzekkere yazılmış olup Abdullah Düşkün’ün gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak gerekli tahkikatın yapılması istenmiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m. 10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/1859 numarası verdiği soruşturma daha sonra yeniden Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

16.07.2014 tarihinde Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, suçun işlendiği zaman yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenen 20 yıllık zamanaşımı süresinin 20.05.2014 tarihinde dolmuş olması sebebiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair 2014/1113 sayılı karar verilmiştir. Karar, maktulün hayatta olan çocuklarına tebliğ edilmemiş olması sebebiyle iade edilmiş ve 18.07.2014 tarihinde aynı sayıyla yeniden verilmiştir.

Kovuşturmaya yer olmadığı kararının ardından ailenin avukatı Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuştur.

Abdullah Efelti'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Ergün Tokgöz Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1995-02-23
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdullah Efelti’nin kaybedilmesinin ardından ailesi 23 Şubat 1995 ve 30 Mart 1995 tarihlerinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu. Şikayetçiler, yaptıkları araştırma sonucu zorla kaybedilenin Cizre İlçe Jandarma Komutanlığında tutulduğunu öğrendiklerini, uzun süredir serbest bırakılmadığı gibi kendilerine hakkında bilgi de verilmediğini savcılığa bildirdi. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 1995/640 hazırlık numarası ile yürüttüğü soruşturmada, verilen detaylı bilgilere ve tanık ifadesine rağmen ancak 24 Mayıs 1995 tarihinde Yankale Sınır Komutanlığındaki iki görevlinin ifadesini aldı ve bundan başka hiçbir işlem yapmadı.

Söz konusu soruşturma sürerken 13 Mayıs 1995 tarihinde Cizre-Nusaybin karayolu üzerinde Varlık köyü yakınlarında köylülerce yarı gömülü halde bir beden bulunması üzerine Cizre Savcılığı konu ile ilgili 1995/239 hazırlık numarası ile soruşturma açtı. Savcılık olay yeri incelemesi, ölü muayenesi işlemlerini yapıp görgü tanıklarını dinledi. Bu işlemlerin ardından maktul, savcılığın talimatıyla belediye tarafından kimsesizler mezarlığına gömüldü. Maktulün ailesi çevre köylerden bir cenaze bulunduğu duyumunu alarak 30 Mayıs 1995 tarihinde belediyeye başvurdu ancak defin gerçekleştiği için maktulün teşhisi fotoğraflardan yapıldı. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı Cizre’de yürütülen soruşturmadan haberdar olduktan sonra 9 Ekim 1995 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi ve iki dosya 1995/239 hazırlık numarasında birleştirildi.

Kimlik tespiti dışında hiçbir ilerleme yaşanmayan dosyada “daimi arama” kararı verilerek faillerin bulunması için suç yeri itibariyle yetkili Cizre Jandarma İlçe Komutanlığıyla aylık rutin yazışmalar başladı. Şikayetçiler beden bulunmadan önce yaptıkları şikayetlerde kaybın Cizre İlçe Jandarma Komutanlığında tutulduğunu iddia ettikleri halde savcılık bu iddiaları soruşturmadığı gibi şüpheli konumunda olması gereken kişilere soruşturmayı yürüttürdü. Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından her ay rutin olarak cinayet failleri ile ilgili herhangi bir bilgi ve emareye rastlanamadığına dair bilgilendirme yazıları gönderildi. Bilgilendirme yazılarında zaman zaman herhangi bir bilgi ve belgeye dayandırılmadan “işleniş biçiminden cinayetin PKK terör örgütü tarafından işlenmiş olabileceği düşünülmektedir,” şeklinde ibareler kullanıldı. Bu yazışmalar, soruşturmada hiçbir ilerleme olmadan 15 yıl boyunca kesintisiz olarak sürdü.

Zorla kaybedilenin ailesi, sürüncemede kalan soruşturmadan bir netice alamayınca, 12 Mart 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden bir şikayet dilekçesi verip dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemal Temizöz’den, ismen şikayetçi oldu. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/411 hazırlık numarası ile kaydettiği bu şikayetleri 1995/239 hazırlık numaralı eski dosya ile birleştirdi. Bu işlemlerle birlikte dosya yeniden ciddi şekilde soruşturulmaya başlandı, tanıklar dinlenip sanıkların tespiti için fotoğraf teşhisleri yaptırıldı. Soruşturmanın ilerlemesi ile söz konusu dosya ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı dosyası arasında irtibat bulunduğu tespit edilerek iki dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 hazırlık numaralı soruşturmasında birleştirildi. Bu soruşturma sonucunda savcılığın düzenlediği iddianame ile (İddianame No: 2009/972) sanıklar Cemal Temizöz, Kamil Atağ, Temer Atağ, Adem Yakin, Hıdır Altuğ, Fırat Altın (Abdülhakim Güven), Kukel Atağ (daha sonra kimliği tespit edilen Sanık Burhanettin Kıyak’ın davası da bu dosya ile birleşmiştir) hakkında “cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak ve bu teşekküle katılarak mensubu olmak, adam öldürmeye azmettirmek, adam öldürmek” suçlamasıyla Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde 2009/470 esas numarası ile dava açıldı.

14 Temmuz 2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. 2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma yapılarak kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

Abdullah Güler, Ahmet Güler, Beşir Başkök, Ömer Çetin ve Sait Şen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Abdullah Güler, Ahmet Güler, Beşir Başkök, Ömer Çetin ve Sait Şen’in zorla kaybedilmesine ilişkin Diyarbakır TMK. 10. Madde ile görevli Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü 2012/1082 numaralı soruşturma Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından 2014/1859 numaralı soruşturma dosyasına kaydedildi. Soruşturma Haziran 2015 itibariyle devam ediyor.
Abdullah İnan, Aşur Seçkin, Casım Çelik, Cemal Sevli, Hayrullah Öztürk, Hurşit Taşkın, Kemal İzci, Mirhaç Çelik, Naci Şengül, Salih Şengül, Seddık Şengül, Reşit Sevli ve Yusuf Çelik'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AHIM 3598/03
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1998-07-06
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Temmuz 1998'de Şemdinli'yi ziyaret eden dönemin milletvekillerinden Naim Geylani, 24 Temmuz 1994'te, Hakkari'nin Şemdinli ilçesine bağlı Ormancık mezrasına bir operasyon düzenleyen jandarmaların Kerem İnan adlı bir köylüyü öldürmesi, köydeki evleri yakarak köyü boşaltması ve gözaltına aldıkları 13 köylüden bir daha haber alınamaması olayına ilişkin bilgi aldıktan sonra Meclis İnsan Hakları Komisyonu tarafından bir inceleme başlatılması yönünde talepte bulundu. Olayla ilgili bilgilerin ve Naim Geylani’nin talebinin gazetelerde de yayınlanması üzerine Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı 6 Temmuz 1998'de Şemdinli Cumhuriyet Savcılığından olayla ilgili bir soruşturma başlatmasını talep etti.

<\p>

Açılan soruşturma kapsamında Ağustos 1998 ve Ocak 1999'da Meryem Çelik, Zübeyda Uysal, Misrihan Sevli, Emine Çelik, Fatma Şengül, Besna Sevli, Hanife İzci, Hamayil İnan, Kimet Şengül ve Hazima Çelik ifade verdi. Savcılık, olay günü Ormancık'a düzenlenen operasyonun başındaki Ortaklar Güçlendirilmiş Jandarma Karakolu Komutanı Kd. Py. Yarbay Ali Çamurcu ve Kerem İnan'ı öldürdüğü iddia edilen Astsubay Fatih Akçay'ın da soruşturma kapsamında ifadesini aldı; ikisi de iddiaları reddetti. <\p>

Savcılığın gözaltına alındıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan 13 kişinin akıbetini soran yazısı üzerine, 11 Ağustos 1998'de Jandarma'dan, bahsi geçen 13 kişinin gözaltına alındıktan sonra Derecik askeri üssüne götürüldüğü, sorguları tamamlandıktan sonra da serbest bırakıldıkları; aralarından sadece Aşur Seçkin'in serbest bırakıldıktan sonra örgüte katılmak üzere kaçmaya başladığı sırada nereden geldiği belirlenemeyen bir kurşunla yaralanarak öldüğü cevabı geldi. <\p>

Savcılığın 13 Nisan 1999'da hazırladığı fezlekede Yarbay Ali Çamurcu ve Astsubay Fatih Akçay şüpheli sıfatıyla yer aldı. Fezlekede, olay tarihinde Ormancık yakınlarında çıkan çatışmada iki askerin öldüğü, 14 askerin yaralandığı bir çatışmanın yaşandığı; bu çatışmanın hemen ertesinde örgüte lojistik yardım sağladığı düşünülen korucu köyü Ormancık'a aralarında Yarbay Ali Çamurcu ve Astsubay Fatih Akçay'ın da yer aldığı bir grup jandarma tarafından operasyon düzenlendiği ve müşteki ifadelerinde yer alan zorla kaybetme, işkence, köy yakma ve boşaltmanın yaşandığı yer aldı. Savcılık, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinin yetkili olduğu iddiasıyla dosyayı Hakkari Cumhuriyet Savcılığına gönderdi. <\p>

Hakkari Cumhuriyet Savcılığı 22 Nisan 1999'da yetkisizlik kararı verdi ve dosyada adı geçen şüpheli memurların yargılanabilmeleri için izin alınması gerekliliği nedeniyle dosyayı Şemdinli İdare Mahkemesine gönderdi. Şemdinli İdare Mahkemesi 8 Haziran 2000'de şüpheliler Ali Çamurcu ve Fatih Akçay'ın yargılanmaları için izin talebini reddetti. Karar, dosyada yer alan şikayetçilerin avukatlarına bildirilmediyse de İdare Mahkemelerinin kararları otomatik olarak temyiz edildiği için dosya Van Bölge İdare Mahkemesine gönderildi. 18 Temmuz 2000'de Van Bölge İdare Mahkemesi alt mahkemenin kararını onadı, ancak bu karar da müşteki avukatlarına bildirilmedi. 4 Nisan 2002'de kararı, yazdıkları bir bilgi edinme talebi dilekçesiyle öğrenen müşteki avukatı, iç hukuk yollarının tükenmesiyle 10 Eylül 2002'de AİHM'ye başvurdu. <\p>

AİHM, 16 Temmuz 2013’te, Casım Çelik, Cemal Sevli, Yusuf Çelik, Mirhaç Çelik, Naci Şengül, Seddık Şengül, Reşit Sevli, Kemal İzci, Hayrullah Öztürk, Salih Şengül, Hurşit Taşkın, Aşur Seçkin ve Abdullah İnan'ın zorla kaybedilmesine ilişkin sözleşmenin yaşam hakkını düzenleyen 2., işkence yasağını düzenleyen 3. (başvuranlar açısından), ve kişisel özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddelerinin ihlal edildiğine karar verip, Türkiye Cumhuriyeti devletini tüm mağdur yakınlarına maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.<\p>

Bir askerin Savcılığa "12 köy korucusu Derecik İç Güvenlik Taburu bahçesine gömüldü" yönünde bilgi vermesi üzerine 2009 yılında Şemdinli Cumhuriyet Savcısı ve Hakkari Barosundan 4 avukatın nezaretinde kazı çalışması yapıldı ancak herhangi bir bulguya rastlanmadı. <\p>

29.07.2013 tarihinde Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili olayda kaybedilen kişilerin bedenlerinin Derecik iç güvenlik Piyade taburunun güneybatısında bulunan bir dereciğe atıldığı iddiasına binaen, bedenlere ulaşılması için gerekli işlemlerin yapılması, yakınların talep ettikleri yerlere gömülmesi ve son olarak sorumlular hakkında yasal işlem başlatılması talepleri ile bir dilekçe gönderildi. Dilekçeye cevap alınamaması nedeniyle 2015 yılında aynı talep yinelendi. Son alınan bilgiye göre konuyla ilgili Şemdinli Cumhuriyet Başsavcılığında 2015/1548 numaralı soruşturma devam ediyor. <\p>

Abdullah Kert'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamına kazılar yapılacağı haberlerinin çıkması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı.

Abdullah Kert’in kardeşi Mehmet Kert de 27.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifade verdi. Dilekçesinde, olay tarihinde Yüksekova İlçe Jandarma Komutanlığı görevini yapan komutandan ve ağabeyinin öldürülmesi olayına karışan diğer görevli şahıslardan şikayetçi olduğunu söyledi. Yüksekova Kimsesizler Mezarlığında kazı yapılmasını ve buradan elde edilecek bulgular üzerinde DNA incelemesi yapılmasını talep etti. Mehmet Kert’in başvurusu, 2008/3151 sayılı soruşturma kapsamına alındı.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan (eski adıyla Sinan) tesislerinde yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı.

06.03.2014 tarihinde Resmî Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma, 10.03.2015 itibariyle devam etmektedir.

Abdullah Özdemir ve İzzet Padır'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1994-06-20
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
İzzet Padır ve birlikte kaybedilen Abdullah Özdemir'in akıbeti hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamayan aileleri 20 Haziran 1994 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. Savcılık söz konusu şikâyet ile ilgili işlemleri uzun süre 1994/2849 muhabere numarası ile yürüttü, daha sonra dosya 1997/1424 hazırlık numarası ile soruşturulmaya devam edildi. Başvurunun ardından savcılık, kaybedilenlerin gözaltına alınıp alınmadıklarının tespiti, tanık dinleme, kayıpların imza örneklerinin tespiti işlemlerini gerçekleştirdi. Bu kapsamda dört tanığın ifadeleri alındı. 19 Haziran 1998 tarihinde, suç yerinin Cizre olduğu gerekçesiyle, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 1998/19 numaralı kararla yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 1198/367 hazırlık numaralı dosyayı, elinde herhangi bir belge bulunmadığı halde suçun PKK ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle 11 Aralık 1998 tarihinde 1998/98 görevsizlik kararıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Savcılık 1998/2156 hazırlık numarasıyla başlattığı soruşturmada, 21 Aralık 1998 tarihinde 1998/309 sayılı görevsizlik kararı vererek dosyayı tekrar Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 1998/806 hazırlık numaralı dosyada Jandarma görevlileri bakımından müsnet suç oluşmadığını belirterek 30 Mart 2001 tarihinde ek takipsizlik kararı verdi; son ikametgâhın ve ilk usuli işlemlerin yapıldığı yerin Silopi olduğu gerekçesiyle 2001/75 numaralı yetkisizlik kararıyla dosyayı yeniden Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 2001/445 hazırlık numarasına kaydettiği dosyada, jandarma kayıtlarına göre kayıpların gözaltında tutuldukları Cizre Jandarma Bölük Komutanlığından salıverildikten sonra bir daha kendilerinden haber alınamadığını, dolayısıyla Cizre’de kaybolduklarını belirterek, yetkisizlik kararıyla dosyayı 15 Kasım 2001 tarihinde yeniden Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 7 Ocak 2002 tarihinde faillerin belirlenemediği gerekçesiyle daimi arama kararı verdi. 7 Ocak 2002 tarihinden itibaren Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı arasında daimi arama kararı doğrultusunda yedi yıl boyunca rutin yazışmalar sürdü ve dosyada Temizöz ve diğerleri davasının açılmasına da vesile olan 2009 yılı başındaki gizli tanık ifadelerine kadar herhangi bir gelişme olmadı.

24 Mart 2009 tarihinde müşteki Harun Padır’ın şikayeti üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 soruşturma numarası ile tekrar soruşturma başlattı. Müştekiler şikayet dilekçesinde Cemal Temizöz, Abdülhakim Güven, Adem Yakın, Beşir Akkort isimli şahıslardan şikayetçi olduklarını belirtti. Ayrıca Kuştepe Köyünde ve BOTAŞ’ta yapılan kazı çalışmasında çıkan kemiklere de DNA testi yapılması talebinde bulundu. 17 Nisan 2009 tarihinde kazı çalışması yapıldı. Savcılık ayrıca Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından daha önceki soruşturma dosyalarına sunulan, zorla kaybedilen şahısların serbest bırakıldığına ilişkin tutanakların asıllarının komutanlığın elinde bulunmamasını ve yine aynı evrak üzerindeki “Cizre merkezde Selçuk Yarbay’ın birliğinde bu şahıslar bekletilmektedir,” notunu önemli deliller olarak kabul etti.

Soruşturmanın ilerlemesi ile söz konusu dosyayla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı dosyası arasında bağlantı bulunduğu tespit edilerek iki dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 hazırlık numaralı soruşturmasında birleşti. İş bu soruşturma sonucunda Savcılık 2009/972 kayıt numarasıyla bir iddianame hazırladı. İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Dava dosyasında Abdullah Özdemir ve İzzet Padır’ın öldürülmesinden sanıklar Cemal Temizöz ve Kamil Atak sorumlu tutuldu. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. 2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma yapılarak kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

Abdullah Turğut'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burhan Tekan
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdullah Turğut’un ailesi olayın gerçekleştiği tarihten bir süre sonra Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Yapılan başvuru üzerine 1995/1092 sayılı soruşturma başlatıldı. Ancak bir sonuç alınmadı.

2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı “Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney” isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı. Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi.

Çeşitli gazetelerde, başlatılan soruşturma kapsamında kazılar yapılacağına dair çıkan haberler üzerine savcılıklara, 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Başvuranlar arasında bulunan Serhat Turğut, 2008/3151 numaralı soruşturmada, 27.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılğında müşteki sıfatıyla ifade verdi. Babasının öldürülmesinden Ergenekon adlı örgütün sorumlu olabileceğini belirtti.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı.

09.04.2014 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Serhat Turğut ile beraber 9 başvurucunun yakınlarını öldüren/zorla kaybeden failler hakkında daimi arama kararı verildi.

Abdulmecit Baskın'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti H_AnkaraJitemİddianame
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2014-05-16
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdülmecit Baskın’ın da arasında bulunduğu 1990’lı yıllarda Ankara’da zorla kaybedilen veya yasadışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk soruşturma 2013 yılında başlatıldı. 20.09.2013 tarihinde zamanaşımı riskinden dolayı Abdülmecit Baskın cinayetiyle ilgili iddianame düzenlenirken, 20.12.2013 tarihinde düzenlenen yeni iddianameyle Namık Erdoğan, Metin Vural, Recep Kuzucu, Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Haci Karay, Adnan Yıldırım, İsmail Karaalioğlu, Yusuf Ekinci, Ömer Lutfi Topal, Hikmet Babataş, Medet Serhat, Feyzi Aslan, Lazem Esmaeılı, Asker Smıtko, Tarık Ümit, Salih Aslan ve Faik Candan cinayetleri de yargılamaya dahil edildi. Sanıklar Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman’nın “cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekkülün faaliyeti kapsamında insan öldürmek” suçlarından yargılandığı dava Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinde devam ediyor.

İlk duruşması 16 Mayıs 2014’te görülen ve tutuklu sanığın olmadığı davanın 10 Nisan 2015 tarihli duruşmasında eski MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür kendisine verilen 29 kişilik infaz listesini mahkemeye sundu. 03 Temmuz 2015 tarihli duruşmada Susurluk raporunu hazırlayan, dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş; 20 Kasım 2015 tarihli duruşmada ise eski Emniyet Müdürü ve Ordu Valisi Kemal Yazıcıoğlu tanık olarak ifade verdiler. 26 Şubat tarihli duruşmaya sanıklardan yalnızca Ayhan Çarkın katıldı. Sırasıyla Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek, Halil Tuğ, Bilgi Ünal, Hanefi Avcı tanık olarak dinlendi. Fikri Sağlar ise mazeret bildirerek duruşmaya katılmadı. 17 Haziran 2016 tarihli duruşmada İçişleri eski Bakanı Nahit Menteşe, Ömer Lütfi Topal cinayetine ilişkin gelen ihbarı tutanak altına alan dönemin Cinayet Büro memuru Lütfullah Uzun; bu ihbar üzerine Özel Harekât Polisleri Oğuz Yorulmaz ve Ayhan Çarkın’ın gözaltına alınmasında yer alan dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü Yankesicilik Büro Amiri Şükrü Pekgil; “Ölüm Listesi”nde adı olduğu fakat Mehmet Ağar’la görüşerek adını listeden çıkarttırdığı idddia edilen iş insanı Vekin Aktan tanık olarak dinlendi. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük adresinde tespit edilemediği dolayısıyla tebligat ulaştırılamadığından tanık olarak ifade vermedi. Sanıklardan Mahmut Yıldırım’ın (Yeşil) eski Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür tarafından yapılan sorgusunun “gizli” ibareli tutanağı okundu. Özel harekat polisleri Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz’ı gözaltına alan Akın Kızıloğlu ve Şentürk Demirel’in tanık olarak dinlenmesine, İsmet Berkan, Mesut Yılmaz, Tanıl Tekin hakkında çağrı belgesi çıkarılması ve SEGBİS’le beyanlarının alınmasına karar verildi. Bir sonraki duruşma 11 Kasım 2016’ya ertelendi.

Abdulvahap Ateş'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2014-01-01 2015-03-03
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Hadice Ateş, 24.06.1994 tarihinde Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, oğlu Abdulvahap Ateş'in 14.06.1994 tarihinde Mardin’in Kızıltepe ilçesi Kırkkuyu köyündeki evinden jandarma tarafından alındığını ve bir daha kendisinden haber alamadıklarını beyan etti. Bunun üzerine Savcılıkça 1994/610 numaralı dosya üzerinden soruşturma başlatıldı ve araştırma yapılması için Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığı’na müzekkere yazıldı. 24.06.1994 tarihinde Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığı Yüzbaşı Atilla Uğur imzalı cevabi yazısında "bugüne kadar hiç kimsenin baskın yapılarak komutanlıkta tutulmadığı"nı belirtti.

<\p>

Kayıp yakınlarının müracaatı üzerine Derik ve Mardin Cumhuriyet Başsavcılıklarınca başlatılıp Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na yetkisizlik kararıyla gelen soruşturmalar da 1994/610 numaralı soruşturmayla birleştirildi. Soruşturma kapsamında defalarca kolluk kuvvetleriyle yazışma yapılmasına rağmen hiçbir sonuca ulaşılamadı ve 08.01.1998 tarihinde daimi arama kararı verildi. <\p>

27.10.2008 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2008/1756 numaralı dosya üzerinden yürüttüğü, kamuoyunda Ergenekon olarak anılan soruşturma kapsamında gizli tanık Aydos verdiği ifadede "Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur’un terörle mücadele adı altında bölgede birçok cinayet, işkence, karanlık faaliyetler gerçekleştirdiğini" beyan etti. Bunun üzerine Savcılık söz konusu iddialarla ilgili kısmı dosyadan ayırarak araştırması için Diyarbakır TMK m.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. <\p>

Diyarbakır TMK m.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 2009/3586 numaralı dosya üzerinden soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında Abdulvahap Ateş’in amcasının oğlu Seyfettin Ateş’in ifadesine başvuruldu. Seyfettin Ateş ifadesinde Katarlı köyü sınırındaki bir çatışmada PKK mensubu iki kişinin öldürüldüğünü televizyondan öğrendiklerini, o tarihlerde gayri resmi olarak gözaltına alınan kişiler çatışma süsü verilerek öldürüldüğü için Abdulvahap Ateş’in bu kişilerden biri olabileceğini düşündüklerini beyan etti. İfadesine göre çatışmada öldüğü söylenen iki kişinin fotoğrafını görmek için Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruldu. Savcı otopsi işlemini kendisinin yaptığını ve iki kişinin fotoğraflarının çekilmiş olduğunu belirtmesine rağmen, fotoğrafları talep ettiği Kızıltepe İlçe Komutanlığı bu kişilere ait herhangi bir fotoğraf bulunmadığını söyledi. 10.01.2013 tarihinde Diyarbakır TMK m.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na "gizli tanığın ifadesinde geçen olaylar ile benzeri olaylara ilişkin kapsamlı araştırma yapılması" yönünde talimat yazıldı. <\p>

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı olayların talimat bürosu üzerinden araştırılamayacak kadar geniş kapsamlı olduğu gerekçesiyle 13.02.2013 tarihinde 2013/464 numaralı dosya üzerinden soruşturmaya başladı. 1994/610 numaralı dosya üzerinden yürütülen soruşturma da bu soruşturmayla birleştirildi. Savcılık soruşturma kapsamında Abdulvahap Ateş’in ağabeyi Abdurrahim Ateş’in, kardeşi Ğazal Çelik’in; Kırkkuyu köyü sakinlerinden Süleyman Türkaslan, Seyhmus Çelik, Hüsamettin Karaca’nın ve muhtar Mehmet Turan’ın ifadesine başvurdu. Aynı yöndeki ifadelerde 14.06.1994 tarihinde Kırkkuyu köyünün askerler tarafından basıldığı ve Abdulvahap Ateş’in götürüldüğü belirtildi. <\p>

Muhtar Mehmet Turan, ifadesinde kendisine korucular tarafından çatışmada ölen PKK mensupları olduğu söylenen iki kişinin cenazesini Kızıltepe Devlet Hastanesi’ne taşıdığını, bu kişilerden birinin Abdulvahap Ateş’e benzediğini, ancak net olarak hatırlamadığını beyan etti. Sözü edilen tarihlerde Kızıltepe Belediyesi’nde mezarlık işleriyle görevli olan Hüsamettin Karaca ise ifadesinde 1990’lı yıllarda yaklaşık 30 tane kimliksiz cenazenin defin işleminde görev yaptığını, bu cenazelerin kendilerine kolluk görevlileri tarafından teslim edildiğini, vücutlarında kurşun izleri bulunduğunu ve üzerlerinde kıyafetlerinin olduğunu beyan etti. Karaca, “o dönem günde bir iki kez kimliksiz cenaze teslimi yapılıyordu. Zaten insanlar bilseler de cenazelerini sahiplenemiyorlardı” diyerek, bu cenazelerin hiçbirini tanımadığını belirtti. <\p>

Savcılık araştırmaları sonucu düzenlediği 2013/94 numaralı fezlekeyi 03.07.2013 tarihinde Diyarbakır TMK m.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Savcılık 2013/1886 numaralı dosya üzerinden soruşturmaya devam etti. 06.03.2014 tarihinde Resmî Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır TMK m.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığı, 07.03.2014 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na geri gönderdi. Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı 2014/1052 numaralı soruşturma üzerinden dosyayı incelemeye devam etti. Bu soruşturma kapsamında İstanbul ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılıklarının benzeri soruşturmalar kapsamında temin etmiş oldukları JİTEM adlı oluşuma ilişkin bilgi ve belgeler temin edildi. <\p>

Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından önceki soruşturmalarda elde edilen deliller değerlendirilerek, 20.07.2014 tarihinde düzenlenen iddianamede (iddianame no: 2014/295) JİTEM adlı oluşumun var olduğu belirtildi. İddianamede “terörle mücadele amacıyla yürütülen devlet faaliyetlerinin belirli dönemlerde legal çizgiden kaydığı, kamu görevlilerinin organize ettiği oluşumlar bünyesinde PKK mensuplarının, yardım edenlerin veya sempati duyanların haklarında adli süreç başlatılmaksızın işkence, öldürme gibi hukuka aykırı eylemlere maruz bırakıldıkları, 1990'lı yıllarda esasen Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde teröre karşı yürütülen illegal faaliyetlerin de JİTEM adlı örgüt bünyesinde gerçekleştirildiği” ifadeleri yer aldı. <\p>

Ayrıca, “JİTEM bünyesinde teşkilatlanan timler bulunduğu, bu timlerin bölgedeki çeşitli şehirlerde konuşlandırıldığı ve bu şehirlerdeki komutanlarca yönetildiği, şüpheli Hasan Atilla Uğur, Eşref Hatipoğlu ve Ahmet Boncuk‘un örgütün Kızıltepe ve Diyarbakır yöneticileri oldukları, dönem itibariyle Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığı’nda görevli olan Ünal Alkan'ın JİTEM isimli örgüte üye olduğu, Kızıltepe ilçesinde bu örgüte bağlı olarak geçici köy korucularından ve itirafçılardan oluşan "Bıçak Timi" adı altında bir timin mevcut olduğu, bu timin korucular Abdurrahman Kurğa, Ramazan Çetin, Mehmet Salih Kılıçaslan, Mehmet Emin Kurğa ve İsmet Kandemir ile asker olan Ünal Alkan'dan oluştuğu, Bıçak Timi'nin 1992 ila 1996 yılları arasında faaliyet gösterdiği” belirtildi. <\p>

Savcılık bu suretle 14.06.1994 günü evinden JİTEM tarafından alınan Abdulvahap Ateş'in öldürülüp "17.06.1994 günü askerle çatışarak ölen terörist" şeklinde lanse edildiği ve cenazesinin teşhisine izin verilmeksizin mezarlık içinde belirsiz bir yere gömdürüldüğü yönünde kuvvetli şüphe içeren delillerin mevcut olduğuna karar getirdi. <\p>

Hazırlanan iddianame Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Ancak Mahkeme’nin talebi üzerine dava Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından güvenlik gerekçesiyle Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledildi. 03.03.2015 tarihli ilk duruşmada sanıklardan emekli Albay Hasan Atilla Uğur ile dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu’nun rütbeleri sebebiyle, yargılanmaları için Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan izin alınması gerektiğine karar verildi. Yargılama izin alınana dek durduruldu. 18.10.2015 tarihinde görülen duruşmada ise HSYK’dan cevap gelmediği gerekçesiyle bir sonraki duruşma 15.01.2016 tarihine ertelendi. Duruşma öncesi HSYK’nın sanıkların “silahlı örgüt kurmak” ve “tasarlayarak insan öldürmek” suçlarından yargılandıkları için izin alınmasına gerek olmadığına ve doğrudan kovuşturma yapılabileceğine hükmeden kararı mahkemeye ulaştı. 15 Ocak tarihli duruşmada müdafii avukatları mahkeme heyetinin çekilmesini talep etti. Savcının usule ve esasa aykırı olduğu gerekçesiyle reddettiği bu talebi mahkeme heyeti yetkili merciiye gönderme kararı aldı. Bir sonraki duruşma 27 Nisan 2016 tarihinde görülecek. Davaya ilişkin geniş özet için tıklayın.<\p>

Abdulvahap Maço, Hasan Bayram, Kamil Menteşe, Reşit Demirhan, Sabri Akdoğan ve Yusuf Bozkuş'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti MENTESE-VE-DIGERLERI-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
13.05.1994 tarihinde askerlerce alınan Abdulvahap Maço’nun cenazesi, 16.05.1994 tarihinde babası tarafından Yolçatı köyü civarında dağlık arazide bulundu. Savcılığın, 13 Mayıs 1994 tarihinde Lice’de yaşanan çatışmada ölen iki erin sorumlusunun bulunması için yürüttüğü 1994/211 numaralı soruşturmadan, o tarihlerde Lice’deki operasyonun Bolu Komando Tugayınca yapıldığı anlaşıldı. Savcılığı olaydan haberdar eden baba, yapılabilecek bir şey olmadığı cevabını aldı.

Savcılık, Abdulvahap Maço’nun ölümünü aydınlatmak için 1994/58 numaralı bir soruşturma başlattı. Aynı operasyon kapsamında ölenlere ilişkin, 1995/57 ve 59 numaralı iki soruşturması daha var. Savcılık yürüttüğü bu üç soruşturma kapsamında 28.12.98 tarihinde çatışma döneminde Yolçatı’nın bağlı olduğu Jandarma sorumlularının isimlerini istedi. Bu isimler Jandarma tarafından savcılığa; Hasan Çakır, Özkan Demirören, Taner Aksoy, Ali Kaya, Cevdet Karaca ve Mustafa Ayrık olarak gönderildi. Yine soruşturmalar kapsamında 29.12.98 tarihinde 5 tanık dinlendi. Bunlardan en ayrıntılı ifadeyi veren Süleyman Yıldırım olay tarihinde kendisiyle beraber 7 kişinin Sabri Akdoğan’ın evinden alınıp, askerlerin karargah kurdukları Babik mezrasına götürüldüklerini, sonra ise Yolçatı Köyü mezarlığına götürülüp öldürüldüklerini, kendisinin ise serbest bırakıldığını söyledi. Bu 7 kişinin arasında Abdulvahap Maço da vardı.

28.12.98 tarihinde savcılık bir de Yolçatı ve Kabakaya köy muhtarlarını çağırdı. Jandarma, Yolçatı köyünün görev alanı dışında kaldığı, Kabakaya muhtarının ise Diyarbakır’a taşındığı bilgisini verdi. İç hukukta süren soruşturmada savcılık ve jandarma arasında tahkikatın sürdüğüne dair yazışmalar yapıldı, ancak soruşturmada herhangi bir ilerleme kaydedilmedi. Savcılığın etkin bir soruşturma yürütmemesi üzerine Menteşe, Bozkuş ve Demirhan aileleriyle, Abdulvahap Maço’nun babası AİHM’ye başvurdu. 36217/97 numaralı başvuru sonucunda AİHM, sözleşmenin 2. maddesinin usul ve 13. maddesinin ihlaline karar vererek devletin ailelere tazminat ödemesine hükmetti.

Abdulvahap Timurtaş'ın Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF TIMURTAS v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Özden Kardeş
Soruşturma / Dava tarihi:1993-10-15
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
14.08.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş, kendisini telefonla arayan ve ismini belirtmeyen bir kişiden, oğlu Abdulvahap Timurtaş'ın Yeniköy'den Esenli köyüne giderken yolda Jandarma tarafından gözaltına alındığını ve Silopi İlçe Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü öğrenmiştir. Telefondaki kişi Abdulvahap Timurtaş’ın, yanında Suriyeli bir arkadaşı ve muhtarla birlikte gözaltına alındığını; gözaltı işlemine tüm köyün tanık olduğunu; muhtarın daha sonra serbest bırakıldığını söylemiştir.

15.10.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş, avukatı aracılığıyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuştur. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 1993/825 numaralı soruşturmayı başlatmıştır. Aynı gün Savcılık, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından ve Silopi İlçe Emniyet Müdürlüğünden Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltında olup olmadığı bilgisini vermesini istemiştir.

Mehmet Timurtaş, Güçlükonak Belediye Başkanı olan akrabaları Bahattin Aktuğ'u aramıştır. Aktuğ o sırada Şırnak'ta gözaltında olan Nimet Nas ve Sadık Erdoğan adlı iki itirafçıyla görüştüğünü, Abdulvahap Timurtaş'ın da onlarla birlikte Şırnak'ta gözaltında olduğunu öğrendiğini söylemiştir. Olaydan yaklaşık 45 gün sonra Güçlükonak'a giden Mehmet Timurtaş, 20 gün önce serbest bırakılan Nimet Nas ve Sadık Erdoğan ile bizzat görüşmüştür. İki itirafçı kendileri bırakıldığı sırada Abdulvahap'ın hala gözaltında olduğunu, birlikte alıkonulduğu Suriyeli arkadaşını da gördüklerini söylemişlerdir.

20.10.1993 tarihinde, Silopi İlçe Jandarma Komutanı Hüsam Durmuş, Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltında olmadığını bildirmiştir.

Bahattin Aktuğ, bilgi almak için Jandarma Komutanlığını tekrar aramış ancak bu kez kendisine Abdulvahap Timurtaş'la ilgili bir daha Jandarma Komutanlığının aranmaması gerektiği söylenmiştir. Mehmet Timurtaş, yine de Jandarma Komutanlığına giderek oğluyla ilgili bilgi almaya çalışmaya devam etmiştir.

21.10.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş'ın Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifadesi alınmıştır. Mehmet Timurtaş ifadesinde, oğlunun iki yıl önce evden ayrıldığını ve diğer insanlardan oğlunun Suriye’ye gittiğini öğrendiğini, ancak en son aldığı habere göre oğlunun Yeniköy’de güvenlik güçleri tarafından tutuklandığını ve Şırnak’ta tutulduğunu belirtmiştir. Mehmet Timurtaş, Nimet Nas ve Sadık Erdoğan'ı oğlunu gözaltındayken gören tanıklar olarak belirtmiştir.

21.10.1993 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Jandarma Komutanlığına bir müzekkere yazarak, Yeniköy ve Esenli muhtarlarının ifadelerinin alınması için hazır bulundurulmalarını talep etmiştir. Yine aynı gün Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına bir müzekkere yazarak Sadık Erdoğan ve Nimet Nas’ın ifadelerinin alınmasını istemiştir.

29.12.1993 tarihinde, Şırnak Jandarma Komutanlığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda, Sadık Erdoğan ve Nimet Nas’ın ifade vermek üzere Savcılığa gelemeyeceğini çünkü Erdoğan’ın Diyarbakır E tipi Cezaevinde tutulduğunu, Nas’ın da Güçlükonak’taki operasyonlara katıldığını belirtmiştir.

26.01.1994 tarihinde Esenli ve Yeniköy muhtarları Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermişlerdir. Her ikisi de ne Abdulvahap Timurtaş’ı ne de babası Mehmet Timurtaş’ı tanıdıklarını, kendilerini hiç görmediklerini belirtmişlerdir. Bununla birlikte Yeniköy muhtarı iki kişinin kendi köyünün yakınlarından alınıp götürüldüğünü bildiğini ve Esenli muhtarı da 4-5 ay öncesinde Yeniköy yakınlarında birilerinin tutuklanmış olduğunu bildiğini belirtmiştir. (Esenli muhtarı 22.01.1997 tarihli ifadesinde ise bu dönemde iki üç kişinin bu şekilde kaybolduğunu belirtmiştir.)

09.02.1994 tarihinde, hukuki olarak herhangi bir ilerleme kaydedilmeyince Timurtaş ailesi Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurmuştur.

10.03.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazarak şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın Silopi Cumhuriyet Savcılığına gelmesinin sağlamasını talep etmiştir. Ancak daha sonra Cizre Emniyet Müdürlüğüne iletilen talep 28.03.1994 tarihinde cevaplanmış ve Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın ve ailesinin Cizre’yi terk ettiği ve nerede olduklarının bilinmediği bilgisi iletilmiştir.

10.08.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar müzekkere yazarak şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın Silopi Cumhuriyet Savcılığına gelmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Aynı gün Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Cumhuriyet Başsavcılığından Bahattin Aktuğ’a, Abdulavahap Timurtaş’ı tanıyıp tanımadığının ve oğlunun akıbeti ile ilgili konuşup konuşmadıklarının sorulmasını talep etmiştir. Yine aynı gün, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından Sadık Erdoğan’a ve Güçlükonak Cumhuriyet Başsavcılıklarından Nimet Nas’a Abdulvahap Timurtaş’la beraber gözaltında tutulup tutulmadıklarının sorulmasını istemiştir.

20.08.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığını soruşturmanın durumu hakkında bilgilendirmiştir. Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, Abdulvahap Timurtaş ile ilgili yaptığı araştırmada, Timurtaş’ın ne jandarma ne de emniyet merkezlerinde gözaltına alınmış olduğunu ve ailesinin Cizre’yi terk ederek bilinmeyen bir yere taşınmasının ve şikâyetçinin 21.10.1993 tarihinden beri Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına uğramamış olmasının, Abdulvahap Timurtaş’ın bulunduğuna işaret ettiğini belirtmiştir. Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, 10.08.1994 tarihinde şikâyetçinin dosyayı kapatmak üzere Savcılığa çağırıldığını ifade etmiştir.

1995 yılının bahar ayında, Mehmet Timurtaş tekrar Namık Erdoğan ile karşılaşmış, Namık Erdoğan kendisine, ifade verdiğini ancak kendisini sorgulayan kişinin Abdulvahap Timurtaş’ı gözaltındayken gördüğünü söylediğinde çok sinirlendiğini ve korktuğunu; bu nedenle de ikinci gidişinde kendisine tekrar Abdulvahap Timurtaş hakkında soru sorulduğunda, Abdulvahap Timurtaş olup olmadığını bilmediğini ama ona benzeyen birini gördüğünü söylediğini açıklamıştır.

05.05.1995 tarihinde, Nimet Nas Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Nimet Nas, Abdulvahap Timurtaş’ı tanıdığını, onun Suriye ile ilişkileri yürütmekle görevli bir PKK militanı olduğunu ancak gözaltındayken Abdulvahap Timurtaş’ı hiç görmediğini belirtmiştir.

13.07.1995 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, şikâyetçinin oğlunun Şırnak’ta gözaltına alındığını iddia etmesi gerekçesiyle yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

24.07.1995 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Emniyet Merkezlerinden ve bölgedeki genel Jandarma Merkezlerinden Ağustos 1993 tarihindeki gözaltı kayıtlarını incelemelerini ve Abdulvahap Timurtaş’ın gözaltına alınıp alınmamış olduğunun bildirilmesini talep etmiştir. 09.08.1995 tarihinde, Şırnak Jandarma Komutanlığı Abdulvahap Timurtaş adının kayıtlarda görünmediğini bildirmiştir.

13.08.1995 tarihinde, Bahattin Altuğ jandarma görevlileri tarafından “Abdulvahap Timurtaş’ın akıbetini araştırmak, babasını tutuklu olduğu yönünde bilgilendirmek” hususlarında sorgulanmış, ancak Bahattin Altuğ ifadesinde Abdulvahap Timurtaş’ı da Mehmet Timurtaş’ı da tanımadığını belirtmiştir.

15.08.1995 tarihinde, Sadık Erdoğan jandarma görevlileri tarafından sorgulanmıştır. Sadık Erdoğan ifadesinde, Abdulvahap Timurtaş’ı hiç tanımadığını ve bu ismi hiç duymadığını belirtmiştir.

28.12.1995 tarihinde, Nimet Nas Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Nimet Nas, Abdulvahap Timurtaş’ı tanıdığını, onun Suriye ile ilişkileri yürütmekle görevli bir PKK militanı olduğunu ancak gözaltındayken Timurtaş’ı hiç görmediğini belirtmiştir.

26.02.1996 tarihinde Şırnak’taki bir başka savcı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığından Yeniköy, Germik, Kartık ve Kutnıs köy sakinlerinin Abdulvahap Timurtaş ile ilgili olarak sorgulanmasını istemiştir. 07-08.03.1996 tarihlerinde Yeniköy ve Yeniköy’e bağlı küçük köylerde Jandarma görevlileri dokuz sakinle görüşmüş ve Abdulvahap Timurtaş’ı tanıyıp tanımadıklarını, tanıyorlarsa nerede olduğunu, gözaltına alınıp alınmadığını sormuşlardır. Görüşülen sakinlerin hepsi Abdulvahap Timurtaş’ı tanımadıklarını belirtmişlerdir.

02.04.1996 tarihlerinde, Sadık Erdoğan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Erdoğan ifadesinde, her ne kadar Abdulvahap Timurtaş’la tanışmamış olsa da aslında annesini tanıdığını ve kendisine oğlundan bahsettiğini hatırladığını ancak Timurtaş’ın tutuklanıp tutuklanmadığını bilmediğini ifade etmiştir.

22.04.1996 tarihlerinde, Bahattin Altuğ Siirt Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiş, Abdulvahap Timurtaş’ı da Mehmet Timurtaş’ı da tanımadığını belirtmiştir.

03.06.1996 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı iddianın soyut olması, delil yetersizliği, şikâyetçinin ikametgahından ayrılıp bilinmeyen bir yere taşınması gerekçeleriyle takipsizlik kararı vermiştir. (1995/384 Hazırlık ve 1996/46 no’lu kararı) Kararda ayrıca, Abdulvahap Timurtaş’ın yüksek ihtimalle PKK’nin Suriye temsilcisi olduğu ve bu nedenle Şırnak Terörle Mücadele emniyet ekipleri tarafından aranıyor olduğu da belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Türkiye'deki soruşturmada herhangi bir ilerleme olmadığı için olaya ilişkin bir soruşturma yürütmüş ve ilgilileri dinlemiştir. Mahkeme, her ne kadar Türkiye Devleti Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltına alındığını inkâr etse de, Timurtaş ailesinin avukatının sunduğu ve üzerinde 14.08.1993 tarihi, referans numarası ve Silopi İlçe Jandarma Komutanı Hüsam Durmuş'un imzası olan jandarma operasyon raporunun fotokopisinin, orijinal bir belgeden çoğaltıldığına kanaat getirerek başvuranın argümanlarını doğruladığını kabul etmiştir. Belgede, Abdulvahap Timurtaş'ın yanındaki Suriyeli şahısla beraber Yeniköy civarında yakalanması ve ilk sorgularına ilişkin bilgiler yer almaktaydı.

08.03.1999 tarihinde Timurtaş dosyası Avrupa İnsan Hakları Komisyonundan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine iletilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 13.06.2000 tarihli kararında AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (esas ve usulden), işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin, etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. Maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

26.01.2009 ve 18.05.2009 tarihinde, bu gelişmeler sonrasında Mehmet Timurtaş, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına oğlu Abdulvahap Timurtaş'ın zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak tekrar şikâyet dilekçesi vermiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdulvahap Timurtaş’ın zorla kaybedilmesi iddiasını 2009/430 soruşturma numarası altında incelemeye başlamış ve Mehmet Timurtaş aynı gün Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

19.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili belgelerin kendilerine gönderilmesini talep etmiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Abdulvahap Timurtaş ve Tevfik Timurtaş’ın öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

p>06.04.2010 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosu, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak iki adet takipsizlik kararını göndermiştir.

18.04.2010 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosu tarafından 2010/506 muhabere numarası ile Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile 1993/825 sayılı soruşturma dosyasını ve 13.07.1995 tarihli ve 1995/19 sayılı yetkisizlik kararını göndermiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Abdulvahap Timurtaş’ın 1993 yılında Silopi ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Abdurrahman Abi ve Süleyman Abak'ın Zorla Kaybedilmesi
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdurrahman Hoca Şuho, Salih Yusuf Tahir ve Süleyman Halil Teli'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Nazir Kuş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı “Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney” isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

<\p>

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru üzerine Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamında, 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. <\p>

Başvuranlar arasında bulunan Nazir Yusuf Tahir 27.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifade verdi. Kardeşi Salih Yusuf Tahir, amcasının oğlu Süleyman Halil Teli ve yeğeni Abdurrahman Hoca Şuho’nun zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak verdiği ifadede, Botaş Karakol Komutanlığında ve Silopi kimsesizler mezarlığında kazı yapılmasını ve kazılar ile elde edilecek veriler üzerinde DNA incelemesi yapılması talebinde bulundu. <\p>

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan (eski adıyla Sinan) tesislerinde yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır. <\p>

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma, Mart 2015 itibariyle devam ediyor. <\p>

Abdurrahman Olcay, Abdurrahman Coşkun, Davut Altınkaynak, Hikmet Kaya, Mehmet Emin Aslan, Nedim Akyön, Seyhan Doğan ve Süleyman Seyhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AFFAIRE SEYHAN c. TURQUIE
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1995-11-06 2014-12-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, toplu halde kaybedilen sivil vatandaşlar hakkındaki soruşturmaları 1995/2 hazırlık numarasıyla tek dosya içerisinde topladı. Savcılık 17 Kasım 2011 tarihinde, suçun, şüpheliler Mehmet Tire (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı), Kerim Şahin (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Uzman Çavuş), Naif Çelik (Korucu), Hurşit İmren (1995-1996 Dargeçit Tabur Komutanı), Muhammet Demirel (1995-1996 Mardin İstihbarat Şube Müdürü), Mahmut Yılmaz (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Merkez Bölük Komutanı) tarafından kurulan “silahlı suç örgütünce” işlendiğine kanaat getirerek fezleke hazırladı. 2011/46 nolu fezleke, savcılıkça görevsizlik kararı verilerek CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

Hazırlanan fezlekeye kadar soruşturmanın seyri şu şekilde gelişti: Hikmet Kaya’nın babası Ahmet Kaya, 9 Ocak 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek, oğlunun 4 Kasım 1994 günü evinden alınarak Jandarma Taburuna götürüldüğünü, hayatından endişe ettiğini ve bulunmasını istediğini beyan etti. Abdurrahman Coşkun’un annesi Hediye Coşkun, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak, oğlunun 3 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5-6 kişi tarafından ifade için evinden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti. Mehmet Emin Aslan’ın annesi Makbule Aslan, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesinde, oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5 kişi tarafından ifadesi alınmak üzere evden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını ifade etti. 2 Nisan 2004 tarihinde Savcılıkça alınan ifadesinde ise, evden alınma tarihini 9 Kasım 1995 olarak değiştirdi ve eve gelen askerler arasında Jandarma Bölük Komutanı Mehmet Tire, Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz ve Faruk Astsubay olduğunu ekledi.

Nedim Akyön’ün annesi İlhan Akyön, 08.11.1995 günü Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker giyimli şahıslar tarafından evden alıkonulduğunu ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti.

Seyhan Doğan’ın annesi Asya Doğan, 8 Kasım 1195 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 günü asker kıyafetli 9-10 kişi tarafından evinden alındıktan sonra kendisinden haber alamadığını beyan etti. Daha sonraki müracaatlarında ise, kardeşi Hazni Doğan ile birlikte gözaltına alındığını, orada işkence gördüklerini, kayıp oğlunun, bilgileri dışında nüfusa 21 Kasım 1992 tarihinde ölmüş olarak kaydedildiğini öğrendiğini, ancak bu bilginin gerçek dışı olduğunu ifade etti.

Hazni Doğan, aynı doğrultuda ifade verdi.

Ayrıca, Asya Doğan’ın 2 Ocak 1996 tarihinde Mardin İl Jandarma Komutanlığında Merkez Jandarma Karakol Komutanınca şüpheli sıfatıyla ifadesi alındı.

Abdurrahman Olcay’ın eşi, Dargeçit’te öldürülen dört öğretmen olayı üzerine eşinin gözaltına alındığına dair ifade verdi.

Davut Altınkaynak’ın annesi Hayat Altınkaynak ve babaannesi Rakiye Altınkaynak, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu.

12 Şubat 1996 tarihinde ise babası Abdulaziz Altınkaynak, oğlunun 1 Kasım 1995 günü Dargeçit İlçe Jandarma askerleri tarafından gözaltına alındığını belirterek şikayetçi oldu.

29 Mayıs 2009 tarihinde İHD İstanbul şubesi tarafından, başka kayıp şahıslarla birlikte Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan ile ilgili olarak İstanbul CMK 250. Maddesi İle Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına, kaybedilenlerin JİTEM tarafından kaybedildiği ve dosyalarının Ergenekon dava dosyası ile birleştirilmesi yönünde başvuruda bulunuldu. Savcılık, mağdurlar Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan’ın dosyalarını ayırarak Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Diğer mağdurlar için de zaman zaman başkaca savcılıklara başvurular yapıldı ve dosyalar yine görev yeri itibari ile Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi; savcılıkça sekiz kayıp ile ilgili tüm soruşturmalar birleştirildi.

Soruşturma sürecinde, kayıp yakınlarının ve olayla ilgili bilgisi ya da görgüsü olan kimselerin tanık sıfatı ile beyanlarına başvuruldu. Olay tarihinde İlçe Jandarma Komutanlığında görevli İlçe Jandarma Komutanı ve yardımcıları, Merkez Karakol Komutanı ve yardımcıları, İlçe Jandarma ve Tabur Komutanlığında görevli korucuların bir kısmının ifadeleri alındı. Müştekiler beyanlarında kayıp şahısların jandarma görevlileri ve korucular tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamadığını ifade ederken, jandarma görevlileri ise kayıp şahısların örgüte katılarak dağa çıktıklarını iddia etti. Yürütülen soruşturmalarda, İlçe Jandarma Komutanlığı Nezarethane Kayıt Defteri’nden Jandarma Astsubay Başçavuş Mahmut Yılmaz tarafından imza altına alınmış 2 sayfalık nüshaya ulaşıldığı, bu belgeden kayıplar Abdurrahman Olcay ve Abdurrahman Coşkun’un 8 Kasım 1995 tarihinde gözaltına alındıkları ve 9 Kasım 1995 tarihinde sorgulanmak üzere Mardin İl Jandarma Komutanlığına götürüldükleri görüldü. Ancak savcılık incelemek üzere defterin aslının ibrazını talep ettiğinde "Defterlerin bulunmadığı ve üzerinden 10 yılı aşkın süre geçmiş olduğu için imha edilmiş olabileceği," cevabı verildi. MİT’e, Jandarma ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığına yazılan yazılara verilen cevapta, kaybolan şahıslardan Abdurrahman Coşkun ve Abdurrahman Olcay’ın Mardin Dargeçit’te 30.10.1995 tarihinde bedenleri bulunan ikisi öğretmen, üç şahıs hakkında yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındıkları, 6 Kasım 1995’te sorgulandıkları, 14 Kasım 1995 tarihinde mahkemeye sevk edildikleri ve mahkemece serbest bırakıldıkları, daha sonra örgüte katılarak dağa çıkmış olabilecekleri bilgisi verildi.

Dosyanın görevsizlik kararıyla CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından, savcılıkça 22.07.2013 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca Bağözü köyünde kazılar yapıldı ve kazılarda insan kemiklerine ulaşıldı. Bulunan kemiklerden bazılarının Mehmet Emin Aslan’a ait olduğu tespit edildi ve cenazesi ailesine teslim edildi. Diğer kemiklerden bir kısmının ise Seyhan Doğan’a ait olduğu yönünde bilirkişi raporu düzenlendi. Doğan ailesi avukatları aracılığıyla kemiklerin kendilerine teslimini talep etti. Seyhan Doğan'ın kemikleri, 18 yıl aradan sonra, 18 Eylül 2013'te anne ve babasının yanına gömüldü. Bulunan kemiklerden bazılarının ise Abdurrahman Coşkun’a ait olduğu 4 Ocak 2014'te adli tıp raporu ile kesinleşti. Coşkun’un kemikleri 14 Mart 2014’te ailesine teslim edilerek defnedildi. Haziran 2013’te Kızıltepe İlçesi Tilzerin (Aysun) köyünde foseptik çukurunda yapılan kazılarda erişilen kemiklerin ise Abdurrahman Olcay’a ait olduğu kesinleşti. Olcay’ın kemikleri, 23 Kasım 2014’te ailesine teslim edilerek Batman’da defnedildi.

Sekiz kayıptan yalnızca 1996'da işkence görmüş ve yakılmış bedeni bir kuyuda bulunan Süleyman Seyhan'ın ailesi AİHM'ye başvurdu. AİHM, 2 Kasım 2004’te, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Seyhan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Aralık 2014’te, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı tarafından dönemin komutan ile rütbeli askerleri olan 5 kişi hakkında yürütülen 2014/564 sayılı soruşturma sonucunda dava açıldı ancak soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla adları geçen çoğu korucu 16 kişi için ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen ilk iddianamede, dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin hakkında taammüden öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi. Hikmet Kaya, müdahil avukatların itirazlarına rağmen davaya dahil edilmedi.

Soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla yer alan ancak iddianameye sanık sıfatıyla dahil edilmeyen köy korucuları Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik ile dönemin ilçe belediye başkanının özel korumaları olan Bahattin Ergel ile Osman Demir ise, müdahil avukatların talebinin kısmen olumlu karşılanması üzerine hazırlanan ikinci bir iddianame ile davaya dahil edildi. Dava, Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde henüz ilk duruşması görülmeden güvenlik gerekçesiyle Mart 2015’te Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi. Hazırlanan ek iddianame de değerlendirilmek üzere dava dosyasının gönderildiği Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. İlk duruşma 01.10.2015’te Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İkinci iddianamede şüpheli sıfatıyla yer alan Bahattin Ergel kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla davadan çıkartıldı. Bir sonraki duruşma 29.12.2015 tarihinde görülecek.

Abdurrahman Olcay, Abdurrahman Coşkun, Davut Altınkaynak, Hikmet Kaya, Mehmet Emin Aslan, Nedim Akyön, Seyhan Doğan ve Süleyman Seyhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, toplu halde kaybedilen sivil vatandaşlar hakkındaki soruşturmaları 1995/2 hazırlık numarasıyla tek dosya içerisinde topladı. Savcılık 17 Kasım 2011 tarihinde, suçun, şüpheliler Mehmet Tire (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı), Kerim Şahin (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Uzman Çavuş), Naif Çelik (Korucu), Hurşit İmren (1995-1996 Dargeçit Tabur Komutanı), Muhammet Demirel (1995-1996 Mardin İstihbarat Şube Müdürü), Mahmut Yılmaz (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Merkez Bölük Komutanı) tarafından kurulan “silahlı suç örgütünce” işlendiğine kanaat getirerek fezleke hazırladı. 2011/46 nolu fezleke, savcılıkça görevsizlik kararı verilerek CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

Hazırlanan fezlekeye kadar soruşturmanın seyri şu şekilde gelişti: Hikmet Kaya’nın babası Ahmet Kaya, 9 Ocak 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek, oğlunun 4 Kasım 1994 günü evinden alınarak Jandarma Taburuna götürüldüğünü, hayatından endişe ettiğini ve bulunmasını istediğini beyan etti. Abdurrahman Coşkun’un annesi Hediye Coşkun, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak, oğlunun 3 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5-6 kişi tarafından ifade için evinden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti. Mehmet Emin Aslan’ın annesi Makbule Aslan, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesinde, oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5 kişi tarafından ifadesi alınmak üzere evden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını ifade etti. 2 Nisan 2004 tarihinde Savcılıkça alınan ifadesinde ise, evden alınma tarihini 9 Kasım 1995 olarak değiştirdi ve eve gelen askerler arasında Jandarma Bölük Komutanı Mehmet Tire, Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz ve Faruk Astsubay olduğunu ekledi.

Nedim Akyön’ün annesi İlhan Akyön, 08.11.1995 günü Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker giyimli şahıslar tarafından evden alıkonulduğunu ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti.

Seyhan Doğan’ın annesi Asya Doğan, 8 Kasım 1195 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 günü asker kıyafetli 9-10 kişi tarafından evinden alındıktan sonra kendisinden haber alamadığını beyan etti. Daha sonraki müracaatlarında ise, kardeşi Hazni Doğan ile birlikte gözaltına alındığını, orada işkence gördüklerini, kayıp oğlunun, bilgileri dışında nüfusa 21 Kasım 1992 tarihinde ölmüş olarak kaydedildiğini öğrendiğini, ancak bu bilginin gerçek dışı olduğunu ifade etti.

Hazni Doğan, aynı doğrultuda ifade verdi.

Ayrıca, Asya Doğan’ın 2 Ocak 1996 tarihinde Mardin İl Jandarma Komutanlığında Merkez Jandarma Karakol Komutanınca şüpheli sıfatıyla ifadesi alındı.

Abdurrahman Olcay’ın eşi, Dargeçit’te öldürülen dört öğretmen olayı üzerine eşinin gözaltına alındığına dair ifade verdi.

Davut Altınkaynak’ın annesi Hayat Altınkaynak ve babaannesi Rakiye Altınkaynak, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu.

12 Şubat 1996 tarihinde ise babası Abdulaziz Altınkaynak, oğlunun 1 Kasım 1995 günü Dargeçit İlçe Jandarma askerleri tarafından gözaltına alındığını belirterek şikayetçi oldu.

29 Mayıs 2009 tarihinde İHD İstanbul şubesi tarafından, başka kayıp şahıslarla birlikte Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan ile ilgili olarak İstanbul CMK 250. Maddesi İle Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına, kaybedilenlerin JİTEM tarafından kaybedildiği ve dosyalarının Ergenekon dava dosyası ile birleştirilmesi yönünde başvuruda bulunuldu. Savcılık, mağdurlar Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan’ın dosyalarını ayırarak Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Diğer mağdurlar için de zaman zaman başkaca savcılıklara başvurular yapıldı ve dosyalar yine görev yeri itibari ile Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi; savcılıkça sekiz kayıp ile ilgili tüm soruşturmalar birleştirildi.

Soruşturma sürecinde, kayıp yakınlarının ve olayla ilgili bilgisi ya da görgüsü olan kimselerin tanık sıfatı ile beyanlarına başvuruldu. Olay tarihinde İlçe Jandarma Komutanlığında görevli İlçe Jandarma Komutanı ve yardımcıları, Merkez Karakol Komutanı ve yardımcıları, İlçe Jandarma ve Tabur Komutanlığında görevli korucuların bir kısmının ifadeleri alındı. Müştekiler beyanlarında kayıp şahısların jandarma görevlileri ve korucular tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamadığını ifade ederken, jandarma görevlileri ise kayıp şahısların örgüte katılarak dağa çıktıklarını iddia etti. Yürütülen soruşturmalarda, İlçe Jandarma Komutanlığı Nezarethane Kayıt Defteri’nden Jandarma Astsubay Başçavuş Mahmut Yılmaz tarafından imza altına alınmış 2 sayfalık nüshaya ulaşıldığı, bu belgeden kayıplar Abdurrahman Olcay ve Abdurrahman Coşkun’un 8 Kasım 1995 tarihinde gözaltına alındıkları ve 9 Kasım 1995 tarihinde sorgulanmak üzere Mardin İl Jandarma Komutanlığına götürüldükleri görüldü. Ancak savcılık incelemek üzere defterin aslının ibrazını talep ettiğinde "Defterlerin bulunmadığı ve üzerinden 10 yılı aşkın süre geçmiş olduğu için imha edilmiş olabileceği," cevabı verildi. MİT’e, Jandarma ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığına yazılan yazılara verilen cevapta, kaybolan şahıslardan Abdurrahman Coşkun ve Abdurrahman Olcay’ın Mardin Dargeçit’te 30.10.1995 tarihinde bedenleri bulunan ikisi öğretmen, üç şahıs hakkında yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındıkları, 6 Kasım 1995’te sorgulandıkları, 14 Kasım 1995 tarihinde mahkemeye sevk edildikleri ve mahkemece serbest bırakıldıkları, daha sonra örgüte katılarak dağa çıkmış olabilecekleri bilgisi verildi.

Dosyanın görevsizlik kararıyla CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından, savcılıkça 22.07.2013 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca Bağözü köyünde kazılar yapıldı ve kazılarda insan kemiklerine ulaşıldı. Bulunan kemiklerden bazılarının Mehmet Emin Aslan’a ait olduğu tespit edildi ve cenazesi ailesine teslim edildi. Diğer kemiklerden bir kısmının ise Seyhan Doğan’a ait olduğu yönünde bilirkişi raporu düzenlendi. Doğan ailesi avukatları aracılığıyla kemiklerin kendilerine teslimini talep etti. Seyhan Doğan'ın kemikleri, 18 yıl aradan sonra, 18 Eylül 2013'te anne ve babasının yanına gömüldü. Bulunan kemiklerden bazılarının ise Abdurrahman Coşkun’a ait olduğu 4 Ocak 2014'te adli tıp raporu ile kesinleşti. Coşkun’un kemikleri 14 Mart 2014’te ailesine teslim edilerek defnedildi. Haziran 2013’te Kızıltepe İlçesi Tilzerin (Aysun) köyünde foseptik çukurunda yapılan kazılarda erişilen kemiklerin ise Abdurrahman Olcay’a ait olduğu kesinleşti. Olcay’ın kemikleri, 23 Kasım 2014’te ailesine teslim edilerek Batman’da defnedildi.

Sekiz kayıptan yalnızca 1996'da işkence görmüş ve yakılmış bedeni bir kuyuda bulunan Süleyman Seyhan'ın ailesi AİHM'ye başvurdu. AİHM, 2 Kasım 2004’te, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Seyhan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Aralık 2014’te, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı tarafından dönemin komutan ile rütbeli askerleri olan 5 kişi hakkında yürütülen 2014/564 sayılı soruşturma sonucunda dava açıldı ancak soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla adları geçen çoğu korucu 16 kişi için ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen ilk iddianamede, dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin hakkında taammüden öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi. Hikmet Kaya, müdahil avukatların itirazlarına rağmen davaya dahil edilmedi.

Soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla yer alan ancak iddianameye sanık sıfatıyla dahil edilmeyen köy korucuları Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik ile dönemin ilçe belediye başkanının özel korumaları olan Bahattin Ergel ile Osman Demir ise, müdahil avukatların talebinin kısmen olumlu karşılanması üzerine hazırlanan ikinci bir iddianame ile davaya dahil edildi. Dava, Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde henüz ilk duruşması görülmeden güvenlik gerekçesiyle Mart 2015’te Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi. Hazırlanan ek iddianame de değerlendirilmek üzere dava dosyasının gönderildiği Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. İlk duruşma 01.10.2015’te Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İkinci iddianamede şüpheli sıfatıyla yer alan Bahattin Ergel kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla davadan çıkartıldı. Bir sonraki duruşma 29.12.2015 tarihinde görülecek.

Abdurrahman Yılmaz'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-05-22
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1994 yılı başlarında, Abdurrahman Yılmaz, Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemal Temizöz ve birlikte çalıştıkları iddia edilen Abdulhakim Güven, Adem Yakin, Cabbar ve Ramazan Hoca kod adlarıyla bilinen kişiler tarafından uzun süreli tehditlere maruz kalmıştır.

06-07.02.1994 tarihlerinden itibaren ailesi Abdurrahman Yılmaz’dan haber alamamaya başlamıştır.

14.02.1994 tarihinde Abdurrahman Yılmaz’ın bedeni Cizre Şırnak karayolu Dirsekli köyü sınırları içinde bir yol kenarında bulunmuş ve ailesi cenazesinin Cizre Devlet Hastanesine götürüldüğünü öğrenmiştir.

15.02.1994 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/101 hazırlık numarası ile soruşturma başlatmış ve olay yeri keşif ve ölü muayene ve otopsi tutanağını düzenlemiştir. Yapılan otopside sağ kulak arkasında iki kurşun deliği ve boynunda ip izleri bulunduğu tespit edilmiş olup detaylı otopsi yapılmasına gerek olmadığı kayıtlara geçirilmiştir.

Taziyenin dördüncü gününde Yılmaz ailesinin evine gelen Ramazan Hoca ve Cabbar kod adlı kişiler, ailenin en büyük erkek çocuğunu tehdit etmiştir. Bu olaydan sonra Yılmaz ailesinin evine bir daha baskın yapılmamış ancak aile, çocuklarının da başına bir şey gelmesinden korktuğu için herhangi bir hukuki takip başlatmamıştır.

04.07.1994 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı görevsizlik kararı (Karar No: 1994/179) vermiş, dosyanın görevli mahkeme olan Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir.

Abdurrahman Yılmaz öldürüldükten üç dört ay sonra o dönem Cizre'de müteahhitlik yapan ve evi Yılmaz ailesi ile komşu olan bir kişi Akide Yılmaz'a kocası Abdurrahman Yılmaz'ı, öldürüldüğünü duyduktan birkaç gün önce, Cizre köprüsü civarında polis karakoluna yakın bir yerde gördüğünü, kendisine ne beklediğini sorduğunda "Bir ifadem var, geleceğim," dediğini, on dakika kadar sonra da kemik rengi bir Toros marka araçla gelen sivil giyimli 4-5 kişinin kocasını da alarak gittiğini gördüğünü anlatmıştır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

02.05.2009 tarihinde, bu gelişmeler üzerine müşteki/mağdur Hişyar Yılmaz, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, babası Abdurrahman Yılmaz'ın zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak şikâyet dilekçesi vermiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Abdurrahman Yılmaz’ın öldürülmesi iddiasını 2009/430 numaralı soruşturma dosyası altında incelemeye başlamıştır.

22.05.2009 tarihinde Hişyar Yılmaz Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

25.05.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müşteki Hişyar Yılmaz vekilince dilekçe verilmek suretiyle Hişyar Yılmaz'ın tekrar dinlenmesi istenmiş ve aynı gün Hişyar Yılmaz yeniden dinlenmiştir. Yılmaz ikinci ifadesinde, Abdurrahman Yılmaz’ın Cizre köprüsü üzerinde bekletilirken kemik renginde Toros marka araçla gelen 4-5 sivil kişi tarafından alınıp götürüldüğünü, olayı kendi mahallelerinde oturan Hamza Danışman’ın gördüğünü, bunu akrabalarına sorarak öğrendiğini ve bu kişinin tanık olarak dinlenmesini talep ettiğini belirtmiştir.

26.05.2009 tarihinde, Abdurrahman Yılmaz’ın eşi Akide Yılmaz ve görgü tanığı Hamza Danışman Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında tanık olarak dinlenmiştir. Hamza Danışman ifadesinde, Hişyar Yılmaz’ın iddialarını doğrulamıştır.

Müştekiler dilekçe ve ifadelerinde Abdurrahman Yılmaz'ın gözaltına alınarak daha sonra öldürülmesinde rol aldığından şüphelendikleri Cabbar kod adlı kişinin Cizre'den tanıdıkları bir ailenin kızı ile evlendiğini öğrendiklerini belirtip nüfus kayıtlarından gerekli araştırmanın yapılarak Cabbar kod adlı kişinin gerçek kimliğinin tespit edilmesini talep etmişlerdir. Savcılığın soruşturma dosyasına da giren kayıtlara göre, Cabbar kod adıyla bilinen kişinin Kars Kağızman nüfusuna kayıtlı 01.12.1968 doğumlu İbrahim Yüce olma ihtimali bulunmaktadır.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Abdullah Düşkün’ün öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m. 10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

18.10.2014 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859-02 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda, aralarında Abdurrahman Yılmaz’ın da bulunduğu 21 maktulün öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak; maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak herhangi bir şüpheli tespit edilip edilmediği, tespit edilmişse bu şüpheli hakkında ne tür işlemler yapıldığının tespit edilmesi, kayıtların tetkiki ile maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak Cizre Emniyet Müdürlüğüne herhangi bir şikayetin yapılıp yapılmadığı, yapılmışsa bu konuda ne tür işlemler yapıldığının tespiti, bu işlemler sırasında gerekiyorsa, maktul yakınları ile görüşülmesi ve yardım alınması, olay yerinin Jandarma bölgesinde bulunması halinde, gönderilen müzekkerenin iade edilmemesi ve Jandarma görevlileri ile koordinatlı bir şekilde bu işlemlerin yapılması, soruşturmaya konu olaya ilişkin olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında 11 klasör halinde evraklar mevcut olup gerekirse irtibata geçilerek belgelerin tahsis edilmesi taleplerinde bulunmuştur.

.....04.2015 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili soruşturmaya ilişkin hazırladığı 30.03.2015 tarihli “Arşiv Araştırma Tutanağı”nı göndermiştir. Buna göre, soruşturma evrakına konu ölümlerin veya kaybolmaların akıbeti ile ilgili olarak Asayiş Büro Amirliği, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile soruşturma konusuyla ilgili olarak gerekli araştırmanın yapılması için yazışmalar yapılmış, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile yapılan yazışmalardan henüz yanıt gelmemiş, yanıt gelmesi halinde gönderileceği belirtilmiştir. Asayiş Büro Amirliğinin cevap yazısı ve TEM Büro Amirliği arşiv kayıtlarında yapılan araştırma neticesinde hazırlanan araştırma tutanağı gönderilmiştir. Araştırma tutanağında ise, Abdurrahman Yılmaz isimli şahıs hakkında arşiv kayıtlarında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadığı ifade edilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Abdurrahman Yılmaz isimli maktulün 1994 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayı ile ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Abdurrazak Binzet'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Temizöz ve Diğerleri Davası İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdurrazzak Binzet, 16 Temmuz 1997 tarihinde çarşıya gitmek için evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. 18 Temmuz 1997 günü cansız bedeninin Silopi-Cizre karayolu üzerinde bulunması üzerine 1997/724 hazırlık numarasıyla soruşturma başlatan Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı olay yeri keşfi ve ölü muayenesi yaptı; klasik otopsi yapılmasına gerek duymadı. Savcılık, Fatım Akgün, Seyran Binzet, Abdulselam Binzet ve Mehmet Binzet’in ifadesine başvurdu. Tanıklar, Abdurrazak’ın kimseyle bir sorunu olmadığını, nasıl öldürüldüğüne dair herhangi bir bilgi ve görgüleri olmadığını söyledi. Savcılık tarafından tanık olarak dinlenen petrol ofisi sahibi H.K. ve Abdurrazak’tan mazot satın alan A.B., olayla ilgili hiçbir bilgileri olmadığını ifade etti.

1998 yılında tekrar ifadelerine başvurulan Fatım Akgün, Seyran Binzet, Abdulselam Binzet ve Mehmet Binzet, bu defa Abdurrazak’ın öldürüldüğünü, durumu Cizre İlçe Jandarma Komutanlığından öğrenen ve Cizre’de koruculuk yapan Berces Binzet’ten haber aldıklarını belirtti. Aynı yıl savcılık tarafından verilen daimi arama kararının ardından, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı ile Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı arasında yasa gereği yapılan rutin yazışmalar, 2007 yılına kadar sürdü ancak fail veya faillere ilişkin herhangi bir bilgi ya da belgeye ulaşılamadı.

2009 yılında, gizli tanıkların yaptığı açıklamalar üzerine, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde İle Görevli), Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (Soruşturma No 2009/430) ile birlikte yürüteceği 2009/906 hazırlık numaralı soruşturmayı başlattı. Bu gelişme, yüzlerce ailenin Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının akıbetlerini öğrenebilmek amacıyla savcılıklara yeniden başvuru yapmasına yol açtı. Abdurrazak Binzet ile ilgili soruşturma evrakları da delil olarak 2009/430 soruşturma numaralı dosyaya sunuldu. Bu soruşturma kapsamında, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadesine başvurulan Abdulselam Binzet, bu defa önceki ifadelerinde korktuğu için bahsetmediği noktalara değindi. Ailesinin Kamil Atak ile yakın akrabalık ilişkileri bulunduğunu, fakat yapmış olduğu eylemleri tasvip etmediklerinden dolayı aralarında soğukluk başladığını, bunun üzerine hem ağabeyi Abdurrazak’ı hem de kendisini Jitem veya polisle takip ettirmeye ve Binbaşı Cemal Temizöz aracılığıyla üzerlerinde baskı kurmaya başladığını anlattı. Bu dönemde, TEM Büroda başkomiser olan Süleyman isimli bir polis memurunun Abdurrazak’ı gözaltına alıp işkence yaptığını, Abdurrazak’ın kendisini ve etrafındakileri tehdit ettiğini ifade etti. Ayrıca, Kamil Atak’ın köyleri boşaltıp, herkesi bir tepeye toplayarak, sopalarla ve joplarla dövdüğünü, bu olaylara bizzat şahit olduğunu söyledi. Anlattığı olaylar arasında, Abdurrazak kaçırılmadan evvel evinin etrafında iki adet beyaz Toros marka aracın dolaştığı, bunun mahalledekiler tarafından da görüldüğü, ancak bu konuda tanıklık yapmaya yanaşmayacakları ve olaydan 3 - 4 gün sonra evlerine davul zurna seslerinin olduğu teyp kasetlerinin çalındığı telefonlar geldiği de vardı.

Kamil Atak’ın kardeşi Mehmet Nuri Binzet de bu soruşturma kapsamında verdiği ifadesinde, Abdurrazak’ın öldürülmesine aile meclisinde karar verildiğini söyleyerek sorumlu olarak Kamil Atak’ı gösterdi. Savcılık yürüttüğü soruşturma sonucunda faillerde birlik olduğunu tespit ettiği 20 maktul ile ilgili kamuoyunda “Temizöz ve Diğerleri Davası” olarak bilinen dava sürecini başlattı. Bu davada Kamil Atak, başka suçların yanı sıra Abdurrazak Binzet’i talimatla öldürmekten de yargılanıyor.

İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. 2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma yapılarak kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

Abidin Pulat ve Sabri Pulat'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burhan Tezcan
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Sabri Pulat ve Abidin Pulat’ın zorla kaybedilmesi üzerine aile Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına ve Şırnak İl Alay Jandarma Komutanlığı'na müracaat etti ancak bir sonuç alamadı.

2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi.

Soruşturma kapsamında kazılar yapılacağı haberlerinin çıkması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Abidin Pulat’ın kardeşi Ebubekir Pulat ve amcasının oğlu Nevzat Pulat 27.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına giderek müşteki sıfatıyla ifade verdiler. İfadelerinde, yapılacak olan kuyu ve mezar kazılarında yakınlarının bedenlerinin bulunabileceğini düşündüklerini belirttiler. Dosya, Av. Nuşirevan Elçi’nin başvurusuyla başlatılmış olan 2008/3151 sayılı soruşturmaya dahil edildi.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. 09.04.2014 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından daimi arama kararı verildi. Soruşturma devam ediyor.

Adil Ölmez'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

24.03.2009 tarihinde müşteki/mağdur Mustafa Ölmez, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına kardeşi Adil Ölmez'in zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak şikâyet dilekçesi vermiştir. Mustafa Ölmez ifadesinde, 1991'de korucu olmayı kabul etmediği için Cizre’ye göç ettiklerini, kardeşi Adil Ölmez'in akli dengesinin yerinde olmadığını, “sinir hastalığı” nedeniyle ilaç kullandığını ve raporunun olduğunu, sinirleri bozulduğu zaman çarşıya çıkıp zafer işareti yaparak “Ben Kürdüm” diye bağırdığını, bu nedenle birkaç defa sivil polislerin kardeşini yakaladıklarını, iki üç gece gözaltında tutup sonra bıraktıklarını ifade etmiştir.

Ölmez, 1994 yılı sonbaharında/1995 yılı başlarında kardeşinin Cizre Çarşıda eski Halk Bankası'nın yanında sivil giyimli kişilerce zorla beyaz Toros marka bir arabanın içine konarak götürüldüğünü, bunu kendisinin görmediğini ancak JİTEM elemanlarının ve itirafçıların bunu yaptığını düşündüğünü, kardeşinin yaklaşık bir hafta sonra eve döndüğünü, yüzünün sol kısmında yanıklar, vücudunda morluklar ve sigara söndürme izleri olduğunu gördüklerini, bunları kimin yaptığını sorduklarında ise Adil Ölmez’in “Komutanlar” diye cevap verdiğini belirtmiştir. Mustafa Ölmez, ayrıca, kardeşinin psikolojisinin bu olaydan sonra iyice bozulması sebebiyle kendisini Diyarbakır’da hastaneye götürdüğünü, Adil Ölmez’in oradan Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edildiğini, kardeşinin bir kere ziyarete gittiğini, ancak ikinci ziyaretinde hastane görevlilerinin kendisine kardeşinin iyileşip hastaneden ayrıldığını söylediğini, Adil Ölmez’in en son hastane görevlilerine Cizre’ye gideceğini söylediğini, Cizre’de de kendisini görenler olduğunu, ancak o tarihten itibaren bir daha kardeşinden haber alamadığını ifade etmiştir.

Ölmez kardeşini aramaya gittiğinde, birilerinin sürekli gece saatlerinde evlerini aradığını ve imam nikahlı eşi Kudret Adıyaman’a “Mustafa Ölmez nerede? Eve geldiği zaman Emniyete gelsin” dediklerini, ancak kendisinin korktuğu için Emniyete gitmediğini, İskenderun’a geçici olarak taşındığını, sonunda kendisi evde değilken sivil görevli polislerin eve gelip eşi Kudret Adıyaman’ın kimliğini aldıklarını ve kendisi Emniyete gittiğinde geri vereceklerini söylediğini, ancak kendisinin de kaybedileceği korkusuyla karakola gitmediğini, bu durumu o dönemde aile dostları olan korucu Süleyman Çağırga’ya anlattığını ve Çağırga’nın kimliği bir şekilde bulup getirdiğini belirtmiştir.

Bunun üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Adil Ölmez’in kaybedilmesi olayını 2009/430 numaralı soruşturma dosyası altında incelemeye başlamıştır.

25.03.2009 tarihinde Mustafa Ölmez, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

19.11.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazarak Adil Ölmez'in zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak gerekli tahkikatın yapılmasını istemiştir.

24.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in olay gününe dair ifadesi alınmıştır.

25.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in eşi Kudret Adıyaman'ın olay gününe dair ifadesi alınmıştır. İfadesinde özetle, Adil Ölmez’in kendisinin imam nikahlı eşi olan Mustafa Ölmez’in kardeşi olduğunu, Adil Ölmez’in genellikle kendileri ile birlikte kaldığını, akli dengesinin yerinde olmadığını, psikolojik rahatsızlığından dolayı tedavi görüp ilaç kullandığını, hatırlamadığı bir tarihte 3-4 gün boyunca ortadan kaybolduğunu, eve geri döndüğü zaman yüzünün sağ kısmında yanıklar olduğunu, vücudunun çeşitli yerlerinde morlukların mevcut olduğunu, ağabeyi “Sana bunları kim yaptı?” diye sorduğunda, “Komutanlar” diye cevap verdiğini, sonra ortadan kaybolduğunu ve bir daha kendisinden haber alınmadığını beyan etmiştir.

25.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in şikayet dilekçesinde ismi geçen tanık, dönemin korucu başı Mehmet Çağırga'nın olay gününe dair ifadesi alınmıştır. İfadesinde, Mustafa Ölmez isimli şahsı tanımadığını, aile dostu olmadığını, Mustafa Ölmez’in ifadesinde geçen hususlarla ilgili olarak hiçbir bilgisinin ve görgüsünün olmadığını, kendisi ve babası hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu belirtmiştir.

25.02.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde, müşteki Mustafa Ölmez'in şikâyet dilekçesinde ismi geçen tanık, dönemin korucu başı Mehmet Çağırga'nın oğlu Süleyman Çağırga'nın olay gününe dair ifadesi alınmıştır. İfadesinde, Mustafa Ölmez isimli şahsı tanımadığını, aile dostu olmadığını, Mustafa Ölmez’in ifadesinde geçen hususlarla ilgili olarak hiçbir bilgisinin ve görgüsünün olmadığını, kendisi ve babası hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu belirtmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Adil Ölmez’in öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

25.03.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliği, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosuna yazdığı yazı ile Mustafa Ölmez’in 25.03.2009 tarihli ifadesinde adı geçen Kudret Adıyaman, Süleyman Çağırga ve Mehmet Çağırga’nın 25.02.2010 tarihinde Cizre Terörle Mücadele Büro Amirliğinde ifadelerinin alındığını belirtmiş ve bilgi alma tutanaklarını Savcılığa göndermiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Adil Ölmez’in 1995 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir failin tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

04.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Büro Amirliğinde Mustafa Ölmez tekrar ifade vermiş, önceki ifadelerini tekrar etmiştir.

08.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 14.05.2015 tarihli talebine cevaben, 2014/1959 sayılı soruşturma dosyası kapsamında, bir araştırma tutanağı hazırlamıştır. Araştırma tutanağında, Adil Ölmez hakkında yapılan arşiv kontrollerinde elde edilen sonuçlar belirtilmiştir.

Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Yildirim ve Digerleri Karari
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
3 Haziran 1994 günü sabah 04.30’da, Adnan Yıldırım, Savaş Buldan ve Hacı Karay İstanbul’un Yeşilyurt ilçesindeki Çınar Otel’den ayrılırken kurşungeçirmez yelek giyen ve silah taşıyan, kendilerini polis olarak tanıtan yedi-sekiz kişi tarafından zorla arabalara bindirilerek götürüldü. Aynı gün Savaş Buldan’ın ailesi olaydan haberdar oldu ve kaçırılmaya ilişkin daha fazla bilgi edinmek için Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına ve Yeşilköy Polis Karakoluna başvurdu.

Başvuru sonucunda Savaş Buldan’ın gözaltında olmadığı söylendi. Bunun üzerine aynı gün Savaş Buldan’ın erkek kardeşi Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına kardeşinin kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldığına ilişkin suç duyurusunda bulundu.

3 Haziran 1994 günü saat 21:00 sıralarında Yığılca Jandarma Komutanlığına yapılan ihbar sonucunda gözaltına alındıkları yerden 270 km uzakta olan Bolu ili Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkiinde Savaş Buldan’ın cansız bedeni bulundu. 4 Haziran 1994 günü Yığılca Cumhuriyet Savcısı eşliğinde iki doktor tarafından otopsi yapıldı. Savaş Buldan’ın vücuduna iki, başına bir; Adnan Yıldırım’ın başına bir; Hacı Karay’ın vücuduna ve kafasına birer kurşun sıkılmıştı. 9 mm Parabellum tipi, dört adet SB Luger marka, bir adet WCC marka; beş adet boş kovan, üç ayrı tabancadan atılmıştı. Balistik incelemelere göre, olayda kullanılan tabancalar daha önce meydana gelen faili meçhul olaylarda kullanılmamıştı. Aile bedenleri teşhis etmek üzere Bolu Devlet Hastanesine gitti. Her üç kişi de silahla öldürülmeden önce işkence görmüşlerdi. 14 Haziran 1994 tarihinde, olay mahallinde ele geçirilen boş kovanlarla ilgili Emniyet Adli Tıp Laboratuvarı’nda yapılan balistik inceleme sonucunda, 1985 yılından bu yana gerçekleşen faili meçhul cinayetlerde kullanılan mermi kovanları ile benzerlik bulunmadığı tespit edildi.

4-5 Haziran 1994 tarihlerinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı olaya ilişkin olarak Çınar Otel güvenlik görevlisi Hüseyin Kılıç’ın, otelin önünde bekleyen taksi sürücüsü Serdar Özdemir’in, Çınar Otel kapı görevlisi Sebahattin Uz’un ve başka bir taksi sürücüsü olan Hüsnü Durmazel’in ifadesini aldı. Bu dört tanık da Savaş Buldan’ın otelden çıkarken kendisine yaklaşan kişiler tarafından zorla götürüldüğünü beyan ettiler.

Aynı tarihlerde Savaş Buldan’ın bedeninin bulunduğu Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkii yakınlarında bulunan 31 tanığın ifadesi alındı.

31 Ağustos 1995 tarihinde Savaş Buldan’ı kaçıran kişiler hakkında Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı 20 yıl boyunca geçerli olacak daimi arama kararı verdi. Ayrıca hazırlamış olduğu raporda soruşturma sırasında hiçbir delil bulunamadığını belirtti. Savaş Buldan’ın abisi Necdet Buldan ve Adnan Yıldırım'ın ailesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

1996 yılında Savaş Buldan’ın zorla kaybedilerek öldürülmesi olayı hazırlanan Susurluk Raporu’nda yer aldı. Bu raporda yer alan yasadışı örgüte yardım eden iş adamları listesinde Savaş Buldan’ın ismi de vardı.

11 Mart 1997 tarihinde Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan polis memurları Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz ve Ayhan Çarkın, kaçırılmaya şahit olmuş görgü tanıkları Hüsnü Durmazel ve Sebahattin Uz’a gösterildi. Görgü tanıkları söz konusu kişileri daha önce görmediklerini belirtti.

24 Mart 1997 tarihinde dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı ifadesinde, olaya ilişkin herhangi bir bilgisinin olmadığını, ne şekilde ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini bilmediğini, bu ve benzeri eylemlerin çete tabir edilen gruplar tarafından yapılmış olabileceğini belirtti.

10 Şubat 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı Savaş Buldan’ı kaçıran kimliği belirsiz 3 şahsın robot resimlerini Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan şüpheli Yaşar Öz’ün fotografıyla karşılaştırıldı ve robot resimdeki kişinin Yaşar Öz olabileceği sonucuna varıldı.

7 Mayıs 1998 tarihinde Yaşar Öz savcılığa verdiği ifadede 1994 yılının Nisan ayı başından Ekim ayı sonuna kadar İstanbul’da olmadığını ve olayla ilgili herhangi bir bilgisinin bulunmadığını belirtti.

24 Temmuz 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görev alanına giren suçlardan olması sebebiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.

7 Ekim 1998 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yaşar Öz hakkında yetkisizlik kararı aldı ve dosyayı Düzce Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Daha sonra Düzce Savcılığı suç Yığılca sınırları içerisinde gerçekleşmiş olduğu için yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderdi.

24 Kasım 1998 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi yargılamanın DGM’nin görevi dahilinde olduğu ve yer itibari ile Ankara DGM’nin yetkili olduğu sonucuna vararak görevsizlik kararı verdi, dosyayı Ankara DGM’ye gönderdi. Ankara DGM davaya bakmaya yetkili olmadığı sonucuna vardı ve yargı yetkisine ilişkin ihtilafın çözümlenmesi için dosyayı Yargıtay’a gönderdi. 25 Şubat 1999 tarihinde Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onaylayarak Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin davaya bakmaya yetkili olduğuna karar verdi. Mahkeme Yaşar Öz’e ilişkin yedi duruşma yaptı.

18 Kasım 1999 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, delil yetersizliği nedeniyle Yaşar Öz’ün beraatine karar verdi. 25 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay bu kararı onadı.

Buldan ve Yıldırım ailelerinin ayrı ayrı yaptığı başvurularda AİHM Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (usul yönünden) ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. Maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti iki aileye de tazminat ödemeye mahkum etti.

16 Mayıs 2014’te Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, aralarında Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan’ın da bulunduğu 18 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan 19 sanığın (Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman) yargılanmasına devam ediliyor.

Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Buldan Turkiye Karari
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
3 Haziran 1994 günü sabah 04.30’da, Adnan Yıldırım, Savaş Buldan ve Hacı Karay İstanbul’un Yeşilyurt ilçesindeki Çınar Otel’den ayrılırken kurşungeçirmez yelek giyen ve silah taşıyan, kendilerini polis olarak tanıtan yedi-sekiz kişi tarafından zorla arabalara bindirilerek götürüldü. Aynı gün Savaş Buldan’ın ailesi olaydan haberdar oldu ve kaçırılmaya ilişkin daha fazla bilgi edinmek için Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına ve Yeşilköy Polis Karakoluna başvurdu. Başvuru sonucunda Savaş Buldan’ın gözaltında olmadığı söylendi. Bunun üzerine aynı gün Savaş Buldan’ın erkek kardeşi Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına kardeşinin kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldığına ilişkin suç duyurusunda bulundu. 3 Haziran 1994 günü saat 21:00 sıralarında Yığılca Jandarma Komutanlığına yapılan ihbar sonucunda gözaltına alındıkları yerden 270 km uzakta olan Bolu ili Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkiinde Savaş Buldan’ın cansız bedeni bulundu. 4 Haziran 1994 günü Yığılca Cumhuriyet Savcısı eşliğinde iki doktor tarafından otopsi yapıldı. Savaş Buldan’ın vücuduna iki, başına bir; Adnan Yıldırım’ın başına bir; Hacı Karay’ın vücuduna ve kafasına birer kurşun sıkılmıştı. 9 mm Parabellum tipi, dört adet SB Luger marka, bir adet WCC marka; beş adet boş kovan, üç ayrı tabancadan atılmıştı. Balistik incelemelere göre, olayda kullanılan tabancalar daha önce meydana gelen faili meçhul olaylarda kullanılmamıştı. Aile bedenleri teşhis etmek üzere Bolu Devlet Hastanesine gitti. Her üç kişi de silahla öldürülmeden önce işkence görmüşlerdi. 14 Haziran 1994 tarihinde, olay mahallinde ele geçirilen boş kovanlarla ilgili Emniyet Adli Tıp Laboratuvarı’nda yapılan balistik inceleme sonucunda, 1985 yılından bu yana gerçekleşen faili meçhul cinayetlerde kullanılan mermi kovanları ile benzerlik bulunmadığı tespit edildi. 4-5 Haziran 1994 tarihlerinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı olaya ilişkin olarak Çınar Otel güvenlik görevlisi Hüseyin Kılıç’ın, otelin önünde bekleyen taksi sürücüsü Serdar Özdemir’in, Çınar Otel kapı görevlisi Sebahattin Uz’un ve başka bir taksi sürücüsü olan Hüsnü Durmazel’in ifadesini aldı. Bu dört tanık da Savaş Buldan’ın otelden çıkarken kendisine yaklaşan kişiler tarafından zorla götürüldüğünü beyan ettiler. Aynı tarihlerde Savaş Buldan’ın bedeninin bulunduğu Yığılca ilçesi Karakaş yol güzergahı Taşlı Melen Mevkii yakınlarında bulunan 31 tanığın ifadesi alındı. 31 Ağustos 1995 tarihinde Savaş Buldan’ı kaçıran kişiler hakkında Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı 20 yıl boyunca geçerli olacak daimi arama kararı verdi. Ayrıca hazırlamış olduğu raporda soruşturma sırasında hiçbir delil bulunamadığını belirtti. 1995 yılında Savaş Buldan’ın abisi Necdet Buldan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. 1996 yılında Savaş Buldan’ın zorla kaybedilerek öldürülmesi olayı hazırlanan Susurluk Raporu’nda yer aldı. Bu raporda yer alan yasadışı örgüte yardım eden iş adamları listesinde Savaş Buldan’ın ismi de vardı. 11 Mart 1997 tarihinde Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan polis memurları Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz ve Ayhan Çarkın, kaçırılmaya şahit olmuş görgü tanıkları Hüsnü Durmazel ve Sebahattin Uz’a gösterildi. Görgü tanıkları söz konusu kişileri daha önce görmediklerini belirtti. 24 Mart 1997 tarihinde dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı ifadesinde, olaya ilişkin herhangi bir bilgisinin olmadığını, ne şekilde ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini bilmediğini, bu ve benzeri eylemlerin çete tabir edilen gruplar tarafından yapılmış olabileceğini belirtti. 10 Şubat 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı Savaş Buldan’ı kaçıran kimliği belirsiz 3 şahsın robot resimlerini Susurluk olayıyla ilgili bir soruşturmayla bağlantılı olarak gözaltında tutulan şüpheli Yaşar Öz’ün fotografıyla karşılaştırıldı ve robot resimdeki kişinin Yaşar Öz olabileceği sonucuna varıldı. 7 Mayıs 1998 tarihinde Yaşar Öz savcılığa verdiği ifadede 1994 yılının Nisan ayı başından Ekim ayı sonuna kadar İstanbul’da olmadığını ve olayla ilgili herhangi bir bilgisinin bulunmadığını belirtti. 24 Temmuz 1998 tarihinde Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görev alanına giren suçlardan olması sebebiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi. 7 Ekim 1998 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yaşar Öz hakkında yetkisizlik kararı aldı ve dosyayı Düzce Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Daha sonra Düzce Savcılığı suç Yığılca sınırları içerisinde gerçekleşmiş olduğu için yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yığılca Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderdi. 24 Kasım 1998 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi yargılamanın DGM’nin görevi dahilinde olduğu ve yer itibari ile Ankara DGM’nin yetkili olduğu sonucuna vararak görevsizlik kararı verdi, dosyayı Ankara DGM’ye gönderdi. Ankara DGM davaya bakmaya yetkili olmadığı sonucuna vardı ve yargı yetkisine ilişkin ihtilafın çözümlenmesi için dosyayı Yargıtay’a gönderdi. 25 Şubat 1999 tarihinde Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını onaylayarak Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin davaya bakmaya yetkili olduğuna karar verdi. Mahkeme Yaşar Öz’e ilişkin yedi duruşma yaptı. 18 Kasım 1999 tarihinde Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, delil yetersizliği nedeniyle Yaşar Öz’ün beraatine karar verdi. 25 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay bu kararı onadı. 20 Nisan 2004 tarihinde AİHM verdiği kararda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (usul yönünden) ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. Maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Buldan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti. 16 Mayıs 2014’te Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, aralarında Adnan Yıldırım, Hacı Karay ve Savaş Buldan’ın da bulunduğu 18 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan 19 sanığın (Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman) yargılanmasına devam ediliyor.
Agit Akipa ve İbrahim Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2012-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dava devam ediyor
13.12.1991 tarihinde Agit Akipa ve İbrahim Demir’in cenazelerinin bulunması üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1991/275 hazırlık numarasıyla soruşturma başlatıldı. Aynı tarihte olay yeri tespit tutanağı düzenlendi. Cenazeler köylüler tarafından İdil’e götürüldüğü için otopsi tutanağı 14.12.1991 tarihinde düzenlendi.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı Dargeçit ilçesi Anıtlı Tabur Komutanlığına bağlı Ağaçlı mezrasında bulunan Piyade Bölük Komutanı Üsteğmen ve ilgili er ve erbaşların “adam öldürme” suçundan şüpheli olduğuna kanaat getirdi. Ancak 18.12.1991 tarihinde 1991/106 sayılı görevsizlik kararı vererek Memurin Muhakematı Kanunu uyarınca soruşturma izni alınmak üzere dosyayı Dargeçit Kaymakamlığı İlçe İdare Kuruluna gönderdi. Dargeçit Kaymakamlığı İlçe İdare Kurulu 20.05.1992 tarihinde “men’i muhakeme” kararı verdi ve dosyayı Mardin Valiliği İdare Kuruluna gönderdi. Kurul 28.05.1992 tarihinde kararı usulden bozarak geri gönderdi.

Aileler 5233 sayılı Kanun uyarınca tazminat almak için başvuruda bulundu. Bu süreçte Mardin İdare Mahkemesi tarafından Dargeçit Kaymakamlığına dosyanın akıbeti soruldu. Kaymakamlık 30.03.2009 tarihinde dosyayı arşivlerinde bulamadığını bildirdi. Bunun üzerine Fatma Akipa, Fikret Akipa, Sultani Demir ve Metin Demir vekilleri Av. Tahir Elçi aracılığıyla İdil Cumhuriyet Başsavcılığına hem zorla kaybedilme olayıyla ilgili hem de görevi kötüye kullanmaktan dolayı şikayette bulundu.

Şikayet üzerine 2011/646 numaralı soruşturmasını başlatan İdil Cumhuriyet Başsavcılığı dosyanın akıbetini öğrenmek için Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığına, Dargeçit Kaymakamlığına, Diyarbakır (CMK m.250 ile görevli) Cumhuriyet Başsavcılığına, Midyat Cumhuriyet Başsavcılığına, Mardin Valiliğine, Genel Kurmay Başkanlığına başvurdu. Ancak söz konusu kurumların hepsi cevaben herhangi bir bilgi veya belgeye rastlamadıklarını bildirdi. Mardin Valiliği ise dosyanın usulden bozularak Dargeçit Kaymakamlığına geri gönderilmiş olduğunu belirtti.

13.02.2012 tarihinde İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2011/646 numaralı soruşturma kapsamında Hamit Demir’in, Resul Demir’in tanık sıfatıyla ifadesine başvuruldu. Savcılık 14.02.2012 tarihinde tercüman aracılığıyla müşteki sıfatıyla Fatma Akipa’nın ve Sultani Demir’in ifadesini aldı.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 21.02.2012 tarihinde ayırma kararı vererek Dargeçit Kaymakamlığının görevi kötüye kullandığı iddialarıyla ilgili soruşturmaya 2011/646 numaralı dosya üzerinden, Agit Akipa ve İbrahim Demir’in kaybedilmesi olayının soruşturulmasına ise 2012/160 numaralı dosya üzerinden devam edilmesine karar verdi. Savcılık aynı tarihte Dargeçit Kaymakamlığının görevi kötüye kullandığı iddialarıyla ilgili yetkisizlik kararı vererek dosyayı Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. 2012/160 numaralı soruşturma kapsamında Mehmet Emin Doğan tanık sıfatıyla dinlendi. Soruşturma hala devam ediyor.

09.07.2012 tarihinde konuyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruldu. 56291/12 numaralı başvuru numarası üzerinden inceleme yapan Mahkeme henüz bir karar vermedi.

Ahmet Berek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-23
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1993 yılında, evli ve sekiz çocuklu Ahmet Berek, alışveriş yapmak üzere Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Damlarca köyünden ayrılıp Cizre'ye giderken Dörtyol civarında özel harekât timleri tarafından gözaltına alınmıştır. Ahmet Berek'in özel timler tarafından gözaltına alındığına bazı akrabaları şahit olmuş ve ailesine haber vermiştir. Oğlu Mehmet Nuri Berek’in ifadesine göre, Ahmet Berek’in eşi ve annesi Kasrik’teki korucuların yanına giderek oğullarını bulmak konusunda yardım istemişler; korucular da onlara oğullarının serbest bırakılacağını söyleyerek oyalamıştır.

21 gün sonra, Ahmet Berek’in kayınbiraderi Osman Kurt, Cizre'de Kerem Otelinin arkasında bir cenaze bulunduğunu duymuş ve olay yerine giderek Ahmet Berek’i teşhis etmiştir. Ahmet Berek, ailesi göremeden Cizre Belediye Mezarlığına gömülmüştür.

Ahmet Berek’in bedeninde otopsi işlemi yapılıp yapılmadığı, o dönemde herhangi bir soruşturma açılıp açılmadığı bilinmemekle birlikte, Ahmet Berek'in ölüm tarihi nüfus kayıtlarında 1 Mart 2005 olarak görünmektedir.

Ahmet Berek’in bedeninin bulunmasından yaklaşık bir hafta sonra Ahmet Berek’in kardeşi Sabri Malkoç’a Savcılıktan Ahmet Berek'in serbest bırakıldığına dair bir yazı gelmiştir. Berek ailesi korktukları için o dönemde herhangi bir makama başvurmamışlardır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

23.03.2009 tarihinde, Ahmet Berek'in oğlu Mehmet Nuri Berek Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi vermiştir.* Dilekçesinde babası Ahmet Berek’in gözaltına alındıktan sonra öldürülmesiyle ilgili o dönemde Kasrik'te koruculuk yapan ve gözaltında olduğu süre boyunca ailesine Ahmet Berek'in bırakılacağını söyleyen Mustafa Şanlı ve Faysal Şanlı adlı korucuların ifadesinin alınmasını istemiştir. Aynı gün Mehmet Nuri Berek müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Ahmet Berek’in zorla kaybedilmesi olayını 2009/430 dosya numarasıyla araştırmaya başlamıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

18.05.2009 tarihinde Av. Rüya Elçi, Av. Nimet Kuzu, Av. Rıdvan Dalmış, Av. Cihan Vesek tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturma dosyasına sunulan dilekçede tahkikatı devam eden iddiaların vahameti, yaygınlığı, aynı şüpheli isimlerinin farklı olaylarda geçmesi, olayların meydana gelişindeki benzerlikler, yaşananların toplumda yarattığı infial, zorla kaybedilen kişilerin çoğunun cenazesinin bulunamamış olması ve müştekilerin yaşadığı acılar göz önünde bulundurularak soruşturmanın ivedilikle tamamlanması ve hakikatin ortaya çıkartılması talep edilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Ahmet Berek’in öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

19.11.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının Talimat Bürosu tarafından Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmış ve Ahmet Berek'in zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak tanık Mustafa Şanlı ile Faysal Şanlı'nın adres ve kimlik bilgilerinin tespiti ve tanık sıfatıyla ifadelerinin alınması için gerekli tahkikatın yapılması istenmiştir.

08.12.2011 tarihinde müzekkereye cevap verilmediğinden Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına tekit yazısı göndermiştir.

30.04.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden tanık Mustafa Şanlı ile Faysal Şanlı'nın adres ve kimlik bilgilerinin tespitinin yapılmasını talep etmiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

18.10.2014 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859-02 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda, aralarında Ahmet Berek’in de bulunduğu 21 maktulün öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak; maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak herhangi bir şüpheli tespit edilip edilmediği, tespit edilmişse bu şüpheli hakkında ne tür işlemler yapıldığının tespit edilmesi, kayıtların tetkiki ile maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak Cizre Emniyet Müdürlüğüne herhangi bir şikayetin yapılıp yapılmadığı, yapılmışsa bu konuda ne tür işlemler yapıldığının tespiti, bu işlemler sırasında gerekiyorsa, maktul yakınları ile görüşülmesi ve yardım alınması, olay yerinin Jandarma bölgesinde bulunması halinde, gönderilen müzekkerenin iade edilmemesi ve Jandarma görevlileri ile koordinatlı bir şekilde bu işlemlerin yapılması, soruşturmaya konu olaya ilişkin olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında 11 klasör halinde evraklar mevcut olup gerekirse irtibata geçilerek belgelerin tahsis edilmesi taleplerinde bulunmuştur.

.....04.2015 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili soruşturmaya ilişkin hazırladığı 30.03.2015 tarihli “Arşiv Araştırma Tutanağı”nı göndermiştir. Buna göre, soruşturma evrakına konu ölümlerin veya kaybolmaların akıbeti ile ilgili olarak Asayiş Büro Amirliği, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile soruşturma konusuyla ilgili olarak gerekli araştırmanın yapılması için yazışmalar yapılmış, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile yapılan yazışmalardan henüz yanıt gelmemiş, yanıt gelmesi halinde gönderileceği belirtilmiştir. Asayiş Büro Amirliğinin cevap yazısı ve TEM Büro Amirliği arşiv kayıtlarında yapılan araştırma neticesinde hazırlanan araştırma tutanağı gönderilmiştir. Araştırma Tutanağında ise Ahmet Berek hakkında arşiv kayıtlarında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadığı belirtilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Ahmet Berek’in 1993 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir failin tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

04.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden gelen yazıda, bahse konu olayı gerçekleştiren kişilerin yapılan çalışmalar neticesinde kimliklerinin tespiti ile yakalanmalarının mümkün olmadığı, kimlik tespiti ve yakalama çalışmalarının devam ettiği belirtilmiştir.

08.06.2015 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 14.05.2015 tarihli talebine cevaben, 2014/1859 sayılı soruşturma dosyası kapsamında, bir araştırma tutanağı hazırlamıştır. Araştırma tutanağında, Ahmet Berek hakkında yapılan arşiv kontrollerinde elde edilen sonuçlar belirtilmiştir.

Ahmet Bozkır, Halit Ertuş, Lokman Kaya, Selahattin Aşkan ve Süleyman Tekin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Bozkir ve Digerleri v. Turkiye
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 26 Şubat 2013 tarihli kararına göre 24 Ağustos 1996’da Hakkâri’ye bağlı Otluca köyü yakınlarında PKK ile Hakkâri Dağ ve Komando Tugay Komutanlığına bağlı askerler arasında çatışma çıktı. Bunun üzerine 26 Ağustos’ta Tugay Komutanlığı tarafından Otluca civarına bir operasyon düzenlendi ve o sırada Otluca’da hayvanlarını otlatmakta olan beş çoban olan Ahmet Bozkır, Halit Ertuş, Lokman Kaya, Selahattin Aşkan ve Süleyman Tekin’den bir daha haber alınamadı.

Beş çobanın aileleri, 6 Eylül’de Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu, yakınlarının gözaltına alındığını bildirdi. Aileler, bir gün önce de tugay komutanlığına başvurduklarını ancak onların yakınlarını bulamadığını söylediğini savcılığa iletti. Tugay komutanı, Hakkâri Valiliğine yazdığı açıklamada, beş çobanın gözaltına alınmadığını, kendi görüşlerine göre hepsinin örgüte katılmış olabileceğini ifade etti. 16 ve 30 Eylül’de de polis ve jandarma çobanları gözaltına almadıklarını savcılığa bildirdi. Tugay komutanlığından bir albay, 11 Ekim’de savcılığa verdiği cevapta da “çobanların örgüte katılmış olabileceklerini” yineledi. Albay, aynı operasyonda F.A., A.Y., A.A. ve F.A.Ş. isimli çobanların örgüte yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alındıklarını da ekledi.

Savcılık, gözaltına alınan diğer çobanlarla konuştu, onlar da ifadelerinde, “gözaltındayken Bozkır, Aşkan, Tekin, Kaya ve Ertuş’u görmediklerini” söyledi. Halit Ertuş’un oğlu Yaşar Ertuş, o dönemde Hakkari’de görev yapan ve daha sonra Meclis Susurluk Araştırma Komisyonuna verdiği ifadesinde operasyondan bahsederek gözaltına alınan kişilerin çoban olduğunun bilinmesine rağmen öldürüldüklerini telsiz konuşmalarından anladığını belirten Hüseyin Oğuz’un savcılıkça dinlenmesi talebinde bulundu. Hüseyin Oğuz, 8 Aralık 1997’de savcılığa verdiği ifadede de, astsuby Y.Y.’nin kendisine beş çobanı öldürdüklerini söylediğini açıkladı ancak Y.Y., 26 Ocak 1998’de verdiği ifadede bunu kabul etmedi.

Halit Ertuş’un diğer oğlu Hasan Ertuş da savcılığa yaptığı başka bir başvuruda, babasının ve diğer çobanların kilimlerini ve diğer kişisel eşyalarını operasyon yapılan alanda bulduğunu söyledi. Ertuş bulduklarını savcılığa da iletti. Ahmet Bozkır’ın otlattığı koyunların sahibi, savcılığa 13 Ağustos 1999’da verdiği ifadede, beş çobanın Hakkâri Tugay Komutanlığında gözaltında olduğunu gördüğünü söyledi. Lokman Kaya’nın annesi Narinç Kaya da 22 Eylül 1999’da savcılığa yaptığı başvuruda, Tugay Komutanı Yusuf isimli yüzbaşının kendilerine, beş çobanı kendilerine rehberlik etmeleri için yanlarında götürdüklerini söylediğini aktardı. Ancak askeri yetkililer, “Yüzbaşı Yusuf”un bulunmasını isteyen savcıya gönderdikleri yanıtta, “bu isimde bir yüzbaşı olmadığını” söylediler.

Soruşturmada bir ilerleme sağlanamayınca, kayıp çobanların aileleri 16 Mayıs 2004’te avukatları aracılığıyla AİHM’ye başvurdu. AİHM, 26 Şubat 2013 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul yönünden ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye Cumhuriyeti devletini tazminat ödemeye mahkûm etti.

28 Ağustos 2013 tarihinde Van Cumhuriyet Başsavcılığına, 6217 sayılı kanun gereği AİHM kararlarında ihlale hükmedilmesi durumunda, ihlale neden olan hakim ve savcının da terfi konusunda değerlendirilmesi kanaatine varıldığından, Van Cumhuriyet Başsavcılığının 2003/688 hazırlık numaralı dosyasındaki dava dilekçesi, duruşma zabıtları, gerekçeli karar ile Yargıtay kararlarının fiziki birer suretinin talep edildiği yazı, HSYK tarafından gönderilmiştir.

31 Ekim 2014 tarihinde Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Merkez İlçe Jandarma Komutanlığına gönderilen yazıda, ilgili olaya dair kaybedilen kişiler hakkında zamanaşımı nedeniyle daimi arama kararı çıkartılmış ve bulunamadıkları takdirde her altı ayda bir yapılan araştırma sonucunun bildirilmesi gerektiği söylenmiştir.

Ahmet Bulmuş'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-24
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1992 yılında Ahmet Bulmuş ve ailesinin yaşadığı Şırnak’a bağlı Hewler köyü yakılmış ve aile olarak Cizre’ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Ahmet Bulmuş o dönemde Cizre’de odunculuk yapmaktadır.

1994 yılının Nisan ayında İlçe Hükümet Konağına bir saldırı olmuş, neticesinde birkaç güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiştir. Vedat Bulmuş’un ifadesine göre, Bulmuş ailesinin evi çatışma noktasına çok yakın olup bu nedenle kendilerinden şüphelenilmiştir.

Aynı gün Ahmet Bulmuş arkadaşı Beşir Gök ile birlikte bozulan radyosunu tamir ettirmek üzere Mardin Caddesindeki bir dükkâna gitmiştir. Dükkâna gelen beyaz Toros marka bir araçtan inen eli telsizli ve silahlı üç kişi kimlik kontrolü yaptıktan sonra Ahmet Bulmuş’a “Sen bizimle geleceksin,” diyerek arabaya bindirip götürmüşlerdir. Olaya Ahmet Bulmuş’un arkadaşı Beşir Gök ve dükkândaki tamirci Bahaddin Esmeray şahit olmuştur. Ancak Vedat Bulmuş’un ifadesine göre, Beşir Gök korktuğu için mahkemede tanıklık yapmak istememiştir.

Ahmet Bulmuş götürüldükten birkaç gün sonra Cemal Temizöz, Ahmet Bulmuş’un evine giderek arama yapmış, eşi Fatım Bulmuş'a “Eşini götürdük, misafirimiz oldu, üç dört güne bırakacağız, sen bize evde ne sakladığını göster,” demiştir. Temizöz, Fatım Bulmuş’a eve kimlerin gelip gittiğini sormuş, Fatım Bulmuş hiçbir şey saklamadıklarını, eve kimsenin gelmediğini söyleyince de yalan söylediği gerekçesiyle tokat atmıştır. Jandarma ve polisler tarafından eve birkaç kere daha baskın düzenlenerek arama yapılmış; bir gündüz vakti evin avlusuna el bombası atılarak ev tahrip edilmiştir. Bunun üzerine ev sahibi Bulmuş ailesini evden çıkartmıştır.

Ahmet Bulmuş gözaltına alındıktan üç gün sonra Fatım Bulmuş eşinin akıbetini öğrenmek üzere dilekçe vermiş fakat bir cevap alamamıştır.

1996 yılında Silopi’de Sinan Lokantası isimli işyerinin bahçesindeki kuyuda 6-7 kişinin bedenine ulaşılmıştır. Fatım Bulmuş olay yerine gitmiş, çuvalın içinde kafası kesilmiş bir bedenin üzerindeki sağlam kalan kıyafetlerden eşini teşhis etmiş; ancak korktuğu için yetkililere bildirememiş ve şikâyette bulunamamıştır. Silopi Belediyesi bulunan bedenleri toplu olarak Silopi Kimsesizler Mezarlığına gömmüştür. Vedat Bulmuş ifadesinde, mezarın yerini tam olarak bilmediklerini ama köylülerin ve o dönemde Belediye Başkanı olan ve bulunan bedenleri defneden Neşet Ökten’in babasının gömüldüğü yeri tespit edebileceğini söylemiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

24.03.2009 tarihinde, bu gelişmeler üzerine Ahmet Bulmuş'un oğlu Vedat Bulmuş, Silopi ilçesi, Botaş kuyularında yapılan kazılarda bir kafatası bulunması üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yapmış, şikâyet dilekçesinde bulunan kafatasının babasına ait olduğunu düşündüğünü belirtmiştir.

24.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2009/430 numarası ile yürüttüğü soruşturmada müşteki sıfatıyla Vedat Bulmuş’un ifadesini almıştır. Vedat Bulmuş ifadesinde Cemal Temizöz’ün babasının kaybından sorumlu olduğunu belirterek şahit olduğu olayları anlatmış, babasının kaybedilmesine tanıklık eden görgü tanığının (Beşir Gök) ismini vermiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Terörle Mücadele Büro Amirliğinden Ahmet Bulmuş’un kaybedilmesi konusunun araştırılmasını talep etmiştir. Terörle Mücadele Büro Amirliği Ahmet Bulmuş hakkında arşiv kayıtlarının tetkik edildiğini ancak şahıs hakkında herhangi bir bilgi ve belgenin bulunamadığını belirtmiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

18.05.2009 tarihinde Av. Rüya Elçi, Av. Nimet Kuzu, Av. Rıdvan Dalmış, Av. Cihan Vesek tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturma dosyasına sunulan dilekçede tahkikatı devam eden iddiaların vahameti, yaygınlığı, aynı şüpheli isimlerinin farklı olaylarda geçmesi, olayların meydana gelişindeki benzerlikler, yaşananların toplumda yarattığı infial, zorla kaybedilen kişilerin çoğunun cenazesinin bulunamamış olması ve müştekilerin yaşadığı acılar göz önünde bulundurularak soruşturmanın ivedilikle tamamlanması ve hakikatin ortaya çıkartılması talep edilmiştir.

19.11.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden Ahmet Bulmuş’un kaybedilmesine ilişkin gerekli araştırmaların yapılmasını, Ahmet Bulmuş’un ne şekilde kaybolduğunun, daha sonra herhangi bir haber alınıp alınmadığının, hala kayıp olup olmadığının, Ahmet Bulmuş’u tanıyanların beyanlarına başvurarak belirlenmesini ve sonucun bildirilmesini talep etmiştir.

11.12.2009 tarihinde, Cizre Terörle Mücadele Büro Amirliğinde iki görgü tanığının ifadesini almıştır.

Beşir Gök verdiği ifadesinde, Ahmet Bulmuş’u tanıdığını ancak fazla samimiyeti olmadığını, olay gününde Ahmet Bulmuş ile çarşıda karşılaştığını, Ahmet Bulmuş’un elinde bozuk bir radyo olduğunu, beraberce Mardin caddesi üzerinde bulunan Bahaddin Esmeray’ın işlettiği radyo ve televizyon tamircisine gittiklerini, dükkânın önünde bulundukları esnada Toros marka bir aracın yanlarına geldiğini, aracın içinden inen ve elinde silah ve telsiz olan şahsın kendilerinden kimliklerini göstermelerini istediğini, şahsın kontrolleri yaptıktan sonra kendi kimliğini iade ettiğini ancak Ahmet Bulmuş’u hiçbir şey söylemeden araca bindirerek Dörtyol istikametine doğru gittiklerini, bu tarihten sonra Ahmet Bulmuş’u bir daha hiç görmediğini, olaya Bahaddin Esmeray’ın da tanık olduğunu ifade etmiştir.

Bahaddin Esmeray verdiği ifadesinde, Beşir Gök’ü tanıdığını ancak Ahmet Bulmuş’u tanımadığını, olayın gerçekleştiği tarihte iş yerinde çalıştığı sırada Beşir Gök’ü dükkanına 4-5 metre mesafede gördüğünü, yanında beyaz renkli Toros marka bir aracın bulunduğunu, kısa süre sonra Beşir Gök’ün yanına geldiğini ve yanında bulunan misafirinin (Ahmet Bulmuş) polis tarafından götürüldüğünü söylediğini belirtmiştir.

25.03.2010 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına Beşir Gök ve Bahaddin Esmeray’ın ifadelerini göndermiş ve nezarethane kayıt defterleri ile arşiv kayıtlarında Ahmet Bulmuş’a ait herhangi bir bilgi, belge ve kaydın bulunmadığını belirtmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Ahmet Bulmuş’un öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir. 14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden, Ahmet Bulmuş’un 1994 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Ahmet Çakıcı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CAKICI-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Ahmet Çakıcı'nın babası Tevfik Çakıcı, 22 Aralık 1993 tarihinde, oğlunun akibeti hakkında bilgi isteyen el yazısı ile yazılmış dilekçesini Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne (DGM) sundu. Kendisine, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınan kişiler listesinde olmadığı yolunda sözlü bir cevap verildi.

1994 Ocak sonu veya Şubat başında, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndaki 85 günden sonra, Ahmet Çakıcı, Hazro'ya geri gönderildi. Oradan da Kavaklıboğaz'daki Jandarma Karakolu’na gönderildi.

4 Nisan 1994 tarihli yazısıyla Hazro Cumhuriyet Savcısı Aydın Tekin, kayıtlara göre Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alınmadığı veya tutuklanmadığını Diyarbakır DGM Savcısı'na bildirdi.

Savcı Aydın Tekin, 19 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır DGM Savcısına gönderdiği bir diğer yazıyla Ahmet Çakıcı'nın kaybolduğuna dair ailesi tarafından bir başvuru yapılmadığını belirtti.

14 Mart 1995 tarihinde Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan, Lice Cumhuriyet Savcılığından, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş'ın 8 Kasım 1995 tarihinde jandarmalar tarafından gözaltına alınıp alınmadıklarını sordu ve gözaltındayken kaybolduğu iddia edilen Ahmet Çakıcı ile ilgili olarak Mustafa Engin'in ifadesinin alınmasını istedi.

Aynı savcı, 14 Nisan 1995 tarihinde, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'ndan, 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'de gerçekleştirilen operasyonla ilgili bilgi vermesini ve Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve ve Tahsin Demirbaş ile birlikte gözaltına alınıp alınmadığının araştırılmasını ivedilikle talep etti.

Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı, Hazro Cumhuriyet Savcısı'na verdiği 17 Mayıs 1995 tarihli cevabi yazıyla 8 Kasım 1993'teki İzzet Çakıcı'nın ifadesi, Diyarbakır'da bir savcı tarafından 9 Eylül 1994 tarihinde alındı. İfadesinde, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın askerler tarafından 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alındığını ve yine gözaltında tutulan Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş tarafından görüldüğünü belirtti.

Cumhuriyet Savcısı, 25 Kasım 1994 tarihinde Remziye Çakıcı'nın ifadesini aldı. Remziye Çakıcı, ifadesinde, jandarmaların 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon sırasında eşini alıp götürdüklerini söyledi.

1 Aralık 1994 tarihli yazıyla, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndan Albay Eşref Hatipoğlu, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nın 22 Kasım 1994 tarihli mektubuna cevaben, kayıtların Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alınmadığını gösterdiğini bildirdi.

Albay Eşref Hatipoğlu, 8 Aralık 1994 tarihli mektubunda, Diyarbakır Valiliği'ne İzzet Çakıcı'nın Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurusu hakkında bilgi verdi. Ayrıca, polis memurlarının, ifadeleri alınmak üzere aranan İzzet Çakıcı'nın, babasının, Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin'in Abdurrahman Al'ın veya Tahsin Demirbaş'ın adreslerini bulamadıklarını bildirdi.

22 Mayıs 1995 tarihli yazıyla Hazro Cumhuriyet Savcısı, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'ndan Ahmet Çakıcı'nın yerinin belirlenmesini talep etti.

Hazro Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği 27 Haziran 1995 tarihli yazısında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 1 Aralık 1994 tarihli yazısına ve Adalet Bakanlığı'nın 18 Ağustos 1994 tarihli yazısına atıfta bulunarak, 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon düzenlendiğini ancak Ahmet Çakıcı, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş isimli şahısların iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığını bildirdi. Ayrıca Ahmet Çakıcı'nın PKK üyesi olduğu, 17-19 Şubat 1995 tarihlerinde Kıllıboğan Tepesi, Hani Bölgesi'nde gerçekleştirilen operasyonlar sırasında ölü olarak bulunduğu iddia edildi. Lice Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesinin alınması istendi. Ancak bugüne değin cevap temin edilemedi.

Hazro Cumhuriyet Savcılığı, 4 Temmuz 1995 tarihli yazı ile Adalet Bakanlığı'na, Hazro Jandarması'nın temin etmiş olduğu bilgileri iletti. 1994/191 nolu hazırlık soruşturması başlatıldığı ve devam etmekte olduğu belirtildi.

Hazro Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı'na hitaben yazılan 5 Mart 1996 tarihli yazı ile, yine Adalet Bakanlığı'nın talebi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesini almasının istendiği bildirildi.

12 Mart 1996 tarihinde bir polis memuru, Mustafa Engin'den, Ahmet Çakıcı'yı üç yıldır görmediğini belirten kısa bir ifade aldı. 13 Mayıs 1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Mustafa Engin'in ifadesini aldı. Adı geçen, bu ifadesinde, Ahmet Çakıcı'yı görmediğini belirtti fakat Ahmet Çakıcı'nın kendisini görmüş olabileceğini ifade ederek, ayrıca, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda bulunduğu süre zarfında kendisine bir kez elektrik şoku verildiğini söyledi.

Mayıs 1996'da, İzzet Çakıcı, ilk defa olarak yetkililer tarafından Ahmet Çakıcı'nın 17 ve 19 Şubat 1995 tarihlerinde Hani'de Kıllıboğan Tepesi'nde bir çatışmada öldürüldüğünün iddia edildiğini öğrendi. Kimlik tespitinin sadece Ahmet Çakıcı'nın kimlik belgesinin ölü bedenlerden birinin üzerinde bulunduğu iddiasına dayanarak yapıldığı anlaşıldı.

13 Haziran 1996 tarihinde, Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı İl İdare Kurulu'na gönderdi. Karar, İzzet Çakıcı'yı ve Remziye Çakıcı'yı davacı ve mağduru da Ahmet Çakıcı olarak gösterdi. Suç, gözaltındaki bir şahsa yapılan kötü muamele, işkence ve sözkonusu şahsın parasına el konulması olarak tanımlanırken, davalı da Hazro Jandarma Karakolu'ndaki kimliği belirsiz şahıslar ve köy korucuları olarak tanımlandı. Sözkonusu kararda davacılar, Hazro Jandarma Komutanlığı'na bağlı askerlerin 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'ye geldiklerini, mağduru gözaltına alarak, işkence gördüğü Diyarbakır'a götürdüklerini ve bir üsteğmenin mağdurdan 4.280.000 TL aldığını iddia ettiler. Soruşturma dosyasında Ahmet Çakıcı'nın PKK üyesi olduğu ve 17-19 Şubat tarihleri arasında Kıllıboğan Tepesi'nde güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonun ardından kimliğinin öldürülen kişilerden birinin üzerinde bulunduğu belirtildi. Şüpheliler, Memurin Muhakematı Kanunu kapsamına girdikleri için Hazro Cumhuriyet Savcılığı'nın yetkisizlik kararı ile dosya Hazro İl İdare Kurulu Başkanlığı'na sevkedildi.

Ahmet Çakıcı’nın kardeşi İzzet Çakıcı 2 Mayıs 1994 tarihinde kardeşinin zorla kaybedilmesi ile ilgili AİHM’ne başvurdu. AİHM 8 Temmuz 1999 tarihinde verdiği kararda:

Ahmet Çakıcı'nın ölüm karinesinin gerçekleştiğine karar vererek, ölümünden devletin sorumlu olduğuna hükmetti; zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak etkili bir soruşturma yapılmadığı için Sözleşme'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ihlal edildiğine karar verdi.

AİHM ayrıca, Ahmet Çakıcı'nın gözaltında maruz kaldığı muamelenin Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali olduğuna karar verdi. AİHM Ahmet Çakıcı'nın zorla kaybedilmesinin özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen Sözleşme'nin 5. maddesinin ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin de ihlal edildiğine karar verdi.

Ahmet Dansık, Mehmet Dansık ve Yusuf Kalenderoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ahmet Dansık, Mehmet Dansık ve Yusuf Kalenderoğlu’nun kaybedilmesine ilişkin bilgiler Silopi Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/3151 numarası ile hem de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/2117 numaralı soruşturmalarında geçiyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/2117 numaralı soruşturmasında 15.02.2013 tarihinde ayırma kararı vererek olayın 2013/509 numaralı soruşturmaya kaydedilmesine karar vermiştir. Ayırma kararında ismi geçen diğer kayıplar Mehmet Ömeroğlu, Ahmet Şayık, Halil Birlik, Mehmet Bilgiç, Ömer Kartal, Ömer Fındık, Mehmet Fındık, Süleyman Soysal, Yusuf Kalendaroğlu, Ahmet Dansık, Mehmet Dansık ve Hasan Ergül’dür. Ailenin avukatları Silopi Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/939 numaralı soruşturmasına 18.11.2014 tarihinde bir dilekçe sunarak etkili soruşturma yapılmasını talep etmiştir.
Ahmet Er'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Er-Türkiye Kararı
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 31 Ekim 2012 tarihli kararındaki ifadelere göre, Ahmet Er’in kardeşi Ali Er 14 Temmuz 1995 günü Çukurca’daki Cumhuriyet Savcısına yazılı olarak kardeşinin askerler tarafından Işıklı Jandarma Karakoluna götürüldüğünü bildirdi ve aile olarak kardeşinin hayatından endişe ettiklerini belirtti. Soruşturma 18 Temmuz 1995 yılında Çukurca Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatıldı. Ali Er 18 Temmuz günü ayrıca kardeşi için Hakkari Valiliğine de başvurdu. Soruşturmayı başlatan Cumhuriyet Savcısı Çukurca Jandarma Komutanlığı ile Çukurca Komando Tabur Komutanlığından Ahmet Er’in nerede olduğu bilgisinin gönderilmesini talep etti. Savcı askeri yetkililere, Ahmet Er’in kendi nezaretleri altında olması halinde, gözaltında tutulabilmesi için savcılıktan resmi izin almaları gerektiğini hatırlattı.

1 Ağustos 1995 tarihinde, Çukurca Jandarma Komutanlığından Yüzbaşı S.A.U. Çukurca Cumhuriyet Savcısının yazısına verdiği yanıtta Ahmet Er’in komutanlıkta gözaltında bulunmadığı bilgisini verdi. Yüzbaşı S.A.U ayrıca Kurudere Köyünün güvenlik gerekçesiyle boşaltıldığını ve bu sebeple Ahmet Er’in durumunu takip etmenin imkansız olduğunu da belirtti. Bunun üzerine 25 Ağustos tarihinde Çukurca Savcısı Tabur Komutanlığından yeniden bilgi istedi. Savcı ayrıca Binbaşı C. Y. ile 16 Temmuz’da yaptığı telefon konuşmasına atıfta bulunarak komando tabur komutanlığından, Ahmet Er’in tam olarak nerede salıverildiği ve salıverilmesine görgü tanıklığı edecek herhangi birinin olup olmadığı bilgilerini talep etti.

Çukurca Komando Tabur Komutanlığından askeri bir yetkili, 22 Eylül 1995 tarihli bir yazı ile savcıya, Ahmet Er ve “yaşlı akrabasının”, 14 Temmuz 1995 tarihinde bölgede rehberlik yapmak üzere, askerler tarafından köylerinden alındıklarını bildirdi. Yetkili ayrıca yakalanmadıkları veya gözaltına alınmadıkları için, söz konusu kişiler hakkında herhangi bir belge düzenlenmediğini belirtti.

İki defa makamına çağırmasına rağmen gelmeyen Çukurca Komando Tabur Komutanlığından Binbaşı C.Y.’nin ifadesi en sonunda Çukurca Cumhuriyet Savcısı tarafından 14 Aralık 1995 tarihinde alındı. İlerleyen tarihlerde savcı olay günü köyde olan H.Ö. ve Ş.Ö. isimli iki üsteğmenin ve dört jandarma görevlisinin daha ifadelerini aldı. Askerler verdikleri ifadelerde, Ahmet’in gözaltına alınmak yerine bölgede rehberlik yapması için alındığını, ertesi gün de salıverildiğini ve kızgınlıkla olmuş olabilecek birkaç tokat dışında kendisine kötü muamelede bulunulmadığını söylediler. Askerler Ahmet Er’in nerede olabileceği sorusuna da örgüte katılmış olabileceği yanıtını verdi. Savcılık, 16 Şubat 1996 tarihinde Ahmet Er’in bulunması ve üç ayda bir durum ilerleme raporu sunulması talimatı verdi. Savcı talimat yazısında Ahmet’in yakalanmadığını, rehberlik yapması için alındığını ve iki oğlunun da örgüte katılmış olduğundan kendisinin de örgüte katılmış olabileceğini belirtti.

Savcılığın ve polisin uzun süre sonuçsuz giden Ahmet Er’i “arama girişimleri”nin ardından 10 Aralık 2003 tarihinde Çukurca Cumhuriyet Savcılığı bir karar düzenledi ve görgü tanıklarının ifadelerine göre Ahmet’in en son “askerler tarafından işkence edildiği” bir askeri bölgede görüldüğünü belirtti. Konunun askeri olduğunu belirten savcı soruşturmanın Van’daki askeri savcılık tarafından sürdürülmesini istedi.

Van askeri savcısı 14 Ocak 2004 tarihinde soruşturmayı başlattı. Bir seneden fazla süren soruşturmanın ardından askeri savcı askerlerin Ahmet’i kışlaya götürürlerken askeri bir görevden ziyade adli bir görevi yerine getirdiklerine karar verip dosyayı Çukurca Cumhuriyet Savcılığına geri gönderdi. 15 Aralık 2005 tarihinde Çukurca savcısı soruşturma hakkında bir rapor düzenledi. Rapora göre, mayınların tespiti için Işıklı Jandarma Karakoluna götürülen Ahmet Er 16 Temmuz’da salıverilmişti.

Ahmet Er’in yakınları 16 Mayıs 2004 tarihinde AİHM’ye başvurdu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin iç hukuk yollarının tükenmediği iddialarını reddeden mahkeme 26 Şubat 2008 tarihinde davayı kabul edilebilir buldu. Ahmet Er’in ailesiyle devletin arasında Ahmet’in askerler tarafından alınıp karakola götürülmesi konusunda bir anlaşmazlık olmadığı tespitini yapan mahkeme, resmi bir gözaltı olmasa bile gözaltına alınan kişilere uygulanan usul tedbirlerinin uygulanmasına gerek olmadığı yönündeki devlet görüşünü kabul etmedi. Mahkemenin açıklamasına göre AİHM, gözaltına alınma ve askere yardımcı olmak amacıyla alınma arasındaki ikna edici olmayan ve ihtiyari ayrımı dikkate almamaktaydı. Dolayısıyla mahkeme, zorla kaybettirilen Ahmet’in karakolda bulundurulması ve salıverilmesiyle ilgili bir belge düzenlenmemesi sebebiyle devleti hesap vermekle sorumlu tuttu.

Mahkeme, 31 Ekim 2012’de verdiği kararda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ve 3., 5. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine hükmederek devleti Er ailesine maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

16 Aralık 2014 tarihinde Çukurca Cumhuriyet Başsavcılığı, Ahmet Er’in kaybedilmesine ilişkin 2005/135 sayılı soruşturma dosyası üzerinden Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 15 Aralık 2005 tarihinde fezleke düzenlendiği ve aynı iddia ve olayları içeren aynı konuya dair birden fazla işlem yapılamayacağı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. Bu karara 24 Aralık 2014 tarihinde itiraz edildi.

Ahmet Erek, Mehmet Erek ve Ramazan Erek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Musa Çitil İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:İsmail Tokar Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi / Çorum Ağır Ceza Mahkemesine nakil
Soruşturma / Dava tarihi:2012-09-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
07.02.1994 tarihinde Mehmet Erek, Ramazan Erek ve Ahmet Erek’in cenazelerinin Derik - Mazıdağı yolu kenarında bulunması üzerine Mazıdağı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında Mazıdağı İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından olay yeri tespit tutanağı ve otopsi ve ölü muayene tutanağı düzenlendi, ancak klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmadı. Jandarma 08.02.1994 tarihinde Ali Ergin, Mehmet Emin Erek ve Seyfi Erek’in ifadelerine başvurdu. Aynı yönde verilen ifadelerde Mehmet Erek, Ramazan Erek ve Ahmet Erek’in herhangi bir düşmanları bulunmadığı beyan edildi.

10.02.1994 tarihinde Jandarma, Mazıdağı Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermek üzere fezleke düzenledi ve PKK üyelerinin Mehmet Erek, Ramazan Erek ve Ahmet Erek’i kaçırarak öldürmüş oldukları değerlendirmesinde bulundu.

Mazıdağı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevsizlik kararı verilerek dosya Diyarbakır DGM Savcılığı’na gönderildi ve burada 1994/1267 no.lu dosya üzerinden soruşturmaya devam edildi. Ancak etkili bir şekilde yürütülmeyen soruşturmada ne olayın nasıl gerçekleştiği ne de failler ortaya çıkarıldı. 25.04.2012 tarihinde Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı hareketlendirerek 2012/3527 no.lu soruşturma kapsamında Remziye Erek’in, Cafer Erek’in, Fatma İzci’nin; 02.05.2012 tarihinde ise İzzettin Erek’in ve Ramazan Erdem’in ifadesine başvurdu. 06.07.2012 tarihinde Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2012/1150 esas no.lu iddianame düzenlendi. İddianamede Musa Çitil hakkında zorla kaybedilen ya da yasadışı ve keyfi infaz edilen Mehmet Erek, Ramazan Erek, Ahmet Erek ve Piro Ay, Seydoş Çeviren, Yusuf Çeviren, Abide Çeviren, Ahmet Çeviren, Ramazan Çeviren, Mehmet Nejat Arıs, Vejdin Avcıl, Mustafa Aydın ve Mehmet Faysal Ötün’ü “aynı sebeple öldürmek” suçlamasıyla mülga Türk Ceza Kanunu’nun 450/5 ve 5237 s. Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddeleri uyarınca 13 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.

Savcılık “bu iki kişinin bu şekilde kaybolduktan sonra ateşli silahla öldürülmesi, kullanılan tüfeğin bir ay önce Mustafa Aydın’ın öldürülmesinde de kullanılması olay tarihinde İlçe Jandarma Komutanı olan Musa Çitil üzerindeki şüpheyi arttırdığı” görüşüne vardı. Cinayetlerin Musa Çitil’in bizzat veya yönlendirmesiyle gerçekleştiğine dair kuvvetli şüphe bulunduğu ifade edildi.

Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava başladıysa da Adalet Bakanlığı'nın talebi ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin onayı ile "güvenlik gerekçesiyle" Çorum'a nakledildi. Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan davada mahkeme heyeti 01.07.2013 tarihinde müşteki sıfatıyla Remziye Erek’in, Cafer Erek’in, Fatma İzci’nin; 23.09.2013 tarihli duruşmada tanık sıfatıyla İzzetin Erek’in, 07.10.2013 tarihli duruşmada Ramazan Erdem’in, 27.03.2014 tarihli duruşmada ise Ali Ergin’in ifadesine başvurdu. İfadeler ile iddianamede yer aldığı şekilde olayın oluş biçimi örtüşüyordu. Olay tarihinde Derik Ilçe Jandarma Komutanlığı’nda görev yapmış askerlerden Hasan Çoban 06.11.2013, Mehmet Uğurhan 22.01.2014, Hacı Himmet Ertekin 27.01.2014, Murat Genç 16.12.2013 ve Ahmet Dilekçi 18.04.2014 tarihinde dinlendi. Askerler ise görev yaptıkları süre içerisinde kanunsuz bir eylem yapmadıklarını ve olaylardan haberdar olmadıklarını ifade etti.

Dava süreci boyunca tutuksuz yargılanan sanık Musa Çitil ise olayın öldürülen kişilerin sorumluluk alanında bulunmadığını, olayın örgüt içi infaz, kişisel husumet olabileceğini söyleyerek savunmasını yaptı. Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesi 21.05.2014 tarihli karar duruşmasında savcı mütalaasına paralel olarak Musa Çitil’in üzerine atılı suçu islediğine dair soyut beyanlarda dışında her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gerekçesiyle beraatine karar verdi. (2013/50 E. 2014/118 K.)

Mahkemenin kararının ardından müşteki avukatları, dosyayı Yargıtay'a taşıdı. 26.12.2014 tarihinde Yargıtay 1. Dairesi'ne mütalaasını sunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yerel mahkemenin verdiği kararın yerinde olduğunu savunarak kararın onanması yönünde mütalaa verdi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin Ağustos 2015’te beraat kararını onamasının ardından Musa Çitil aynı gün Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla rütbesi Tuğgenerallikten Tümgeneralliğe yükseltilerek Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı olarak atandı.

Ahmet Kalpar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ahmet Kalpar’ın yakınları 08.12.1993 tarihinde Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Savcılık, herhangi bir işlem yapmaksızın aileyi Siverek Emniyet Müdürlüğüne gönderdi. Emniyet Müdürlüğü de dilekçelerini geri çevirdi. Bunun üzerine yakınları 09.12.1993 tarihinde Urfa Valiliğine başvurdu; ancak yine Emniyet Müdürlüğüne gitmeleri söylendi. Emniyet Müdürlüğünde ise herhangi bir işlem yapılmadı.

2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli bir kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı. Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru üzerine Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. Kazıların yapılacağı yönünde çıkan haberler üzerine 54 kişinin öldürüldüğü ya da zorla kaybedildiği iddiasıyla 57 kişi tarafından soruşturmaya dahil olma talebiyle başvuru yapıldı.

Ahmet Kalpar’ın ağabeyi Mustafa Kalpar 30.01.2009 tarihinde, Botaş Askeri Tesislerinde yapılacak kazılar ile elde edilecek bulgular üzerinde DNA incelemesi yapılması talebiyle Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığı kanalı ile Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi sundu. Ahmet Kalpar’ın zorla kaybedilmesiyle ilgili yürütülen hukuki sürece dair Merkez’imize ulaşan son belge şikayet dilekçesidir.

2009 yılında ise İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan ikisi Hüseyin Taşkaya ve Ahmet Kalpar'dı. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi. Hüseyin Taşkaya ve Ahmet Kalpar'ın zorla kaybedilmesine ilişkin dosya Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.

Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, Fikri Şen ve İlhan İbak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF I.I., I.S., K.E. AND A.-. v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-24
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm

1994 yılı başlarında korucu olmayı reddeden Kırkağaç (Bênat) köyü askerlerce yakılmış, bunun üzerine Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, İlhan İbak ve Fikri Şen’in aileleri de dâhil tüm köy sakinleri Güçlükonak'a bağlı Fındık beldesine taşınmıştır. Ancak koruculuk dayatması devam etmiş ve korucu olmayı reddettikleri için köyün gençleri örgüte yardım ettikleri iddiasıyla gözaltına alınmaya devam etmiştir.

13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür.

Hükümetin AİHM’ne gönderdiği belgelerden anlaşıldığı üzere, 14.09.1994 ve 19.09.1994 tarihlerinde kaybedilenlerin akrabalarından ikisi Şırnak Jandarma Komutanlığına yakınlarının nerede olduğunu sormak için başvurmuşlardır. Kaybedilenlerin yakınları daha sonra Şırnak Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına, OHAL Valiliğine yakınlarının akıbetini araştırmak için birçok başvuru yapmıştır.

06.03.1995 tarihinde Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı kaybedilenlerin yakınları olan İ.Ş. ve İ.İ.’nin ve daha sonraki tarihlerde B.E. ve A.Ö.’nün ifadelerini almıştır. Ancak 12.06.1995 tarihinde, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı müştekilerin Astsubay Mustafa Pehlivan hakkında şikâyette bulunması ve adı geçen şüphelinin askeri personel olması gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığındaki Askeri Savcılığa göndermiştir.

23.06.1995 tarihinde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Astsubay Mustafa Pehlivan’ın Fındık 6. Jandarma Taburuna bağlı olduğunu belirterek yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılığa göndermiştir.

05.05.1995 tarihinde, İ.Ş. ve İ.İ., İnsan Hakları Derneğine başvurarak yakınlarının akıbetinin araştırılması konusunda yardım talebinde bulunmuşlardır.

13.02.1996 tarihinde Konya Bölge Jandarma Komutanlığına bağlı Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mustafa Pehlivan’ın ifadesi alınmıştır. Mustafa Pehlivan ifadesinde, 13.08.1994 tarihinde gerçekleştiği iddia edilen askeri operasyon ve bu operasyonda bahsi geçen kişilerin gözaltına alınması ile ilgili hiçbir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından, F.Ş, İ.İ., A.Ö., A.Ö., B.E., İ.Ş. ve İsmet İbak’ın ifadelerini almasını talep etmiştir. Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Jandarma Komutanlığından bu kişilerin yerlerinin ifade vermek üzere hazır edilmesini talep etmiştir. Güçlükonak Jandarma Komutanlığı, 09.07.1996 tarihli yazısında bu kişilerin iki yıl önce Fındık köyünü terk ederek Cizre’ye taşındıklarını, yeni adreslerinin bilinmediğini bildirmiştir.

14.08.1996 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Emniyet Bölge Müdürlüğünden bahsi geçen kişilerin ifadeleri alınmak üzere hazır edilmelerini talep etmiş ancak Cizre Emniyet Müdürlüğü adresleri tespit edememiştir. Bunun üzerine Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı askeri Savcılık, 06.12.1996, 03.03.1997 ve 12.05.1997 tarihlerinde Şırnak ve Eruh Cumhuriyet Başsavcılıklarına bu kişilerin bulunması için araştırmaların devam etmesi yönünde talimatlar göndermiştir.

18.03.1996 tarihinde, İlhan İlbak, Fikri Şen, Ahmet Özdemir ve Bahri Esenboğa’nın ailelerinin avukatı Oktay Bağatır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. 30.05.2000 tarihinde AİHM dosyayı kabul etmiş ve 22.08.2001 tarihinde taraflara yazdığı bir yazıyla dostane çözüme gitmelerini tavsiye etmiştir. 14.09.2001 tarihinde hükümetin önerdiği 34.000 Sterlin tazminat ile dostane çözüm avukat Oktay Bağatır tarafından kabul edilince, 06.11. 2001 tarihinde AİHM dostane çözüm kararı açıklanmıştır. Ancak avukat Oktay Bağatır ailelere dostane çözümden de tazminattan da bahsetmemiş, dokuz yıl sonra İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Emma Sinclair Webb’in ailelerle görüşmesi sırasında tesadüfen ortaya çıkan olay sonrasında aileler Şırnak Cumhuriyet Savcılığına Oktay Bağatır hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Aileler aynı zamanda avukat Oktay Bağatır’ın bağlı bulunduğu Batman Barosuna da olayla ilgili bir şikâyet dilekçesi göndererek disiplin soruşturması açılmasını istemiştir. 10.06.2011 tarihinde soruşturma sonlanmış ve “kısmen iddiaların doğrulanamaması kısmen de eylemin muahezeyi gerektirmemesi” sebebiyle kovuşturma izni verilmesi gerekli görülmemiştir.

24.03.2009 tarihinde, BOTAŞ kuyularının açılmasının ardından İlhan İbak’ın babası İsmet İbak, Ahmet Özer’in eşi Fatım Özer, Bahri Esenboğa’nın kardeşi Hatice Özdemir, Ahmet Özdemir’in eşi Taybet Özdemir ve Fikri Şen’in annesi Adle Şen Cizre Cumhuriyet Savcılığına başvurmuş ve aynı gün 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında müşteki sıfatıyla ifade vermişlerdir. Müştekiler yukarıda isimleri geçen görevli askerlerle birlikte, Bahattin Aktuğ’un, Selahattin Aktuğ’un ve olaydan sağ kurtulan Mehmet Dayan’ın ifadelerinin alınmasını talep etmiş ve Mehmet Dayan’a ait telefon numarasını Savcılığa sunmuşlardır.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre; 13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Fatım Özer’in 24.03.2009 tarihli ifadesine göre, köy baskınını Yüzbaşı Hasan Nefes, Yüzbaşı Namık Burhani ve Astsubay Mustafa Pehlivan adlı askerler komuta etmiş ve Xursê köyü korucuları (aralarından ikisinin adı Ahmet Özalp ve Mehmet Ali olarak belirtilmiştir) ile köyün muhtarı Ahmet Elitaş askerlere evlerin yerlerini göstererek yardımcı olmuştur.

Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür. Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre Mehmet Dayan kaybedilen kişilerin yakınlarına çeşitli vesilelerle helikopterde gözlerinin bağlı olduğunu, Xursê köyünde indirildiklerini, 35 gün orada tutulduklarını ve işkence gördüklerini, daha sonra kendisini köye geri getirdiklerini, diğerlerine ne olduğunu bilmediğini, ancak bir keresinde İlhan ile Fikri Şen’in sesini duyduğunu, onların dayak yediğini ve sürekli “Bizi dövmeyin, öldürmeyin, biz sizi tanıyoruz.” dediklerini duyduğunu söylemiştir. Ancak müştekiler Mehmet Dayan’ın her sorana başka cevap vermesi nedeniyle bir şeyler bildiğini ama sakladığını düşündüklerini ifade etmişlerdir. Müştekiler ise çevreden yakınlarının helikopterden atılıp öldürüldükleri veya Gabar dağındaki bazı çukurlara gömüldükleri yönünde iddiaların bulunduğunu ifade etmiştir.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre, yakınları gözaltına alınarak götürülen aile üyeleri çeşitli aralıklarla korucubaşı Bahattin Aktuğ ile iletişime geçerek yardımını istemişlerdir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, oğlu ilk gözlatına alındığında Bahattin Aktuğ’a giderek oğlunu sorduğunu, Aktuğ’un kendisine “Sen merak etme, ben elimden ne gelirse yapacağım.” dediğini, oğlu helikoptere bindikten sonra tekrar Bahattin Aktuğ ile görüşmeye gittiğini, Aktuğ’un kendisine “Oğlun beni dinlemedi, ben ona işbirliği yap dedim. Beni dinlemedi. Kaçmadı da, kaçsaydı böyle olmazdı.” dediğini, en son Bahattin Aktuğ’un oğlu Selahattin Aktuğ ile görüştüğünü, Selahattin Aktuğ’un kendisine “Artık oğlunuzu aramayın, gezmeyin, zannettiğim kadarıyla oğlunu öldürmüşler. Ondan ümidinizi kesin.” dediğini belirtmiştir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, Fındık taburunda görüştüğü Hasan Nefes adlı komutanın da kendisine “Eğer Şırnak’a götürülmüşlerse kurtarabiliriz; fakat eğer (Gabar Dağında bulunan ve TRT ismi verilen bir yeri kastederek) Seslice’ye götürülmüşlerse kesin ölmüşlerdir.” dediğini söylemiştir. Fatım Özer de 24.03.2009 tarihli ifadesinde, yakınlarının ilk gözaltına alındıkları gün Adle Şen’in korucubaşı Bahattin Aktuğ’un evine gittiğini, Bahattin Aktuğ’un orada Xursê köyündeki korucu Ahmet Özalp’i telsizle arayarak, “Bunlar sana geliyor, onlara iyi göz kulak ol.” dediğini, sonra Adle Şen’e dönüp “Eğer oğullarınızı lastikli helikopter alırsa öldürmezler, eğer demir ayaklı helikopter alırsa öldürebilirler.” dediğini, Özer, yakınları kaybolduktan yaklaşık iki ay sonra tekrar Bahattin Aktuğ’un evine giderek yardım istediklerini, eğer ölü ya da sağ olduklarına ilişkin bilgi verirse koruculuk yapacaklarını söylediklerini, Aktuğ’un “Eğer Selahattin Paşa’nın eline geçmişlerse öldürülmüşlerdir, ama yine de sorayım.” dediğini, orada olan bir üsteğmene durumu anlattığını, üsteğmenin de onlara “Anne ağlamayın, araştırdım oğullarınız şu an Diyarbakır’da.” dediğini, daha sonra Aktuğ’un konuyu araştırmak için tabura gittiğini ve telefonla eşini arayarak “O kadınlar eve gitsinler, paşanın kayıplardan haberi yok.” dediğini, daha sonra kimseden herhangi bir bilgi alamadıklarını belirtmiştir.

03.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2009 tarihinde Kuştepe ilçesinde yapılan kazılarda bulunan 13 adet kemikle bağlantılı olan ve Güçlükonak’ta gerçekleştiği ileri sürülen olayları 2009/546 numarası üzerinden ayrıca soruşturmaya karar vermiştir.

03.11.2009 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993-1994 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Bu kişiler, Celal Çürek, Uğur Alagöz, Baki Özdemir, Emra Çelik, Metin Çavdar, Bilgin Bengil, Hakan Ersoy, Kamil Erbaş, Mustafa Önden, Mustafa toy, Mehmet İşler, Yusuf Aydın, Şafak Güler, Hakan Bıyıklı, Seyhan Ok, Mehmet Bala, Salih Altan, Ersin Öz, Haldun Canatan’dir.

16.03.2010 tarihlinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, müştekilerin beyanları doğrultusunda, Mehmet Dayan’a ait olduğu ileri sürülen telefon numarasını aramış, Dayan’a yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında şikâyetçi olarak ifadesi alınacağından kimlik bilgileri ve adresi sorulmuş, Dayan bahsi geçen bilgileri Savcılığa vermiş, Kayseri’de ikamet ettiğini belirtmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı Talimat Bürosuna, 2009/546 numaralı soruşturma kapsamında Mehmet Dayan’ın şikâyetçi sıfatıyla müracaatının sağlanmasını, 1994 yılında meydan geldiği iddia edilen olaylar hakkında bilgisinin ayrıntılı olarak sorulmasını talep etmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığına Fikri Şen, İlhan İbak, Bahri Esenboğa, Ahmet Özer, Ahmet Özdemir ve Mehmet Dayan isimli şahısların öldürüldüğüne ya da kaçırıldığına ilişkin herhangi bir dosyanın bulunup bulunmadığı sorulmuş, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından cevaben gelen yazıda herhangi bir dosyanın bulunmadığı belirtilmiştir.

07.04.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı üzerine, Kayseri TEM Şube Müdürlüğü Mehmet Dayan’ın müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. Mehmet Dayan ifadesinde özetle, diğer müştekilerin iddialarını kabul etmediğini, olayın gerçekleştiği tarihte Fındık beldesinde olduğunu ancak helikoptere bildirilmediğini, bindirilenleri de görmediğini, kendisinin kaçırılıp işkence görmediğini, kimseden şikâyetçi olmadığını belirtmiştir.

10.01.2011 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 24.03.2010 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan ve çeşitli olaylarda adı geçen rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Buna göre; 14.12.1993 tarihinde Güçlükonak ilçesi Sağkol köyünde meydana gelen patlayıcı madde tuzaklama olayında yapılan tahkikat çerçevesinde Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul, Levent Emem; Güçlükonak Boyuncuk köyünde 22.07.1994 tarihinde meydana gelen devlet malına zarar verme olayında Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul; Güçlükonak ilçesi Damlabaşı köyünde 20.05.1994 tarihinde meydana gelen adam kaçırma olayında Hasan Yılmaz’ın isimlerinin ve imzalarının bulunduğu, yapılan tahkikatlardan bu kişilerin görev yaptığı tespit edilmiştir.

02.05.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 2009/430 ve 2009/546 numaralı soruşturmaların son durumu ile ilgili bilgi vermiş ve soruşturmaya nasıl devam edilmesi gerektiğine ilişkin hususların istinabe yoluyla bildirilmesini talep etmiştir.

04.05.2011 tarihinde CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıyla, tanık ve bilirkişi beyanları doğrultusunda bedenlerin bulunması muhtemel olan yerlerin krokisinin çizilmesi, mezar yerinin belirlenerek fethi kabir yapılması ve bedenlerden DNA incelemesi için uygun örneklerin alınarak emanet sırasına kaydedilmesini; yine bu Savcılığa bu iddialarla ilgili olarak başvuran kişilerden (maktullerin akrabalarından) DNA örneklerinin alınarak karşılaştırma için Adli Tıp Kurumuna gönderilmesini; bahsi geçen dosyalar kapsamında daha önce ölü muayenesi yapılan ve kimliği belli bedenlerle ilgili yeniden inceleme yapılmasını; bedenlerin bulunması halinde, tanık beyanları, kroki, mezar tespit tutanakları, Adli Tıp Raporları ile birlikte evrakın tefrik edilerek fezlekeye bağlanıp CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini, bedeni bulunamayanlarla ilgili soruşturmaların Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesini talep etmiştir.

15.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığına yazdığı yazıda, 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığının 03.11.2009 tarihinde gönderdiği personel listesinin eksik olduğunu, personel listesinin bir kısmının sadece 1994 ve sonrasına ait olduğunu belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 01.01.1993-31.12.1994 tarihleri arasında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı ve bağlı karakollarda görev yapan personellerin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, ilgili tarih aralığında komutanlığa bağlı karakolların isimleri, mevkileri, sorumluluk bölgeleri ve personellerinin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, her birim için ayrı ayrı rapor hazırlanmasını ve hazırlanacak evrakın eksiksiz olarak ve yeniden tekide mahal vermeksizin ivedi olarak Savcılığa gönderilmesini talep etmiştir.

Belirsiz bir tarihte Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar personel listesi göndermiştir. Listede bulunan kişiler, Emrah Çelik, Mehmet Bala, Ersin Öz, Uğur Alagöz, Metin Çavdar, Kamil Erbaş, Hakan Bıyıklı, Mustafa Toy, Bilgin Bengil, Mustafa Önden, Salih Altan, Mehmet Turali, Baki Özdemir, Hakan Ersoy, Seyhan Ok, Nihat Gürbüz’dür.

16.03.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2012/117 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Fezlekede, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 1996/515 numaralı dosyasına esas olmak üzere, Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde 1993-1998 yılları arasında adı geçen kişilerin askerler tarafından öldürüldükleri iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında; Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yalnızca Beşir Baskak, Mehmet Sait Şen, Abdullah Güler, Ahmet Güler, Ömer Çetin, Abdulhalim Baykara ve Asiye Baykara isimli kişilere ait olduğu iddia olunan mezarların tespit edilebildiği ve dolayısıyla sadece bu kişiler için fethi kabir işlemi yapıldığı belirtilmiştir. Bu tarihten itibaren soruşturma CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2012/1082 numaralı dosyaya kaydedilerek devam etmiştir.

17.10.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına* Ahmet Özer’in öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmaya ilişkin 2012/334 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Buna göre, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Fatım Özer’in 1994 yılında Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde eşi Ahmet Özer’in kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldüğü iddiası üzerine 2012/3124 numaralı soruşturma dosyasını açmış ancak yine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/546 numaralı soruşturması kapsamında Ahmet Özer’in öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma sonucunda 16.03.2012 tarih ve 2012/117 numaralı fezleke düzenlenmiş ve CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasına kaydedilmiştir. Fezlekede her iki dosyanın konusu ve tarafları aynı olduğundan ve soruşturmaya konu suç TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının görev ve yetki alanında kaldığından, soruşturmanın fezleke ile gönderilmesine karar verildiği ifade edilmiştir.

25.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği talimat yazısı ile cezaevinde tutuklu veya hükümlü olarak bulunan şüpheli Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasını talep etmiştir.

27.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığında Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Ali Eliş ifadesinde, 1988-2008 yılları arasında koruculuk yaptığını, 2008 yılında cinayet suçundan tutuklandığını ve hala cezaevinde olduğunu; 1994 yılının Ağustos ayında Fındık-Yarımca köyünden altı kişiden beşinin öldürülme olayını ilk defa duyduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte Ali Eliş bahsi geçen tarihlerde Güçlükonak ilçesinde yapılan operasyonlarla ilgili açıklamalar yapmış, Fındık köyündeki Jandarma Komutanı Faruk Yarbay’dan, Ahmet Özalp’ten, Nimet Nas’tan ve kendilerine nerelere operasyon yapmaları gerektiği hakkında bilgi veren eski PKK’li Mardin’li Osman’dan bahsetmiştir.

28.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır 2 No’lu Hakimliği SEGBİS sistemini kullanarak Ali Eliş’i şüpheli sıfatıyla sorgulamış ve bu şekilde zamanaşımı süresi kesilmiştir. Ali Eliş ifadesinde, bir önceki gün Savcılıkta verdiği beyanı aynen tekrar ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte şu anda henüz bildiği ve yaşadığı şeyleri söyleme cesaretini kendisinde bulamadığını, korucu olduğu dönemde kimseye zarar vermediğini, ancak hala güveni olmadığından bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini ifade etmiştir.

TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasını Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/816 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Daha sonra Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı da yetkisizlik kararı vererek dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1872 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı daha sonra ayırma kararı vererek dosyayı 2017/1898 soruşturma numarası üzerinden incelemeye başlamıştır.

* 02.07.2012 tarihinde 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun” ile Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan 250, 251 ve 252. maddelerindeki “özel görevli mahkemeler / özel yetkili savcılar” ile ilgili düzenleme CMK’dan kaldırılmış ve Terörle Mücadele Kanunun 10. Maddesi ile görevli mahkemeler ve savcılıklar oluşturulmuştur.

Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, Fikri Şen ve İlhan İbak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF I.I. I.S. K.E. AND A.O. v. TURKEY.pdf
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm

1994 yılı başlarında korucu olmayı reddeden Kırkağaç (Bênat) köyü askerlerce yakılmış, bunun üzerine Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, İlhan İbak ve Fikri Şen’in aileleri de dâhil tüm köy sakinleri Güçlükonak'a bağlı Fındık beldesine taşınmıştır. Ancak koruculuk dayatması devam etmiş ve korucu olmayı reddettikleri için köyün gençleri örgüte yardım ettikleri iddiasıyla gözaltına alınmaya devam etmiştir.

13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür.

Hükümetin AİHM’ne gönderdiği belgelerden anlaşıldığı üzere, 14.09.1994 ve 19.09.1994 tarihlerinde kaybedilenlerin akrabalarından ikisi Şırnak Jandarma Komutanlığına yakınlarının nerede olduğunu sormak için başvurmuşlardır. Kaybedilenlerin yakınları daha sonra Şırnak Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına, OHAL Valiliğine yakınlarının akıbetini araştırmak için birçok başvuru yapmıştır.

06.03.1995 tarihinde Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı kaybedilenlerin yakınları olan İ.Ş. ve İ.İ.’nin ve daha sonraki tarihlerde B.E. ve A.Ö.’nün ifadelerini almıştır. Ancak 12.06.1995 tarihinde, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı müştekilerin Astsubay Mustafa Pehlivan hakkında şikâyette bulunması ve adı geçen şüphelinin askeri personel olması gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığındaki Askeri Savcılığa göndermiştir.

23.06.1995 tarihinde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Astsubay Mustafa Pehlivan’ın Fındık 6. Jandarma Taburuna bağlı olduğunu belirterek yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılığa göndermiştir.

05.05.1995 tarihinde, İ.Ş. ve İ.İ., İnsan Hakları Derneğine başvurarak yakınlarının akıbetinin araştırılması konusunda yardım talebinde bulunmuşlardır.

13.02.1996 tarihinde Konya Bölge Jandarma Komutanlığına bağlı Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mustafa Pehlivan’ın ifadesi alınmıştır. Mustafa Pehlivan ifadesinde, 13.08.1994 tarihinde gerçekleştiği iddia edilen askeri operasyon ve bu operasyonda bahsi geçen kişilerin gözaltına alınması ile ilgili hiçbir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından, F.Ş, İ.İ., A.Ö., A.Ö., B.E., İ.Ş. ve İsmet İbak’ın ifadelerini almasını talep etmiştir. Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Jandarma Komutanlığından bu kişilerin yerlerinin ifade vermek üzere hazır edilmesini talep etmiştir. Güçlükonak Jandarma Komutanlığı, 09.07.1996 tarihli yazısında bu kişilerin iki yıl önce Fındık köyünü terk ederek Cizre’ye taşındıklarını, yeni adreslerinin bilinmediğini bildirmiştir.

14.08.1996 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Emniyet Bölge Müdürlüğünden bahsi geçen kişilerin ifadeleri alınmak üzere hazır edilmelerini talep etmiş ancak Cizre Emniyet Müdürlüğü adresleri tespit edememiştir. Bunun üzerine Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı askeri Savcılık, 06.12.1996, 03.03.1997 ve 12.05.1997 tarihlerinde Şırnak ve Eruh Cumhuriyet Başsavcılıklarına bu kişilerin bulunması için araştırmaların devam etmesi yönünde talimatlar göndermiştir.

18.03.1996 tarihinde, İlhan İlbak, Fikri Şen, Ahmet Özdemir ve Bahri Esenboğa’nın ailelerinin avukatı Oktay Bağatır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. 30.05.2000 tarihinde AİHM dosyayı kabul etmiş ve 22.08.2001 tarihinde taraflara yazdığı bir yazıyla dostane çözüme gitmelerini tavsiye etmiştir. 14.09.2001 tarihinde hükümetin önerdiği 34.000 Sterlin tazminat ile dostane çözüm avukat Oktay Bağatır tarafından kabul edilince, 06.11. 2001 tarihinde AİHM dostane çözüm kararı açıklanmıştır. Ancak avukat Oktay Bağatır ailelere dostane çözümden de tazminattan da bahsetmemiş, dokuz yıl sonra İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Emma Sinclair Webb’in ailelerle görüşmesi sırasında tesadüfen ortaya çıkan olay sonrasında aileler Şırnak Cumhuriyet Savcılığına Oktay Bağatır hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Aileler aynı zamanda avukat Oktay Bağatır’ın bağlı bulunduğu Batman Barosuna da olayla ilgili bir şikâyet dilekçesi göndererek disiplin soruşturması açılmasını istemiştir. 10.06.2011 tarihinde soruşturma sonlanmış ve “kısmen iddiaların doğrulanamaması kısmen de eylemin muahezeyi gerektirmemesi” sebebiyle kovuşturma izni verilmesi gerekli görülmemiştir.

24.03.2009 tarihinde, BOTAŞ kuyularının açılmasının ardından İlhan İbak’ın babası İsmet İbak, Ahmet Özer’in eşi Fatım Özer, Bahri Esenboğa’nın kardeşi Hatice Özdemir, Ahmet Özdemir’in eşi Taybet Özdemir ve Fikri Şen’in annesi Adle Şen Cizre Cumhuriyet Savcılığına başvurmuş ve aynı gün 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında müşteki sıfatıyla ifade vermişlerdir. Müştekiler yukarıda isimleri geçen görevli askerlerle birlikte, Bahattin Aktuğ’un, Selahattin Aktuğ’un ve olaydan sağ kurtulan Mehmet Dayan’ın ifadelerinin alınmasını talep etmiş ve Mehmet Dayan’a ait telefon numarasını Savcılığa sunmuşlardır.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre; 13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Fatım Özer’in 24.03.2009 tarihli ifadesine göre, köy baskınını Yüzbaşı Hasan Nefes, Yüzbaşı Namık Burhani ve Astsubay Mustafa Pehlivan adlı askerler komuta etmiş ve Xursê köyü korucuları (aralarından ikisinin adı Ahmet Özalp ve Mehmet Ali olarak belirtilmiştir) ile köyün muhtarı Ahmet Elitaş askerlere evlerin yerlerini göstererek yardımcı olmuştur.

Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür. Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre Mehmet Dayan kaybedilen kişilerin yakınlarına çeşitli vesilelerle helikopterde gözlerinin bağlı olduğunu, Xursê köyünde indirildiklerini, 35 gün orada tutulduklarını ve işkence gördüklerini, daha sonra kendisini köye geri getirdiklerini, diğerlerine ne olduğunu bilmediğini, ancak bir keresinde İlhan ile Fikri Şen’in sesini duyduğunu, onların dayak yediğini ve sürekli “Bizi dövmeyin, öldürmeyin, biz sizi tanıyoruz.” dediklerini duyduğunu söylemiştir. Ancak müştekiler Mehmet Dayan’ın her sorana başka cevap vermesi nedeniyle bir şeyler bildiğini ama sakladığını düşündüklerini ifade etmişlerdir. Müştekiler ise çevreden yakınlarının helikopterden atılıp öldürüldükleri veya Gabar dağındaki bazı çukurlara gömüldükleri yönünde iddiaların bulunduğunu ifade etmiştir.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre, yakınları gözaltına alınarak götürülen aile üyeleri çeşitli aralıklarla korucubaşı Bahattin Aktuğ ile iletişime geçerek yardımını istemişlerdir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, oğlu ilk gözlatına alındığında Bahattin Aktuğ’a giderek oğlunu sorduğunu, Aktuğ’un kendisine “Sen merak etme, ben elimden ne gelirse yapacağım.” dediğini, oğlu helikoptere bindikten sonra tekrar Bahattin Aktuğ ile görüşmeye gittiğini, Aktuğ’un kendisine “Oğlun beni dinlemedi, ben ona işbirliği yap dedim. Beni dinlemedi. Kaçmadı da, kaçsaydı böyle olmazdı.” dediğini, en son Bahattin Aktuğ’un oğlu Selahattin Aktuğ ile görüştüğünü, Selahattin Aktuğ’un kendisine “Artık oğlunuzu aramayın, gezmeyin, zannettiğim kadarıyla oğlunu öldürmüşler. Ondan ümidinizi kesin.” dediğini belirtmiştir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, Fındık taburunda görüştüğü Hasan Nefes adlı komutanın da kendisine “Eğer Şırnak’a götürülmüşlerse kurtarabiliriz; fakat eğer (Gabar Dağında bulunan ve TRT ismi verilen bir yeri kastederek) Seslice’ye götürülmüşlerse kesin ölmüşlerdir.” dediğini söylemiştir. Fatım Özer de 24.03.2009 tarihli ifadesinde, yakınlarının ilk gözaltına alındıkları gün Adle Şen’in korucubaşı Bahattin Aktuğ’un evine gittiğini, Bahattin Aktuğ’un orada Xursê köyündeki korucu Ahmet Özalp’i telsizle arayarak, “Bunlar sana geliyor, onlara iyi göz kulak ol.” dediğini, sonra Adle Şen’e dönüp “Eğer oğullarınızı lastikli helikopter alırsa öldürmezler, eğer demir ayaklı helikopter alırsa öldürebilirler.” dediğini, Özer, yakınları kaybolduktan yaklaşık iki ay sonra tekrar Bahattin Aktuğ’un evine giderek yardım istediklerini, eğer ölü ya da sağ olduklarına ilişkin bilgi verirse koruculuk yapacaklarını söylediklerini, Aktuğ’un “Eğer Selahattin Paşa’nın eline geçmişlerse öldürülmüşlerdir, ama yine de sorayım.” dediğini, orada olan bir üsteğmene durumu anlattığını, üsteğmenin de onlara “Anne ağlamayın, araştırdım oğullarınız şu an Diyarbakır’da.” dediğini, daha sonra Aktuğ’un konuyu araştırmak için tabura gittiğini ve telefonla eşini arayarak “O kadınlar eve gitsinler, paşanın kayıplardan haberi yok.” dediğini, daha sonra kimseden herhangi bir bilgi alamadıklarını belirtmiştir.

03.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2009 tarihinde Kuştepe ilçesinde yapılan kazılarda bulunan 13 adet kemikle bağlantılı olan ve Güçlükonak’ta gerçekleştiği ileri sürülen olayları 2009/546 numarası üzerinden ayrıca soruşturmaya karar vermiştir.

03.11.2009 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993-1994 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Bu kişiler, Celal Çürek, Uğur Alagöz, Baki Özdemir, Emra Çelik, Metin Çavdar, Bilgin Bengil, Hakan Ersoy, Kamil Erbaş, Mustafa Önden, Mustafa toy, Mehmet İşler, Yusuf Aydın, Şafak Güler, Hakan Bıyıklı, Seyhan Ok, Mehmet Bala, Salih Altan, Ersin Öz, Haldun Canatan’dir.

16.03.2010 tarihlinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, müştekilerin beyanları doğrultusunda, Mehmet Dayan’a ait olduğu ileri sürülen telefon numarasını aramış, Dayan’a yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında şikâyetçi olarak ifadesi alınacağından kimlik bilgileri ve adresi sorulmuş, Dayan bahsi geçen bilgileri Savcılığa vermiş, Kayseri’de ikamet ettiğini belirtmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı Talimat Bürosuna, 2009/546 numaralı soruşturma kapsamında Mehmet Dayan’ın şikâyetçi sıfatıyla müracaatının sağlanmasını, 1994 yılında meydan geldiği iddia edilen olaylar hakkında bilgisinin ayrıntılı olarak sorulmasını talep etmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığına Fikri Şen, İlhan İbak, Bahri Esenboğa, Ahmet Özer, Ahmet Özdemir ve Mehmet Dayan isimli şahısların öldürüldüğüne ya da kaçırıldığına ilişkin herhangi bir dosyanın bulunup bulunmadığı sorulmuş, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından cevaben gelen yazıda herhangi bir dosyanın bulunmadığı belirtilmiştir.

07.04.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı üzerine, Kayseri TEM Şube Müdürlüğü Mehmet Dayan’ın müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. Mehmet Dayan ifadesinde özetle, diğer müştekilerin iddialarını kabul etmediğini, olayın gerçekleştiği tarihte Fındık beldesinde olduğunu ancak helikoptere bildirilmediğini, bindirilenleri de görmediğini, kendisinin kaçırılıp işkence görmediğini, kimseden şikâyetçi olmadığını belirtmiştir.

10.01.2011 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 24.03.2010 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan ve çeşitli olaylarda adı geçen rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Buna göre; 14.12.1993 tarihinde Güçlükonak ilçesi Sağkol köyünde meydana gelen patlayıcı madde tuzaklama olayında yapılan tahkikat çerçevesinde Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul, Levent Emem; Güçlükonak Boyuncuk köyünde 22.07.1994 tarihinde meydana gelen devlet malına zarar verme olayında Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul; Güçlükonak ilçesi Damlabaşı köyünde 20.05.1994 tarihinde meydana gelen adam kaçırma olayında Hasan Yılmaz’ın isimlerinin ve imzalarının bulunduğu, yapılan tahkikatlardan bu kişilerin görev yaptığı tespit edilmiştir.

02.05.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 2009/430 ve 2009/546 numaralı soruşturmaların son durumu ile ilgili bilgi vermiş ve soruşturmaya nasıl devam edilmesi gerektiğine ilişkin hususların istinabe yoluyla bildirilmesini talep etmiştir.

04.05.2011 tarihinde CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıyla, tanık ve bilirkişi beyanları doğrultusunda bedenlerin bulunması muhtemel olan yerlerin krokisinin çizilmesi, mezar yerinin belirlenerek fethi kabir yapılması ve bedenlerden DNA incelemesi için uygun örneklerin alınarak emanet sırasına kaydedilmesini; yine bu Savcılığa bu iddialarla ilgili olarak başvuran kişilerden (maktullerin akrabalarından) DNA örneklerinin alınarak karşılaştırma için Adli Tıp Kurumuna gönderilmesini; bahsi geçen dosyalar kapsamında daha önce ölü muayenesi yapılan ve kimliği belli bedenlerle ilgili yeniden inceleme yapılmasını; bedenlerin bulunması halinde, tanık beyanları, kroki, mezar tespit tutanakları, Adli Tıp Raporları ile birlikte evrakın tefrik edilerek fezlekeye bağlanıp CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini, bedeni bulunamayanlarla ilgili soruşturmaların Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesini talep etmiştir.

15.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığına yazdığı yazıda, 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığının 03.11.2009 tarihinde gönderdiği personel listesinin eksik olduğunu, personel listesinin bir kısmının sadece 1994 ve sonrasına ait olduğunu belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 01.01.1993-31.12.1994 tarihleri arasında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı ve bağlı karakollarda görev yapan personellerin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, ilgili tarih aralığında komutanlığa bağlı karakolların isimleri, mevkileri, sorumluluk bölgeleri ve personellerinin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, her birim için ayrı ayrı rapor hazırlanmasını ve hazırlanacak evrakın eksiksiz olarak ve yeniden tekide mahal vermeksizin ivedi olarak Savcılığa gönderilmesini talep etmiştir.

Belirsiz bir tarihte Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar personel listesi göndermiştir. Listede bulunan kişiler, Emrah Çelik, Mehmet Bala, Ersin Öz, Uğur Alagöz, Metin Çavdar, Kamil Erbaş, Hakan Bıyıklı, Mustafa Toy, Bilgin Bengil, Mustafa Önden, Salih Altan, Mehmet Turali, Baki Özdemir, Hakan Ersoy, Seyhan Ok, Nihat Gürbüz’dür.

16.03.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2012/117 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Fezlekede, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 1996/515 numaralı dosyasına esas olmak üzere, Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde 1993-1998 yılları arasında adı geçen kişilerin askerler tarafından öldürüldükleri iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında; Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yalnızca Beşir Baskak, Mehmet Sait Şen, Abdullah Güler, Ahmet Güler, Ömer Çetin, Abdulhalim Baykara ve Asiye Baykara isimli kişilere ait olduğu iddia olunan mezarların tespit edilebildiği ve dolayısıyla sadece bu kişiler için fethi kabir işlemi yapıldığı belirtilmiştir. Bu tarihten itibaren soruşturma CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2012/1082 numaralı dosyaya kaydedilerek devam etmiştir.

17.10.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına* Ahmet Özer’in öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmaya ilişkin 2012/334 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Buna göre, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Fatım Özer’in 1994 yılında Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde eşi Ahmet Özer’in kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldüğü iddiası üzerine 2012/3124 numaralı soruşturma dosyasını açmış ancak yine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/546 numaralı soruşturması kapsamında Ahmet Özer’in öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma sonucunda 16.03.2012 tarih ve 2012/117 numaralı fezleke düzenlenmiş ve CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasına kaydedilmiştir. Fezlekede her iki dosyanın konusu ve tarafları aynı olduğundan ve soruşturmaya konu suç TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının görev ve yetki alanında kaldığından, soruşturmanın fezleke ile gönderilmesine karar verildiği ifade edilmiştir.

25.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği talimat yazısı ile cezaevinde tutuklu veya hükümlü olarak bulunan şüpheli Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasını talep etmiştir.

27.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığında Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Ali Eliş ifadesinde, 1988-2008 yılları arasında koruculuk yaptığını, 2008 yılında cinayet suçundan tutuklandığını ve hala cezaevinde olduğunu; 1994 yılının Ağustos ayında Fındık-Yarımca köyünden altı kişiden beşinin öldürülme olayını ilk defa duyduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte Ali Eliş bahsi geçen tarihlerde Güçlükonak ilçesinde yapılan operasyonlarla ilgili açıklamalar yapmış, Fındık köyündeki Jandarma Komutanı Faruk Yarbay’dan, Ahmet Özalp’ten, Nimet Nas’tan ve kendilerine nerelere operasyon yapmaları gerektiği hakkında bilgi veren eski PKK’li Mardin’li Osman’dan bahsetmiştir.

28.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır 2 No’lu Hakimliği SEGBİS sistemini kullanarak Ali Eliş’i şüpheli sıfatıyla sorgulamış ve bu şekilde zamanaşımı süresi kesilmiştir. Ali Eliş ifadesinde, bir önceki gün Savcılıkta verdiği beyanı aynen tekrar ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte şu anda henüz bildiği ve yaşadığı şeyleri söyleme cesaretini kendisinde bulamadığını, korucu olduğu dönemde kimseye zarar vermediğini, ancak hala güveni olmadığından bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini ifade etmiştir.

TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasını Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/816 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Daha sonra Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı da yetkisizlik kararı vererek dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1872 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı daha sonra ayırma kararı vererek dosyayı 2017/1898 soruşturma numarası üzerinden incelemeye başlamıştır.

* 02.07.2012 tarihinde 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun” ile Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan 250, 251 ve 252. maddelerindeki “özel görevli mahkemeler / özel yetkili savcılar” ile ilgili düzenleme CMK’dan kaldırılmış ve Terörle Mücadele Kanunun 10. Maddesi ile görevli mahkemeler ve savcılıklar oluşturulmuştur.

Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, Fikri Şen ve İlhan İbak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF I.I. I.S. K.E. AND A.O. v. TURKEY.pdf
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm

1994 yılı başlarında korucu olmayı reddeden Kırkağaç (Bênat) köyü askerlerce yakılmış, bunun üzerine Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, İlhan İbak ve Fikri Şen’in aileleri de dâhil tüm köy sakinleri Güçlükonak'a bağlı Fındık beldesine taşınmıştır. Ancak koruculuk dayatması devam etmiş ve korucu olmayı reddettikleri için köyün gençleri örgüte yardım ettikleri iddiasıyla gözaltına alınmaya devam etmiştir.

13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür.

Hükümetin AİHM’ne gönderdiği belgelerden anlaşıldığı üzere, 14.09.1994 ve 19.09.1994 tarihlerinde kaybedilenlerin akrabalarından ikisi Şırnak Jandarma Komutanlığına yakınlarının nerede olduğunu sormak için başvurmuşlardır. Kaybedilenlerin yakınları daha sonra Şırnak Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına, OHAL Valiliğine yakınlarının akıbetini araştırmak için birçok başvuru yapmıştır.

06.03.1995 tarihinde Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı kaybedilenlerin yakınları olan İ.Ş. ve İ.İ.’nin ve daha sonraki tarihlerde B.E. ve A.Ö.’nün ifadelerini almıştır. Ancak 12.06.1995 tarihinde, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı müştekilerin Astsubay Mustafa Pehlivan hakkında şikâyette bulunması ve adı geçen şüphelinin askeri personel olması gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığındaki Askeri Savcılığa göndermiştir.

23.06.1995 tarihinde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Astsubay Mustafa Pehlivan’ın Fındık 6. Jandarma Taburuna bağlı olduğunu belirterek yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılığa göndermiştir.

05.05.1995 tarihinde, İ.Ş. ve İ.İ., İnsan Hakları Derneğine başvurarak yakınlarının akıbetinin araştırılması konusunda yardım talebinde bulunmuşlardır.

13.02.1996 tarihinde Konya Bölge Jandarma Komutanlığına bağlı Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mustafa Pehlivan’ın ifadesi alınmıştır. Mustafa Pehlivan ifadesinde, 13.08.1994 tarihinde gerçekleştiği iddia edilen askeri operasyon ve bu operasyonda bahsi geçen kişilerin gözaltına alınması ile ilgili hiçbir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından, F.Ş, İ.İ., A.Ö., A.Ö., B.E., İ.Ş. ve İsmet İbak’ın ifadelerini almasını talep etmiştir. Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Jandarma Komutanlığından bu kişilerin yerlerinin ifade vermek üzere hazır edilmesini talep etmiştir. Güçlükonak Jandarma Komutanlığı, 09.07.1996 tarihli yazısında bu kişilerin iki yıl önce Fındık köyünü terk ederek Cizre’ye taşındıklarını, yeni adreslerinin bilinmediğini bildirmiştir.

14.08.1996 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Emniyet Bölge Müdürlüğünden bahsi geçen kişilerin ifadeleri alınmak üzere hazır edilmelerini talep etmiş ancak Cizre Emniyet Müdürlüğü adresleri tespit edememiştir. Bunun üzerine Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı askeri Savcılık, 06.12.1996, 03.03.1997 ve 12.05.1997 tarihlerinde Şırnak ve Eruh Cumhuriyet Başsavcılıklarına bu kişilerin bulunması için araştırmaların devam etmesi yönünde talimatlar göndermiştir.

18.03.1996 tarihinde, İlhan İlbak, Fikri Şen, Ahmet Özdemir ve Bahri Esenboğa’nın ailelerinin avukatı Oktay Bağatır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. 30.05.2000 tarihinde AİHM dosyayı kabul etmiş ve 22.08.2001 tarihinde taraflara yazdığı bir yazıyla dostane çözüme gitmelerini tavsiye etmiştir. 14.09.2001 tarihinde hükümetin önerdiği 34.000 Sterlin tazminat ile dostane çözüm avukat Oktay Bağatır tarafından kabul edilince, 06.11. 2001 tarihinde AİHM dostane çözüm kararı açıklanmıştır. Ancak avukat Oktay Bağatır ailelere dostane çözümden de tazminattan da bahsetmemiş, dokuz yıl sonra İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Emma Sinclair Webb’in ailelerle görüşmesi sırasında tesadüfen ortaya çıkan olay sonrasında aileler Şırnak Cumhuriyet Savcılığına Oktay Bağatır hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Aileler aynı zamanda avukat Oktay Bağatır’ın bağlı bulunduğu Batman Barosuna da olayla ilgili bir şikâyet dilekçesi göndererek disiplin soruşturması açılmasını istemiştir. 10.06.2011 tarihinde soruşturma sonlanmış ve “kısmen iddiaların doğrulanamaması kısmen de eylemin muahezeyi gerektirmemesi” sebebiyle kovuşturma izni verilmesi gerekli görülmemiştir.

24.03.2009 tarihinde, BOTAŞ kuyularının açılmasının ardından İlhan İbak’ın babası İsmet İbak, Ahmet Özer’in eşi Fatım Özer, Bahri Esenboğa’nın kardeşi Hatice Özdemir, Ahmet Özdemir’in eşi Taybet Özdemir ve Fikri Şen’in annesi Adle Şen Cizre Cumhuriyet Savcılığına başvurmuş ve aynı gün 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında müşteki sıfatıyla ifade vermişlerdir. Müştekiler yukarıda isimleri geçen görevli askerlerle birlikte, Bahattin Aktuğ’un, Selahattin Aktuğ’un ve olaydan sağ kurtulan Mehmet Dayan’ın ifadelerinin alınmasını talep etmiş ve Mehmet Dayan’a ait telefon numarasını Savcılığa sunmuşlardır.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre; 13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Fatım Özer’in 24.03.2009 tarihli ifadesine göre, köy baskınını Yüzbaşı Hasan Nefes, Yüzbaşı Namık Burhani ve Astsubay Mustafa Pehlivan adlı askerler komuta etmiş ve Xursê köyü korucuları (aralarından ikisinin adı Ahmet Özalp ve Mehmet Ali olarak belirtilmiştir) ile köyün muhtarı Ahmet Elitaş askerlere evlerin yerlerini göstererek yardımcı olmuştur.

Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür. Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre Mehmet Dayan kaybedilen kişilerin yakınlarına çeşitli vesilelerle helikopterde gözlerinin bağlı olduğunu, Xursê köyünde indirildiklerini, 35 gün orada tutulduklarını ve işkence gördüklerini, daha sonra kendisini köye geri getirdiklerini, diğerlerine ne olduğunu bilmediğini, ancak bir keresinde İlhan ile Fikri Şen’in sesini duyduğunu, onların dayak yediğini ve sürekli “Bizi dövmeyin, öldürmeyin, biz sizi tanıyoruz.” dediklerini duyduğunu söylemiştir. Ancak müştekiler Mehmet Dayan’ın her sorana başka cevap vermesi nedeniyle bir şeyler bildiğini ama sakladığını düşündüklerini ifade etmişlerdir. Müştekiler ise çevreden yakınlarının helikopterden atılıp öldürüldükleri veya Gabar dağındaki bazı çukurlara gömüldükleri yönünde iddiaların bulunduğunu ifade etmiştir.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre, yakınları gözaltına alınarak götürülen aile üyeleri çeşitli aralıklarla korucubaşı Bahattin Aktuğ ile iletişime geçerek yardımını istemişlerdir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, oğlu ilk gözlatına alındığında Bahattin Aktuğ’a giderek oğlunu sorduğunu, Aktuğ’un kendisine “Sen merak etme, ben elimden ne gelirse yapacağım.” dediğini, oğlu helikoptere bindikten sonra tekrar Bahattin Aktuğ ile görüşmeye gittiğini, Aktuğ’un kendisine “Oğlun beni dinlemedi, ben ona işbirliği yap dedim. Beni dinlemedi. Kaçmadı da, kaçsaydı böyle olmazdı.” dediğini, en son Bahattin Aktuğ’un oğlu Selahattin Aktuğ ile görüştüğünü, Selahattin Aktuğ’un kendisine “Artık oğlunuzu aramayın, gezmeyin, zannettiğim kadarıyla oğlunu öldürmüşler. Ondan ümidinizi kesin.” dediğini belirtmiştir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, Fındık taburunda görüştüğü Hasan Nefes adlı komutanın da kendisine “Eğer Şırnak’a götürülmüşlerse kurtarabiliriz; fakat eğer (Gabar Dağında bulunan ve TRT ismi verilen bir yeri kastederek) Seslice’ye götürülmüşlerse kesin ölmüşlerdir.” dediğini söylemiştir. Fatım Özer de 24.03.2009 tarihli ifadesinde, yakınlarının ilk gözaltına alındıkları gün Adle Şen’in korucubaşı Bahattin Aktuğ’un evine gittiğini, Bahattin Aktuğ’un orada Xursê köyündeki korucu Ahmet Özalp’i telsizle arayarak, “Bunlar sana geliyor, onlara iyi göz kulak ol.” dediğini, sonra Adle Şen’e dönüp “Eğer oğullarınızı lastikli helikopter alırsa öldürmezler, eğer demir ayaklı helikopter alırsa öldürebilirler.” dediğini, Özer, yakınları kaybolduktan yaklaşık iki ay sonra tekrar Bahattin Aktuğ’un evine giderek yardım istediklerini, eğer ölü ya da sağ olduklarına ilişkin bilgi verirse koruculuk yapacaklarını söylediklerini, Aktuğ’un “Eğer Selahattin Paşa’nın eline geçmişlerse öldürülmüşlerdir, ama yine de sorayım.” dediğini, orada olan bir üsteğmene durumu anlattığını, üsteğmenin de onlara “Anne ağlamayın, araştırdım oğullarınız şu an Diyarbakır’da.” dediğini, daha sonra Aktuğ’un konuyu araştırmak için tabura gittiğini ve telefonla eşini arayarak “O kadınlar eve gitsinler, paşanın kayıplardan haberi yok.” dediğini, daha sonra kimseden herhangi bir bilgi alamadıklarını belirtmiştir.

03.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2009 tarihinde Kuştepe ilçesinde yapılan kazılarda bulunan 13 adet kemikle bağlantılı olan ve Güçlükonak’ta gerçekleştiği ileri sürülen olayları 2009/546 numarası üzerinden ayrıca soruşturmaya karar vermiştir.

03.11.2009 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993-1994 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Bu kişiler, Celal Çürek, Uğur Alagöz, Baki Özdemir, Emra Çelik, Metin Çavdar, Bilgin Bengil, Hakan Ersoy, Kamil Erbaş, Mustafa Önden, Mustafa toy, Mehmet İşler, Yusuf Aydın, Şafak Güler, Hakan Bıyıklı, Seyhan Ok, Mehmet Bala, Salih Altan, Ersin Öz, Haldun Canatan’dir.

16.03.2010 tarihlinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, müştekilerin beyanları doğrultusunda, Mehmet Dayan’a ait olduğu ileri sürülen telefon numarasını aramış, Dayan’a yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında şikâyetçi olarak ifadesi alınacağından kimlik bilgileri ve adresi sorulmuş, Dayan bahsi geçen bilgileri Savcılığa vermiş, Kayseri’de ikamet ettiğini belirtmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı Talimat Bürosuna, 2009/546 numaralı soruşturma kapsamında Mehmet Dayan’ın şikâyetçi sıfatıyla müracaatının sağlanmasını, 1994 yılında meydan geldiği iddia edilen olaylar hakkında bilgisinin ayrıntılı olarak sorulmasını talep etmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığına Fikri Şen, İlhan İbak, Bahri Esenboğa, Ahmet Özer, Ahmet Özdemir ve Mehmet Dayan isimli şahısların öldürüldüğüne ya da kaçırıldığına ilişkin herhangi bir dosyanın bulunup bulunmadığı sorulmuş, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından cevaben gelen yazıda herhangi bir dosyanın bulunmadığı belirtilmiştir.

07.04.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı üzerine, Kayseri TEM Şube Müdürlüğü Mehmet Dayan’ın müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. Mehmet Dayan ifadesinde özetle, diğer müştekilerin iddialarını kabul etmediğini, olayın gerçekleştiği tarihte Fındık beldesinde olduğunu ancak helikoptere bildirilmediğini, bindirilenleri de görmediğini, kendisinin kaçırılıp işkence görmediğini, kimseden şikâyetçi olmadığını belirtmiştir.

10.01.2011 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 24.03.2010 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan ve çeşitli olaylarda adı geçen rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Buna göre; 14.12.1993 tarihinde Güçlükonak ilçesi Sağkol köyünde meydana gelen patlayıcı madde tuzaklama olayında yapılan tahkikat çerçevesinde Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul, Levent Emem; Güçlükonak Boyuncuk köyünde 22.07.1994 tarihinde meydana gelen devlet malına zarar verme olayında Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul; Güçlükonak ilçesi Damlabaşı köyünde 20.05.1994 tarihinde meydana gelen adam kaçırma olayında Hasan Yılmaz’ın isimlerinin ve imzalarının bulunduğu, yapılan tahkikatlardan bu kişilerin görev yaptığı tespit edilmiştir.

02.05.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 2009/430 ve 2009/546 numaralı soruşturmaların son durumu ile ilgili bilgi vermiş ve soruşturmaya nasıl devam edilmesi gerektiğine ilişkin hususların istinabe yoluyla bildirilmesini talep etmiştir.

04.05.2011 tarihinde CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıyla, tanık ve bilirkişi beyanları doğrultusunda bedenlerin bulunması muhtemel olan yerlerin krokisinin çizilmesi, mezar yerinin belirlenerek fethi kabir yapılması ve bedenlerden DNA incelemesi için uygun örneklerin alınarak emanet sırasına kaydedilmesini; yine bu Savcılığa bu iddialarla ilgili olarak başvuran kişilerden (maktullerin akrabalarından) DNA örneklerinin alınarak karşılaştırma için Adli Tıp Kurumuna gönderilmesini; bahsi geçen dosyalar kapsamında daha önce ölü muayenesi yapılan ve kimliği belli bedenlerle ilgili yeniden inceleme yapılmasını; bedenlerin bulunması halinde, tanık beyanları, kroki, mezar tespit tutanakları, Adli Tıp Raporları ile birlikte evrakın tefrik edilerek fezlekeye bağlanıp CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini, bedeni bulunamayanlarla ilgili soruşturmaların Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesini talep etmiştir.

15.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığına yazdığı yazıda, 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığının 03.11.2009 tarihinde gönderdiği personel listesinin eksik olduğunu, personel listesinin bir kısmının sadece 1994 ve sonrasına ait olduğunu belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 01.01.1993-31.12.1994 tarihleri arasında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı ve bağlı karakollarda görev yapan personellerin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, ilgili tarih aralığında komutanlığa bağlı karakolların isimleri, mevkileri, sorumluluk bölgeleri ve personellerinin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, her birim için ayrı ayrı rapor hazırlanmasını ve hazırlanacak evrakın eksiksiz olarak ve yeniden tekide mahal vermeksizin ivedi olarak Savcılığa gönderilmesini talep etmiştir.

Belirsiz bir tarihte Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar personel listesi göndermiştir. Listede bulunan kişiler, Emrah Çelik, Mehmet Bala, Ersin Öz, Uğur Alagöz, Metin Çavdar, Kamil Erbaş, Hakan Bıyıklı, Mustafa Toy, Bilgin Bengil, Mustafa Önden, Salih Altan, Mehmet Turali, Baki Özdemir, Hakan Ersoy, Seyhan Ok, Nihat Gürbüz’dür.

16.03.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2012/117 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Fezlekede, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 1996/515 numaralı dosyasına esas olmak üzere, Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde 1993-1998 yılları arasında adı geçen kişilerin askerler tarafından öldürüldükleri iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında; Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yalnızca Beşir Baskak, Mehmet Sait Şen, Abdullah Güler, Ahmet Güler, Ömer Çetin, Abdulhalim Baykara ve Asiye Baykara isimli kişilere ait olduğu iddia olunan mezarların tespit edilebildiği ve dolayısıyla sadece bu kişiler için fethi kabir işlemi yapıldığı belirtilmiştir. Bu tarihten itibaren soruşturma CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2012/1082 numaralı dosyaya kaydedilerek devam etmiştir.

17.10.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına* Ahmet Özer’in öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmaya ilişkin 2012/334 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Buna göre, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Fatım Özer’in 1994 yılında Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde eşi Ahmet Özer’in kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldüğü iddiası üzerine 2012/3124 numaralı soruşturma dosyasını açmış ancak yine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/546 numaralı soruşturması kapsamında Ahmet Özer’in öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma sonucunda 16.03.2012 tarih ve 2012/117 numaralı fezleke düzenlenmiş ve CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasına kaydedilmiştir. Fezlekede her iki dosyanın konusu ve tarafları aynı olduğundan ve soruşturmaya konu suç TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının görev ve yetki alanında kaldığından, soruşturmanın fezleke ile gönderilmesine karar verildiği ifade edilmiştir.

25.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği talimat yazısı ile cezaevinde tutuklu veya hükümlü olarak bulunan şüpheli Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasını talep etmiştir.

27.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığında Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Ali Eliş ifadesinde, 1988-2008 yılları arasında koruculuk yaptığını, 2008 yılında cinayet suçundan tutuklandığını ve hala cezaevinde olduğunu; 1994 yılının Ağustos ayında Fındık-Yarımca köyünden altı kişiden beşinin öldürülme olayını ilk defa duyduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte Ali Eliş bahsi geçen tarihlerde Güçlükonak ilçesinde yapılan operasyonlarla ilgili açıklamalar yapmış, Fındık köyündeki Jandarma Komutanı Faruk Yarbay’dan, Ahmet Özalp’ten, Nimet Nas’tan ve kendilerine nerelere operasyon yapmaları gerektiği hakkında bilgi veren eski PKK’li Mardin’li Osman’dan bahsetmiştir.

28.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır 2 No’lu Hakimliği SEGBİS sistemini kullanarak Ali Eliş’i şüpheli sıfatıyla sorgulamış ve bu şekilde zamanaşımı süresi kesilmiştir. Ali Eliş ifadesinde, bir önceki gün Savcılıkta verdiği beyanı aynen tekrar ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte şu anda henüz bildiği ve yaşadığı şeyleri söyleme cesaretini kendisinde bulamadığını, korucu olduğu dönemde kimseye zarar vermediğini, ancak hala güveni olmadığından bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini ifade etmiştir.

TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasını Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/816 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Daha sonra Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı da yetkisizlik kararı vererek dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1872 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı daha sonra ayırma kararı vererek dosyayı 2017/1898 soruşturma numarası üzerinden incelemeye başlamıştır.

* 02.07.2012 tarihinde 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun” ile Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan 250, 251 ve 252. maddelerindeki “özel görevli mahkemeler / özel yetkili savcılar” ile ilgili düzenleme CMK’dan kaldırılmış ve Terörle Mücadele Kanunun 10. Maddesi ile görevli mahkemeler ve savcılıklar oluşturulmuştur.

Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, Fikri Şen ve İlhan İbak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF I.I. I.S. K.E. AND A.O. v. TURKEY.pdf
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm

1994 yılı başlarında korucu olmayı reddeden Kırkağaç (Bênat) köyü askerlerce yakılmış, bunun üzerine Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, İlhan İbak ve Fikri Şen’in aileleri de dâhil tüm köy sakinleri Güçlükonak'a bağlı Fındık beldesine taşınmıştır. Ancak koruculuk dayatması devam etmiş ve korucu olmayı reddettikleri için köyün gençleri örgüte yardım ettikleri iddiasıyla gözaltına alınmaya devam etmiştir.

13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür.

Hükümetin AİHM’ne gönderdiği belgelerden anlaşıldığı üzere, 14.09.1994 ve 19.09.1994 tarihlerinde kaybedilenlerin akrabalarından ikisi Şırnak Jandarma Komutanlığına yakınlarının nerede olduğunu sormak için başvurmuşlardır. Kaybedilenlerin yakınları daha sonra Şırnak Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına, OHAL Valiliğine yakınlarının akıbetini araştırmak için birçok başvuru yapmıştır.

06.03.1995 tarihinde Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı kaybedilenlerin yakınları olan İ.Ş. ve İ.İ.’nin ve daha sonraki tarihlerde B.E. ve A.Ö.’nün ifadelerini almıştır. Ancak 12.06.1995 tarihinde, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı müştekilerin Astsubay Mustafa Pehlivan hakkında şikâyette bulunması ve adı geçen şüphelinin askeri personel olması gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığındaki Askeri Savcılığa göndermiştir.

23.06.1995 tarihinde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Astsubay Mustafa Pehlivan’ın Fındık 6. Jandarma Taburuna bağlı olduğunu belirterek yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılığa göndermiştir.

05.05.1995 tarihinde, İ.Ş. ve İ.İ., İnsan Hakları Derneğine başvurarak yakınlarının akıbetinin araştırılması konusunda yardım talebinde bulunmuşlardır.

13.02.1996 tarihinde Konya Bölge Jandarma Komutanlığına bağlı Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mustafa Pehlivan’ın ifadesi alınmıştır. Mustafa Pehlivan ifadesinde, 13.08.1994 tarihinde gerçekleştiği iddia edilen askeri operasyon ve bu operasyonda bahsi geçen kişilerin gözaltına alınması ile ilgili hiçbir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından, F.Ş, İ.İ., A.Ö., A.Ö., B.E., İ.Ş. ve İsmet İbak’ın ifadelerini almasını talep etmiştir. Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Jandarma Komutanlığından bu kişilerin yerlerinin ifade vermek üzere hazır edilmesini talep etmiştir. Güçlükonak Jandarma Komutanlığı, 09.07.1996 tarihli yazısında bu kişilerin iki yıl önce Fındık köyünü terk ederek Cizre’ye taşındıklarını, yeni adreslerinin bilinmediğini bildirmiştir.

14.08.1996 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Emniyet Bölge Müdürlüğünden bahsi geçen kişilerin ifadeleri alınmak üzere hazır edilmelerini talep etmiş ancak Cizre Emniyet Müdürlüğü adresleri tespit edememiştir. Bunun üzerine Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı askeri Savcılık, 06.12.1996, 03.03.1997 ve 12.05.1997 tarihlerinde Şırnak ve Eruh Cumhuriyet Başsavcılıklarına bu kişilerin bulunması için araştırmaların devam etmesi yönünde talimatlar göndermiştir.

18.03.1996 tarihinde, İlhan İlbak, Fikri Şen, Ahmet Özdemir ve Bahri Esenboğa’nın ailelerinin avukatı Oktay Bağatır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. 30.05.2000 tarihinde AİHM dosyayı kabul etmiş ve 22.08.2001 tarihinde taraflara yazdığı bir yazıyla dostane çözüme gitmelerini tavsiye etmiştir. 14.09.2001 tarihinde hükümetin önerdiği 34.000 Sterlin tazminat ile dostane çözüm avukat Oktay Bağatır tarafından kabul edilince, 06.11. 2001 tarihinde AİHM dostane çözüm kararı açıklanmıştır. Ancak avukat Oktay Bağatır ailelere dostane çözümden de tazminattan da bahsetmemiş, dokuz yıl sonra İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Emma Sinclair Webb’in ailelerle görüşmesi sırasında tesadüfen ortaya çıkan olay sonrasında aileler Şırnak Cumhuriyet Savcılığına Oktay Bağatır hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Aileler aynı zamanda avukat Oktay Bağatır’ın bağlı bulunduğu Batman Barosuna da olayla ilgili bir şikâyet dilekçesi göndererek disiplin soruşturması açılmasını istemiştir. 10.06.2011 tarihinde soruşturma sonlanmış ve “kısmen iddiaların doğrulanamaması kısmen de eylemin muahezeyi gerektirmemesi” sebebiyle kovuşturma izni verilmesi gerekli görülmemiştir.

24.03.2009 tarihinde, BOTAŞ kuyularının açılmasının ardından İlhan İbak’ın babası İsmet İbak, Ahmet Özer’in eşi Fatım Özer, Bahri Esenboğa’nın kardeşi Hatice Özdemir, Ahmet Özdemir’in eşi Taybet Özdemir ve Fikri Şen’in annesi Adle Şen Cizre Cumhuriyet Savcılığına başvurmuş ve aynı gün 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında müşteki sıfatıyla ifade vermişlerdir. Müştekiler yukarıda isimleri geçen görevli askerlerle birlikte, Bahattin Aktuğ’un, Selahattin Aktuğ’un ve olaydan sağ kurtulan Mehmet Dayan’ın ifadelerinin alınmasını talep etmiş ve Mehmet Dayan’a ait telefon numarasını Savcılığa sunmuşlardır.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre; 13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Fatım Özer’in 24.03.2009 tarihli ifadesine göre, köy baskınını Yüzbaşı Hasan Nefes, Yüzbaşı Namık Burhani ve Astsubay Mustafa Pehlivan adlı askerler komuta etmiş ve Xursê köyü korucuları (aralarından ikisinin adı Ahmet Özalp ve Mehmet Ali olarak belirtilmiştir) ile köyün muhtarı Ahmet Elitaş askerlere evlerin yerlerini göstererek yardımcı olmuştur.

Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür. Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre Mehmet Dayan kaybedilen kişilerin yakınlarına çeşitli vesilelerle helikopterde gözlerinin bağlı olduğunu, Xursê köyünde indirildiklerini, 35 gün orada tutulduklarını ve işkence gördüklerini, daha sonra kendisini köye geri getirdiklerini, diğerlerine ne olduğunu bilmediğini, ancak bir keresinde İlhan ile Fikri Şen’in sesini duyduğunu, onların dayak yediğini ve sürekli “Bizi dövmeyin, öldürmeyin, biz sizi tanıyoruz.” dediklerini duyduğunu söylemiştir. Ancak müştekiler Mehmet Dayan’ın her sorana başka cevap vermesi nedeniyle bir şeyler bildiğini ama sakladığını düşündüklerini ifade etmişlerdir. Müştekiler ise çevreden yakınlarının helikopterden atılıp öldürüldükleri veya Gabar dağındaki bazı çukurlara gömüldükleri yönünde iddiaların bulunduğunu ifade etmiştir.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre, yakınları gözaltına alınarak götürülen aile üyeleri çeşitli aralıklarla korucubaşı Bahattin Aktuğ ile iletişime geçerek yardımını istemişlerdir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, oğlu ilk gözlatına alındığında Bahattin Aktuğ’a giderek oğlunu sorduğunu, Aktuğ’un kendisine “Sen merak etme, ben elimden ne gelirse yapacağım.” dediğini, oğlu helikoptere bindikten sonra tekrar Bahattin Aktuğ ile görüşmeye gittiğini, Aktuğ’un kendisine “Oğlun beni dinlemedi, ben ona işbirliği yap dedim. Beni dinlemedi. Kaçmadı da, kaçsaydı böyle olmazdı.” dediğini, en son Bahattin Aktuğ’un oğlu Selahattin Aktuğ ile görüştüğünü, Selahattin Aktuğ’un kendisine “Artık oğlunuzu aramayın, gezmeyin, zannettiğim kadarıyla oğlunu öldürmüşler. Ondan ümidinizi kesin.” dediğini belirtmiştir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, Fındık taburunda görüştüğü Hasan Nefes adlı komutanın da kendisine “Eğer Şırnak’a götürülmüşlerse kurtarabiliriz; fakat eğer (Gabar Dağında bulunan ve TRT ismi verilen bir yeri kastederek) Seslice’ye götürülmüşlerse kesin ölmüşlerdir.” dediğini söylemiştir. Fatım Özer de 24.03.2009 tarihli ifadesinde, yakınlarının ilk gözaltına alındıkları gün Adle Şen’in korucubaşı Bahattin Aktuğ’un evine gittiğini, Bahattin Aktuğ’un orada Xursê köyündeki korucu Ahmet Özalp’i telsizle arayarak, “Bunlar sana geliyor, onlara iyi göz kulak ol.” dediğini, sonra Adle Şen’e dönüp “Eğer oğullarınızı lastikli helikopter alırsa öldürmezler, eğer demir ayaklı helikopter alırsa öldürebilirler.” dediğini, Özer, yakınları kaybolduktan yaklaşık iki ay sonra tekrar Bahattin Aktuğ’un evine giderek yardım istediklerini, eğer ölü ya da sağ olduklarına ilişkin bilgi verirse koruculuk yapacaklarını söylediklerini, Aktuğ’un “Eğer Selahattin Paşa’nın eline geçmişlerse öldürülmüşlerdir, ama yine de sorayım.” dediğini, orada olan bir üsteğmene durumu anlattığını, üsteğmenin de onlara “Anne ağlamayın, araştırdım oğullarınız şu an Diyarbakır’da.” dediğini, daha sonra Aktuğ’un konuyu araştırmak için tabura gittiğini ve telefonla eşini arayarak “O kadınlar eve gitsinler, paşanın kayıplardan haberi yok.” dediğini, daha sonra kimseden herhangi bir bilgi alamadıklarını belirtmiştir.

03.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2009 tarihinde Kuştepe ilçesinde yapılan kazılarda bulunan 13 adet kemikle bağlantılı olan ve Güçlükonak’ta gerçekleştiği ileri sürülen olayları 2009/546 numarası üzerinden ayrıca soruşturmaya karar vermiştir.

03.11.2009 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993-1994 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Bu kişiler, Celal Çürek, Uğur Alagöz, Baki Özdemir, Emra Çelik, Metin Çavdar, Bilgin Bengil, Hakan Ersoy, Kamil Erbaş, Mustafa Önden, Mustafa toy, Mehmet İşler, Yusuf Aydın, Şafak Güler, Hakan Bıyıklı, Seyhan Ok, Mehmet Bala, Salih Altan, Ersin Öz, Haldun Canatan’dir.

16.03.2010 tarihlinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, müştekilerin beyanları doğrultusunda, Mehmet Dayan’a ait olduğu ileri sürülen telefon numarasını aramış, Dayan’a yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında şikâyetçi olarak ifadesi alınacağından kimlik bilgileri ve adresi sorulmuş, Dayan bahsi geçen bilgileri Savcılığa vermiş, Kayseri’de ikamet ettiğini belirtmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı Talimat Bürosuna, 2009/546 numaralı soruşturma kapsamında Mehmet Dayan’ın şikâyetçi sıfatıyla müracaatının sağlanmasını, 1994 yılında meydan geldiği iddia edilen olaylar hakkında bilgisinin ayrıntılı olarak sorulmasını talep etmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığına Fikri Şen, İlhan İbak, Bahri Esenboğa, Ahmet Özer, Ahmet Özdemir ve Mehmet Dayan isimli şahısların öldürüldüğüne ya da kaçırıldığına ilişkin herhangi bir dosyanın bulunup bulunmadığı sorulmuş, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından cevaben gelen yazıda herhangi bir dosyanın bulunmadığı belirtilmiştir.

07.04.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı üzerine, Kayseri TEM Şube Müdürlüğü Mehmet Dayan’ın müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. Mehmet Dayan ifadesinde özetle, diğer müştekilerin iddialarını kabul etmediğini, olayın gerçekleştiği tarihte Fındık beldesinde olduğunu ancak helikoptere bildirilmediğini, bindirilenleri de görmediğini, kendisinin kaçırılıp işkence görmediğini, kimseden şikâyetçi olmadığını belirtmiştir.

10.01.2011 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 24.03.2010 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan ve çeşitli olaylarda adı geçen rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Buna göre; 14.12.1993 tarihinde Güçlükonak ilçesi Sağkol köyünde meydana gelen patlayıcı madde tuzaklama olayında yapılan tahkikat çerçevesinde Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul, Levent Emem; Güçlükonak Boyuncuk köyünde 22.07.1994 tarihinde meydana gelen devlet malına zarar verme olayında Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul; Güçlükonak ilçesi Damlabaşı köyünde 20.05.1994 tarihinde meydana gelen adam kaçırma olayında Hasan Yılmaz’ın isimlerinin ve imzalarının bulunduğu, yapılan tahkikatlardan bu kişilerin görev yaptığı tespit edilmiştir.

02.05.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 2009/430 ve 2009/546 numaralı soruşturmaların son durumu ile ilgili bilgi vermiş ve soruşturmaya nasıl devam edilmesi gerektiğine ilişkin hususların istinabe yoluyla bildirilmesini talep etmiştir.

04.05.2011 tarihinde CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıyla, tanık ve bilirkişi beyanları doğrultusunda bedenlerin bulunması muhtemel olan yerlerin krokisinin çizilmesi, mezar yerinin belirlenerek fethi kabir yapılması ve bedenlerden DNA incelemesi için uygun örneklerin alınarak emanet sırasına kaydedilmesini; yine bu Savcılığa bu iddialarla ilgili olarak başvuran kişilerden (maktullerin akrabalarından) DNA örneklerinin alınarak karşılaştırma için Adli Tıp Kurumuna gönderilmesini; bahsi geçen dosyalar kapsamında daha önce ölü muayenesi yapılan ve kimliği belli bedenlerle ilgili yeniden inceleme yapılmasını; bedenlerin bulunması halinde, tanık beyanları, kroki, mezar tespit tutanakları, Adli Tıp Raporları ile birlikte evrakın tefrik edilerek fezlekeye bağlanıp CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini, bedeni bulunamayanlarla ilgili soruşturmaların Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesini talep etmiştir.

15.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığına yazdığı yazıda, 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığının 03.11.2009 tarihinde gönderdiği personel listesinin eksik olduğunu, personel listesinin bir kısmının sadece 1994 ve sonrasına ait olduğunu belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 01.01.1993-31.12.1994 tarihleri arasında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı ve bağlı karakollarda görev yapan personellerin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, ilgili tarih aralığında komutanlığa bağlı karakolların isimleri, mevkileri, sorumluluk bölgeleri ve personellerinin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, her birim için ayrı ayrı rapor hazırlanmasını ve hazırlanacak evrakın eksiksiz olarak ve yeniden tekide mahal vermeksizin ivedi olarak Savcılığa gönderilmesini talep etmiştir.

Belirsiz bir tarihte Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar personel listesi göndermiştir. Listede bulunan kişiler, Emrah Çelik, Mehmet Bala, Ersin Öz, Uğur Alagöz, Metin Çavdar, Kamil Erbaş, Hakan Bıyıklı, Mustafa Toy, Bilgin Bengil, Mustafa Önden, Salih Altan, Mehmet Turali, Baki Özdemir, Hakan Ersoy, Seyhan Ok, Nihat Gürbüz’dür.

16.03.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2012/117 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Fezlekede, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 1996/515 numaralı dosyasına esas olmak üzere, Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde 1993-1998 yılları arasında adı geçen kişilerin askerler tarafından öldürüldükleri iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında; Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yalnızca Beşir Baskak, Mehmet Sait Şen, Abdullah Güler, Ahmet Güler, Ömer Çetin, Abdulhalim Baykara ve Asiye Baykara isimli kişilere ait olduğu iddia olunan mezarların tespit edilebildiği ve dolayısıyla sadece bu kişiler için fethi kabir işlemi yapıldığı belirtilmiştir. Bu tarihten itibaren soruşturma CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2012/1082 numaralı dosyaya kaydedilerek devam etmiştir.

17.10.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına* Ahmet Özer’in öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmaya ilişkin 2012/334 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Buna göre, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Fatım Özer’in 1994 yılında Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde eşi Ahmet Özer’in kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldüğü iddiası üzerine 2012/3124 numaralı soruşturma dosyasını açmış ancak yine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/546 numaralı soruşturması kapsamında Ahmet Özer’in öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma sonucunda 16.03.2012 tarih ve 2012/117 numaralı fezleke düzenlenmiş ve CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasına kaydedilmiştir. Fezlekede her iki dosyanın konusu ve tarafları aynı olduğundan ve soruşturmaya konu suç TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının görev ve yetki alanında kaldığından, soruşturmanın fezleke ile gönderilmesine karar verildiği ifade edilmiştir.

25.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği talimat yazısı ile cezaevinde tutuklu veya hükümlü olarak bulunan şüpheli Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasını talep etmiştir.

27.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığında Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Ali Eliş ifadesinde, 1988-2008 yılları arasında koruculuk yaptığını, 2008 yılında cinayet suçundan tutuklandığını ve hala cezaevinde olduğunu; 1994 yılının Ağustos ayında Fındık-Yarımca köyünden altı kişiden beşinin öldürülme olayını ilk defa duyduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte Ali Eliş bahsi geçen tarihlerde Güçlükonak ilçesinde yapılan operasyonlarla ilgili açıklamalar yapmış, Fındık köyündeki Jandarma Komutanı Faruk Yarbay’dan, Ahmet Özalp’ten, Nimet Nas’tan ve kendilerine nerelere operasyon yapmaları gerektiği hakkında bilgi veren eski PKK’li Mardin’li Osman’dan bahsetmiştir.

28.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır 2 No’lu Hakimliği SEGBİS sistemini kullanarak Ali Eliş’i şüpheli sıfatıyla sorgulamış ve bu şekilde zamanaşımı süresi kesilmiştir. Ali Eliş ifadesinde, bir önceki gün Savcılıkta verdiği beyanı aynen tekrar ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte şu anda henüz bildiği ve yaşadığı şeyleri söyleme cesaretini kendisinde bulamadığını, korucu olduğu dönemde kimseye zarar vermediğini, ancak hala güveni olmadığından bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini ifade etmiştir.

TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasını Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/816 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Daha sonra Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı da yetkisizlik kararı vererek dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1872 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı daha sonra ayırma kararı vererek dosyayı 2017/1898 soruşturma numarası üzerinden incelemeye başlamıştır.

* 02.07.2012 tarihinde 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun” ile Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan 250, 251 ve 252. maddelerindeki “özel görevli mahkemeler / özel yetkili savcılar” ile ilgili düzenleme CMK’dan kaldırılmış ve Terörle Mücadele Kanunun 10. Maddesi ile görevli mahkemeler ve savcılıklar oluşturulmuştur.

Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, Fikri Şen ve İlhan İbak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1994 yılı başlarında korucu olmayı reddeden Kırkağaç (Bênat) köyü askerlerce yakılmış, bunun üzerine Ahmet Özdemir, Ahmet Özer, Bahri Esenboğa, İlhan İbak ve Fikri Şen’in aileleri de dâhil tüm köy sakinleri Güçlükonak'a bağlı Fındık beldesine taşınmıştır. Ancak koruculuk dayatması devam etmiş ve korucu olmayı reddettikleri için köyün gençleri örgüte yardım ettikleri iddiasıyla gözaltına alınmaya devam etmiştir.

13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür.

Hükümetin AİHM’ne gönderdiği belgelerden anlaşıldığı üzere, 14.09.1994 ve 19.09.1994 tarihlerinde kaybedilenlerin akrabalarından ikisi Şırnak Jandarma Komutanlığına yakınlarının nerede olduğunu sormak için başvurmuşlardır. Kaybedilenlerin yakınları daha sonra Şırnak Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına, OHAL Valiliğine yakınlarının akıbetini araştırmak için birçok başvuru yapmıştır.

06.03.1995 tarihinde Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı kaybedilenlerin yakınları olan İ.Ş. ve İ.İ.’nin ve daha sonraki tarihlerde B.E. ve A.Ö.’nün ifadelerini almıştır. Ancak 12.06.1995 tarihinde, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı müştekilerin Astsubay Mustafa Pehlivan hakkında şikâyette bulunması ve adı geçen şüphelinin askeri personel olması gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığındaki Askeri Savcılığa göndermiştir.

23.06.1995 tarihinde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Astsubay Mustafa Pehlivan’ın Fındık 6. Jandarma Taburuna bağlı olduğunu belirterek yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılığa göndermiştir.

05.05.1995 tarihinde, İ.Ş. ve İ.İ., İnsan Hakları Derneğine başvurarak yakınlarının akıbetinin araştırılması konusunda yardım talebinde bulunmuşlardır.

13.02.1996 tarihinde Konya Bölge Jandarma Komutanlığına bağlı Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Mustafa Pehlivan’ın ifadesi alınmıştır. Mustafa Pehlivan ifadesinde, 13.08.1994 tarihinde gerçekleştiği iddia edilen askeri operasyon ve bu operasyonda bahsi geçen kişilerin gözaltına alınması ile ilgili hiçbir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Askeri Savcılık, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından, F.Ş, İ.İ., A.Ö., A.Ö., B.E., İ.Ş. ve İsmet İbak’ın ifadelerini almasını talep etmiştir. Eruh Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Jandarma Komutanlığından bu kişilerin yerlerinin ifade vermek üzere hazır edilmesini talep etmiştir. Güçlükonak Jandarma Komutanlığı, 09.07.1996 tarihli yazısında bu kişilerin iki yıl önce Fındık köyünü terk ederek Cizre’ye taşındıklarını, yeni adreslerinin bilinmediğini bildirmiştir.

14.08.1996 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Emniyet Bölge Müdürlüğünden bahsi geçen kişilerin ifadeleri alınmak üzere hazır edilmelerini talep etmiş ancak Cizre Emniyet Müdürlüğü adresleri tespit edememiştir. Bunun üzerine Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı askeri Savcılık, 06.12.1996, 03.03.1997 ve 12.05.1997 tarihlerinde Şırnak ve Eruh Cumhuriyet Başsavcılıklarına bu kişilerin bulunması için araştırmaların devam etmesi yönünde talimatlar göndermiştir.

18.03.1996 tarihinde, İlhan İlbak, Fikri Şen, Ahmet Özdemir ve Bahri Esenboğa’nın ailelerinin avukatı Oktay Bağatır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. 30.05.2000 tarihinde AİHM dosyayı kabul etmiş ve 22.08.2001 tarihinde taraflara yazdığı bir yazıyla dostane çözüme gitmelerini tavsiye etmiştir. 14.09.2001 tarihinde hükümetin önerdiği 34.000 Sterlin tazminat ile dostane çözüm avukat Oktay Bağatır tarafından kabul edilince, 06.11. 2001 tarihinde AİHM dostane çözüm kararı açıklanmıştır. Ancak avukat Oktay Bağatır ailelere dostane çözümden de tazminattan da bahsetmemiş, dokuz yıl sonra İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Emma Sinclair Webb’in ailelerle görüşmesi sırasında tesadüfen ortaya çıkan olay sonrasında aileler Şırnak Cumhuriyet Savcılığına Oktay Bağatır hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Aileler aynı zamanda avukat Oktay Bağatır’ın bağlı bulunduğu Batman Barosuna da olayla ilgili bir şikâyet dilekçesi göndererek disiplin soruşturması açılmasını istemiştir. 10.06.2011 tarihinde soruşturma sonlanmış ve “kısmen iddiaların doğrulanamaması kısmen de eylemin muahezeyi gerektirmemesi” sebebiyle kovuşturma izni verilmesi gerekli görülmemiştir.

24.03.2009 tarihinde, BOTAŞ kuyularının açılmasının ardından İlhan İbak’ın babası İsmet İbak, Ahmet Özer’in eşi Fatım Özer, Bahri Esenboğa’nın kardeşi Hatice Özdemir, Ahmet Özdemir’in eşi Taybet Özdemir ve Fikri Şen’in annesi Adle Şen Cizre Cumhuriyet Savcılığına başvurmuş ve aynı gün 2009/430 numaralı soruşturma dosyası kapsamında müşteki sıfatıyla ifade vermişlerdir. Müştekiler yukarıda isimleri geçen görevli askerlerle birlikte, Bahattin Aktuğ’un, Selahattin Aktuğ’un ve olaydan sağ kurtulan Mehmet Dayan’ın ifadelerinin alınmasını talep etmiş ve Mehmet Dayan’a ait telefon numarasını Savcılığa sunmuşlardır.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre; 13.08.1994 tarihinde Fındık Bölge Jandarma Karakoluna bağlı askerler köye bir operasyon düzenleyerek tüm evlerde arama yapmış, daha sonra da 29 yaşındaki İlhan İbak, 31 yaşındaki Ahmet Özdemir, 27 yaşındaki Fikri Şen, 31 yaşındaki Ahmet Özer, 38 yaşındaki Bahri Esenboğa ve Mehmet Dayan'ı gözaltına almıştır. Çocuklarının hayatından endişe eden ve gözaltına alınmalarını engellemeye çalışan ailelere ifadeleri alındıktan sonra geri bırakılacakları söylenmiştir. Üç gün boyunca Fındık Karakolunda gözaltında tutulan beş kişi, dördüncü gün bir helikoptere bindirilerek götürülmüştür. Fatım Özer’in 24.03.2009 tarihli ifadesine göre, köy baskınını Yüzbaşı Hasan Nefes, Yüzbaşı Namık Burhani ve Astsubay Mustafa Pehlivan adlı askerler komuta etmiş ve Xursê köyü korucuları (aralarından ikisinin adı Ahmet Özalp ve Mehmet Ali olarak belirtilmiştir) ile köyün muhtarı Ahmet Elitaş askerlere evlerin yerlerini göstererek yardımcı olmuştur.

Yaklaşık 35 gün sonra aralarından yalnızca Mehmet Dayan köye dönmüştür. Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre Mehmet Dayan kaybedilen kişilerin yakınlarına çeşitli vesilelerle helikopterde gözlerinin bağlı olduğunu, Xursê köyünde indirildiklerini, 35 gün orada tutulduklarını ve işkence gördüklerini, daha sonra kendisini köye geri getirdiklerini, diğerlerine ne olduğunu bilmediğini, ancak bir keresinde İlhan ile Fikri Şen’in sesini duyduğunu, onların dayak yediğini ve sürekli “Bizi dövmeyin, öldürmeyin, biz sizi tanıyoruz.” dediklerini duyduğunu söylemiştir. Ancak müştekiler Mehmet Dayan’ın her sorana başka cevap vermesi nedeniyle bir şeyler bildiğini ama sakladığını düşündüklerini ifade etmişlerdir. Müştekiler ise çevreden yakınlarının helikopterden atılıp öldürüldükleri veya Gabar dağındaki bazı çukurlara gömüldükleri yönünde iddiaların bulunduğunu ifade etmiştir.

Müştekilerin 24.03.2009 tarihli ifadelerine göre, yakınları gözaltına alınarak götürülen aile üyeleri çeşitli aralıklarla korucubaşı Bahattin Aktuğ ile iletişime geçerek yardımını istemişlerdir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, oğlu ilk gözlatına alındığında Bahattin Aktuğ’a giderek oğlunu sorduğunu, Aktuğ’un kendisine “Sen merak etme, ben elimden ne gelirse yapacağım.” dediğini, oğlu helikoptere bindikten sonra tekrar Bahattin Aktuğ ile görüşmeye gittiğini, Aktuğ’un kendisine “Oğlun beni dinlemedi, ben ona işbirliği yap dedim. Beni dinlemedi. Kaçmadı da, kaçsaydı böyle olmazdı.” dediğini, en son Bahattin Aktuğ’un oğlu Selahattin Aktuğ ile görüştüğünü, Selahattin Aktuğ’un kendisine “Artık oğlunuzu aramayın, gezmeyin, zannettiğim kadarıyla oğlunu öldürmüşler. Ondan ümidinizi kesin.” dediğini belirtmiştir. İsmet İbak 24.03.2009 tarihli ifadesinde, Fındık taburunda görüştüğü Hasan Nefes adlı komutanın da kendisine “Eğer Şırnak’a götürülmüşlerse kurtarabiliriz; fakat eğer (Gabar Dağında bulunan ve TRT ismi verilen bir yeri kastederek) Seslice’ye götürülmüşlerse kesin ölmüşlerdir.” dediğini söylemiştir. Fatım Özer de 24.03.2009 tarihli ifadesinde, yakınlarının ilk gözaltına alındıkları gün Adle Şen’in korucubaşı Bahattin Aktuğ’un evine gittiğini, Bahattin Aktuğ’un orada Xursê köyündeki korucu Ahmet Özalp’i telsizle arayarak, “Bunlar sana geliyor, onlara iyi göz kulak ol.” dediğini, sonra Adle Şen’e dönüp “Eğer oğullarınızı lastikli helikopter alırsa öldürmezler, eğer demir ayaklı helikopter alırsa öldürebilirler.” dediğini, Özer, yakınları kaybolduktan yaklaşık iki ay sonra tekrar Bahattin Aktuğ’un evine giderek yardım istediklerini, eğer ölü ya da sağ olduklarına ilişkin bilgi verirse koruculuk yapacaklarını söylediklerini, Aktuğ’un “Eğer Selahattin Paşa’nın eline geçmişlerse öldürülmüşlerdir, ama yine de sorayım.” dediğini, orada olan bir üsteğmene durumu anlattığını, üsteğmenin de onlara “Anne ağlamayın, araştırdım oğullarınız şu an Diyarbakır’da.” dediğini, daha sonra Aktuğ’un konuyu araştırmak için tabura gittiğini ve telefonla eşini arayarak “O kadınlar eve gitsinler, paşanın kayıplardan haberi yok.” dediğini, daha sonra kimseden herhangi bir bilgi alamadıklarını belirtmiştir.

03.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2009 tarihinde Kuştepe ilçesinde yapılan kazılarda bulunan 13 adet kemikle bağlantılı olan ve Güçlükonak’ta gerçekleştiği ileri sürülen olayları 2009/546 numarası üzerinden ayrıca soruşturmaya karar vermiştir.

03.11.2009 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993-1994 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Bu kişiler, Celal Çürek, Uğur Alagöz, Baki Özdemir, Emra Çelik, Metin Çavdar, Bilgin Bengil, Hakan Ersoy, Kamil Erbaş, Mustafa Önden, Mustafa toy, Mehmet İşler, Yusuf Aydın, Şafak Güler, Hakan Bıyıklı, Seyhan Ok, Mehmet Bala, Salih Altan, Ersin Öz, Haldun Canatan’dir.

16.03.2010 tarihlinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, müştekilerin beyanları doğrultusunda, Mehmet Dayan’a ait olduğu ileri sürülen telefon numarasını aramış, Dayan’a yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında şikâyetçi olarak ifadesi alınacağından kimlik bilgileri ve adresi sorulmuş, Dayan bahsi geçen bilgileri Savcılığa vermiş, Kayseri’de ikamet ettiğini belirtmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı Talimat Bürosuna, 2009/546 numaralı soruşturma kapsamında Mehmet Dayan’ın şikâyetçi sıfatıyla müracaatının sağlanmasını, 1994 yılında meydan geldiği iddia edilen olaylar hakkında bilgisinin ayrıntılı olarak sorulmasını talep etmiştir.

18.03.2010 tarihlinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığına Fikri Şen, İlhan İbak, Bahri Esenboğa, Ahmet Özer, Ahmet Özdemir ve Mehmet Dayan isimli şahısların öldürüldüğüne ya da kaçırıldığına ilişkin herhangi bir dosyanın bulunup bulunmadığı sorulmuş, Eruh Cumhuriyet Başsavcılığından cevaben gelen yazıda herhangi bir dosyanın bulunmadığı belirtilmiştir.

07.04.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı üzerine, Kayseri TEM Şube Müdürlüğü Mehmet Dayan’ın müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. Mehmet Dayan ifadesinde özetle, diğer müştekilerin iddialarını kabul etmediğini, olayın gerçekleştiği tarihte Fındık beldesinde olduğunu ancak helikoptere bildirilmediğini, bindirilenleri de görmediğini, kendisinin kaçırılıp işkence görmediğini, kimseden şikâyetçi olmadığını belirtmiştir.

10.01.2011 tarihinde, (Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 24.03.2010 tarihli talimatları üzerine) Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına 1993 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan ve çeşitli olaylarda adı geçen rütbeli personelin kimlik bilgilerini göndermiştir. Buna göre; 14.12.1993 tarihinde Güçlükonak ilçesi Sağkol köyünde meydana gelen patlayıcı madde tuzaklama olayında yapılan tahkikat çerçevesinde Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul, Levent Emem; Güçlükonak Boyuncuk köyünde 22.07.1994 tarihinde meydana gelen devlet malına zarar verme olayında Uğur Kırıkçılar, Hasan Yılmaz, Tuncay Erkul; Güçlükonak ilçesi Damlabaşı köyünde 20.05.1994 tarihinde meydana gelen adam kaçırma olayında Hasan Yılmaz’ın isimlerinin ve imzalarının bulunduğu, yapılan tahkikatlardan bu kişilerin görev yaptığı tespit edilmiştir.

02.05.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 2009/430 ve 2009/546 numaralı soruşturmaların son durumu ile ilgili bilgi vermiş ve soruşturmaya nasıl devam edilmesi gerektiğine ilişkin hususların istinabe yoluyla bildirilmesini talep etmiştir.

04.05.2011 tarihinde CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıyla, tanık ve bilirkişi beyanları doğrultusunda bedenlerin bulunması muhtemel olan yerlerin krokisinin çizilmesi, mezar yerinin belirlenerek fethi kabir yapılması ve bedenlerden DNA incelemesi için uygun örneklerin alınarak emanet sırasına kaydedilmesini; yine bu Savcılığa bu iddialarla ilgili olarak başvuran kişilerden (maktullerin akrabalarından) DNA örneklerinin alınarak karşılaştırma için Adli Tıp Kurumuna gönderilmesini; bahsi geçen dosyalar kapsamında daha önce ölü muayenesi yapılan ve kimliği belli bedenlerle ilgili yeniden inceleme yapılmasını; bedenlerin bulunması halinde, tanık beyanları, kroki, mezar tespit tutanakları, Adli Tıp Raporları ile birlikte evrakın tefrik edilerek fezlekeye bağlanıp CMK m.250 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesini, bedeni bulunamayanlarla ilgili soruşturmaların Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesini talep etmiştir.

15.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığına yazdığı yazıda, 29.06.2009 ve 20.10.2009 tarihli talimatları üzerine Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığının 03.11.2009 tarihinde gönderdiği personel listesinin eksik olduğunu, personel listesinin bir kısmının sadece 1994 ve sonrasına ait olduğunu belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 01.01.1993-31.12.1994 tarihleri arasında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı ve bağlı karakollarda görev yapan personellerin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, ilgili tarih aralığında komutanlığa bağlı karakolların isimleri, mevkileri, sorumluluk bölgeleri ve personellerinin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesini, her birim için ayrı ayrı rapor hazırlanmasını ve hazırlanacak evrakın eksiksiz olarak ve yeniden tekide mahal vermeksizin ivedi olarak Savcılığa gönderilmesini talep etmiştir.

Belirsiz bir tarihte Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar personel listesi göndermiştir. Listede bulunan kişiler, Emrah Çelik, Mehmet Bala, Ersin Öz, Uğur Alagöz, Metin Çavdar, Kamil Erbaş, Hakan Bıyıklı, Mustafa Toy, Bilgin Bengil, Mustafa Önden, Salih Altan, Mehmet Turali, Baki Özdemir, Hakan Ersoy, Seyhan Ok, Nihat Gürbüz’dür.

16.03.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2012/117 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Fezlekede, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 1996/515 numaralı dosyasına esas olmak üzere, Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde 1993-1998 yılları arasında adı geçen kişilerin askerler tarafından öldürüldükleri iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında; Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yalnızca Beşir Baskak, Mehmet Sait Şen, Abdullah Güler, Ahmet Güler, Ömer Çetin, Abdulhalim Baykara ve Asiye Baykara isimli kişilere ait olduğu iddia olunan mezarların tespit edilebildiği ve dolayısıyla sadece bu kişiler için fethi kabir işlemi yapıldığı belirtilmiştir. Bu tarihten itibaren soruşturma CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2012/1082 numaralı dosyaya kaydedilerek devam etmiştir.

17.10.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına* Ahmet Özer’in öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmaya ilişkin 2012/334 numaralı fezlekeyi göndermiştir. Buna göre, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Fatım Özer’in 1994 yılında Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde eşi Ahmet Özer’in kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldüğü iddiası üzerine 2012/3124 numaralı soruşturma dosyasını açmış ancak yine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/546 numaralı soruşturması kapsamında Ahmet Özer’in öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma sonucunda 16.03.2012 tarih ve 2012/117 numaralı fezleke düzenlenmiş ve CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasına kaydedilmiştir. Fezlekede her iki dosyanın konusu ve tarafları aynı olduğundan ve soruşturmaya konu suç TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının görev ve yetki alanında kaldığından, soruşturmanın fezleke ile gönderilmesine karar verildiği ifade edilmiştir.

25.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği talimat yazısı ile cezaevinde tutuklu veya hükümlü olarak bulunan şüpheli Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasını talep etmiştir.

27.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcılığında Ali Eliş’in şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Ali Eliş ifadesinde, 1988-2008 yılları arasında koruculuk yaptığını, 2008 yılında cinayet suçundan tutuklandığını ve hala cezaevinde olduğunu; 1994 yılının Ağustos ayında Fındık-Yarımca köyünden altı kişiden beşinin öldürülme olayını ilk defa duyduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte Ali Eliş bahsi geçen tarihlerde Güçlükonak ilçesinde yapılan operasyonlarla ilgili açıklamalar yapmış, Fındık köyündeki Jandarma Komutanı Faruk Yarbay’dan, Ahmet Özalp’ten, Nimet Nas’tan ve kendilerine nerelere operasyon yapmaları gerektiği hakkında bilgi veren eski PKK’li Mardin’li Osman’dan bahsetmiştir.

28.06.2013 tarihinde, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır 2 No’lu Hakimliği SEGBİS sistemini kullanarak Ali Eliş’i şüpheli sıfatıyla sorgulamış ve bu şekilde zamanaşımı süresi kesilmiştir. Ali Eliş ifadesinde, bir önceki gün Savcılıkta verdiği beyanı aynen tekrar ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte şu anda henüz bildiği ve yaşadığı şeyleri söyleme cesaretini kendisinde bulamadığını, korucu olduğu dönemde kimseye zarar vermediğini, ancak hala güveni olmadığından bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini ifade etmiştir.

TMK m.10 maddesi ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek 2012/1082 numaralı soruşturma dosyasını Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/816 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Daha sonra Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı da yetkisizlik kararı vererek dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1872 numaralı soruşturma numarasına kaydedilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı daha sonra ayırma kararı vererek dosyayı 2017/1898 soruşturma numarası üzerinden incelemeye başlamıştır.

* 02.07.2012 tarihinde 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun” ile Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan 250, 251 ve 252. maddelerindeki “özel görevli mahkemeler / özel yetkili savcılar” ile ilgili düzenleme CMK’dan kaldırılmış ve Terörle Mücadele Kanunun 10. Maddesi ile görevli mahkemeler ve savcılıklar oluşturulmuştur.

Ahmet Sanır'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekon’un Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta, Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı yer alıyordu.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması gerekçesiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma başlatıldığının basında yer alması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yapıldı.

Başvurucular arasında bulunan Ahmet Sanır’ın ağabeyi Yusuf Sanır da 16.03.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifade verdi. Yusuf Sanır ifadesinde, kardeşi Ahmet Sanır’ın beyaz Torosa bindirilerek götürüldüğünü yanındaki arkadaşlarından haber aldıklarını, o dönemde korku atmosferinden dolayı herhangi bir yere müracaat edemediklerini, kendi imkanlarıyla kardeşinin akıbetini araştırdıklarını beyan etti. İfadesine göre, araştırmaları sırasında Silopi’ye bağlı Doruklu köyünde kimliği belirsiz bir cenazenin kimsesizler mezarlığına defnedildiği duyumu almaları üzerine Yusuf Sanır köy muhtarına başvurdu. Muhtarın gösterdiği kimsesiz cenazeye ait kıyafetler Ahmet Sanır’a aitti. Yusuf Sanır Savcılık’tan mezarın açılmasını, DNA testi yapılarak kimliği belirsiz olarak defnedilen kişinin Ahmet Sanır olup olmadığının tespit edilmesini talep etti.

Suç duyurusuna dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç kişinin bedeninin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma Mart 2015 itibariyle devam ediyor.

Ahmet Şayık ve Mehmet Ömeroğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
26.01.2009 tarihinde, Mehmet Ömeroğlu’nun eşi Leyla Ömeroğlu, ağabeyi Salih Tayboğa ve Ahmet Şayık’ın eşi Hezni Şayık Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yaptıkları başvuruda (dosya no: 2008/3151) Mehmet Ömeroğlu ve Ahmet Şayık’ın kaybedilmesinden BOTAŞ’ta Jitemci olarak bilinen Ali Yüzbaşı, Yusuf Üsteğmen ve Bilal Astsubay’ın sorumlu olduğunu düşündüklerini, olayın araştırılarak sorumluların tespit edilmesini, bölgede yapılacak kazılarda DNA karşılaştırması yapılmasını talep ettiklerini belirttiler. Silopi’de açılan soruşturma 15.02.2013 tarihli ayırma kararıyla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK.m.10) tarafından yürütülen 2013/509 numaralı soruşturmaya kaydedildi.
Ahmet Şen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1994 yılında, Mehmet Emin Şen’in ifadesine göre, Ahmet Şen ve ailesi evlerindeki eşyaları havan topu saldırılarında zarar görmemesi için bir mağaraya taşımıştır. Bir gün mağaradaki eşyalarının ateşe verildiğini öğrenmişler ve bu olaydan 7-8 gün sonra Eruh’a bağlı Nivila köyünden Ahmet isminde bir korucu başı ile iki asker, Ahmet Şen’i camiden alıp köyün karakoluna götürmüştür. Daha sonradan Mehmet Emin Şen, babası Ahmet Bulmuş’un korucu Ahmet, Mehmet Keskin ve Güri Kalkan isimli şahıslar ile birlikte gözaltına alındığını öğrenmiştir.

Mehmet Keskin ve Güri Kalkan birkaç gün sonra serbest bırakılmıştır. Ailenin Mehmet Keskin'den aldığı bilgilere göre, Ahmet Şen yanındakilerle birlikte önce Bulmuşlar Köyü Karakoluna götürülmüş, diğerleri salıverildikten sonra da Diyarbakır'dan istendiği söylenerek birlikte tutuldukları karakoldan alınmıştır. Bu tarihten itibaren bir daha Ahmet Şen'den haber alınamamıştır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

2009 yılında, Mehmet Emin Şen bu gelişmeler üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına babası Ahmet Şen’in kaybedilmesine ilişkin bir şikâyet dilekçesi vermiştir.

27.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2009/430 numarası ile yürüttüğü soruşturmada Mehmet Emin Şen’in müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

26.05.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 03.04.2009 tarihinde aralarında Ahmet Şen’in de bulunduğu, Güçlükonak’ta meydana geldiği iddia edilen faili meçhul cinayet ve kayıplarla ilgili soruşturmanın 2009/546 numarasına havalesine karar verilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği, Güçlükonak’ta gerçekleştiği iddia edilen olaylarla ilgili olarak ise 2009/546 numarası üzerinden soruşturmanın yürütüldüğü belirtilmiştir.

02.05.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına, 2009/546 soruşturma numaralı dosya (Güçlükonak ilçesinde işlenen suçlara ilişkin) içerisinde bulunan iddiaların kendi içerisinde tasniflenerek dört ayrı klasöre bölündüğünü iletmiş ve bu klasörlere konu olaylar ve dosya kapsamında yapılan işlemlerin bir özetini göndermiştir. Sonuç olarak da bu aşamadan sonra mevcut soruşturma ile ilgili olarak ne gibi işlem veya işlemler yapılması gerektiği, soruşturmaya bu aşamadan sonra nasıl yön verileceği hususlarının istinabe yoluyla bildirilmesi talep edilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gönderilen Ahmet Şen’e ilişkin olay ve işlem özeti, “1994 yılının Nisan ayında, Ahmet Şen askerler tarafından götürülmüş ve bir daha eve dönmemiştir. Konuyla ilgili şikayetçinin müracaatı alınmıştır.” şeklindedir.

16.03.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına, 2009/546 soruşturma numaralı dosyaya (Güçlükonak ilçesinde işlenen suçlara ilişkin) ilişkin olarak fezleke göndermiştir. Fezlekede, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 1996/515 numaralı dosyasına esas olmak üzere, Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde 1993-1998 yılları arasında aralarında Ahmet Şen’in de bulunduğu 20 kişinin askerler tarafından öldürüldükleri iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında, gerek soruşturmanın önemi, gerekse zamanaşımı süresinin yaklaşmış olması dikkate alınarak diğer kişilere ilişkin Adli Tıp raporlarının dönüşü beklenmeksizin evrakın fezleke ile gönderilmesine karar verildiği ifade edilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği fezlekede, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 soruşturma numarası üzerinden yürütülen soruşturma ile ilgili olarak Cizre ilçesinde 1993-1998 yılları arasındaki faili meçhul cinayet, gözaltında kayıp ve diğer şekillerde kayıp iddiaları ile ilgili olarak soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturması üzerinden yürütülmesine karar verildiği, (aralarında Ahmet Şen’in de bulunduğu) Güçlükonak ilçesinde işlendiği iddia edilen suçlarla ilgili olarak soruşturmanın çok kapsamlı olması sebebiyle evrakın tefrik edilerek Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/546 soruşturma numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

Ahmet Tekin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Kıymet Tekin 20.10.1994 tarihinde Diyarbakır DGM Başsavcılığına verdiği ifadesinde, 1994 Mayısı başında oğlu ile tütünlerini satmak üzere Diyarbakır’a geldiğini, kendisinin daha sonra Lice’ye döndüğünü, oğlunun ise şehirde kaldığını, ancak bir gün sonra oğlunun Sarnığ köyü yakınlarında Diyarbakır-Lice otobüsünden jandarma tarafından indirilerek götürüldüğünü belirtti. Diyarbakır DGM Başsavcılığı bu ifadeyle birlikte dosyayı, olayın soruşturulması için Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

01.11.1994 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice İlçe Jandarma Komutanlığına yazısında yürütülmekte olan 1994/172 numaralı hazırlık tahkikatı nedeniyle Kıymet Tekin’in ve Mehmet Aksaray’ın savcılığa müracaatını istedi. Başsavcılığın aynı tarihte ayrıca Lice İlçe Jandarma Komutanlığından bilgi istemesi üzerine 09.11.1994 tarihinde gelen cevapta Ahmet Tekin’in tutuklanmamış ve gözetim altına alınmamış olduğu ve aranan şahıslardan olmadığı söylendi, kişinin Sarnığ köyü yakınlarında askerlerce otobüsten indirilerek karakola götürüldüğü olayının ise uydurma senaryolar olduğu iddia edildi.

09.12.1994 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığından Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne yazılan yazıda, jandarmanın 09.11.1994 tarihli cevabına yer verildi ve müştekinin ve dilekçesinde adı geçen tanığın ifadelerine başvurmak üzere hazır bulundurulmalarına dair yazıya ise cevap verilmediği belirtildi. İkisi de 14.12.1994 tarihinde İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından tutulan tutanaklarda Mehmet Aksaray’ın köyde olmadığı ve köyün boş olduğu, Kıymet Tekin’in ise yine köyde olmadığı, köyün boş olduğu ve Diyarbakır İli Bağlar Mahallesinde ikamet etmekle beraber kesin adresinin bilinmediği yer aldı. Bu tutanaklar 16.01.1995 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

09.03.1995 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı görevsizlik kararı (Hz. No: 1994/172; Görevsizlik No: 1995/12) vererek, “şikayet olunan görevliler hakkında Memurin Muhakematı Hakkında Kanun hükümleri uyarınca işlem yapılmak üzere” soruşturma evrakını Kaymakamlığa gönderdi.

01.03.1996 tarihinde, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığından Lice İlçe Jandarma Komutanlığına yazılan yazıda, 7 Mayıs 1994 tarihine ait Hizmet Defteri, Nezaret Odası Kayıt Defteri, Operasyon Raporları ile varsa diğer bilgi ve belgelerin onaylı fotokopilerinin, bu belgelerden yararlanılarak iddia edilen olay sırasında görevli olan personelin isim ve adreslerinin ve olayı aydınlatabilecek başkaca bilgi ve belge mevcutsa onaylı fotokopilerinin ivedi olarak gönderilmesi istendi. Bu yazıya verilen 10.03.1996 tarihli cevapta, 07.05.1994 tarihinde Ahmet Tekin’in gözaltına alınmasına dair bir veri bulunmadığı belirtildi.

İlerleyen süreçte Ahmet Tekin’in gözaltına alınması ilgili kurumlar tarafından reddedilmeye devam edildi. 13.03.1996 tarihli Jandarma Kumandanlığı İnceleme Raporunda, olayla ilgili hiçbir kayıt bulunmadığı belirtildi, herhangi bir delil ve emarenin elde edilememesi ve sanıkların da tespitinin mümkün olmamasından dolayı güvenlik güçleri hakkında adli veya idari yönden soruşturma açılmasına gerek bulunmadığı yönünde görüş bildirildi. Buna paralel olarak, 27.03.1996 tarihinde Lice Kaymakamlığı İdare Kurulu Bürosunun verdiği men-i muhakeme kararı (Karar Sayısı 1996/4), 18.10.1996 tarihinde Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi tarafından onandı (Esas No: 1996/26; Karar No: 1996/27).

23.05.2003 tarihinde YAKAYDER adına Başkan Pervin Buldan bir dilekçe ile Ahmet Tekin’in ailesinin de içinde olduğu 500 mağdur yakınının dilekçelerini Adalet Bakanlığı’na sundu. Bu dilekçe 05.06.2003 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına, buradan da 09.06.2003 tarihinde Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Aralık 2003’te Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı tefrik kararı ve dosyaların ilgili cumhuriyet başsavcılıklarına gönderilmesine karar verdi (Hz. No: 2003/14627; Karar No: 2003/580). Buna bağlı olarak Ahmet Tekin’in zorla kaybedilmesinin de yer aldığı dosya Fatih Cumhuriyet Başsavcılığının 03.12.2003 tarihli görevsizlik kararıyla Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi (Hz. No: 2003/29026, Karar No:2003/4522).

26.03.2004 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı 2003/662 hazırlık sayısını alan soruşturmayla ilgili Lice İlçe Jandarma Komutanlığından, Jandarma Genel Komutanlığından ve Emniyet Genel Müdürlüğünden konuyla ilgili bilgi istedi. Hem 17.05.2004 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğünden gelen cevapta, hem de 10.06.2004 tarihinde Diyarbakır Jandarma Genel Komutanlığından gelen cevapta Ahmet Tekin’in örgüte katılmış olabileceğine dair ifadeler yer aldı.

Kıymet (Tekin) Aydeniz 10.06.2004 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede 1994 yılında köylerinin etrafındaki köylerin yakılması üzerine ailecek daha fazla kalamayacaklarını anlayarak Diyarbakır’a göç ettiklerini belirtti. İfadesine göre aynı sene içerisinde kalan eşyalarını almak için oğlu Ahmet Tekin’le birlikte köye giderlerken, minibüsleri durduruldu, jandarmalar Tekin’i panzere aldılar. Ayverdi aynı gün içinde oğlunu görmek için Merkez karakoluna gittiğinde, jandarma ilçe komutanı olan yüzbaşı kendisine fiziksel şiddette bulundu. Tekin 3 gün gözaltında kaldıktan sonra 4. gün gözleri bağlı halde Lice sağlık ocağına götürüldü. Bunu hem Kıpçak köyü muhtarı hem de Kıymet Ayverdi gördüler ancak annenin içeri girmesine askerler tarafından izin verilmedi. Daha sonra ise Tekin’den bir haber alınamadı. Ayverdi oğlunu bulmak için birçok yere başvurmuş olmasına rağmen hiçbir sonuç elde edemedi.

Aynı gün ifade veren abisi Bedri Tekin de olayı aynı şekilde anlattı. 14.06.2004 tarihinde ifade veren Mühüttün Kaçan, Tekin’le beraber otobüste olduğunu, Sarnığ köyüne varmadan jandarmalar tarafından durdurulduklarını anlattı. İfadesine göre jandarmalar herkesi arabadan indirerek kimlikleri topladılar, kimlikler geri geldiğinde Ahmet Tekin’inki yoktu ve komutanın emri üzerine Tekin orada kaldı. Askerler Tekin’in ifadesinin alınacağını söyleyerek geri kalan kişilerin yola devam etmesini söyledi.

10.01.2005 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına gönderdi (Hz No: 2003/662; Karar No: 2005/02). Bu süreçte Askeri Savcılığın 27.06.2005 tarihinde soruşturmaya esas olmak üzere yeniden bilgi istemesi üzerine Lice İlçe Jandarma Komutanlığından 10.08.2005 tarihinde gelen cevapta, Tekin’in gözaltına alındığına dair hiçbir kaydın bulunmadığı söylendi. Aynı şekilde Lice Emniyet Amirliği de 18.07.2005 tarihli cevabında Ahmet Tekin’in yolcu otobüsünden alınmadığını, gözetim altında olmadığını ve nezarethane kayıt defterinde kaydının bulunmadığını söyledi.

22.09.2006 tarihinde 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından soruşturmaya esas olmak üzere 1994/5237 sayılı dosyanın gönderilmesini, Jandarma Genel Komutanlığından da 1993-1994 yıllarında Lice İlçe Jandarma Komutanı olan personelin açık kimliği ve adresini istedi. Aynı tarihte Lice Sağlık Ocağından da, 1994 Mayıs ayında Ahmet Tekin’e ait kayıt olup olmadığı konusunda bilgi istedi. Lice Sağlık Ocağı’ndan 12.10.2006 tarihinde gelen cevapta arşivin 5 yıldan daha öncesine dayalı olması nedeniyle 1994 yılına dair hiçbir bilgi bulunmadığı söylendi.

13.11.2006 tarihinde Ramazan Kaçan, 7. Kolordu Komutanlığı Diyarbakır Askeri Savcılığına gönderilmek üzere Kulp Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan ifadesinde Ahmet Tekin’i Lice İlçe Jandarma Komutanlığında gözleri bağlı ve elleri kelepçeli olarak gördüğünü belirtti. 17.11.2006 tarihinde aynı şekilde 48. Motorlu Piyade Tugayı Komutanlığı Trabzon Askeri Savcılığında ifade veren ve 1993-1994 yılları arasında Lice İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapmış olan Uzm. J. IV. Kad. Çvş. Kemal Alkan, olay hakkında hiçbir bilgisi olmadığını beyan etti. 20.11.2006 tarihinde Ovacık Cumhuriyet Başsavcılığında ifade veren J. Bşçvş. Nedim Çelebi olayı hatırlamadığını ve görev yaptığı süre içinde kimsenin gözaltındayken kaybolmadığını söyledi. 21.11.2006 tarihinde 1. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Eskişehir Askeri Savcılığında ifade veren ve 1992-1994 yıllarında Lice İlçe Jandarma Komutanlığı’nda Merkez Jandarma Karakol Komutanı olarak görev yapmış olan J. Astsb. Kd. Bşçvş. Hasan Çakır da olayı kesinlikle hatırlamadığını, görev yaptığı dönemde şüpheli ve sanıklara hiçbir şekilde kötü muamelede bulunulmadığını belirtti. 01.12.2006 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı Ankara Askeri Savcılığında ifade veren ve 1993-1995 yıllarında Lice İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapmış olan Em. J. Yarbay Şahap Yaralı da olayı hatırlamadığını ve görev yaptığı süre içinde kimsenin gözaltındayken kaybolmadığını söyledi.

19.11.2009 tarihinde Lice Asliye Hukuk Mahkemesi, Ahmet Tekin’in gaipliğine karar verilmesine dair dava nedeniyle 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığından ilgili dosya ile ilgili bilgi istedi ve Askeri Savcılık tarafından 20.01.2010 tarihinde devam eden soruşturma dosyasından ilgili belgeler gönderildi.

28.12.2011 tarihinde 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı Başbakanlık Milli İstihbarat Müsteşarlığından Ahmet Tekin hakkında bilgi istemesi üzerine gelen 06.02.2012 tarihli cevapta Ahmet Tekin’in örgüte katılmış olabileceği belirtildi. Diyarbakır (TMK 10. Maddesi ile Görevli) Cumhuriyet Başsavcılığınca 11.10.2013 tarihinde hazırlanan iddianamede (Sor. No: 2013/2531, Esas No: 2013/748, İddianame No: 2013/687), şüpheli Yavuz Ertürk’ün iştirak ettiği ileri sürülen ve soruşturmaları devam eden diğer eylemleriyle ilgili bölümde Ahmet Tekin’in zorla kaybedilmesi de yer aldı. (Bu dava Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2013/106 Esas numarasıyla açıldı.)

29.11.2013 tarihinde 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı görevsizlik kararı vererek (Esas No: 2013/9, Karar No: 2013/127) dosyayı Diyarbakır (TMK 10. Madde ile Yetkili ve Görevli) Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Bunun nedeni Diyarbakır (TMK 10. Madde ile Yetkili ve Görevli) Cumhuriyet Başsavcılığında Ahmet Tekin’in kaybolmasıyla ilgili olarak 1994/5327 esas sayılı dosya üzerinden soruşturma yürütüldüğünün ve “mağdurların sivil şahıs olmaları”, “işkence yapmak, hukuka aykırı olarak gözaltına alarak kişi hürriyetinden mahrum bırakmak eylemlerinin terörle mücadele kapsamında kalsa bile asker faaliyet veya askeri görev olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığının” anlaşılmasıydı. 19.03.2014 tarihinde Diyarbakır (TMK 10. Madde ile Yetkili ve Görevli) Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma devam ettiği sırada TMK 10. Madde ile Yetkili Başsavcılıkların görevlerine son verilmesi nedeniyle görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. 08.09.2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca, 7. Kolordu Askeri Savcılığından gönderilen dosyanın konusu olayın daha önceden soruşturma konusu olduğu tespit edildi ve evrakın birleştirilerek soruşturmaya 2014/9348 soruşturma numaralı evrak üzerinden devam edilmesine karar verildi. 09.09.2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Araştırma Bürosu 2014/9348 soruşturma numaralı dosya hakkında ayırma kararı vererek, Ahmet Tekin’in zorla kaybedilmesinin de dahil olduğu bir grup soruşturmaya 2014/25370 numarasıyla devam edilmesine karar verdi. Aynı tarihte Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. 27.11.2014 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı daimi arama kararı vererek Lice İlçe Jandarma Komutanlığından her 6 ayda bir düzenli olarak bilgi verilmesine karar verdi (Sor. No:2014/1087).

Ahmet Ürün'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
14.04.1996 tarihinde Agit Ürün, oğlu Ahmet Ürün’ün askeri kıyafetli kişiler tarafından zorla arabaya bindirilerek götürüldükten sonra geri dönmediğini ve hayatından endişe ettiğini Şırnak Emniyet Müdürlüğüne bildirdi. 16.04.1996 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Savcılığına aynı şikayetle başvurdu. Bunun üzerine 1996/158 hazırlık numarasıyla soruşturma başlatıldı ve Agit Ürün'ün ifadesi alındı.

Ertesi gün Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçeye göre daha önce gerek savcılığa gerekse valiliğe başvuran Salih Ürün, kardeşinin Yoğurtçular Köyü'ne bağlı Özveren Mezrası’nda olduğu haberini aldığını, bu yüzden güvenlik güçleriyle beraber kendisinin de giderek kardeşini burada aramalarını istedi. Aynı gün Salih Ürün jandarma ile bu yere gitti ancak Ahmet Ürün isminde birine ya da köyde yabancı birine rastlanmadı. Şırnak Cumhuriyet Savcısı yine aynı gün, Şırnak İl Emniyet Müdürlüğüne ve İl Merkez Jandarma Komutanlığına Ahmet Ürün'ün gözaltına alınıp alınmadığın sordu ve her iki yerden de gözaltına alınmadığı cevabını aldı. Şırnak İl Emniyet Müdürlüğünün Savcılığa yolladığı gözaltı kayıtlarında Ahmet Ürün'ün adı bulunmamaktaydı.

Olaydan bir ay sonra, 14.05.1996'da, Şırnak Emniyet Müdürlüğü'ne gelen Uludere yolu Çöplük mevkiindeki derede bir erkek bedeni bulunduğu ihbarı üzerine olay yerine giden savcı ve adli tıp uzmanları, Cemil Ürün'ün bulunan kişinin Ahmet Ürün olduğunu tespit etmesi üzerine ön otopsi işlemini başlattı. Kesin ölüm sebebi belli olduğu için klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığı da kayıtlara düşülerek detaylı inceleme yapılmadı. Bedenin bulunduğu yerin basit krokisinde Bianet'in 19.02.2001 tarihli haberinde belirtilen, buranın Tugay Komutanlığı çöplüğü olduğu bilgisi yer almadı.

Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı 05.08.1996 tarihinde olayla ilgili soruşturmada daimi arama kararı vererek olayın fail veya faillerinin araştırılarak her üç ayda bir bilgi verilmesini istedi. 14.01.1999 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Başsavcısı, Uludere Cumhuriyet Başsavcılığından Agit Ürün ve Salih Ürün'ün ayrıntılı ifadelerinin alınmasını, ertesi günse Şırnak Emniyet Müdürlüğünden istihbaratçı Ahmet Özal'ın hazır edilmesini, mümkün değilse adresinin araştırılmasını istedi. 20.01.1999 tarihinde Emniyet Müdürlüğü 1996 öncesi ve sonrasında Ahmet Özal adlı bir istihbaratçının çalışmadığını belirtti.

22.10.1999 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Başsavcısı tekrar bir daimi arama kararı çıkardı. Her 3 ayda bir Şırnak Emniyet Müdürlüğünün hazırladığı raporlara göre faillerin yakalanması mümkün olmadı. Soruşturma devam ediyor. Şırnak Tugay Komutanlığında Ahmet Ürün ile beraber gözaltında tutulan ve Ahmet Ürün’ün burada gördüğü ağır işkence sonucu öldüğünü basına söyleyen Abdullah İke’nin bu beyanları soruşturma kapsamında dikkate alınmadı. Abdullah İke beyanlarında Cemal Temizöz ve ekibinde yer alan Hakim Güven ve kod isimleri Bedran ve Rabun olan itirafçıların Ahmet Ürün’ün zorla kaybedilmesinden sorumlu olduklarını belirtiyordu. 2007 yılında Ahmet Ürün'ün eşi Vesile Ürün, 5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun uyarınca tazminat istemlerinin idarece reddi üzerine bu işlemin iptali için Mardin İdare Mahkemesine iptal ve tazminat istemiyle dava açtı. Ürün ailesi Ahmet Ürün’ün zorla kaybedilmesine ilişkin ayrıca Anayasa Mahkemesine başvurdu.

Ahmet Üstün'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-18
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ahmet Üstün’ün kardeşi Ali Üstün, 18 Mart 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyet dilekçesi verdi.** Şikâyetçi, kardeşi kaybedildiği tarihte Savcılığa sözlü olarak başvurduklarını ve savcılığın kardeşinin serbest bırakıldığını söylediğini, ancak kardeşinin eve dönmediğini belirtti. Günlerce kardeşini aradıklarını ancak bazı tanıkların kardeşinin emniyette öldürüldüğünü söylemeleri üzerine aramaktan vazgeçtiklerini belirtti. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 soruşturma numarasına kaydettiği dosyada 20 Mart 2009 tarihinde Ali Üstün'ün ifadesini aldı. Şikâyetçi bu ifadesinde daha önce de avukatları aracılığıyla şikâyetçi olduklarını ve soruşturma açıldığını ancak bir sonuç elde edemediklerini belirtti. (Söz konusu soruşturma ile ilgili merkezimize herhangi bir evrak ulaşmadı).

Savcılık 23 Mart 2009 tarihinde Ahmet’İn annesi Fadile Üstün ve 25 Mart 2009 tarihinde eşi Taybet Üstün’ün ifadelerini aldı. Her iki şikâyetçi de aynı beyanları tekrar etti. Savcılık 19 Kasım 2009 tarihinde Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne konunun araştırılması için yazı yazdı. Daha sonra dosya numarası değiştirilen soruşturma Haziran 2015 itibariyle devam ediyor.

** 2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, Şırnak ili Cizre ilçesinde 1993 -1995 yılları arasında terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermeleri üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Maddesinde Belirtilen Suçlara Bakmakla Yetkili) 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlattı. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (soruşturma numarası 2009/430) ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşıldı ve şüphelilerin bir kısmı tutuklandı.

Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip, yargılanabileceği ve adaletin sağlanabileceği umudu doğdu. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde yüzlerce aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve geç de olsa adalete ulaşabilmek amacıyla yıllardır hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yaptı. Bu başvurular sonucunda Savcılık yüzlerce dosya arasından zorla kaybedilmesinin ardından cesedi bulunmuş ya da yasadışı ve keyfi olarak infaz edilmiş 20 maktul açısından ulaştığı delillerle, faillerde birlik olduğunu tespit edip dava açtı.

İş bu dava kamuoyunda “Temizöz ve Diğerleri Davası” olarak bilinmektedir ve uzun süre Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde 2009/470 Esas numarası ile görüldükten sonra önce Şırnak’a ardından da Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen dava 5 Kasım 2015 tarihinde Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tüm sanıkların beraati ile sonuçlandırıldı.

Ahmet Yaman'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada diğer nedenlerle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1995-07-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Duri Yaman'nın 11 Temmuz 1995'te Uludere Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçenin ardından 1995/135 dosya numarasıyla başlatılan soruşturma kapsamında Uludere İlçe Jandarma Komutanlığından Ahmet Yaman'ın gözaltına alınıp alınmadığı soruldu. İlçe Jandarma Komutanlığının savcılığa verdiği 18 Temmuz 1995 tarih ve HRK 0621-1357-95/2625 sayılı yanıtta Ahmet Yaman'ın Komutanlığa çağrılmadığı ve adının gözaltına alınan kişiler listesinde yer almadığı belirtildi. Soruşturma kapsamında M.P. ve T.Y. tanık olarak dinlendi. İki tanığın Ahmet Yaman'ın Şırnak Tugay Komutanlığına götürüldükten sonra kaybedildiğini düşündüklerini belirtmeleri üzerine Uludere Cumhuriyet Başsavcılığı aynı yıl içinde 1995/12 karar numarasıyla yetkisizlik kararı vererek dosyayı Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Soruşturmanın bundan sonraki aşamalarına dair Merkezimize ulaşan başkaca bir kayıt bulunmamakta.
Ahmet Yetişen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti YETISEN-c-TURQUIE
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1998-09-30
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:6 aylık zaman sınırına uyulmaması nedeniyle usülden kabul edilemezlik kararı
13 Kasım 1994 gecesi Batman’da askerler, polisler ve köy korucuları Ahmet Yetişen’i N.G.’nin evinden alarak Batman Komando Tabur Komutanlığı’na götürdüler.

23 Mart 1995 tarihinde Ahmet’in akrabaları aralarında Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, TBMM de olan bir çok makama başvurarak Ahmet’in zorla kaybedildiğini bildirdiler.

30 Eylül 1998 tarihinde Türkan Ahmet’in gözaltına alınması ve zorla kaybedilmesinden sorumlu kişilerin cezalandırılması için Batman Cumhuriyet Savcılığı'na şikayette bulundu. Dosya 1998/2650 hazırlık numarasıyla açıldı. Aynı gün savcı ve Batman Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Birimi’nde (TMB) görevli polisler tarafından ifadesi alındı.

Batman TMB, gözaltı kayıtlarında Ahmet Yetişen’in bulunmadığını, kendisinin 23 Ekim 1996 tarihinden beri PKK üyesi olarak arandığını belirtti. Batman Jandarma Komutanlığı da Ahmet ile ilgili kayıtlarında bir bilgi olmadığını belirttiler.

19 Şubat ve 25 Nisan 1999 tarihlerinde Ahmet için daimi arama kararı çıkartıldı.

29 Mart 2001 tarihinde savcı tekrar bir arama kararı çıkarttı.

3 Aralık 2003 tarihinde YAKAY-DER İstanbul Fatih Savcılığı'na aralarında Ahmet’in de bulunduğu 160 kayıp kişi hakkında başvuruda bulundu. Fatih Savcılığı dosyayı Batman Savcılığı’na gönderdi ve burada 2003/4131 hazırlık numarasıyla ikinci bir soruşturma açıldı. 22 Ocak 2004 tarihinde iki dosya birleştirildi.

Hanifi bir kaç kez daha Batman Savcılığı’na babasının zorla kaybedilmesinden sorumlu kişilerin bulunması ve cezalandırılması için başvuruda bulundu. Ancak bir sonuç alınamadı.

12 Mayıs 2006 tarihinde Ahmet Yetişen’in ailesi AİHM’ne başvurdu. AİHM verdiği kararda başvurunun altı ay kuralına uyulmayarak geç yapıldığını ifade ederek kabul edilmezlik kararı verdi.

Ali Bulut, Ekrem Bulut, Fahri Bulut, Mustafa Bulut ve Ramazan Bulut'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1994-05-17
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
13 Mayıs 1994’te, Emekli Tümgeneral Yavuz Ertürk Komutasındaki Bolu Dağ Komando Tugayı, Lice Jandarma Komutanlığı ve köy korucuları tarafından Esenli’ye yapılan baskında, Mustafa Bulut'un da içlerinde olduğu yedi kişi gözaltına alındı. Operasyondan iki gün sonra 15 Mayıs'ta, Fahri Bulut, Mustafa'nın akıbetini öğrenebilmek amacıyla Lice’ye doğru yola çıktı ancak bir daha kendisinden haber alınamadı. Ertesi gün Mustafa Bulut dışındaki gözaltına alınanlar serbest bırakıldı. 17 Mayıs’ta Fahri’nin kardeşleri Ramazan ve Ekrem Bulut ile amcalarının oğlu Ali Bulut Lice'ye gitti. Kontrol noktasında Salih Bayram, Zeynel Harman ile Ramazan, Ekrem ve Ali Bulut askerler tarafından gözaltına alınarak Lice Jandarma Tugay’ına götürüldüler. Zeynel Harman ve Salih Bayram serbest bırakıldı ancak Bulutlardan hiçbir haber alınamadı.

1994 yılında ailelerin şikayetleri üzerine açılan soruşturmada hiçbir ilerleme olmadı. Olayın üzerinden on yıl geçtikten sonra Diyarbakır Savcılığı dosyayı 20 Ekim 2004’te "yetki ve görevin askeri yargıda olduğu" gerekçesiyle Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına gönderdi. 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı da 23 Aralık 2013 tarihinde "İşkence yapmak, hukuka aykırı olarak gözaltına alarak kişi hürriyetinden mahrum bırakmak ve öldürmek eylemlerinin, terörle mücadele kapsamında kalsa bile askeri faaliyet veya askeri görev olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı" gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı yeniden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

1994 yılı içinde Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı Bağcılar Düzpelit Mezrası Malahassi mevkisinin Kevrekok kayaları bölgesinde köylüler, üzerinde çok sayıda mermi giriş ve çıkış deliği bulunan, yakılmış 8 cenazeye ulaştı. Bulunan bedenlerle ilgili Kulp Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı 1994/70 hazırlık numaralı dosyaya ait tutanakta: "8 erkek cesedinin kafalarında ve vücutlarında çok sayıda kurşun giriş ve çıkış deliğinin, kollarda ve ayaklarda yoğun kırılma ve deformenin olduğu, ölümün ateşli silahlar ve yanmaya bağlı olduğu, yanan cesetlerin yanında bulunan tütün tablasının kurşun deliği ile delindiği, cesetler üzerinde şalvar, gri renkli kazak, ince kemer, yanmış siyah lastik ayakkabılar olduğu, etrafta çok sayıda boş kovan olduğu tespit edildiği" belirtildi. Cenazeler, Kulp Cumhuriyet Savcılığınca yapılan otopsinin ardından bulundukları yerde köylüler tarafından gömüldü.

Savcılık 9 Ağustos 1994 tarihli görevsizlik kararıyla dosyayı Diyarbakır DGM’ye gönderdi. Gerekçe olarak da "Cesetlerin güvenlik güçleriyle çatışmaya girmiş örgüt üyelerine ait olduğu ya da örgüt içi hesaplaşmadan dolayı öldürülerek gömüldüğü, örgütün bu tür eylemlere sık sık başvurduğu," belirtildi.

Olaydan yaklaşık dokuz yıl sonra, 2003 yılında köye geri dönüşlerin başlamasıyla birlikte çok sayıda kayıp yakını yeniden İHD Diyarbakır Şubesine başvuru yaptı. Bu süreçte ortaya çıkan defin işlemi üzerine aileler söz konusu mezarların açılarak eşleşme için DNA tespiti yapılmasını talep etti. Durumdan haberdar olan Bulut ailesi de 25 Haziran 2008 tarihinde İHD aracılığıyla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak bulunan kemiklerle DNA eşleştirmesi yapılması amacıyla kan örneği verdi. 16 Temmuz 2004 tarihinde yapılan DNA testi sonucunda sekiz kişiden beşinin Ekrem Bulut, Ramazan Bulut, Ali Bulut, Mehmet Selim Örhan ve Hasan Örhan olduğu tespit edildi. Bunun üzerine, yıllar sonra yakınlarının kemiklerine ulaşan Bulut ve Örhan aileleri, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak yakınlarının kemiklerinin kendilerine teslim edilmesini istedi. Uzun süre cevap alamayan ailelere önce kemiklerin bulunduğu torbanın kaybolduğu bilgisi verildi. İHD Diyarbakır Şubesinin girişimiyle kayıp kemikler daha sonra bulundu ancak bu kez de 8 kişiye ait kemiklerin Kulp ilçesi Merkez Mahalle Mezarlığında aynı torba içerisinde ayırt edilmeksizin gömüldüğü tespit edildi. Ailelerin söz konusu mezarın açılması ve kemiklerin ayrıştırılarak kendilerine teslim edilmesi talebi Savcılık tarafından reddedildi; beşinin kimliği tespit edilen sekiz kişiye ait kemikler, Kulp Kimsesizler Mezarlığında toplu halde gömülmüş şekilde bırakıldı. Mustafa Bulut ve Fahri Bulut’un ise bedenlerine hala ulaşılamadı.

Bulut ailesinin sorumlulardan olarak gördüğü dönemin Bolu Dağ Komando Tugayı Komutanı Yavuz Ertürk hakkında, 1993 yılı sonlarında Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Alaca (Nedera) köyüne yapılan operasyon sırasında gözaltına alındıktan sonra bir daha kendilerinden haber alınamayan 11 köylünün zorla kaybedilmesine ilişkin 2004 yılı sonunda açıklanan bir TBMM araştırma komisyonu raporu olmasına rağmen, 2013 yılı sonuna kadar hakkında hiçbir hukuki işlem yapılmadı. Söz konusu olaya ilişkin hukuki süreçte zamanaşımı kararı verilmesine günler kala, Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, emekli Tümgeneral Yavuz Ertürk'ün şüpheli olarak belirtildiği bir iddianame hazırladı ve Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi bu iddianameyi kabul etti. Söz konusu iddianamede “Şüpheli Ertürk'ün komutasında birlik içinde yer alan kimlik bilgileri tespit edilemeyen görevlilerden bazılarının teşekkül oluşturarak yetki ve görevleri olmamasına rağmen hukuka aykırı olarak şüphelendikleri kişileri yakalayarak bir süre sorguladıktan sonra öldürdükleri tespit edildi,” cümlesi yer aldı ve Yavuz Ertürk’ün Türk Ceza Kanunu’ndaki “kasten öldürme” suçundan 11 kez müebbet ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “halkı silahlı isyana teşvik” suçlarından 25 yıla kadar hapis cezası istendi. Halen süren duruşmalarda tek sanık olan Yavuz Ertürk tutuksuz olarak yargılanıyor.

İddianamede Yavuz Ertürk'ün şüpheli sıfatıyla yer aldığı süren diğer soruşturmalar arasında Bulutların yanı sıra 15 Mart 1994'te Kuddusi Adıgüzel'in, 6 Mayıs 1994'te Mehmet ve Mahrem Tanrıverdi'nin, 7 Mayıs 1994'te Ahmet Tekin'in, 10 Mayıs 1994'te Tahsin, Ali İhsan ve Çayan Çiçek'in, 24 Mayıs 1994'te Hasan, Mehmet Selim ve Cezayir Örhan'ın, 30 Mayıs 1994'te Metin ve Bahri Budak'ın, 18 Ağustos 1994'te Mehmet Günkan'ın gözaltına alınarak zorla kaybedilmesi olayları da sayıldı ancak süren davaya dahil edilmedi.

Ali Can Öner, Mahmut Acar, Mehmet Emin Bingöl ve Yakup Tetik'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Muş Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2014-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
06.11.1993 tarihinde Muş’ta bulunan Yenikent Göçmen Evleri civarındaki su kanalı yakınında Mahmut Acar, Ali Can Öner, Yakup Tetik ve Mehmet Emin Bingöl’ün cenazelerinin bulunması üzerine Muş Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturmaya başlanarak, olay yeri tespit ve otopsi tutanağı düzenlendi, ancak klasik otopsi yapılmadı. Cenazeleri gören Mahmut Acar’ın yeğeni Erkan Acar’ın Savcılığa verdiği ifadesinde bedenler üzerinde ağır işkence izleri bulunduğunun belirtilmesine rağmen otopsi tutanağında bu bilgiye yer verilmedi.

Olay yerinde 41 adet kaleşnikof marka tüfeğe ait merminin boş kovanları bulundu. Muş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.07.1994, 26.03.2013 ve 18.06.2013 tarihlerinde yaptığı talepler üzerine, boş kovanların Emniyet ve Jandarma Kriminal Laboratuvarlarında incelenmesi sonucu iki ayrı silahtan atıldığı ve silahların başkaca herhangi bir olayda kullanılmamış olduğu tespit edildi.

Muş Cumhuriyet Başsavcılığı, İl Merkez Jandarma Komutanlığı’ndan nezarethane kayıtlarını talep etti; ancak kayıtların 10 yıl süreyle saklandıktan sonra imhasını öngören kanun uyarınca imha edildikleri yanıtını aldı.

Maktullerle birlikte gözaltına alınan Abdulselam Kişi’nin, İhsan Esmer’in, Şıhmus Acar’ın ve Sadi Yıldız’ın, ayrıca, Mahmut Acar’ın yeğeni Erkan Acar’ın ifadesine başvuruldu. Aynı yönde verilen ifadelere göre Kızılağaç Jandarma Komutanlığı tarafından gözaltına alınan 54 kişi ağır işkenceye maruz bırakıldıktan sonra Emniyet Müdürlüğü’ne sevk edilip serbest bırakılırken; Mahmut Acar, Ali Can Öner, Yakup Tetik ve Mehmet Emin Bingöl serbest bırakılmamıştı. Jandarma görevlileri tarafından öldürüldüklerini düşünmesine rağmen dönemdeki korku ortamı sebebiyle kimse şikâyetçi olmamıştı.

Van TMK m. 10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı 05.11.2013 tarihinde düzenlediği 2013/454 no.lu iddianamede Naim Kurt’u tek şüpheli olarak gösterdi. Kurt’a 765 sayılı TCK’nın birden fazla kişiyi aynı sebepten öldürmek, halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvik ve suç işlemek üzere örgüt kurmak suçları isnat edildi. İddianame Van TMK m.10 ile görevli Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.

Van Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava, 6526 sayılı "Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"uyla TMK 10. maddesi uyarınca kurulan ve kamuoyunda "özel yetkili mahkemeler" olarak bilinen ağır ceza mahkemelerinin kaldırılması sonucu davaya suç yerinde bulunan yerel mahkeme olan Muş Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti.

Dava görülürken Mehmet Emin Bingöl’ün oğlu Abdulkerim Bingöl, babasının 13 gün gözaltında kaldığı süre içerisinde dönemin milletvekilleri, belediye başkanları aracılığıyla Başbakan Tansu Çiller’e ulaştıklarını, “Sağ salim teslim edilecek” sözü aldıkları halde öldürüldüğünü belirterek, “Eğer ki barış sağlanacaksa, bu ölümler aydınlatılmalı, bizler kimi affedeceğimizi bilmek istiyoruz” dedi. Davanın avukatı ve Muş Barosu Başkanı Feridun Taş, Tansu Çiller'in tanık olarak dinlenmesi talebinde bulundu, ancak bu talebi reddedildi.

Bunun yanı sıra sanık Naim Kurt ile tanıkların yüzleştirilmesi talebi reddedildi. Tanık Savaş Aksoy adresi tespit edilemediği gerekçesiyle dinlenmedi ve 28.11.2014 tarihinde Muş Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada adreslerinin araştırılmasının duruşmayı uzatacağı ve dosyaya bir katkı sunmayacağı söylendi. Ayrıca Savaş Aksoy ve dönemin Muş valisi hakkında soruşturma başlatılması talebi de reddedildi.

Aynı tarihli duruşmada, esas hakkında mütalaasını veren cumhuriyet savcısı, Naim Kurt’un suç tarihinde Jandarma Alay Komutanı olduğunun tam olarak tespit edilemediği, cezalandırılması için kesin delillerin bulunmadığını söyledi ve beraatini talep etti. Mütalaaya itiraz eden kayıp yakınları yüzleştirme taleplerini tekrar etti, ancak talep kabul edilmedi.

Mahkeme, Hüseyin Oğuz’un Naim Kurt’un bölgede JİTEM sorumlusu olduğuna dair Ergenekon soruşturması kapsamında verdiği beyanlarını, aynı soruşturmada Arif Doğan’ın evinde bulunan üzerinde Naim Kurt, Veli Küçük, Cem Ersever, Nurettin Ata ve Abdulkerim Kırcı’nın isimlerinin yazılı olduğu belgeyi de değerlendirdi. Ancak JİTEM olarak isimlendirilen oluşumun askeri kaynaklarca doğrulanmadığı ve Naim Kurt’un Mahmut Yıldırım (Yeşil) ile birlikte hareket ettiği iddiaları ve meydana gelen olayla irtibatlandırılamadığına kanaat getirdi.

22.12.2014 tarihli karar duruşmasında, eylemlerin Jandarma görevlileri tarafından gerçekleştirildiğini ve Naim Kurt’un JİTEM’le birlikte hareket ettiğini ortaya koyacak yeterli delil bulunmadığını belirtti. Naim Kurt’un delil yetersizliği nedeniyle beraatine karar verdi. Avukat Taş, yirmi yıllık soruşturma boyunca hiçbir işlem yapılmadığını, sadece dosyadaki tanık beyanlarına göre iddianame yazıldığını belirterek, “Soruşturma zayıftı. Hiçbir araştırma yapılmamış. Bizim zaten, tetiği Kurt’un çektiği yönünde bir iddiamız yoktu. Dört kişi 13 gün gözaltında işkence gördü. Alay komutanı veya yardımcısının izni ve iştiraki olmadan infaz edilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle alay komutanı, yardımcısı ve hatta valinin de sorumlu olduğunu söyledik” dedi. Dosya Yargıtay incelemesinde.

Ali Efeoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Abdülaziz Özatlan
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Efeoğlu ailesinin vekili 24.01.1994 tarihinde İstanbul DGM Başsavcılığı’na başvurdu. Başsavcılığa verdiği dilekçe 1994/882 muharebe numaralı üst yazı ile Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gönderildi.

Cumhuriyet Gazetesinin 26 Ocak 1994 tarihli nüshasında “Gözaltında kayıp iddiası” başlığı altında verilen haberde İTÜ İnşaat Fakültesi öğrencisi Ali Efeoğlu’nun gözaltında kaybedildiğine yer verilmesi üzerine, bu haberi suç duyurusu olarak kabul eden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı aynı tarihte soruşturma başlattı. İlk olarak Emniyet Müdürlüğünden Ali Efeoğlu’nun gözaltına alınıp alınmadığı soruldu ve alınmadığı yanıtı alındı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğünce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılan 09.02.1994 tarihli yazıda, Ali Efeoğlu’nun avukatının İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne başvurarak müvekkilinin kaybolduğunu beyan etmesi üzerine yapılan arşiv incelemesi sonucunda Ali Efeoğlu’nun aranan kişilerden olduğu belirtildi.

07.01.2009 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından suçun işkence ve kötü muamele olduğu gerekçesiyle eski ceza kanununa göre zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle şüpheli olan İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğündeki ilgili görevliler hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildi (Soruşturma No: 1994/4970, Karar No: 2009/92-6).

Söz konusu kovuşturmaya yer olmadığı kararı şikayetçilere ve vekillerine tebliğ edilmedi. 14.12.2012 tarihinde kararı öğrenen ailenin avukatı 22.12.2011 tarihinde kararın eksik soruşturma ve hatalı nitelendirme yapılarak verildiğini belirterek 2009/92-6 karar sayılı kovuşturma yapılmasına yer olmadığı kararının kaldırılmasını ve soruşturmanın genişletilmesini talep etti. Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesi 2012/668 değişik iş numaralı kararıyla talebi reddetti.

Ali Gündüz, Fatih Kaya ve Mustafa Kaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Fatih Kaya ve Mustafa Kaya’nın bindiği Mustafa Kaya’ya ait aracın olayın ertesi günü yolda boş bulunması üzerine Ayten Kaya 23.09.1998 tarihinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe verdi. Olayla ilgili savcılık emri ve Batman Emniyet Müdürlüğü aracılığıyla tanık ifadeleri alındı. Batman Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı 1998/2560 hazırlık numaralı ve 23.09.1998 tarihli soruşturma, YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde yapılan başvuru neticesinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığının kararıyla 2003/4131 hazırlık numaralı dosyayla birleştirildi.

Ali Gündüz’ün oğlu İsa Gündüz 27.01.2003 tarihinde Ankara İnsan Hakları Başkanlığına dilekçe vererek babasının akıbetini öğrenmek istediğini beyan etti. Bunun üzerine Batman Emniyet Müdürlüğü tarafından 08.05.2004 tarihinde İsa Gündüz’ün ifadesi alındı.

YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikâyet dilekçesinde adı bulunan Ali Gündüz hakkında, oğlu İsa Gündüz’ün başvurusuyla 2007 yılında Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından gaiplik kararı verildi (Esas No:2007/576). Gaiplik kararından sonra hakkındaki aramalara son verilen ve arama kayıtları kapatılan Ali Gündüz kayıp şahıs statüsünden çıkartıldı. Hakkında yürütülen 2004/1737 hazırlık numaralı ve 2004/52 birleştirme kararlı soruşturma dosyası buna istinaden kapatıldı.

2000 yılında İstanbul ili Beykoz ilçesinde Hizbullah’a yönelik yapılan operasyonda Mustafa ve Fatih Kaya’nın kimliklerinin bulunması sonucu, Ayten Kaya’nın başvurusuyla Batman Asliye Hukuk Mahkemesi 18.07.2003 tarihinde Mustafa Kaya’nın (Esas:2006/598, Karar:2003/483), 20.12.2006 tarihinde ise Fatih Kaya’nın gaipliğine karar verdi (Esas:206/313, Karar:2006/1485).

İlgili gaiplik kararı uyarınca emniyet Mustafa Kaya ve Fatih Kaya’nın kayıtlardan düşününü yaparak daimi arama kararını kaldırdı ve dosyayı kapattı.

Batman Cumhuriyet Başsavcılığından Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen 2003/4131 numaralı soruşturma ve 2011/169 karar numaralı fezlekede belirtilen 180 kişilik faili meçhul cinayet listesinde Ali Gündüz, Mustafa Gündüz ve Fatih Gündüz’ün isimleri yer almaktadır.

Ali İhsan Çiçek ve Tahsin Çiçek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CICEK-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Lice Cumhuriyet Savcılığı, 1997 yılında açtığı soruşturma kapsamında Çiçek kardeşlerle aynı zamanda gözaltına alınan Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Demir ve Mehmet Özinekçi’nin ifadelerini aldı. Dört kişi de ayrı ayrı verdikleri ifadelerinde olayları benzer şekilde anlatarak operasyonu, gözaltına alınmalarını, Yatılı Bölge Okulu’nun bodrum katında gözleri bağlı olarak tutulmalarını ve Çiçek kardeşlerin ikinci günün sonunda bırakılmak üzere yanlarından alındığını, kalan dört kişinin ise üçüncü gün serbest bırakıldığını anlattı. Jandarmalar tarafından ifadeleri alınan köy muhtarı ve iki köylü ise iddia edilen tarihte köye operasyon düzenlenmediğini iddia etti. Soruşturma kapsamında incelenen gözaltı kayıtlarına göre Tahsin ve Ali İhsan Çiçek kardeşler 24 Nisan 1994’te gözaltına alınmış, 26 Nisan’da serbest bırakılmıştı.

Tahsin, Ali İhsan ve Çayan Çiçek’in gözaltına alındığının inkar edilmesi ve akıbetleri hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamamaları nedeniyle Çiçek ailesi, savcılık, jandarma ve İHD’nin ardından 8 Kasım 1994’te AİHM’ye başvurdu. Mahkeme davayı kabul ettikten sonra ilki Haziran 1997’de ikincisi Haziran 1998’de olmak üzere Ankara’da 8 tanığın ifadesini aldı. Hamsa Çiçek ifadelerinde oğlu Tahsin Çiçek’in köyden bazı kişilerle arasında sorun olduğunu; kaybedilmesinden yaklaşık bir ay önce köyün muhtarının oğlu tarafından jandarmaya şikayet edilmesi nedeniyle bir hafta boyunca gözaltına alındığını; çıktığında ise köy muhtarı ile konuyla ilgili tartıştığını; Mayıs ayındaki operasyonda gözaltına alınmasından bir süre sonra köy muhtarının oğlunun kendisine Ali İhsan’ın öldürüldüğünü, Tahsin’in ise askerlerin elinde olduğunu söylediğini belirtti.

Mahkeme, devletin sunduğu belgeleri inceleyip gösterdiği tanıkları dinledikten sonra tutarsızlıklar ve daha önceki benzer olaylardaki deneyimleri göz önünde bulundurarak Tahsin ve Ali İhsan Çiçek ile ilgili olarak başvuran Hamsa Çiçek ve dinlediği diğer tanıkların ifadelerini doğru buldu ve iki kardeş hakkında 5 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. (esastan), işkence yasağını düzenleyen 3. (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Mahkeme, Çayan Çiçek’in gözaltına alınması ve sonrasında zorla kaybedilmesine ilişkin yeterli delil sunulamadığı için ihlal kararı vermedi.

Kulp ilçesinde 1993’te işlenen 11 faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle hakkında 7 Ekim 2013’te dava açılan emekli Tuğgeneral Yavuz Ertürk’le ilgili aralarında Çiçeklerin de bulunduğu 9 soruşturma daha yürütüldüğü bilgisi davanın iddianamesinde de yer aldı. İddianameye göre, dönemin Bolu Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Ertürk’ün adı, Kulp-Lice-Genç üçgeninde 1993-94’te gerçekleşen ve 25 kişinin öldüğü 9 ayrı olayda daha geçiyor. Cinayetlerden, ismi belirlenemeyen ‘Yarbay Ramazan’ kod adlı bir asker ile bir üsteğmen, 2 astsubay ve bir uzman çavuş da sorumlu tutuluyor. “Kasten öldürme” suçundan 11 kez müebbet ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “halkı silahlı isyana teşvik” suçlarından 25 yıla kadar hapis cezası istenen davada tek sanık olan Yavuz Ertürk tutuksuz olarak yargılanıyor.

Ali İhsan Dağlı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AFFAIRE-UCAK-ET-AUTRES-TURQUIE
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada diğer nedenlerle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1995-05-14
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Mehmet Dağlı ve Amine Dağlı, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na (20 ve 24 Nisan 1995) ve Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı’na (1 Mayıs 1995) birkaç kez başvurarak 14 Nisan 1995 günü Eşme Köyü’ne düzenlenen operasyon sırasında jandarmalar tarafından gözaltına alınan oğulları Ali İhsan Dağlı’nın nerede tutulduğu ve sağlık durumu hakkında bilgi istedi.

Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sorması üzerine, Silvan İlçe Jandarma Komutanlığı, operasyon sırasında Ali İhsan Dağlı’yı ellerinden kaçırdıkları bilgisini verdi.

Evrensel Gazetesi’nde yer alan “İşte Kayıp” ve “Dağlı Kurşuna Dizildi” başlıklı haberlerde, Ali İhsan Dağlı’nın gözaltında çekildiği iddia edilen yaralı fotoğraflarına yer verilmesi üzerine Mehmet Dağlı tekrar savcılığa başvurdu. Yine 24 Kasım 1995 tarihli Evrensel Gazetesi’nde, B.G. adlı bir askerin Ali İhsan’ı gözaltında gördüğünü ve daha sonra komutanından Ali İhsan’ın vurulduğunu öğrendiğini ancak bunu kimin yaptığını bilmediğini anlatan bir haber çıktı ancak Ali İhsan'ın gözaltına alındığı inkar edilmeye devam edildi.

Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı, Eşme Köyü sakinlerinden M.E., M.U., S.Y. ve Mehmet Dağlı’yı tanık olarak dinledi. Köy sakinleri, Ali İhsan Dağlı’nın operasyon sırasında jandarmalar tarafından gözaltına alındığını doğruladı. Silvan’da askerlik görevini yapmış olan tanık M.S. ise ifadesinde, böyle bir olay hatırlamadığını söyledi.

Savcılık tarafından ifadesi alınan kişilerden biri de Evrensel Gazetesi Yazı İşleri Müdürü A.E. idi. A.E., bahsi geçen fotoğrafın ne şekilde temin edildiğini bildirme mecburiyetinde olmadığını beyan etti.

Ali İhsan Dağlı ile beraber gözaltına alınan tanık R.Ö., Dağlı’nın gözaltında işkence gördüğüne şahit olduğunu söyledi. Yine yakalananlardan M.T. ise, gözlerini bağladıkları için başka kimin yakalandığını görmediğini ifade etti.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Zorla ve İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu'nun Türk Hükümeti'nden konuya ilişkin bilgi edinmek istemesi üzerine Adalet Bakanlığı ile Diyarbakır ve Silvan Cumhuriyet Başsavcılıkları arasında birtakım yazışmalar yapıldı. Bu arada Ali İhsan Dağlı’nın yakınları İHD Diyarbakır Şubesi ve Uluslararası Af Örgütü'ne başvuru yaptı ve yardım istedi. Bu kuruluşların girişimleri de sonuçsuz kaldı.

Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı, tanık anlatımlarından Ali İhsan Dağlı’nın Diyarbakır’da gözaltında tutulduğu anlaşıldığından, 04.05.2000 tarihinde yetkisizlik kararı vererek, dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi (Karar No: 2000/11). Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ise, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün Ali İhsan Dağlı’nın Diyarbakır’da gözaltına alınmadığını bildirmesi üzerine, 22.06.2000 tarihinde 2000/328 sayılı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı’na geri gönderdi.

Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı, bu sefer Ali İhsan Dağlı’nın eşi Besra Üçak’ın ifadesine başvurdu. 25.10.2001 tarihinde ise görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır 7. Kolordu Askeri Savcılığı’na gönderdi (Karar No: 2001/7). Diyarbakır 7. Kolordu Askeri Savcılığı, olayda askeri bir suç olmadığı gerekçesiyle herhangi bir işlem yapmaksızın 07.11.2001 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi (Karar No: 2001/31).

Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 03.12.2001’de bir işlem yapmaksızın, operasyonun Silvan İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından gerçekleştirildiği gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek dosyayı yeniden Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Valiliği’nden operasyona katılan kamu görevlileri hakkında soruşturma yapmak için izin istedi. Ancak, Valilik tarafından soruşturma izni verilmemesine karar verildi. Besra Uçak’ın vekili bu karara itiraz etti ancak itiraz kabul edilmedi.

İdarenin soruşturma izni vermemesi üzerine Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı 06.06.2003 tarihinde takipsizlik kararı verdi. Siverek Ağır Ceza Mahkemesi, 20.09.2004 tarihinde takipsizlik kararına yapılan itirazı reddetti ve bu noktada iç hukuk yolları tükenmiş oldu.

01.08.2001 tarihinde, 75527/01 başvuru numarasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan dosyada Mahkeme, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesini ve yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesini etkin soruşturma yapmamak suretiyle usulden ihlal ettiğine karar verdi ve devleti Dağlı ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Ali Karagöz'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-18
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ayşe Karagöz'ün 18 Mart 2009'da Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği şikayet dilekçesinin ardından Cizre Cumhuriyet Savcılığı tarafından 2009/435 soruşturma numarasıyla ifadesi tutanağa geçirildi. İfadesinde adı geçen Mahmut Atak'ın ifadesi ise 2009/430 soruşturma numarasıyla 11 Aralık 2009'da alındı. Gözaltına alındıktan sonra birlikte sorguya götürüldüğü İhsan Arslan Temizöz ve Diğerleri dosyasında maktul olarak tanımlandığı halde Ali Karagöz bu dosyaya giremedi. Soruşturma, Haziran 2015 itibariyle devam ediyor.
Ali Müldür'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Atilla Öztürk
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamına kazılar yapılacağı haberlerinin çıkması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Pirmiz Müldür 2009 yılında Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadede Botaş kuyularında ve Başverimli Kimsesizler Mezarlığı’nda kazı yapılmasını talep etti.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma devam ediyor. Savcılığın 2008/3151 numarasıyla başlattığı soruşturma Aralık 2012 itibariyle devam ediyor.

Ali Tekdağ'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Case of Tekdag v. Turkey
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 15 Ocak 2004 tarihli kararındaki ifadelere göre, evli ve yedi çocuk babası olan ve Diyarbakır'da pastacılık yapan Ali Tekdağ, 13 Kasım 1994'te eşiyle alışveriş için gittiği Dağkapı semtinde silahlı, telsizli kişilerce başına ceket geçirilerek otomobile bindirilip kaçırıldı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı. Yetkililer gözaltına alındığını reddettiler.

9 Şubat 2009'da Bianet'te yayınlanan bir habere göre o günlerde aynı yerde gözaltında olan başka bir kişi, Tekdağ'ı, gözaltına alınmasının 45. gününde Diyarbakır Çevik Kuvvet Merkezi'nde gördüğünü söylüyordu. 20 Kasım 1996 tarihli Evrensel gazetesinde yayınlanan anılarında bir JİTEM subayı da Tekdağ'a yapılan işkenceleri itiraf etmiş, önce Diyarbakır’daki Çevik Kuvvet Merkezinde sorgulandığını; Silvan'a getirilmeden önce Pirinçlik Askeri Üssünde son kez sorgulandıktan sonra, Alman zırhlı personel taşıyıcısıyla Silvan'a getirildiğini anlatmıştı. Habere göre Ali Tekdağ 120 gün işkencede kaldıktan sonra operasyon timindeki komiser yardımcısı Timuçin ve Boğa lakaplı komutan tarafından silahla tarandı ve öldükten sonra tanınmaması için üzerine benzin dökülerek yakılarak Silvan-Diyarbakır karayolunda bir dere yatağına gömüldü.

Çeşitli tanıklıklar ve itiraflara rağmen soruşturmada hiçbir ilerleme olmayınca Tekdağ ailesi Haziran 1995’te AİHM'ye başvuru yaptı. Mahkeme tarafları ve tanıkları dinledikten sonra 15 Ocak 2004'te verdiği kararla, Sözleşmenin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (usulden) ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti ve Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti.

Atilla Osmanoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti OSMANOGLU-TURKIYE-DAVASI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1996-04-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Atilla’nın babası Muhyettin Osmanoğlu oğlunun akibetini öğrenebilmek için 26 Mart 1996 tarihinde Diyarbakır Valiliği’ne ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Savcılığa 29 Mart ve 1, 9 ve 19 Nisan tarihlerinde yine başvurdu. 16 Mayıs 1996 tarihinde de Diyarbakır Valiliği’ne ikinci kez başvurdu. Diyarbakır DGM Savcılığı, Muhyettin Osmanoğlu'nun 1 Nisan 1996 tarihli dilekçesine yanıt olarak oğlunun adının gözaltı kayıtlarında yer almadığını yazdı. Daha sonra Haziran 1996’da Muhyettin Osmanoğlu dilekçeleri ile ilgili olarak Diyarbakır DGM’ne çağrıldı. Sunduğu ifade ve şikayet, 1996/4041 hazırlık numarası altında dosyalandı. Valiliğe yaptığı başvuru hakkında ise Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası ile irtibata geçmesi söylendi. Muhyettin Osmanoğlu cinayet masasına da başvurdu. 20 Mayıs 1996 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası'nda Muhyettin Osmanoğlu'nun ifadesi alındı. Burada da önceki ifadelerini yineledi ve oğlunu götüren iki adamın eşkalini tarif etti; tekrar görmesi halinde teşhis edebileceğini de belirtti ancak bölgede bulunan kimliği belirlenememiş birkaç ölü bedeni teşhis etmesi talebi dışında bir yanıt alamadı.

Diyarbakır Savcılığı 23 Haziran 1996 tarihinde takipsizlik kararı verdi.

Muhyettin Osmanoğlu daha sonra 25 Eylül 1996 yılında AİHM'ne yaptığı başvuruda JİTEM eski üyesi Abdülkadir Aygan'ın, Atilla Osmanoğlu'nun kaçırılarak öldürülmesi olayını anlatan ve 4 Temmuz 2006 tarihinde Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan itiraflarına atıfta bulundu. Aygan, Atilla Osmanoğlu’nun JİTEM tarafından kaçırıldığını, –aynı zamanda Koçero olarak da bilinen– Cindi Acet tarafından, cesedin teşhisinin mümkün olmaması için başının çekiçle ezildiğini ve Cizre-Silopi karayolundan Habur Gümrük Kapısı'na doğru giderken yoldaki bir petrol tankerine atıldığını anlatıyordu. AİHM Muhyettin Osmanoğlu'nun başvurusunu kabul ettikten sonra hükümetten istenen gözaltı kayıtlarında ise Atilla Osmanoğlu'nun adı geçmiyordu.

1998 yılı sonlarında İHD Diyarbakır Şubesi ve Genel Merkezi kendilerine yapılan kayıp başvurularından oluşan bir dosyayı İdil Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletti. 4 Ocak 1999 günü İdil Cumhuriyet Başsavcısı, 30 Mart 1996 günü Silopi'de bulunan ve kimliği tespit edilemeyen bir erkek bedeninin, kendisine İHD tarafından gönderilen fotoğraflarla mukayese edildiğini ve bedenin Atilla Osmanoğlu'na ait olabileceğini bildirdi. Bunun üzerine İHD heyeti 6 Ocak 1999 günü baba Muhyettin Osmanoğlu ile birlikte İdil Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde girişimlerde bulundu ancak İdil Cumhuriyet Savcılığı’nda mevcut olan fotoğrafın teşhisinde baba Muhyettin Osmanoğlu'nun net bir kanıya varmaması üzerine Silopi'ye geçildi.

Silopi Cumhuriyet Savcılığı'nın 1996/313 Hazırlık numaralı dosya içerisinde 30 Mart 1996 günü Silopi ilçesi Başköyü civarında bulunan ve kimliği tespit edilemeyen erkek bedeninin çeşitli açılardan çekilmiş 14 fotoğrafı baba Osmanoğlu'na gösterildi ancak yine net bir teşhis yapılamadı. Otopsi raporuna göre, beden 1.75 santimetre uzunluğunda, 70 kilo ağırlığında, yaklaşık 25-30 yaşlarında olan koyu renk saçlı bir erkeğe aitti. Yüz bölgesinde ciddi kesikler yer almaktaydı ve kafatasının bazı kısımları kırılmıştı. Tankın içerisinde çekilen fotoğrafta bedenin üzerinde bulunan iki kazağın Atilla Osmanoğlu'na ait olduğu, yine tankın içerisinde poşet içerisinde bulunan alt lacivert eşofmanın da Osmanoğlu'na ait olduğu eşi tarafından ifade edildi. Dosya içeriğindeki bulunan elbiselere ilişkin tutanakta eksiklik içermesine rağmen bedenin çekilen fotoğrafları üzerinde belirgin olarak görülen kazakların Osmanoğlu'na ait olduğu eşi tarafından ifade edilmekle birlikte, bedenin özellikle yüz bölgesinde meydana getirilen tahribat teşhisi güçleştirdi. Neticede kesin bir teşhis yapılamadı. Beden, Silopi kimsesizler mezarlığına defnedilmişti ve tam olarak nereye defnedildiği de kayıt altına alınmamıştı.

AİHM, 24 Ocak 2008'de, yaşam hakkını koruyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesinin (usul ve yaşamın korunması yükümlülüğü yönünden) ve işkence yasağını düzenleyen 3. maddenin başvuran (baba Muhyettin Osmanoğlu) bakımından ihlal edildiğine karar verdi ve hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Aydın Esmer'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
DİHA haber ajansının 2004 yılında hazırladığı habere göre eşinin eve dönmemesi üzerine Fatma Esmer Kulp İlçe Jandarma Komutanlığına giderek eşinin akıbeti hakkında gerekli araştırmanın yapılmasını talep etti. Aydın Esmer'in kuzeni Ramazan Esmer de Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak kuzeninin bulunmasını istedi. Bunun üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Ramazan Esmer'in ayrıntılı beyanını alarak soruşturma başlattı. Başsavcılık, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ile Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığına yazı yazarak Esmer'in gözaltında tutulup tutulmadığını sordu. Emniyet ve jandarma tarafından gönderilen cevap yazılarında Esmer'in gözaltına alınmadığı ifade edildi.

Savcılık Aralık 1999'da soruşturma kapsamında olayın gerçekleştiği bölge olması itibariyle Muş Cumhuriyet Savcılığına yazı göndererek Kızılağaç Jandarma Karakol Komutanlığında görevli rütbeli personelin ayrıntılı ifadesine başvurulmasını istedi. Muş Cumhuriyet Savcılığına 30 Aralık 1999'da tanık sıfatıyla ifade veren Kızılağaç Jandarma Karakol Komutanı Vedat Ateş, kayıp Aydın'ı ve yakını olan Nusret Esmer'i tanımadığını ifade etti. Ateş, Aydın'ın kaybolduğunu duyduğunu ancak bununla ilgili kendisine herhangi bir başvuru yapılmadığını iddia etti. Başsavcılık soruşturma ile ilgili olarak Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla Esmer'in eşi Fatma Esmer ile köy muhtarı Nusret Esmer'in ifadelerini aldıktan sonra 26 Ocak 2000'de yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı Muş Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Bu arada Esmer'in bulunamaması üzerine 27 Eylül 1999'da ağabey Necat Esmer Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına giderek kardeşinin akıbeti hakkında bilgi almak istedi. Savcılık dilekçeyi kayda geçirdikten sonra Necat Esmer'i Muş Cumhuriyet Başsavcılığına yönlendirdi. Muş Cumhuriyet Başsavcılığı, hazırlık soruşturması kapsamında ilk olarak Muş İl Merkez Jandarma Komutanlığı aracılığıyla Kızılağaç Karakol Komutanı Vedat Ateş'in ifadesine başvurdu. Daha önceki ifadesinde Aydın Esmer'i tanımadığını belirten Ateş, 4 Ekim 1999'da Muş İl Jandarma Komutanlığına gönderdiği beyanında kayıp Esmer'in 15 Eylül 1999'da Kızılağaç kasabasına geldiğini, daha sonra da ölü katıra baktığını, katırın kendisine ait olmadığını söylediğini, ardından da tek başına Kulp'a gitmek üzere yaya olarak Kayalısu Köyü üzerinden Şenyayla'ya hareket edeceğini beyan ettiğini, ertesi gün de Kızılağaç'tan ayrıldığını ileri sürdü.

Muş İl Jandarma Komutanlığının beyanı yetersiz bulması üzerine 3 Kasım 1999'da yeni bir yazı yazan Ateş, daha önce verdiği ifadelerle çelişen şu ifadeyi verdi: "Aydın Esmer'in kaybolmasından 2-3 gün geçtikten sonra yakınları Kızılağaç kasabası belediye başkanının evine gelerek kayıp şahsın hayatından endişelendiklerini belirtip belediye başkanından yardım istemişler. Belediye başkanının da ısrarı üzerine bana geldiler. Aydın'ın kaybolması ile ilgili bir bilgimin olup olmadığını sordular. Ben de yakın bölgelerinde çıkan çatışmada herhangi bir cesede rastlamadığımı, sadece 2 adet silah ele geçirdiğimizi, bu silahları da İl Jandarma Komutanlığına teslim ettiğimizi belirttim."

9 Şubat 2000'de Muş Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı tekrar Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı da 21 Şubat 2000'de görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. DGM Savcılığı ise 6 Mart 2000'de daimi arama kararı aldı.

DİHA'nın Fatma Esmer ve aile avukatıyla yaptığı görüşmeden hazırladığı habere göre iç hukuktan sonuç alamayan aile davayı AİHM’e taşıdı. AİHM dosyayı kabul etti ancak henüz karar açıklanmadı.

Ayhan Efeoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Şikayetçi Osman Efeoğlu, 08.01.1993 tarihli ifadesinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, kendisinden haber alınamayan oğlu Ayhan Efeoğlu ile ilgili İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi görevlilerinden şikayetçi olduğunu belirtti. Savcılığın kayıbın akıbetini sorması üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 09.11.1992 tarihli yazısında, Ayhan Efeoğlu hakkında 1990 - 1992 yılları arasında emniyet görevlilerince yapılan işlemleri anlattı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne göre Ayhan Efeoğlu en son 21.04.1992 tarihinde İstanbul’da meydana gelen silahlı çatışma sonucu ölen “yasadışı örgüt militanlarının” defnedilmesi sırasında güvenlik görevlilerine saldırı eylemleri içerisinde yer aldığı iddiasıyla yakalanarak İstanbul DGM’ye götürüldü, ancak savcılıkça serbest bırakıldı. Bu tarihten sonra bir daha gözaltına alınmadı. Soruşturma aşamasında, İstanbul ve İnegöl güvenlik birimlerine müzekkereler, İnegöl Cumhuriyet Başsavcılığı’na talimatlar yazılmasına rağmen Ayhan Efeoğlu’nun nerede olduğu tespit edilemedi.

21.01.2008 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu, isnat edilen suçu işkence ve kötü muamele kabul ederek 15 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğuna; dolayısıyla şüpheli olan İstanbul Emniyet Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verdi (Soruşturma no:1992/41786, Karar no:2008/823-20). Söz konusu karar şikayetçi ve vekillerine tebliğ edilmediği için karardan 14.12.2011 tarihinde haberdar olan şikayetçiler 23.12.2011 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karara itiraz etti. 19.03.2012 tarihinde, Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından itirazın reddine karar verildi.

Eski özel tim görevlisi ve Jitem elemanı Ayhan Çarkın’ın medyaya yansıyan, 1990’lı yıllarda görevi sırasında şahit ve dahil olduğu, içlerinde Ayhan Efeoğlu’nun da olduğu yasadışı infazlar ile ilgili beyanları üzerine İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar tarafından 23.03.2011 tarihinde suç duyurusunda bulunuldu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde ile Yetkili) tarafından 24.03.2011 tarihinde 2011/647 dosya numarası ile tekrar soruşturma başlatıldı.

26.03.2011 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde ile Yetkili), şüpheli Ayhan Çarkın’ın ifadesine başvurdu. Sorgulama tutanağında yer alan olaylardan biri de Ayhan Efeoğlu’na ilişkindi. Buna göre, bir telsiz anonsu üzerine Siyasi Şube’ye giden Ayhan Çarkın, sorgu sırasında uğradığı işkence sonucu ölen bir kişinin koliye konmuş bedeni ile karşılaştı. Çarkın’ın ifadesine göre, o sırada Siyasi Şube’de bulunan kişiler, Fikret Işınkaralar, Ali Osman Akar, Baki Avcı, Hasan Erdoğan, Ahmet Sakarya, Şefik Kul, Ayhan Özkan ve Ali Çetkin idi. Bu kişilerden Ali Osman Akar ile Ahmet Sakarya, koli içindeki bedeni kamyonet ile İstanbul dışında bir yere götürüp gömdü. Ayhan Çarkın, ifadesinde, daha sonradan bu kişinin Ayhan Efeoğlu olduğunu konuşmalardan duyarak öğrendiğini, ancak sorgusunun kim tarafından yapıldığını bilmediğini belirtti.

Yapılan soruşturma sırasında, Ayhan Efeoğlu’nun o dönem Şişli Gayrettepe Siyasi Şube Müdürlüğü’nde öldürüldüğünün iddia edilmesi üzerine, bazı polisler hakkında ayırma kararı verilerek, dosya 2011/809 soruşturma sırasına kaydedildi. Bu dosya yetkisizlik kararı ile Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

2011/647 soruşturma numaralı dosya hakkında, Ayhan Efeoğlu, Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ün işkenceyle öldürüldükleri iddiası ile ilgili olarak ayırma kararı verilerek, dosya 2011/1830 soruşturma numarasına kaydedildi ve görevsizlik kararı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

31.03.2011 tarihinde müştekiler vekilleri aracılığıyla İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’na (CMK 250. Madde İle Yetkili) dilekçe yazarak Ayhan Çarkın’ın suç ortaklarının tespit edilebilmesi ve maddi gerçeğin açığa çıkarılması için soruşturmanın derinleştirilmesini talep etti.

27.09.2011 tarihinde, 2011/647 sayılı soruşturma dosyası bir kısım mağdurlar açısından yetkisizlik kararı ile CMK 250. Madde İle Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

28.09.2011 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde İle Yetkili), soruşturulması gereken eylemlerin ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt ya da bir terör örgütü tarafından işlendiğinden bahsedilemeyeceğinden dolayı görevsizliğine karar vererek, 2011/1830 soruşturma numaralı dosyayı yetkili ve görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi (Karar no:2011/473). Dosya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Bürosu’nun 2011/71615 numaralı soruşturma sırasına kaydoldu.

06.01.2012’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na (CMK 250. Madde İle Görevli) Ayhan Çarkın hakkında her iki savcılıkça da soruşturma yürütülmesi sebebi ile dosyaların birleştirilmesi hususunda görüşleri soruldu. Birleştirilme düşünülmediği takdirde Ayhan Efeoğlu hakkında verdiği ifadesinde, söz konusu bedenin kime ait ve öldürme eyleminin şüphelilerinin Fikret Işınkaralar, Ali Osman Akar, Baki Avcı, Hasan Erdoğan, Ahmet Sakarya, Şefik Kul, Ayhan Özkan ve Ali Çetkin olduğunu ne şekilde ve kimden öğrendiğinin, bedenin ne şekilde öldürüldüğünü bilip bilmediğinin tekrar ifadesine başvurularak öğrenilmesi istendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 10.02.2012 tarihinde Ayhan Efeoğlu, Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ü işkenceyle öldürme suçunun şüphelileri hakkında Ergenekon ve Susurluk Terör Örgütü üyeliklerinden soruşturma açıldığının basın aracılığıyla bilindiğini, şüpheliler hakkında söz konusu mağdurlar yönünden örgüt tarafından öldürülme eylemine yönelik karar verilmesi gerektiğini, eylemin örgüt tarafından gerçekleşmediği düşüncesinin var olması durumunda ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilerek dosyanın Başsavcılığa gönderilmesi gerektiğini beyan ederek, 2011/71615 soruşturma numaralı dosya hakkında 2012/117 sayılı görevsizlik kararı verdi. Dosya, CMK 250. Madde İle Görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

06.03.2012 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK. 250. Madde İle Yetkili ) şüpheli Ayhan Çarkın’ın anlatımlarına konu olan Ayhan Efeoğlu’na yönelik gerçekleştirildiği iddia olunan eylemlerin haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt tarafından işlendiğine, ancak şüphelilerin böyle bir örgüte üye olduklarına dair somut delil elde edilemediğinden, şüpheliler hakkında atılı suçtan kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair ek karar verdi (Soruşturma no:2012/535). Sanıklar hakkında tasarlayarak insan öldürme suçlarından dolayı soruşturmanın devam ettirilmesi için görevsizlik kararı verilerek dosya 2012/97 numaralı görevsizlik kararı ile yeniden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

17.05.2012 tarihinde, Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi (CMK 250. Madde İle Görevli), sanıkların hakkında kasten adam öldürmekten soruşturmanın devam ettiğine vurgu yaparak, kararda yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle 2012/535 soruşturma sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazın reddine karar verdi.

Ayşenur Şimşek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan biri Ayşenur Şimşek'ti. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi.

Ayşenur Şimlek'in zorla kaybedilmesi ile ilişkili olan dosya Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.

Ayten Öztürk'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti OzturkAyten_AYM_Karari
Hukuki süreçte son durum:Davada kesin beraat hükmü verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Şeref Gürkan CMK 250. Maddesi ile Görevli Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk’ün Malatya Cumhuriyet Başsavcılığındaki ifadesine göre Hıdır Öztürk 1992 yılında Tunceli’de İl Özel İdaresinde devlet memuru olarak çalışmaktaydı. 1992 yılının Mayıs ayında bir gün İl Jandarma Alay Komutanı Mustafa Sabri Yazganarıkan kendisini makamına çağırdı. Hıdır Öztürk durumu aktardığı Vali Muavini Bülent Karaçöl’den izin istedi ancak Karaçöl iş yoğunluğu nedeniyle gitmemesini söyledi. Ancak iki-üç gün sonra Alay Komutanı kendisini yeniden çağırınca bu sefer izin alarak görüşmeye gitti. Komutan Hıdır Öztürk’e ailesiyle ilgili sorular sorduktan sonra çocuklarından birinin PKK’ye katılacağı yönünde bir istihbarat aldıklarını, dikkatli olması gerektiğini söyledi. Hıdır Öztürk üç kızının da memur olduğunu ve böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyleyince de Alay Komutanı çocuklarını da alarak yeniden gelmesini istedi.

Hıdır Öztürk bir pazar günü üç kızını da yanına alarak yeniden Jandarma Alay Komutanlığına gitti. Kızları Alay Komutanı Mustafa Sabri Yazganarıkan’ın Mahmut Bey diye tanıttığı bir kişi tarafından yanından alınarak sorgulandı, daha sonra hep beraber komutanlıktan ayrıldılar. Bu tarihten yaklaşık iki buçuk ay sonra, 28 Temmuz 1992 tarihinde, Hıdır Öztürk’e, kızı Ayten Öztürk’ün çalıştığı Tungaş Gıda AŞ’den telefon edildi ve kızının işe gitmediği bildirildi. Görgü tanıkları Ayten Öztürk’ü üç kişiyle beraber beyaz bir araçta giderken gördüklerini söylediler. Kızından daha sonra haber alamayan Hıdır Öztürk polise ve savcılığa başvurdu ancak herhangi bir bilgi edinemedi.

8 Ağustos 1992’de Elazığ Devlet Hastanesinden gelen bir telefonla kimliği belirsiz bir kadın cesedi bulunduğu Öztürk ailesine bildirildi. Ayten Öztürk’ü bir çoban Elazığ Karşıyaka Kartaltepe mevkiinde yarı gömülü olarak bulmuştu; işkenceden tanınamayacak hale gelmiş bedeninin çeşitli yerleri kesilmiş, yüzülmüş, bazı organları vücudundan ayrılmıştı. Ancak işkence otopsi raporunda yer almadı; detaylı otopsiye ihtiyaç duymayan doktorlar bedendeki bozulmaların gömülü kalmayla ilişkili olduğunu yazmışlardı. Açılan soruşturma adli bir olay olarak ele alındığı için hızla kapatıldı. Hıdır Öztürk daha sonra otopsiyi yapan doktorlar Zülfü Kılıç (2013 itibariyle Ümraniye Özel Afiyet Hastanesinde çalışıyor), Nusret Akpolat (2013 itibariyle İnönü Üniversitesine bağlı Turgut Özal Tıp Merkezi’nde çalışıyor) ve raporu imzalayan savcı Mehmet Ali Gürbüz (2012 itibariyle Ordu Adliyesinde görev yapıyor) hakkında suç duyurusunda bulundu.

Olaydan birkaç ay sonra, 21 Şubat 1993’te gazeteci Soner Yalçın, Hıdır Öztürk’ü arayarak kendi yaptığı araştırmalar sonucunda Jitem Grup Komutanı Cem Ersever’den kızı Ayten Öztürk’ün Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından kaçırılarak öldürüldüğünü öğrendiğini söyledi. Olay yıllar sonra 2012’de Abdülkadir Aygan’ın itiraflarında da yer aldı.

Hıdır Öztürk 13 Aralık 2011 tarihinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna çağrıldı. Verdiği ifade kamuoyunda da geniş yer buldu ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün, Aralık ayında Elazığ ve Tunceli Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu üzerine harekete geçen Elazığ Cumhuriyet Savcılığı dosyayı yeniden açtı. O dönemde görev yapan kamu görevlilerinin isimleri ilgili kurumlardan istendi. Cinayetin örgütlü suçlar kapsamında olduğuna kanaat getirilmesi üzerine dosya Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Savcılık, ayrıca Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın isminin karıştığı tüm olayların dosyalarını da ilgili yerlerden talep etti.

CMK 250. Maddesi ile Görevli Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava kapsamında 13 Haziran 2012’de Karaburun Cumhuriyet Başsavcılığında tanık olarak ifadesi alınan Hüseyin Oğuz, 1992 yılında Uşak İl Jandarma Komutanlığında Sorgu Amiri olarak görev yaptığını, 1 Temmuz 1993’te Malatya İl Jandarma Komutanlığı Sorgu Amirliğine tayin olduğunu, daha sonra da görevi gereği Tunceli, Elazığ, Bingöl ve Diyarbakır’da bulunan istihbaratçılarla diyalog halinde olduğunu aktardıktan sonra o dönemde Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Bozo kod adlı Yusuf Geyik ve itirafçı Mesut Mehmetoğlu’nun bir ekip oluşturarak bölgede örgüt üyesi süsü verdikleri pek çok sivili infaz ettiklerini bizzat duyduğunu aktardı. 1993 yılında Elazığ Jitem Komutanı Zeki Yüzbaşı’nın kendisine Ayten Öztürk’ün Mahmut Yıldırım tarafından Mazgirt’ten kaçırıldığını, bu sırada yanında itirafçı Mesut Mehmetoğlu’nun da olduğunu, daha sonra Ayten Öztürk’ü Diyarbakır Jitem’e götürdüklerini ve burada üç gün boyunca işkence yaptıktan sonra infaz edildiğini anlattığını aktardı. Olayı kendisine Abdülkadir Aygan’ın da doğruladığını, bu olayla ilgili kayıtların o dönemde Malatya İl Jandarma Komutanlığında tutulduğunu ancak kendisi 1996 yılında ayrıldığı için kayıtların hala durup durmadığını bilmediğini ekledi. Dava kapsamında 28 Mart 2012 tarihinde dönemin Tunceli İl Jandarma Alay Komutanı Mustafa Sabri Yazganarıkan’ın ifadesi de Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından şüpheli sıfatıyla alındı. Mahkeme 31 Mayıs 2012 tarihinde Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım için yoklukta tutuklama müzekkeresi düzenlenmesine karar verdi. Ayrıca Tabipler Birliği Merkez Konseyi, Ayten Öztürk’ün 8 Ağustos 1992’de Dr. Nusret Akpolat ve Dr. Zülfü Kılıç tarafından gerçekleştirilen harici otopsisinde kesin olmayan bulguların kesinmiş gibi belirtilerek klasik otopsiye gerek görülmediğini, işkence bulgularının görmezden gelinerek mesleki bilgi ve becerilerin gerçeğin ortaya çıkartılması için kullanılmadığı iddialarını göz önüne alarak adı geçen iki doktor hakkında ön inceleme başlattı. Sadece ölü muayene tutanağını inceleyerek ve söz konusu iki doktorun üzerlerine atılı suç isnadını reddeden ifadelerine bakarak bir inceleme yürüten Elazığ Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi ön incelemeci doktorun suç vasfını ortaya koyacak delil yoktur raporu üzerine iki doktor da ceza almadı.

Öztürk ailesi açılan davada herhangi bir ilerleme olmayınca 21 Ekim 2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvurdu. Mahkeme, 21 Nisan 2016’da Anayasa'nın yaşam hakkının düzenlendiği 17. maddesinin usul boyutunun ihlal edildiğine, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için kararın bir örneğinin Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine ve aileye 50 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.

Bahri Arslan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Bahri Arslan’ın zorla kaybedilmesine ilişkin kardeşi Kumri Acar 25.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi verdi. Dilekçe, 2009/430 numaralı soruşturma içerisine alındı. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 18.05.2012 tarihinde tefrik kararıyla 2012/1429 soruşturmaya kaydetti. Savcılığın 18.05.2012 tarih ve 2012/99 numaralı yetkisizlik kararıyla Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği dosya daha sonra yeniden Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2014/1859 numaralı dosyaya kaydedildi. Haziran 2015 itibariyle soruşturma devam ediyor.
Bahri Budak ve Metin Budak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti KADRI-BUDAK-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2005-05-09
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
13.06.1994 tarihinde Bahri Budak’ın oğlu, Metin Budak’ın babası Kadri Budak, babasının ve oğlunun kaybedilmesine ilişkin olarak Lice Cumhuriyet Başsavcılığına, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Diyarbakır Valiliğine ve İçişleri Bakanlığına başvuruda bulundu ancak bir sonuç alamadı.

28.06.1994’te Kadri Budak, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Lice Cumhuriyet Başsavcılığına ve Lice Kaymakamlığına başvurusunu yineledi ancak herhangi bir bilgi alamadı.

TBMM’ye başvuran Hanifi Budak’ın dilekçesinin, 31.05.1995 tarihinde 3836 numarası ile kayıt altına alındığı bildirildi.

Bahri Budak’ın oğlu Hanifi Budak, babası Bahri Budak ve yeğeni Metin Budak’ın zorla kaybedilmesiyle ilgili Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünden bilgi talep etti. Ayrıca Yalımlı’da bulunan evlerinin yakıldığını belirtti, yakılan evlerin tespit edilmesini istedi. 13.06.1995’te Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü dilekçenin incelendiğini, 2510 sayılı kanuna göre taleplere ilişkin yapılacak bir işlem olmadığını, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine başvurulması gerektiğini söyledi.

Hanifi Budak ayrıca Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığına Metin Budak ve Bahri Budak’ın bulunması için başvuruda bulundu. 19.06.1995’te Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı, dilekçeyi değerlendirilmesi ve sonucunun aileye bildirilmesi için Diyarbakır Valiliğine gönderdi.

28.05.1995’te Hanifi Budak Diyarbakır Olağanüstü Hal Valiliğine zorla kaybedilen Bahri Budak, Metin Budak ve Yalımlı’da bulunan evlerinin yakılması hakkında bilgi istemek için başvuruda bulundu. 23.06.1995’te Diyarbakır Valiliği Olağanüstü Hal Bürosu, zorla kaybetmenin gerçekleştiği 30.05.1994’te bahsi geçen bölgede güvenlik güçlerince operasyon düzenlenmediği, kaybedilen kişilerin gözaltına alınmamış olduğu ve hiç kimsenin evinin yakılmadığı cevabını verdi.

20.07.2001’de Kadri Budak, İç İşleri Bakanlığına, babası Bahri Budak ve oğlu Metin Budak’ın zorla kaybedilmesi hakkında başvuruda bulundu. Başvuruda Lice Kaymakamlığına, Diyarbakır Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Lice Cumhuriyet Başsavcılığına, Başbakanlığa başvurulmasına rağmen hala bilgi alamadıkları için detaylı araştırma ve soruşturmanın yapılmasını istedi.

Kadri Budak aynı taleple Başbakanlığa da başvuruda bulundu. 28.05.2003’te Başbakanlık Halkla İlişkiler Bakanlığı dilekçenin incelendiği ve İç İşleri Bakanlığına sevk edildiği cevabını verdi.

28.10.2004’te Hanifi Budak, Diyarbakır Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyon Başkanlığına Metin ve Bahri Budak için ailenin uğramış olduğu maddi zararın karşılanması talebiyle başvurdu. 06.11.2008’de Zarar Tespit Komisyon Başkanlığı “terör olayları sonucu Metin Budak ve Bahri Budak’ın hayatını kaybettiğini” ve olayın 2004/7955 sayılı yönetmelik hükümlerinde belirtilen şartlara uygun bulunduğunu belirterek maddi zararın karşılanmasına karar verdi.

01.05.2005 tarihinde Ebubekir Budak tarafından Yalımlı’da birtakım kemikler bulundu. Kadir Budak’ın avukatı 08.05.2005 tarihinde olay yerine gidip kemikleri ve bulundukları bölgeyi fotoğrafladı. 09.05.2005’te Kadri Budak ve Ebubekir Budak Lice Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar başvuruda bulunarak ifade verdi. İfadelerde kemiklerin Bahri ve Metin Budak’a ait olup olmadığının tespitinin yapılması ve ne şekilde öldürüldüklerinin tespiti ile ölümlerine neden olanlar hakkında yasal işlem yapılması talep edildi. Yine Kadri Budak’ın vekilleri aracılığıyla Lice Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuruda da kemiklerin bulunduğu noktaya gidilerek keşif yapılması ve gerekli işlemlerin yapılarak kemiklerin Bahri Budak ve Metin Budak’a ait olup olmadığının belirlenmesi istendi.

09.05.2005’te Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice İlçe Jandarma Komutanlığına, Metin ve Bahri Budak’ın öldürüldüğü düşünülen Lice ilçesi Yalımlı köyüne gerekli inceleme ve delillerin toplanması için Cumhuriyet Savcısı Başkanlığında oluşturulacak heyetin gitmesi gerektiğini bildirdi ve bölgenin “terör bölgesi” olmasından dolayı keşif heyetinin güvenliğinin sağlanmasını istedi. Güvenlik ekibinin 09.05.2005 günü saat 11.00’de hazır edilmesi istendi. (Hazırlık No: 2005/187) Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice Sağlık Ocağı Baştabipliğine de 09.05.2005 günü saat 11.00’de bir doktorun görevlendirilmesini istediğine dair yazı gönderdi. Aynı gün Lice İlçe Jandarma Komutanlığından Yalımlı köyünde keşif yapılabilmesi için gerekli olan operasyon faaliyet planlamasının başlatıldığına dair bilgi geldi. “Bölgenin terör örgütünün olası eylemlerine müsait olması nedeniyle” Lice ilçesi ile Yalımlı köyü arasında mayın araması yapılması gerektiği için zamana ihtiyaç duyulduğu belirtildi. Delillerin muhafaza edilebilmesi için Yalımlı köyü muhtarı Mehmet Gümüş’e tebliğ yollandı.

17.05.2005’te Kadri Budak’ın vekilleri keşif tarihinin belirsiz bir tarihe ertelenmesinden ve kuvvetle muhtemel Metin Budak ve Bahri Budak’a ait olan kemiklerin bir kısmının açıkta duruyor olmasından dolayı gerekli yasal işlemlerin yapılması talebini yinelediler ve vekilleri tarafından çekilmiş olan fotoğrafları savcılığa ilettiler.

24.05.2005 tarihinde, çekilmiş olan fotoğraflar vekil tarafından Cumhuriyet savcısına tekrar sunuldu.

28.05.2005’te Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, Kadri Budak, vekili, Ebubekir Budak ve bir doktorun da katılımıyla kemiklerin bulunduğu yerde keşif gerçekleştirildi. Keşfin gerçekleştiği yerde 82 adet kemik parçasının yanı sıra muhtelif eşyalar ve ateşli silahlara ait on adet boş kovan bulundu. Doktor, kemiklerden biri üzerindeki deliğin ateşli silah ile gerçekleştirilmiş olduğu tespitini savcı huzurunda beyan etti.

Olay yeri inceleme raporunda bulunan boş kovanların MKE ibareli uzun namlulu silahlara ait olduğu tespit edildi. Yine Adli Tıp Kurumu Başkanlığının yaptığı incelemede boş mermi kovanlarının G1-G3 tipi tüfeklerde kullanılan 7,62x51 mm çapında mermiler olduğu anlaşıldı. 01.06.2005’te Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığından gerekli incelemelerin yapılmasını ve kemiklerin Metin Budak ve Bahri Budak’a ait olup olmadığının belirlenmesini istedi.

28.03.2006’da Adli Tıp Kurumu Başkanlığından, Lice Cumhuriyet Başsavcılığına yapılan incelemelerin sonuçları gönderildi. 13.03.2006’da sonuçlanan bu incelemelere göre, bulunan kemiklerin Bahri Budak ve Metin Budak’a ait olduğu, kurşun izi bulunan kemiğin Metin Budak’a ait olduğu ve buna dayanılarak ölüm sebebinin ateşli silah ile yaralanma olduğu, diğer kemikler üzerinde yapılan incelemenin ise Bahri Budak’ın kesin ölüm sebebini ortaya koymadığı anlaşıldı.

10.04.2006’da Adli Tıp Kurumunun raporu ile kemiklerin Bahri Budak ve Metin Budak’a ait olduğuna karar verildikten sonra kemikler gömülmek üzere Kadri Budak’a teslim edildi.

14.04.2006 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Lice Nüfus Müdürlüğüne 30.05.1994 tarihinde öldükleri kabul edilen Bahri Budak ve Metin Budak’ın ölüm kayıtları gönderildi.

23.05.2006’da Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından daimi arama kararı çıkarıldı. Lice İlçe Jandarma Komutanlığından Bahri Budak ve Metin Budak’ın öldürülmesi olayının oluş şekli ve kim ya da kimler tarafından yapıldığının sıkı bir şekilde araştırılarak tespit edilmesi, aksi takdirde araştırma ve soruşturmaya devam edilerek ayda bir cevap verilmesi istendi. 18.06.2006 tarihinde Lice Jandarma Komutanlığı Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği cevapta, şüphelilerin bulunamadığını ve her ay bilgi verilmeye devam edileceğini belirtti.

12.09.2006 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı, Lice Jandarma Komutanlığından, yerleşim yerini bildirdiği Ö.Ç.’nin şüpheli sıfatıyla dinlenmesi amacıyla getirilmesini istedi.

10.01.2007’de Lice Jandarma Komutanlığının daimi arama kararına rağmen ayda bir, düzenli bir şekilde bilgi vermemesi üzerine Lice Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu, Savcılığa bilgi verilmesinden sorumlu personelin açık kimliğini istedi. CMK’nın 332. maddesine göre 10 gün içinde cevap verilmesi gerektiği, aksi takdirde mazeret bildirilmeksizin cevap verilmezse TCK 257’ye aykırılıktan adli işlem başlatılacağı bildirildi.

02.02.2007 tarihinde Lice Jandarma Komutanlığı Cumhuriyet Başsavcılığının yukarıda bahsi geçen talebine cevap verdi; Yayımlı köyü muhtarının beyanını dayanak olarak göstererek şüphelilerin bulunamadığını ve araştırmanın devam ettiğini belirtti.

01.03.2007’de Lice Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu yeni bir daimi arama kararı çıkardı ve Lice Jandarma Komutanlığından her 3 ayda bir bilgi verilmesini istedi. (Daimi Arama Kararı - Hazırlık No: 2005\187, Karar No: 2007\12) Daimi arama kararında 20 yıllık bir zamanaşımı süresi olduğu ve 30.05.2014 tarihinin zamanaşımı tarihi olduğu belirtildi.

23.05.2006’da ve 01.03.2007’de verilen daimi arama kararlarıyla 25.04.2012’ye kadar Lice Cumhuriyet Başsavcılığıyla Lice Jandarma Komutanlığı arasında usulen yazışmalar gerçekleştirildi. Lice Jandarma Komutanlığı her seferinde gerekli araştırmaları yaptığını fakat herhangi bir sonuca ulaşamadığını, faillerin bulunamadığını bildirdi.

25.01.2007’de Kadri Budak’ın vekili, Metin Budak ve Bahri Budak’ın soruşturmasının hangi aşamada olduğuna dair bilgi istedi.

10.04.2007’de Lice Cumhuriyet Başsavcılığı Kadri Budak’ın vekiline şüpheli veya şüphelilerin tespit edilemediğini; hazırlık dosyasının daimi aramaya alınmış olduğunu bildirdi.

Budak ailesinin vekili, soruşturmada herhangi bir ilerleme olmayınca 22.04.2008’de AİHM’ye başvurdu.

14.12.2011 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Lice Cumhuriyet Başsavcılığından dosyanın bir fotokopisini ve gelişmelerle ilgili bilgi istedi. 01.02.2012 tarihinde Lice Cumhuriyet Başsavcılığı dosyanın bir fotokopisini iletti ve şüphelilere dair bilgi edinilmesi halinde kendilerinin haberdar edilmelerini istedi.

20.03.2012 ve 25.04.2012 tarihli yazışmalarında Lice Jandarma Komutanlığı, Cumhuriyet Basşavcılığına, bir gelişme olmadığı, şüphelilerin bulunamadığı cevabını tekrar etti.

20.09.2012 tarihinde TBMM Başkanlığı, Adalet Bakanlığı Uluslararası Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne, Kadri Budak tarafından kendilerine yapılmış bir başvuru olmadığını belirtti.

09.12.2014 tarihinde AİHM başvurusu sonuçlandı. AİHM söz konusu kararda, başvuruyu sadece kemiklerin bulunmuş olduğu 1 Mayıs 2005 sonrası başlatılan ceza soruşturması açısından incelediğini ve etkin bir soruşturma yürütülmemiş olması sebebiyle Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğini belirtti.

Budak'ların zorla kaybedilmesi olayı, TMK'nın 10. maddesiyle görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2013/2531 soruşturma, 2013/748 esas, 2013/687 iddianame numarası ile süren Yavuz Ertürk davası iddianamesinde hakkında süren diğer soruşturmalar bölümünde geçmektedir, ancak Bahri ve Metin Budak’ın zorla kaybedilmesi olayı dava konusu olmamıştır.

Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti H_AnkaraJitemDavasi
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 01.02.1950 tarihinde doğan Behçet Cantürk, yaşadığı bölgede bilinen tanınan bir iş insanıydı. İstanbul’da yaşıyordu. Farklı tarihlerde çeşitli nedenlerle gözaltına alındı, tutuklandı. Zorla kaybedilip öldürülmesinden bir hafta önce de Behçet Cantürk’ün İstanbul Bağdat Caddesi'ndeki yazıhanesi polisler tarafından basıldı. Behçet Cantürk ve çalışanları Yeldeğirmeni Polis Karakoluna götürüldü. Karakolda yaklaşık iki saat tutulan Cantürk ve çalışanları daha sonra serbest bırakıldı.

Behçet Cantürk, 14 Ocak 1994 günü saat 18.20’de yazıhanesinden eşini arayarak eve erken geleceğini söyledi. Şoförü Recep Kuzucu'yla birlikte arabasına bindi. Yazıhane ile evi arası 10 dakika idi. Aradan saatler geçmesine rağmen Behçet Cantürk’ten de, içinde bulunduğu ve Recep Kuzucu'nun kullandığı 34 HLP 08 plakalı otomobilden de haber alınamadı. Ne otomobilin mobil telefonu, ne de Behçet Cantürk'ün kısa mesafeli el telefonu cevap veriyordu. Ailesi endişe ederek gidebileceği her yeri aradı, haber gönderdi. Emniyet görevlilerine sordu, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'e ulaşmaya çalıştı. Ancak tüm bu girişimlerine rağmen o gece Behçet Cantürk ve şoförü Recep Kuzucu’dan haber alınamadı.

Bir gün sonra 15 Ocak 1994’te, saat 11.30 sıralarında Sakarya'nın Sapanca ilçesi Kırkpınar kasabası yakınlarında, cansız iki erkek bedeni bulundu. Olay yerine giden polisler, bedenlerden birinin (Behçet Cantürk) şakağına sıkılan tek kurşunla öldürüldüğünü ve 40- 45 yaşlarında olduğunu gördü. İkinci bedenin çevresinde; 9'u MKE, 4'ü Luger yapımı, 13 adet 9 milimetrelik boş kovan ve 2 adet 9 milimetrelik mermi çekirdeği vardı. Kovanların ikisi park yolunun ortasında, ikisi yolun kenarında, diğerleri ise bedenin bulunduğu su tahliye kanalının içindeydi. Şoför Recep Kuzucu kafasından 2, göğsünden 5 kurşun almıştı. Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu'nun bedenlerine ilk müdahaleyi Sapanca Sağlık Ocağı'ndan pratisyen bir doktor yaptı. Saat 15.00 sıralarında yaptığı otopside, vücudun katılığına göre, cinayetlerin 10-12 saat önce işlenmiş olabileceğini belirtti. Bedenlere başkaca ayrıntılı bir otopsi yapılmadı. Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu’nun cansız bedenleri Sakarya Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı. İstanbul'daki ailelerine haber verildi, aileleri bedenleri teşhis etti ve teslim alarak Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verdi.

Behçet Cantürk, evine giderken gelen esrarengiz bir telefonla Fenerbahçe Orduevi’nin önüne gitmişti. Burada cinayetten sonra hazırlanan tutanaklara göre Cantürk iki yabancı araçla birlikte polis yeleği giymiş kişilerce Sapanca’ya götürülerek, şoförü Recep Kuzucu ile birlikte öldürülmüştü. Sonraki dönemde zorla kaybedilip öldürülmelerini çözecek ‘esrarengiz telefon’ kaydı hiçbir zaman mahkemeye gönderilmedi.

Cinayetin ardından ortaya atılan iddialara göre Behçet Cantürk’ü, dönemin İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olan ve Susurluk kazasında Abdullah Çatlı ile birlikte hayatını kaybeden Hüseyin Kocadağ Fenerbahçe Orduevi’nin önüne çağırmıştı. Cinayetin ardından açılan davada Behçet Cantürk’ün aracında bulunan telefonun konuşma kayıtları Türk Telekom’dan istendi. Ancak mahkemeye sadece 13 Ocak tarihine kadar yapılan telefon görüşmeleri gönderildi.

Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu’nun zorla kaybedilip öldürülmeleri olayı Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım gibi başka Kürt iş insanlarının öldürülme olaylarıyla benzerlikler taşıyordu. Söz konusu cinayetler 1994’te dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “PKK’yı finans eden işadamlarını biliyoruz. Hesap soracağız,” şeklindeki açıklamasının ardından gerçekleşmişti. “Öldürülecek Kürt İşadamları Listesi” iddiaları Susurluk kazası sonrası MİT’in Başbakanlığa yazdığı raporda da yer aldı. Ayrıca o tarihte İstanbul Emniyet Müdürlüğünde İstihbarat Daire Başkanı olan Hanifi Avcı 7 Şubat 1997 tarihinde 2 cumhuriyet savcısına verdiği ifadede; “Jandarma ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Kürt toplumunun belirli üyeleri tarafından PKK’ye sağlanan maddi yardımlardan ötürü kaygılanmaya başladı. Bu durum 1991 ve 1993 arasındaki PKK faaliyet artışının sorumlusu olarak görüldü. Onlar (Jandarma ve MİT) söz konusu sanıkları suçlayabilecek yeterli delillerinin olmadığını hissettiler ve neticesinde bazı Polis, MİT ve Jandarma yetkilileri Kürt toplumunun belirli üyeleriyle mücadelede kullanılacak farklı metotlar hakkında tartışmaya başladılar. Mehmet Ağar, Emniyet Genel Müdürü, ve Korkut Eken, Özel Kuvvetler Komutanı, (diğerleri arasında) tarafından özel bir ekip biçimlendirildi. Bu ekip Özel Harekat üyelerinden ve Yaşar Öz dahil, sivillerden oluşmaktaydı. Bu özel ekibin faaliyetleri MİT üyeleri ve Jandarma İstihbarat Şubesi (JİTEM) tarafından bilinmekteydi. Savaş Buldan ve arkadaşlarının kaçırılması ve öldürülmesi bu tür faaliyetlerden biridir. Bu kişilerin finansal olarak PKK’ye yardım sağladığı tespit edilmişti. Onların kaçırılması ve öldürülmesinde kullanılan yöntem polis tarafından bilinen mafya veya diğer yer altı organizasyonlarının faaliyetleriyle hiçbir benzerlik taşımıyordu. Savaş Buldan ve arkadaşlarının kaçırılması sırasında polis kimlik kartları ve polisiye yöntemler kullanılmıştı, aksi takdirde seyrettikleri güzergahta onları durduracak olan kontrol noktaları varken onları kaçırmak ve öldürmek mümkün olamazdı. Bu kontrol noktaları boyunca gidebilmek yalnızca resmi bir unvanı kullanmakla mümkündür,” dedi. Yine Ergenekon iddianamesinin 228 nolu ek klasöründe yer alan el yazılı itiraflarda da Kürt işadamlarının nasıl öldürüldüklerine dair bilgiler bulunuyordu.

1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlere ilişkin Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava kapsamında tanık olarak ifade veren eski MİT Kontr-Terör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, 1994 Nisan ayında Güvenlik Dairesi Başkanı olarak MİT’te görev yaptığını belirterek, “O zaman faili meçhul cinayetlerin birçoğu işlenmişti. Ben MİT’e geldikten sonra tekrar Tarık Ümit ile görüşmeye başladım. Ondan alınan bilgiler vardı. Katıldığı infaz olayları vardı” dedi. Mahkeme başkanının “öldürülecek Kürt işadamları listesini” sorması üzerine Mehmet Eymür, Tarık Ümit’in kendisine ilk olarak 29 kişilik liste verdiğini söyledi. “Bu listedekilerin çoğu Güneydoğulu, Kürt kökenli işadamlarıydı. Listede o tarih itibariyle öldürülenler vardı. Tarık Ümit, bazılarını kendisinin infaz ettiğini söyledi” dedi. Eymür, duruşmada Tarık Ümit’in verdiği 54 kişinin isimlerini okudu. Mahkemeye ayrıca sunduğu listede yer alan isimler arasında Behçet Cantürk de vardı. Tarık Ümit’in bu isimlerin PKK’ye yardım eden işadamaları olduğunu söylediğini ifade eden Eymür, “Söylendiğine göre bunların pasifize edilmesi için üst makamlardan emir alınmış,” dedi. O dönem özel bir suç ekibinin oluşturulduğunu anlatan Eymür, “Arasında eski ülkücüler vardı. Bunlar cinayet ve haraç gibi işlere girmişlerdi. Mehmet Ağar’a bağlı olan bu grubu İbrahim Şahin ve Korkut Eken sevk ve idare ediyordu. Bunlara emniyet tarafından yeşil pasaport verildi. Bunları suç örgütü olarak nitelendirebiliriz,” dedi.

“Öldürülecek Kürt işadamları listesi” Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin 26 Eylül 1995’teki bir haberi sonrası da dava konusu oldu. Tansu Çiller başbakanlığındaki 50. hükümette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olan Ziya Halis’le ilgili “Çalışma Bakanı’na PKK suçlaması”, “Ziya Halis’in adı İçişleri Bakanlığının PKK ilişkili sakıncalı işadamları listesinde yer alıyor” başlıklarıyla haberler yayımlandı. Halis’in açtığı davada İçişleri Bakanlığı, Başbakanlık genelgesi ve MİT Kanunu uyarınca alınan duyumlar ve Genelkurmay Başkanlığı’nca intikal ettirilen bilgiler doğrultusunda raporun hazırlandığını, ancak bilgi ve belgelerin devletin güvenliğine ve yüksek menfaatine ilişkin olması nedeniyle mahkemeye gönderilemeyeceğini bildirdi. 1995’teki dava sürecinde mahkemeye gönderilmeyen bu rapor, 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturma kapsamında Jandarma Genel Komutanlığı’ndan soruldu. Dönemin Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanı (emekli) Tümgeneral Mehmet Çörten, Jandarma Genel Komutanlığı Adli Müşavirliği’ne verdiği yanıtta, söz konusu raporun komutanlık tarafından hazırlanmadığını, istihbarat başkanlığı arşivinde yapılan araştırmada içerik açısından raporla benzerlik gösteren “Müteahhit Çizelgesi” başlıklı “gizli” ibareli 14 sayfalık çizelgenin bulunduğunu söyledi. Çörten, çizelgede 220 kişinin isminin yer aldığını, 26 Eylül 1995’teki Yeni Yüzyıl gazetesinde yer alan haberdeki 176 kişinin isminin, ilk 106’sı aynı sıra ile olmak üzere, tamamının adının da çizelgede yer aldığını kaydetti.

Ankara’daki faili meçhul cinayetlerle ilgili dava dosyasına giren çizelgenin, “Sıra Numarası”, “Adı Soyadı”, “İçişleri Bakanlığı”, “Genelkurmay Başkanlığı”, “Jandarma Genel Komutanlığı”, “Diğerleri” şeklindeki 6 sütundan oluştuğu görüldü. Çizelgedeki isimlerin bazılarının yanında, “Emn. Gn. Md. listesinde mevcut”, “Gn. Kur. Bşk. gönderildi” gibi notların yer aldığı görüldü. Çizelgede, Yeni Yüzyıl’ın haberindeki Halis’in adının da 61. sırada yer aldığı görüldü. 20 yıl sonra ortaya çıkan liste ile ilgili Halis, şunları söyledi: “O dönemde jandarmanın istihbaratına dayalı bir rapor hazırlanmıştı ve bu rapor sızdırılmıştı. Ben Bakan olmadan önce Milli Güvenlik Kurulu’nda, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde listelerin yapıldığı, Behçet Cantürk, Yaşar Kaya gibi bazı isimlerin kırmızı kalemle, bazılarının yeşil kalemle işaretlendiği söyleniyordu. Bu listelerden Cumhurbaşkanı’nın da haberinin olduğu söyleniyordu. Ben bunları çok ciddiye almadım ama 1995 yılında Bakanlığım sırasında özellikle de grev ertelemelerine karşı çıktığım ve DİSK ile Birleşik Metal-İş arasındaki sözleşme uyuşmazlığına el koyduğum için bu liste bana gözdağı vermek amaçlı sızdırılmıştı. Tansu Çiller de birtakım işadamlarının listesi elimizde diyordu. Liste manşet olunca dava açtım. 1995’teki dava sürecinde bu rapor gizlilik gerekçesiyle mahkemeye sunulmadı. Mahkeme, İçişleri Bakanlığını o dönemin parasıyla 100 bin lira tazminata mahkum etti. O yıllarda hakikaten doğru yanlış, birçok insan fişlendi, öldürüldü, bazıları da sıradaydı. Bence liste bu. Açıkça Jandarma Genel Komutanlığı itiraf etmiş. O liste yok ama benzeri bir liste var diye. Peki bu liste ne arıyor orada? Bu liste o liste. Yeni Yüzyıl’da yayınlanan liste. Jandarma da yaptı bunu, emniyet de yaptı. Emniyet’te de bu listenin benzerinin olması lazım.”

1990’lı yıllarda Behçet Cantürk ve Recep Kuzucu’nun yanı sıra aralarında Behçet Cantürk’ün yakını müteahhit Fevzi Aslan ile kardeşi Şahin Aslan, Behçet Cantürk’ün avukatı Medet Serhat, Medet Serhat’ın şoförü İsmail Karaalioğlu, Altındağ Nüfus Müdürü Mecit Baskın, avukat Yusuf Ekinci, avukat Faik Candan, Müfettiş Namık Erdoğan, işadamları Savaş Buldan, Hacı Karay ve Adnan Yıldırım, İranlı Lazem Esmaeli ve Asger Simitko, ANAP’lı Keskin İlçe Başkanı Metin Vural’ın da bulunduğu 19 kişi yargısız ve keyfi infazlara kurban gitti. İlgili dava, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

Bekir Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Bekir Demir'in zorla kaybedilmesine ilişkin yıllar sonra İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana Şubesi’ne başvurararak tanıklık yapan Sedat Tayfur’un ifadelerinin ardından İHD avukatları aracılığıyla Savcılığa başvuru yapıldı. Başvurunun ardından CMK 250. Maddesiyle yetkili ve görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 21.02.2011 tarihinde Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği bir yazıyla olayla ilgili bilgi istedi ve “Söz konusu beyanlar doğrultusunda araştırma yapılarak belirtilen tarihlerde ve şekilde böyle bir olayın olup olmadığı, belirtilen şekilde olay olmuş ise herhangi bir soruşturma yürütülüp yürütülmediği, yürütülmüş ise soruşturmanın akıbeti hakkında herhangi bir karar veya fezleke düzenlenip düzenlenmediği, söz konusu olaya ilişkin tüm bilgi, belge ve dökümanlarının çok ivedi bir şekilde” kendilerine gönderilmesini istendi. Konuyla ilgili bilgi istenen karakol yetkilileri 20.03.2011 tarihinde verdikleri yanıtta söz konusu köylerin 1993-1998 yılları arası tamamen boşaltıldığını ve belirtilen tarihlerde bu bölgelerde askeri operasyonlar yapıldığını doğrulandı. Ancak mezra ve köylere değil çevrelerinde bulunan boş arazilere top atışı yapıldığı ileri sürülerek Bekir Demir’in gözaltına alındığı inkar edildi, böyle bir olayın olduğunu doğrulayan bir tanık da olmadığı iddia edildi. Soruşturmanın bundan sonraki aşamalarına ilişkin elimizde başkaca bilgi bulunmamaktadır.
Bilal Batırır'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:1996-01-01 2014-12-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Zorla kaybedilen Jandarma Uzman Çavuş Bilal Batırır hakkındaki soruşturma, mağdurun Abdurrahman Coşkun, Abdurrahman Olcay, Davut Altınkaynak, Hikmet Kaya, Mehmet Emin Aslan, Nedim Akyön, Seyhan Doğan ve Süleyman Seyhan'ın zorla kaybedilmesi hakkında bilgi sahibi olması dolayısıyla kaybedildiği iddiası nedeniyle, bu kayıplarla birleştirilerek soruşturuldu. Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığının 1995/2 dosya numarası ile yürüttüğü soruşturma evrakının tamamı merkezimize ulaşmadı ancak savcılık, 17 Kasım 2011 tarihinde, suçun “silahlı suç örgütünce” işlendiğine kanaat getirerek görevsizlik kararı verdi.

Hazırlanan 2011/46 numaralı fezleke içeriğine göre görevsizlik kararına kadar soruşturmanın seyri mağdur Bilal Batırır açısından şu şekilde gelişti: Kaybolduğu 8 Mart 1996 tarihinde Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapan Bilal Batırır’ın eşi Hatice, babası Hüseyin ve annesi Fatma Batırır Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu. Açılan soruşturma dosyası 18 Eylül 1997 tarihinde 1997/7 sayılı görevsizlik kararı ile Diyarbakır Askeri Savcılığına gönderildi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığınca 21 Ocak 2008 tarihinde firar suçundan dolayı kovuşturma yapılmasına yer olmadığı kararı verilerek dosya Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına iade edildi. Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, 22 Ocak 2010 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır CMK 250. Maddesi İle Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Dosya, 9 Mart 2010 tarihinde, Savcılığın 2010/434 soruşturma numaralı ve 2010/38 sayılı görevsizlik kararı ile iade edildi.

Hatice Batırır, olayla ilgili olarak başvurusunda ve alınan ifadelerinde, İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Karakol Komutanı Başçavuş Mahmut Yılmaz ve Jandarma Uzman Çavuş Kerim Şahin’den şüphelendiğini belirtti. Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına çağrılan tanıklardan biri olayla ilgili bilgi sahibi olduğunu ve gizli tanıklık yapmak istediğini ifade etti. Beyanlarında, Tabur Komutanı Hurşit İmren ile Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire’yi kayıplardan sorumlu tuttu ve kayıpların öldürülerek kuyuya atıldıklarını iddia etti. Bilgileri edindiği Bilal Batırır’ın bu olaylardan haberdar ve rahatsız olduğunu, rahatsızlığını çevrede belirttiği için Hurşit İmren ve Mehmet Tire tarafından İlçe Jandarma Komutanlığında bulunan kazan dairesinde kazana atılmak suretiyle yakıldığını söyledi.

Soruşturma dosyası 17 Kasım 2011 tarihinde görevsizlik kararı ile CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Dosyanın görevsizlik kararıyla CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından, savcılıkça 22.07.2013 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca Bağözü köyünde kazılar yapıldı ve kazılarda insan kemiklerine ulaşıldı.

Bulunan kemiklerden bazılarının Mehmet Emin Aslan’a ait olduğu tespit edildi ve cenazesi ailesine teslim edildi.

Diğer kemiklerden bir kısmının ise Seyhan Doğan’a ait olduğu yönünde bilirkişi raporu düzenlendi. Doğan ailesi avukatları aracılığıyla kemiklerin kendilerine teslimini talep etti. Seyhan Doğan'ın kemikleri, 18 yıl aradan sonra, 18 Eylül 2013'te anne ve babasının yanına gömüldü.

Bulunan kemiklerden bazılarının ise Abdurrahman Coşkun’a ait olduğu 4 Ocak 2014'te adli tıp raporu ile kesinleşti. Coşkun’un kemikleri 14 Mart 2014’te ailesine teslim edilerek defnedildi.

Haziran 2013’te Kızıltepe İlçesi Tilzerin (Aysun) köyünde foseptik çukurunda yapılan kazılarda erişilen kemiklerin ise Abdurrahman Olcay’a ait olduğu kesinleşti. Olcay’ın kemikleri, 23 Kasım 2014’te ailesine teslim edilerek Batman’da defnedildi.

Sekiz kayıptan yalnızca 1996'da işkence görmüş ve yakılmış bedeni bir kuyuda bulunan Süleyman Seyhan'ın ailesi AİHM'ye başvurdu. AİHM, 2 Kasım 2004’te, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Seyhan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Aralık 2014’te, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı tarafından dönemin komutan ile rütbeli askerleri olan 5 kişi hakkında yürütülen 2014/564 sayılı soruşturma sonucunda dava açıldı ancak soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla adları geçen çoğu korucu 16 kişi için ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen ilk iddianamede, dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin hakkında taammüden öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi. Hikmet Kaya, müdahil avukatların itirazlarına rağmen davaya dahil edilmedi.

Soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla yer alan ancak iddianameye sanık sıfatıyla dahil edilmeyen köy korucuları Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik ile dönemin ilçe belediye başkanının özel korumaları olan Bahattin Ergel ile Osman Demir ise, müdahil avukatların talebinin kısmen olumlu karşılanması üzerine hazırlanan ikinci bir iddianame ile davaya dahil edildi. Dava, Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde henüz ilk duruşması görülmeden güvenlik gerekçesiyle Mart 2015’te Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi. Hazırlanan ek iddianame de değerlendirilmek üzere dava dosyasının gönderildiği Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi.

Casim Paksoy'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Cafer Teyyar Alper
Soruşturma / Dava tarihi:2009-02-20
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
13 Eylül 1994’te çıkan bir çatışmada yaralanan inşaat işçisi Casim Paksoy gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Baba Mehmet Paksoy olayın ardından Jandarma Taburu, Savcılık ve Valiliğe yaptığı başvurulardan sonuç alamadı. 20 Şubat 2009’da Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı’nda müşteki sıfatıyla ifadesi alındı. Savcılıkça açılan 2009/257 numaralı soruşturma 2013 yılı itibariyle devam ediyor.
Çayan Çiçek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Cicek v. Turkiye
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edilmediği kararı
Lice Cumhuriyet Savcılığı, 1997 yılında açtığı soruşturma kapsamında Çiçek kardeşlerle aynı zamanda gözaltına alınan Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Demir ve Mehmet Özinekçi’nin ifadelerini aldı. Dört kişi de ayrı ayrı verdikleri ifadelerinde olayları benzer şekilde anlatarak operasyonu, gözaltına alınmalarını, Yatılı Bölge Okulu’nun bodrum katında gözleri bağlı olarak tutulmalarını ve Çiçek kardeşlerin ikinci günün sonunda bırakılmak üzere yanlarından alındığını, kalan dört kişinin ise üçüncü gün serbest bırakıldığını anlattı. Jandarmalar tarafından ifadeleri alınan köy muhtarı ve iki köylü ise iddia edilen tarihte köye operasyon düzenlenmediğini iddia etti. Soruşturma kapsamında incelenen gözaltı kayıtlarına göre Tahsin ve Ali İhsan Çiçek kardeşler 24 Nisan 1994’te gözaltına alınmış, 26 Nisan’da serbest bırakılmıştı.

Tahsin, Ali İhsan ve Çayan Çiçek’in gözaltına alındığının inkar edilmesi ve akıbetleri hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamamaları nedeniyle Çiçek ailesi, savcılık, jandarma ve İHD’nin ardından 8 Kasım 1994’te AİHM’ye başvurdu. Mahkeme davayı kabul ettikten sonra ilki Haziran 1997’de ikincisi Haziran 1998’de olmak üzere Ankara’da 8 tanığın ifadesini aldı. Hamsa Çiçek ifadelerinde oğlu Tahsin Çiçek’in köyden bazı kişilerle arasında sorun olduğunu; kaybedilmesinden yaklaşık bir ay önce köyün muhtarının oğlu tarafından jandarmaya şikayet edilmesi nedeniyle bir hafta boyunca gözaltına alındığını; çıktığında ise köy muhtarı ile konuyla ilgili tartıştığını; Mayıs ayındaki operasyonda gözaltına alınmasından bir süre sonra köy muhtarının oğlunun kendisine Ali İhsan’ın öldürüldüğünü, Tahsin’in ise askerlerin elinde olduğunu söylediğini belirtti.

Mahkeme, devletin sunduğu belgeleri inceleyip gösterdiği tanıkları dinledikten sonra tutarsızlıklar ve daha önceki benzer olaylardaki deneyimleri göz önünde bulundurarak Tahsin ve Ali İhsan Çiçek ile ilgili olarak başvuran Hamsa Çiçek ve dinlediği diğer tanıkların ifadelerini doğru buldu ve iki kardeş hakkında 5 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. (esastan), işkence yasağını düzenleyen 3. (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Mahkeme, Çayan Çiçek’in gözaltına alınması ve sonrasında zorla kaybedilmesine ilişkin yeterli delil sunulamadığı için ihlal kararı vermedi.

Kulp ilçesinde 1993’te işlenen 11 faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle hakkında 7 Ekim 2013’te dava açılan emekli Tuğgeneral Yavuz Ertürk’le ilgili aralarında Çiçeklerin de bulunduğu 9 soruşturma daha yürütüldüğü bilgisi davanın iddianamesinde de yer aldı. İddianameye göre, dönemin Bolu Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Ertürk’ün adı, Kulp-Lice-Genç üçgeninde 1993-94’te gerçekleşen ve 25 kişinin öldüğü 9 ayrı olayda daha geçiyor. Cinayetlerden, ismi belirlenemeyen ‘Yarbay Ramazan’ kod adlı bir asker ile bir üsteğmen, 2 astsubay ve bir uzman çavuş da sorumlu tutuluyor. “Kasten öldürme” suçundan 11 kez müebbet ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “halkı silahlı isyana teşvik” suçlarından 25 yıla kadar hapis cezası istenen davada tek sanık olan Yavuz Ertürk tutuksuz olarak yargılanıyor.

Cemal Kavak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Kavak c. Turquie
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ahmet Alperen
Soruşturma / Dava tarihi:1996-04-26
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
26.04.1996 tarihinde, Giyas Kavak, oğlunun kayıp olması nedeniyle Bağlar Karakol Amirliği’ne şikayette bulunarak ifade verdi. Aynı tarihte bedenin bulunması üzerine Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı 1996/231 hazırlık numarasıyla soruşturma başlattı. 02.05.1996 tarihinde Giyas Kavak’ın, 06.05.1996 tarihinde E.Y.’nin, 07.05.1996 tarihinde İ.G.’nin, 29.05.1996 tarihinde T.Y., M.T.A., F.M. ve S.Y.’nin ifadelerine başvuruldu. Tanıklar, Cemal Kavak’ın sol görüşlü olduğunu, herhangi bir düşmanının olmadığını, çevresinde sevilen, saygı duyulan bir kişi olduğunu ifade ettiler ancak Kavak’ın kaybolmasından kısa bir süre öncesine kadar yanında olan tanıklardan olayın meydana geliş sebebi ya da fail veya faillere dair herhangi bir bilgi elde edilemedi.

Cemal Kavak en son 24.04.1996 gecesi görülmesine karşın Savcılık cansız bedenin bulunduğu mahalde görevli Jandarma Komutanlığı’ndan, bu mahalden 25.04.1996 akşamı ile 26.04.1996 günleri arasında geçen ve Jandarma Karakolu’nca denetim-arama dolayısıyla kayıtları tutulan araçlar hakkında bilgi talep etti. Şüpheye rağmen Karakol kayıtlarına derhal el koyması gerekirken bu işlemi yapmadı ve yazışma ile cevap almayı tercih etti. Plakaları tespit edilen araçlarla ilgili de bir işlem yapılmadı, araç sahiplerinin ifadelerine başvurulmadı.

01.05.1997 tarihinde Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin PKK’ye mensup kişilerce gerçekleştirildiği iddiasıyla 1996/231 hazırlık numaralı dosyada 1997/15 sayılı görevsizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 26.06.1997 tarihinde maktulün PKK ya da başkaca bir örgüt tarafından öldürüldüğüne dair hiçbir delil olmadığı gerekçesiyle 1997/1484 karar sayılı karşı görevsizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etti. Savcılık, soruşturmaya 1997/197 hazırlık numarasıyla devam etti.

23.07.1997 tarihinde, Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı 1997/1484 sayılı dosyasından 1997/165 karar numarasıyla daimi arama kararı alınmasının ardından Çınar İlçe Jandarma Komutanlığı ile Cumhuriyet Başsavcılığı arasında yasa gereği rutin yazışmalar yapıldı, ancak faillere dair herhangi bir bilgiye ulaşılamadı.

21.04.1997 tarihinde, olay nedeniyle uğranan zarar karşılığı tazminat ödenmesi istemiyle Ceyze ve Giyas Kavak vekili tarafından İçişleri Bakanlığı’na yapılan başvuruya yasal süresi içerisinde cevap verilmedi.

Diyarbakır Valiliği, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 12.06.1997 tarihli yazıda, başvuruculara Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın 21.05.1997 tarih ve 20/123 sayılı kararı ile yardım yapılmayacağını bildirdi.

Bunun üzerine 27.06.1997 tarihinde Diyarbakır İdare Mahkemesi’nde 1997/345 esas sayılı dosya ile devlet aleyhine tazminat davası açıldı.

01.06.1999 tarihinde 1999/283 karar sayısı ile olayda devletin sorumluluğunu doğuracak bir durum olmadığı gerekçesiyle dava reddedildi.

26.07.1999’da İdare Mahkemesi kararının hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle Danıştay’a yapılan temyiz başvurusu ile bu kararın bozulması talep edildi.

Danıştay incelemesinin uzun süreceği gerekçesi ile bu aşamada daha fazla beklenmeden 04.08.1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruldu (Başvuru No: 53489/99). Mahkeme, 06.07.2006 tarihinde Cemal Kavak’ın ölümüyle ilgili etkili soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin ve 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti tazminat ödemeye mahkum etti.

Cemil Kırbayır'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Yazar
Soruşturma / Dava tarihi:2011-03-15
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2010 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumartesi Anneleri ile yaptığı görüşmenin ardından (görüşmede Cemil Kırbayır'ın annesi Berfo Kırbayır da bulundu) TBMM İnsan Hakları Komisyonu bünyesinde özel bir komisyon kuruldu ve Cemil Kırbayır'ın zorla kaybedilmesi olayını araştırdı. Cemil Kırbayır ile birlikte gözaltında bulunan 4 kişi, Kırbayır'a uygulanan korkunç işkenceler ile ilgili olarak komisyonda tanıklık yaptı. Komisyon raporunda Cemil Kırbayır'ın firar etmesinin mümkün olmadığı, sorgulamalar sırasında işkence ile öldürüldüğü sonucuna vardı ve suç duyurusunda bulunmayı kararlaştırdı.

Komisyon'un raporunun ardından Kars Cumhuriyet Başsavcılığı 2011 yılında 2011/899 esas numarası ile soruşturma açtı. Soruşturma kapsamında müşteki olarak Mikail Kırbayır'ın ifadesi alındı. Dosyada şüpheli olarak ifadesi alınan devlet memurları ise şöyle (parantez içerisinde zorla kaybedilmenin gerçekleştiği dönemdeki görevleri belirtilmiştir): Kureyşin Tepedelen (Polis memuru), Mehmet Haytan, Ali Aykut Demirden (Kars İl Emniyet Müdürü), Recep Çaycıoğlu (Dönemin Kars Emniyeti Şube Müdürü), Burhanettin Özdemir (Cemil Kırbayır'ın kaybolmasından 2 ay sonra göreve gelen Kars Emniyet Müdürü ), Seyfi Kesici (Kars İli Siyasi Şube Müdürü Vekili-Komiser ), Zeki Tuçkollu (MİT Memur), Mehmet Aktaş (1. Şube Toplum Polisi), Selçuk Akyıldız (Siyasi Şube Polis Memuru/Katip), Mehmet Ali Akın (Polis memuru), Engin Yenilmez (MİT Kars İl Müdürü) . Dosya kapsamında ilgili dönemde sorgu merkezinde temizlikçi, bekçi gibi görevlerde çalışan kişilerin tanıklığına başvuruldu ancak işkenceye tanıklık eden dört kişinin ifadesine başvurulmadı.

Dosya halen soruşturma aşamasında; 15.02.2012 tarihi itibariyle henüz hiçbir şüpheli hakkında dava açılmadı.

Dosya kapsamında ifade veren bazı şüpheliler 1981-1982 yıllarında da bu olayla ilgili savcılığa ifade verdiklerini söylediler ancak ifadelerden söz konusu soruşturmanın konusunun firar iddiası ile ilgili mi yoksa Cemil Kırbayır'ın işkence sonucu öldürülmesi ile ilgili mi olduğu anlaşılamıyor. Şikayetçi Mikail Kırbayır da kayıp olayının gerçekleştiği dönemde bir avukata vekalet verdiklerini ve avukatın konuyu birkaç yıl takip ettiğini bildirdi ancak merkezimize ulaşan hukuki belgelerde ilgili yıllarda yapılan bir soruşturma ya da kovuşturmaya dair hiçbir veri bulunmuyor. Kaldı ki Mikail Kırbayır'ın vekili tarafından Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü'ne Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan başvuruda “Cemil Kırbayır'ın firar etmesi ya da işkence altında öldürülmesi ile ilgili geçmişte bir soruşturma açılıp açılmadığı” sorulması üzerine gerek ilgili Savcılık'tan gerekse Genel Kurmay Başkanlığı'ndan gelen cevaplarda her iki konu ile ilgili de hiçbir soruşturma açılmadığı bilgisi verildi. Bu bilgiler ışığında 1980 yılında gerçekleşen zorla kaybetme olayının ardından 2011 yılına kadar etkili bir soruşturma yapılmadığı anlaşılmaktadır.

Cemile Şarlı ve Ramazan Şarlı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AİHM 24490/94
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
1993 yılının Aralık ayında Bitlis'in Tatvan ilçesine bağlı Ulusoy köyü yakınlarında gerçekleştirilen operasyonun ardından silahlı 6 kişi tarafından zorla evlerinden götürülen Cemile ve Ramazan Şarlı kardeşlerden bir daha haber alınamadı.

Görgü tanıklarından bir kısmı Ramazan Şarlı ve Cemile Şarlı'yı götüren altı kişinin asker, bir kısmı ise PKK militanı olduğunu iddia etti ancak her iki ihtimalde de zorla götürüldükleri güvenilir tanıklarca ifade edildi.

Şarlı ailesi olayın ertesinde Tatvan Savcılığına bir dilekçe ile başvurarak Cemile ve Ramazan Şarlı'nın akıbetini öğrenmek istedi; Savcılığın Jandarma Komutanlığından ilgili kişilerin gözaltında olup olmadığı bilgisini talep etmesi üzerine Jandarma Komutanlığı 27 Aralık 1993'te gözaltında olmadıklarını bildirdi. Tatvan Savcısı Mustafa Yabanoğlu bu bilgi üzerine Cemile ve Ramazan Şarlı'nın PKK militanları tarafından kaçırılmış olabilecekleri iddiasıyla 11 Ocak 1994 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi yerel yetkililere standart bir yazı gönderdi ve dosyadaki gelişmeleri üç ayda bir bildirmelerini isteyerek daimi arama kararı verdi. Bunun üzerine aile 31 Ocak 1994'te yeniden Bitlis Savcılığına bir dilekçe ile başvurarak Cemile ve Ramazan Şarlı'nın güvenlik güçlerince gözaltına alındıklarını bildirdi ve hakim karşısına çıkarılıp çıkarılmadıklarını sorarak nerede tutulduklarını öğrenmek için bilgi talep etti.

Baba Ahmet Şarlı ise Diyarbakır İHD'ye başvurarak çocuklarının 24 Aralık 1993 sabahında güvenlik güçlerince gözaltına alındıktan sonra bir daha kendilerinden haber alamadıklarını bildirdi. Soruşturmada hiçbir ilerleme kaydedilmeyince anne Cemile Şarlı 23 Haziran 1994'te AİHM'e başvurdu. AİHM dosyayı kabul etti ve 4 Ekim 1997 ile 6 Mayıs 1998 tarihlerinde Ankara'da başvuranlar, görgü tanıkları ve diğer ilgililerin ifadelerini aldı.

AİHM, yaptığı incelemelerin ardından 22 Mayıs 2001 tarihinde verdiği kararla AİHS'nin etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ve bireysel başvuru hakkını düzenleyen eski 25. maddenin ihlal edildiğine karar verdi; devleti Şarlı ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Cezayir Örhan, Hasan Örhan ve Mehmet Selim Örhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AİHM 25656/94
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1994-06-08
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Salih Örhan, kardeşleri ve yeğeninin akıbetleri hakkında gezici askeri birlik tarafından gözaltına alındıkları 24 Mayıs'tan beri bilgi alamayınca 8 Haziran 1994'te Kulp Başsavcılığına, 16 Haziran 1994'te Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına, 6 Temmuz 1994'te OHAL Valiliğine ve Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı'na resmi başvurular yaptı. Salih Örhan, yaklaşık bir ay sonra, Lice Cezaevine transfer edilmeden önce Lice Yatılı Okulunda Selim, Hasan ve Cezayir Örhan ile birlikte gözaltında tutulan R.A. adlı bir kişiyle görüştü. Salih Örhan, dilekçelerine hiçbir cevap alamadı ve bundan başka herhangi bir bilgiye ulaşamadı ve 3 Kasım 1994'te Diyarbakır İHD'ye ve 24 Kasım 1994'te de AİHM'ne başvuru yaptı.

24 Nisan 1995'te Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünden gelen polisler eşine Salih Örhan'ın savcılıkta ifadeye çağrıldığını söyledi. Önce korkarak tereddüt eden Salih Örhan, daha sonra savcılığa giderek detaylı ifadesini verdi. Savcı, Salih Örhan'a olayı AİHM'ne taşıması nedeniyle kızdı ve kendisini kimin AİHM'ne yönlendirdiğini sordu. Savcı, yazılı ifadesini okumasına izin vermeden Salih Örhan'ın ifadesini imzalattı.

Kulp Başsavcılığı, 8 Haziran 1994 tarih ve 1994/66 dosya numaralı soruşturmasında 26 Temmuz 1995'te görevsizlik kararı vererek dosyayı Kulp İlçe İdare Kuruluna gönderdi. 15 Mayıs 1997'de Kamil Kündüz tarafından hazırlanan raporda Deveboyu mezrası ve Çağlayan köyünün boş olduğu; başvurana ulaşılamadığı için ifadesinin alınamadığı; gözaltı kayıtlarında Selim, Hasan ve Cezayir Örhan'ın adlarının yer almadığı, dolayısıyla soruşturmaya yer olmadığı ifadeleri yer aldı.

AİHM'nin kabul edilebilirlik kararının ardından Komisyon'un başlattığı inceleme kapsamında 6 ve 8 Ekim 1999 tarihinde tanıklar ve diğer ilgililerin Ankara'da ifadeleri alındı. Mahkeme, 6 Kasım 2002'de AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan, işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin, (başvuranlar ve mağdurlar açısından) özel hayatın ve aile hayatının korunmasını düzenleyen 8. madde ile sözleşmenin 1. protokolünün 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının, etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek, hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

14 Temmuz 2006 tarihinde Adnan Örhan (Mehmet Selim Örhan’ın oğlu), 8 adet kurşunlanmış ve yanmış bedenin bulunduğu tarih ile babasının kaybolduğu tarih arasında illiyet bağı olduğunu ileri sürerek, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından DNA örneğiyle karşılaştırılıp cenazenin kendisine teslim edilmesini istedi. 2007 yılında, Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan kan örneği incelemeleri sonucu cenazelerden ikisinin Mehmet Selim Örhan ve Hasan Örhan’a ait olduğu tespit edildi. Buna rağmen ailelerin cenazeleri teslim alma yönündeki talepleri iki yıl boyunca cevapsız kaldı. 2009 yılında Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı, kemiklerin Kulp Kimsesizler Mezarlığına gömüldüğünü söyledi ve kemikleri ayrıştırarak verme talebini yerine getiremeyeceğini belirtti.

19 Mart 2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında Mehmet Selim Örhan ve Hasan Örhan’ın da bulunduğu yedi kişinin zorla kaybedilmesine ilişkin dosya hakkında görevsizlik kararı verdi. Kulp Jandarma Karakol Komutanlığı 11 Şubat 2015 tarihli yazısında, 12 Haziran 1996 tarihinde 8 adet cenazenin yanmış vaziyette bulunması ve 7 Mayıs 1993 tarihinde belirtilen bölgede askeri operasyon yapılıp yapılmadığı konusunda Kulp İlçe jandarma Komutanlığından bilgi istedi. Ayrıca 13 Mart 2015’te Av. Rehşan Bataray Saman Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından, konuya ilişkin kamu davası açılabilmesi için etkin soruşturma işlemlerinin yürütülmesi talebinde bulundu. 15 Nisan 2015 tarihinde Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu, 8 cenazenin defin ruhsatlarını Kulp İlçe Jandarma Komutanlığına gönderdi. Soruşturmanın bundan sonraki aşamalarına ilişkin elimizde başkaca veri bulunmamaktadır.

Deham Günay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Nehyet-Gunay-ve-Digerleri-Turkiye-Karari
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-12-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
İki kardeş olan Nehyet ve Deham Günay (olay tarihinde 17 yaşında idi) 11 Temmuz 1997 tarihinde, Irak sınırının yakınında yer alan Silopi’deki tarlalarında çalışırken yirmiye yakın jandarma grubu tarafından yakalandı. Nehyet jandarmalar tarafından cipe bindirilerek götürüldü. Geceyi geçirmiş olduğu Habur Jandarma Karakolu'nda gözaltına alınmadan önce, doktora götürüldü, ardından savcı huzuruna ve son olarak Silopi Sulh Ceza Hakimi'nin huzuruna çıkarıldı. Nehyet kardeşi Deham’ı bir daha ne gördüğünü ne duyduğunu belirtti.

Nehyet Günay tutuklanmalarının ertesi günü olan 12 Temmuz 1997 tarihinde, sanık olarak Silopi Savcısı tarafından sorgulandı. Jandarmaya vermiş olduğu beyanlarını yineledi. Aynı gün Silopi Sulh Mahkemesi Hakimi tarafından da sorgulandı ve jandarmaya vermiş olduğu beyanları yineledi «Kardeşimin silah kaçakçılığı faaliyetlerinin olup olmadığını bilmiyorum. Benimle aynı anda tutuklandı. Ama ardından kaçmış olduğunu söylediler» dedi. Hakim aynı gün Nehyet'in tutuklanmasına karar verdi.

Saat 07.00’de dokuz jandarma tarafından imzalanan 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağa göre, Deham Günay kendilerine Iraklı kaçakçılar ile randevusu olduğunu ve bu kişilerin tutuklanması için kendileri ile işbirliği yapabileceğini belirtti. Deham pişman olduğunu belirtmiş olmasından dolayı, jandarmalar ona güvendiler. Bu bilginin ardından jandarmalar sabah saat 03.00’e doğru Deham’ın eşliğinde pusu kurdular. Deham'ın, kendi gözetimleri altında, Iraklılar ile buluşmak üzere sınıra doğru gitmesine izin verdiler. Jandarmalar Deham’ın Iraklılarla uzlaşarak Hezir sınır nehrine doğru kaçmaya başladığını görünce hedef almadan ateş etti, ama kaçakları durdurmayı başaramadı. Olay esnasında 7,62 mm’lik 108 kurşun atıldığı belirtilmişse de ilgili yerde hiçbir boş kovan bulunmadı. Tutanakta kaçakların tutuklanmasına yönelik olarak yürütülen araştırmaların devam ettiği belirtiliyordu.

Hakim 14 Temmuz 1997 tarihinde, ortadan kaybolan Deham Günay’ın gıyaben tutuklanmasına karar verdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı 1 Ağustos 1997 tarihli iddianame ile Deham ve Nehyet’e karşı, silah kaçakçılığı ve yurda önemli sayıda silah sokmak için çete kurma iddiasıyla, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Silahlar Kanunun 12. maddesi uyarınca kamu davası açtı. İddianameye göre sanıklar, Irak’tan gelen üç kişi tarafından bırakılan silahla dolu torbaları almaya giderken onları kuleden gözetleyen bir nöbetçi tarafından fark edildiler.

DGM’de düzenlenen 2 Ekim 1997 tarihli duruşma esnasında Nehyet’in avukatı müvekkilinin ve kardeşinin yakalanmaları esnasında, jandarmaların şiddetli darbelerine maruz kaldıklarını söyledi. Deham’ın kafasına almış olduğu darbelerin ardından öldüğünü ve jandarmaların suçlarını ört pas etmek için sanığın kaçtığının belirtildiği sahte tutanak düzenlediklerini iddia etti. Nehyet’in de yakalanması esnasında darbelere maruz kaldığını ancak dinlendiği esnada hazır bulunan jandarmaların misillemesinden korktuğu için hakime aksini beyan etmiş olduğunun altını çizdi. Ayrıca müvekkilinin aleyhine kanıtların var olmadığını belirtti ve hakkında beraat kararı verilmesini talep etti.

Aynı duruşmada sınır kontrol kulelerinde nöbetçi olan jandarma G.Y.’nin ifadesi de okundu. Soruşturma esnasında alınan bu ifadeye göre G.Y. Hezil nehrini geçerek Türk topraklarına giren üç kişi gördü. Türk tarafında, tarlalarda çalışan iki kişi bunlara doğru yöneldi. Beş dakika sonra üç kişi Irak’a geri döndü. Türk tarafındaki iki kişi torbaları yol tarafında, samanların arasına gizledi. G.Y. o anda olayları komutanlığa telsiz ile bildirdi. Nehyet, kendi adına bu ifadeyi yalanladı.

Nehyet'in avukatı yine 4 Kasım 1997 tarihinde, DGM’nde, müvekkiline kötü muamelede bulunan kişilere karşı kovuşturma başlatılmasını talep etti. DGM, kanıt eksikliğinden dolayı talebi aynı gün reddetti ve Nehyet'in yine de ayrı bir şikayette bulunma hakkının olduğunu hatırlattı.

DGM 5 Ekim 1999 tarihinde Nehyet Günay’ı on yıl hapis cezasına çarptırdı ve ömür boyu kamu hizmetinden men etti. Mahkeme Günay kardeşlerin silah kaçakçılığında bulunmak üzere kimliği belirlenmemiş kaçakçılar ile çete kurduklarına karar verdi.

DGM, aynı kararda, Deham’a karşı açılmış olan davayı ayırdı.

Nehyet, tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurularak aynı gün serbest bırakıldı.

Nehyet, 11 Ekim 1999 tarihinde kararı temyiz etti.

Yargıtay, 5 Haziran 2000 tarihinde temyiz başvurusunu reddetti.

Deham’ın babası Sadun Günay tarafından yapılan suç duyurusu üzerine Silopi Cumhuriyet Savcısı iki kardeşin tutuklanmasından sorumlu olan dokuz jandarmaya karşı soruşturma başlattı.

Silopi Savcısı 15 Aralık 1997 tarihinde, 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağı imzalamış olan dokuz jandarmadan beşinin şüpheli olarak sorgulamasını gerçekleştirdi. Aralarında Komutan Üsteğmen İ.M’nin de bulunduğu bu jandarmalar, ilgili tutanağın içeriğinin doğru olduğunu ve Deham Günay’ın hiçbir kötü muameleye tabi tutulmadığını beyan etti. Jandarmalardan dördünün ifadeleri, artık Silopi bölgesinde olmamalarından dolayı, daha sonra istinabe yoluyla alındı. Bu ifadelerin de tespit tutanağı ile tutarlı olduğu görüldü.

17 Aralık 1997 tarihinde karakolda tanık olarak dinlenen Deham'ın babası Sadun Günay, karakol komutanının oğlunun başına gelenlerden muhtemelen haberdar olduğunu, ancak kendisine bilgi vermek istemediğini iddia etti.

Yine 17 Aralık 1997 tarihinde Deham ve Nehyet’in amcaları, Salih ve Sait Günay, karakolda ifadelerini verdiler.

Sait ve Salih Günay üç gün sınır boyunca Deham’ı aradıklarını ancak bulamadıklarını söyledi.

Sadun Günay Silopi Savcısı’na gönderdiği 26 Aralık 1997 tarihli dilekçesiyle, jandarmalar tarafından yakalanan oğlu Deham’dan hiçbir haber alamadığını yineledi. Pamuk tarlasında bulunan silahların menşei konusunda bilgi toplamak için elinden geleni yapacağına söz verdi ve kendisine oğlu hakkında bilgi verilmesini talep etti.

Sadun Günay 11 Şubat 1998 tarihinde Savcı tarafından dinlendi ve oğlu Deham’ın tutuklanmasından sorumlu olan birlik komutanı hakkında suç duyurusunda bulundu.

Nehyet Günay bu soruşturma çerçevesinde hiçbir şekilde sorgulanmadı.

Nehyet ve Sadun Günay'ın avukatı, 8 Mart 1999 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Savcısı'ndan dokuz jandarmaya karşı açılan soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi istedi. Bunun üzerine Silopi Cumhuriyet Savcısı’nın 16 Nisan 1998 tarihli takipsizlik kararı kendisine tebliğ edildi.

Avukat, 26 Mart 1999 tarihinde Savcının takipsizlik kararına itiraz etti. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Mayıs 1999 tarihinde bu itirazı reddetti.

Bunun üzerine kardeşi ve babası, Deham'ın zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak 14 Eylül 1999 tarihinde AİHM'ne başvuruda bulundular.

AİHM, 21 Ekim 2008 tarihli kararında Sözleşme'nin 2. maddesinin esas (devletin Deham'ın ölümünden sorumluluğu) ve usulden (etkili soruşturma yapılmaması) ihlal edildiğine karar verdi. Ayrıca, Sözleşme'nin 3. maddesinin başvuranların yakınlarının zorla kaybedilmesinden duyduğu acı ve ıstırap bağlamında Sadun ve Nehyet Günay açısından ihlal edildiğine karar verdi.

2 Şubat 2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Deham Günay'ın babası Narin Günay'ın zorla kaybedilmeye ilişkin yeniden ifadesi alındı.

Derviş Özalp'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
19 Şubat 1994'te Cizre Esentepe mevkii E-24 Karayolunun alt kısmında Derviş Özalp'in cenazesinin bulunması üzerine üç Jandarma huzurunda ifadesi alınan anne Fadım Özalp, oğlunun kimseyle bir sorunu olmadığını, kendi halinde ailesinin geçimini sağlayan biri olduğunu söyledi. Aynı üç jandarmanın hazırladığı olay yeri tespit tutanağında, Derviş Özalp'in üzerinde yağmurluk olduğu, yaklaşık 3 metre ilerisinde iki adet boş kalaşnikof kovanı bulunduğu, üzerinden ve olay yerinden kimliğinin çıkmadığı; PKK tarafından öldürülmüş olabileceği yazıldı. O dönemde soruşturma açılıp açılmadığı Merkez'in ulaşabildiği belgelerden anlaşılmıyor.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, Şırnak ili Cizre ilçesinde 1993 -1995 yılları arasında terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermeleri üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Maddesinde Belirtilen Suçlara Bakmakla Yetkili) 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlattı. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (soruşturma no 2009/430) ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek önemli kanıtlara ulaşıldı ve şüphelilerin bir kısmı tutuklandı. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip, yargılanabileceği umudu doğdu. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yaptı. Derviş Özalp'in eşi Hatice Özalp'in verdiği dilekçe de Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/430 soruşturma numarasıyla işleme konuldu.

Şırnak barosu avukatları, savcılığa verdikleri dilekçeyle, Derviş Özalp'in 10.02.1994 tarihinde kaçırıldıktan sonra 19 Şubat 1994 tarihinde Saklan deresinde bir köprü altında boğularak öldürülmesi ve silahla taranması olayıyla ilgili itirafları ulusal basına yansıyan Mehmet Nuri Binzet'in anlattıklarına atıfla, Derviş Özalp'in kaçırılarak sorgulanması ve sonrasında da öldürülmesi olayına karıştığından şüphelenilen Adem Yakin, Abdülhakim Güven, Kamil Atak ve Cemal Temizöz'ün tutuklanması talebinde bulundu.

Ebubekir Aras'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ebubekir Aras’ın zorla kaybedilmesine ilişkin 2009 yılında açılan soruşturma önce yetkisizlik kararıyla Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına, ardından yeniden Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2014/1859 numaralı dosyaya kaydedildi. Soruşturma Haziran 2015 itibariyle devam ediyor.
Ebubekir Dayan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-11-19
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Halil Dayan, oğlu Ebubekir Dayan’dan iki gün haber almayınca 19.01.1994 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı'na oğlunun bulunması için dilekçe verdi. 1 Şubat 1994 tarihinde Ebubekir Dayan'ın bedeni ailesine teslim edildi ancak o tarihte bir soruşturma başlatıldı mı bilinmiyor.

Halil Dayan 21.04.2009 tarihinde tekrar Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe verdi. 2009/430 numarasıyla soruşturma açıldı. Cizre Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Işıktaş 19.11.2009 tarihinde İdil Savcılığından Halil Dayan’ın, oğlu Ebubekir Dayan ile ilgili ayrıntılı ifadesinin alınmasını, daha önce hangi savcılık tarafından soruşturma açıldığının öğrenilmesini ve ilgili evrakların iletilmesini talep etti.

Ebubekir Deniz ve Serdar Tanış'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF TANIS AND OTHERS v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 2 Ağustos 2005 tarihinde verdiği karardaki ifadelere göre, Serdar ve Ebubekir’in Silopi İlçe Jandarma Komutanlığına gitmesinden sonra cep telefonlarının cevap vermemesi üzerine yakınları Silopi Savcılığından ve Jandarma Komutanlığından bilgi almaya çalıştı. İlçe Jandarma Komutanı Süleyman Can onlara Serdar ile Ebubekir’in karakola gelmediklerini ve gözaltında olmadıklarını söyledi.

26 Ocak 2001’de Eyüp Tanış ile Şuayip Tanış tarafından ve 29 Ocak 2001’de Mehmet Ata Deniz tarafından Silopi Savcısı Kubilay Taşdan’a dilekçe verildi. Dilekçelerde Serdar ve Ebubekir’in, HADEP bünyesindeki faaliyetleri nedeniyle, Şırnak Jandarma Alay Komutanı Levent Ersöz tarafından tehdit edildiklerini ve korkutuldukları belirtildi. Yapılan başvuru sonucunda Silopi Savcısı 26 Ocak 2001 tarihinde Serdar ve Ebubekir’i komutanlığa girerken gören Eyüp Tanış ve Ömer Sansur’u dinledi. Ertesi gün savcı Silopi Emniyet Müdürlüğünde, Eyüp ve İdris Tanış’ın ifadelerini aldı. Eyüp, Serdar’ı ve kendisini arabaya bindirmeye zorlayan kişileri tasvir ederken İdris, anılan kişilerin daha önce HADEP bünyesindeki faaliyetlerinden ötürü korkutulduklarını ve geleceklerinden endişe ettiklerini belirtti.

8 Ocak 2001 tarihinde, Silopi Savcısının sözlü talebi üzerine, Şırnak Jandarma Alay Komutanlığı, Şırnak ve Silopi Savcıları ile Şırnak Valiliğine iki nota vererek Serdar’ın Silopi Jandarma Komutanlığına 18 Ocak 2001’de tek başına geldiğini ve tehdit edilmediğini; 25 Ocak 2001’de ise Ebubekir ile Serdar’ın kendi istekleri ile Jandarma merkezine geldiklerini ve saat 14: 30’da terk ettiklerini belirtti.

Savcılık ilgili yerlere Serdar ile Ebubekir’in kayıp oldukları bilgisini verdi ve resimleri ile eşkallerini gönderdi. 26 Şubat 2001’de savcının talebi üzerine, yerel mahkeme yargıcı, hazırlık soruşturması kapsamındaki dosyaya ulaşım hakkında, Ceza Muhakemesi Kanununun 143. maddesi uyarınca gizlilik kararı verdi.

HADEP üyelerine yönelik korkutma iddialarına ilişkin Resul Sadak tarafından sunulan şikayetin sonucunda 2 Mart 2001 tarihinde savcılık bir soruşturma başlattı ve dosya Şırnak İdare Meclisine gönderildi. 1 Haziran 2001 tarihli bir kararla, İdare Meclisi, söz konusu jandarmalara karşı ceza davası açmaya gerek olmadığı sonucuna vardı. 20 Mayıs 2002 tarihindeyse Şırnak Savcısı, Şırnak Jandarma Komutanı Levent Ersöz’ün tehditleriyle ilgili şikayet için takipsizlik kararı verdi. 20 Mayıs 2003 tarihinde, Şuayip Tanış bu karara itiraz etti ve ölüm tehdidi iddialarını tekrarladı. Ancak bu başvuru da Siirt Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 19 Ocak 2004’te reddedildi. 9 Şubat 2004 tarihinde savcılık kırk sekizi jandarma olan yetmiş üç sanık hakkında da takipsizlik kararı verdi.

Serdar ve Ebubekir’den bir haber alamayan ve hayatlarından endişe eden yakınları 9 Şubat 2001 tarihinde AİHM’ye başvurdu. Kendisine yapılan başvuruyu 11 Eylül 2001 tarihinde kabul eden AİHM üç delegesini görevlendirerek 28 ve 30 Nisan 2003 tarihleri arasında Ankara’da olayın tanıklarının ve davada yer alan kişilerin ifadelerini ve görüşlerini aldı. Mahkeme ayrıca savcılık soruşturmasındaki belgeleri ve diğer yazılı kayıtları da inceleyip konuya dair saptamalarda bulundu. Mahkeme, Serdar ve Ebubekir’in resmi makamlar tarafından tedirgin edildiklerine ilişkin olarak bazı tanıklardan dinlenen anlatımların, tutarlı, inandırıcı ve ikna edici olduğu kanaatine vardı. Mahkeme ayrıca resmi makamların Serdar ve Ebubekir’in Silopi Jandarma Komutanlığına girmelerinden sonraki akıbetlerine ilişkin makul ve destekli açıklama sağlamadıklarını ortaya koydu. Mahkeme, 2 Ağustos 2005'te verdiği kararda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 38. maddesine uyulmadığına ve 2., 3., 5.ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine hükmedip devleti tazminat ödemeye mahkum etti.

29 Eylül 2013 tarihinde, Dicle Haber Ajansında Serdar ve Ebubekir’in zorla kaybedildikleri dönemde Dargeçit Belediye Mezarlığı sorumlusu olan Hacı Akar'ın, Serdar ve Ebubekir'in bir gece yarısı özel harekat polisleri ve askerler tarafından getirilerek, Dargeçit ilçesindeki mezarlıkta battaniyeye sarılı bir şekilde defnedildiğini öne sürdüğü "Serdar Tanış'ın cenazesi Dargeçit Mezarlığı'nda mı?" başlığıyla bir haber yayımlandı. Hacı Akar daha önce 2009 yılında da Tanış ailesine bildiklerini aktarmış, savcılığa ifade vermiş ancak ailenin ilgili mezarın kazılması talebine savcılıktan cevap verilmemişti. Olayın ulusal basına yansımasından sonra harekete geçen Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, Serdar ve Ebubekir’in olduğu iddia edilen mezarlıkta kazı çalışması başlattı. 2 Ocak 2014 tarihinde savcılık ve adli tıp uzmanları denetiminde yapılan kazı sonucunda görgü tanığının bahsettiği şekilde battaniyeye sarılmış olan kemiklerden kimlik tespiti için örnekler alınarak Serdar ve Ebubekir’in yakınlarından alınan DNA örnekleri ile karşılaştırılmak üzere Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. DNA testinin sonuçları hala bekleniyor.

Edip Aksoy ve Orhan Cingöz'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CICEK AND OTHERS v TURKEY.pdf
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:6 aylık zaman sınırına uyulmaması nedeniyle usülden kabul edilemezlik kararı
AİHM'nin başvuru numarası 28883/05 olan dosyada 26 Mart 2013 tarihinde verdiği kabuledilemezlik kararındaki bilgilere göre 9 Ağustos 2001 tarihinde Rukiye Aksoy, 4 Eylül 2001 tarihinde ise Ayşe Cingöz Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı bir dilekçe vererek Edip Aksoy ve Orhan Cingöz'ün kaybedilmesine ilişkin açılan soruşturmada herhangi bir ilerleme olup olmadığını sordu. Ayşe Cingöz, dilekçeyi verdiği gün alınan ifadesinde olayın görgü tanıklarının da isimlerini verdi.

Temmuz 2005 tarihinde, Edip'in eşi Rukiye Aksoy ve Orhan'ın annesi Ayşe Cingöz'ün Silopi Savcılığında ifadeleri alındı. Rukiye Aksoy, savcıya Abdülkadir Aygan'ın itiraflarının yer aldığı 2004 tarihli gazeteleri göstererek Aygan'ın Edip ve Orhan'ı öldürerek gömdüklerini iddia ettiği yerlerin araştırılmasını talep etti.

16 Temmuz 2005'te Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan habere göre Savcılık kimliği tespit edilemeyen iki kişinin cenazesinin 28 Haziran 1995 günü bulunduğunu, açılan soruşturma dosyasında görevsizlik kararı verildiğini ve cenazelerin "örgüt üyesi" oldukları gerekçesiyle Silopi Başköy Kimsesizler Mezarlığına gömüldüğünü bildirdi. Aileler o dönem çekilen fotoğraflardan Aksoy ve Cingöz’ü teşhis etti ve cenazelerin kendilerine verilmesini talep etti ancak Savcılık cenazelerin teslim alınabilmesi için DNA testi yapılması gerektiğini belirterek inceleme için 14 Temmuz 2005 tarihini belirledi. Belirlenen mezar, Silopi Cumhuriyet Savcılığı ve Silopi Belediyesi görevlileri, Silopi Devlet Hastanesinden bir doktor, İHD temsilcileri ve Silopi Jandarma Komutanlığına bağlı bir grup askerle birlikte Başköy Mezarlığında yapılan inceleme sonucunda 14 Temmuz’da bulundu. Mezardaki 4 bedenin kemik incelemesini yapan doktor, bir kişinin kafatasının arka kısmındaki kurşun girişini saptadı. Mezarlıkta bulunan cenazeler numaralandırılırken, alınan kemik örnekleri İstanbul Adli Tıp Merkezine gönderildi. 2006 yılında yapılan DNA analizinde, açılan mezardan çıkarılan kemiklerin Edip Aksoy ve Orhan Cingöz'e ait olmadığı ortaya çıktı.

6 Ağustos 2008 tarihinde, Diyarbakır Savcısı, müruru zamanın dolduğu gerekçesiyle soruşturmayı bitirme kararı aldı. Savcı aldığı kararda, bunun “hürriyetten yoksun bırakma” suçu olduğunu, bu nedenle zamanaşımı süresinin on yıl olduğunu belirtti.

Rukiye Aksoy 19 Eylül 2008 tarihinde avukatının yardımıyla Savcının kararı aleyhine Siverek Ağır Ceza Mahkemesine itirazda bulundu ancak itiraz, 25 Kasım 2008 tarihinde Siverek Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Siverek Mahkemesi, Rukiye Aksoy’un gazete haberleriyle ilgili iddialarına cevap vermedi. Karar, 3 Ocak 2009 tarihinde Aksoy’un avukatına tebliğ edildi.

İç hukuk yollarının tıkanmasıyla beraber Rukiye Aksoy ve Ayşe Cingöz 1 Haziran 2009 tarihinde AİHM’ye başvurdu. Rukiye Aksoy, Edip Aksoy’un kayboluşundan, Sözleşme’nin 2., 3., 5., 6., 8., 13. ve 14. maddelerini ihlal eden devlet görevlilerinin sorumlu olduğundan şikayet etti ancak Mahkeme 6 aylık başvuru süresine uyulmadığına karar vererek başvuruları kabuledilemez buldu.

Edip Çelik ve İbrahim Çelik'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
İbrahim Çelik’in eşi ve Edip Çelik’in annesi Merese Çelik, İbrahim ve Edip Çelik kaçırıldıktan sonraki gün Batman Merkez İlçe Jandarma Karakolu’na başvurdu. İbrahim ve Edip Çelik’in gözaltına alınmadığı bilgisi Merese Çelik’e şifahen söylendi. Merese Çelik sonuncusu 13.08.2003 tarihinde olmak üzere çeşitli defalar eşi ve çocuğunun akıbetinin araştırılması için kolluk ve savcılık makamlarına başvuruda bulundu. YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikâyet dilekçesinde isimleri bulunan Edip Çelik ve İbrahim Çelik hakkında Batman Emniyet Müdürlüğü’nün bilgi ve belgelerine göre gaiplik kararı verildi. Gaiplik kararından sonra hakkındaki aramalara son verilen ve arama kayıtları kapatılan Edip Çelik ve İbrahim Çelik kayıp şahıs statüsünden çıkartıldı.
Emin Altan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Atilla Öztürk
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-30
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdullah Altan 30.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'na oğlu Emin Altan'ın kaybedilmesi ile ilgili dilekçe verdi. Abdullah Altan’ın aynı gün ifadesi alındı.

Abdullah Altan, Silopi Başsavcılığı'ndaki ifadesinde, daha önce Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na müracaat ettiğini belirtti. Ancak soruşturmanın devam edip etmediği hakkında bilgisi olmadığını söyledi.

Emin Karatay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1991 yılının Haziran/Temmuz ayında, kardeşi Salih Karatay’ın 30.06.2009 tarihli ifadesine göre, Emin Karatay ailesine ait traktör ve patoz aracını alarak Bozalan köyüne bağlı Orta Holan mezrasına çalışmaya gitmiştir. Emin Karatay’ın tarlaya gitmesinden üç gün sonra, tarlada çalıştığı sırada, Cizre İlçe Jandarma timleri PKK gerillalarının köye geldiği iddiası ile köyü sarmıştır. Bu sırada bir çatışma çıkmış ve bir örgüt üyesi öldürülmüştür. Bunun üzerine askerler bir yandan köyde PKK gerillalarını aramaya devam ederken bir yandan da harman işleri ile uğraşan Emin Karatay’ı yakalayarak sorguya almıştır.

Olaya tanık olan Orta Holan köylülerinin aktardığına göre, Emin Karatay köye sadece harman işleri için geldiğini, kendisinin olaylarla bir ilgisi olmadığını söyleyerek jandarmalara yaptığı işle ilgili evraklarını ve kimliğini göstermiştir. Buna rağmen askerler, Emin Karatay’ı döverek askeri bir araca bindirip köyden götürmüşlerdir.

Emin Karatay’ın annesi Gazal Karatay ve babası Ömer Karatay haberi alır almaz köye gitmişler, üç gün boyunca oğullarını aramışlar ancak bir sonuç alamamışlardır. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı'na giderek oğullarının durumunu anlatıp, öldürüldüğünden şüphelendiklerini söylemişler, bunun üzerine savcı önce Emin Karatay'ın eşkâliyle ilgili sorular sormuş ardından da Emin Karatay’ın öldürüldüğünü doğrulamıştır. Aile daha sonradan köylülerden Emin Karatay’ın Bozalan köyüne gömüldüğünü öğrenmiştir. Ancak aile Savcılık tarafından otopsi yapılıp yapılmadığı hakkında bilgi alamamıştır. Salih Karatay 30.06.2009 tarihinde verdiği ifadesinde, kardeşi Emin Karatay’ın “hiç yıkanmadan gündelik elbiseleriyle gömülmüş” olduğunu söylemiştir. Emin Karatay’ın mezarı hala Bozalan köyünde bulunmaktadır. Resmi belgelerde Emin Karatay’ın ölüm tarihi 11.07.1991 olarak gözükmektedir.

Emin Karatay’ın kardeşi Salih Karatay o dönemde işi nedeniyle Bursa'da olduğundan ancak döndüğünde kardeşinin mezarını ziyarete gidebilmiştir. Salih Karatay’ın 30.06.2009 tarihli ifadesine göre, o sırada askerler yanlarına gelerek “Bu teröristin mezarı, bu da patoz sahibinin mezarı.” diyerek mezarların yerini göstermişler ve Salih Karatay'ın orada uzun süre kalmasına izin vermemişlerdir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

30.06.2009 tarihinde, Salih Karatay, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı'na yeniden dilekçe vererek kardeşinin öldürülmesinden sorumlu olanların tespit edilerek yargılanmalarını talep etmiştir.

Cizre Cumhuriyet Savcılığı, 2009/430 numarasıyla soruşturma başlatmıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

23.11.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Kaymakamlığı İlçe Nüfus Müdürlüğünden Emin Karatay’ın ölüm kaydının düşürülmesinde esas alınan belgelerin onaylı birer örneğini talep etmiştir.

01.12.2009 tarihinde, Cizre Kaymakamlığı İlçe Nüfus Müdürlüğü cevaben gönderdiği yazıda, yapılan incelemelerde Emin Karatay’ın 11.07.1991 tarihinde ölmüş olduğunu ve bunun 1991/168 numaralı vukuatla tescil edildiğini bildirmiştir. Ancak 1993 yılında Nüfus Müdürlüğünün arşivinin yanması sebebiyle Emin Karatay’ın ölümüne ilişkin diğer dayanaklara ulaşılamadığını belirtmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Emin Karatay’ın öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

02.05.2012 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığından, Salih Karatay’ın savcılığa davet edilmesini ve Karatay’a 30.06.2009 tarihli ifadesindeki olayların ayrıntılı olarak açıklattırılmasını, olaya ilişkin delillerin sorulmasını, kardeşi Emin Karatay’ın nerede öldürüldüğü ve bu olayın ve Emin Karatay’ın otopsi işlemlerinin hangi savcılık tarafından yapıldığının, kardeşinin bulunduğunu belirttiği yerin nerede olduğunun ve bu yeri bilen şahıs veya şahısların olup olmadığının, varsa açık kimlik bilgilerinin ve adres bilgilerinin ne olduğu hususlarının kendisine sorulmasını ve elde edilecek belgelerin kendilerine gönderilmesini talep etmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı gün Silopi İlçe Jandarma Komutanlığına yazdığı yazı ile, Yeniköy Serebiye Mezrası/Silopi adresinde ikamet eden Salih Karatay’ın hafta içi mesai saatlerinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında hazır edilmesini talep etmiştir.

09.05.2012 tarihinde, Salih Karatay, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifade vermiştir. İfadesinde özetle, 30.06.2009 tarihinde verdiği ifadeyi aynen tekrar ettiğini, kardeşi Emin Karatay’ın olayın gerçekleştiği gün Bozalan köyüne bağlı Orta Holan mezrasına gittiğini bizzat görmediğini ancak anne ve babasının gördüğünü, her ikisinin de halen sağ ama yaşlı olduğunu, kardeşinin başına gelenleri o dönemde anne ve babasının olaydan bir hafta sonra öğrendiğini ve oğullarının akıbetini araştırdığını, anne ve babasına oğullarının öldüğü haberini kimin getirdiğini bilmediğini belirtmiştir. Karatay ifadesinde ayrıca, anne ve babasından duyduğu kadarıyla, ailesinin haberi alır almaz adı geçen köye gittiklerini ve yaptıkları araştırmada iki PKK gerillasının Orta Holan mezrasına indiğini öğrenen Jandarmanın operasyon başlattığını, gerillalardan birisi ölü ele geçirilirken diğerinin kaçtığını, askerlerin etrafı araştırırken patozun ve traktörün yanında bulunan Emin Karatay’ı görerek gerilla zannettiğini ve gözaltına aldığını söylemiştir. Karatay, o dönemde anne ve babasının Cumhuriyet Başsavcılığına başvurduğunu, açık kimliğini bilmedikleri bir savcının Emin Karatay’ın ölümünü doğruladığını, üzerinden çıkan kimliğini ve patoz kağıdını anne ve babasına gösterdiğini, bu eşyaların resmi olarak teslim edilip edilmediğini ve bugün nerede olduğunu bilmediğini ifade etmiş ve ayrıca adı geçen savcının Emin Karatay’ın askerler tarafından “terörist zannedilerek yanlışlıkla öldürüldüğünü” beyan ettiğini eklemiştir. Daha sonra ailesinin Emin Karatay’ın nereye gömüldüğünü tanımadıkları bazı köylülerden öğrendiğini ve kardeşinin Bozalan köy mezarlığına gömülü olduğunu, kardeşi Emin Karatay’ın cenazesi üzerine ne gibi işlemler yapıldığını (otopsi ve benzeri) bilmediğini belirtmiştir. Salih Karatay, kardeşinin ölümünden bir hafta sonra köye gelebildiğini, annesi ile mezarını ziyarete gittiklerini, bu sırada orada bulunan birkaç askerin yanlarına geldiğini ve birinin “Burada ne arıyorsun?” diye sorduğunu, kendisinin de mezarları göstererek “Biri benim kardeşim, biri de çatışmada öldürülen terörist” dediğinde askerin de bu ifadeyi doğruladığını belirtmiştir. Yine, kardeşi Emin Karatay’ın mezarında mezar taşı veya başkaca bir işaret bulunmadığını, en son 4-5 sene önce (yani 2007-2008 yıllarında) Emin Karatay’ın oğluna göstermek için mezarlığa gittiklerini, yerini bulamadıklarında köyden yaşlı bir adamdan yardım istediğini ve o adamın kendisine mezarın yerini gösterdiğini, yine bir işaret koymadan döndüklerini belirtmiştir.

10.05.2012 tarihinde, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı, Salih Karatay’ın Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına müracaatının sağlanmış olduğunu belirtmiştir.

12.05.2012 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile birlikte Salih Karatay’ın 09.05.2012 tarihli ifadesini göndermiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

18.10.2014 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859-02 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre Emniyet Müdürlüğüne yazdığı yazıda, aralarında Emim Karatay’ın da bulunduğu 21 maktulün öldürülmesi iddiasına ilişkin olarak; maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak herhangi bir şüpheli tespit edilip edilmediği, tespit edilmişse bu şüpheli hakkında ne tür işlemler yapıldığının tespit edilmesi, kayıtların tetkiki ile maktullerin ölümleri veya kaybolmaları iddiasına ilişkin olarak Cizre Emniyet Müdürlüğüne herhangi bir şikayetin yapılıp yapılmadığı, yapılmışsa bu konuda ne tür işlemler yapıldığının tespiti, bu işlemler sırasında gerekiyorsa, maktul yakınları ile görüşülmesi ve yardım alınması, olay yerinin Jandarma bölgesinde bulunması halinde, gönderilen müzekkerenin iade edilmemesi ve Jandarma görevlileri ile koordinatlı bir şekilde bu işlemlerin yapılması, soruşturmaya konu olaya ilişkin olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında 11 klasör halinde evraklar mevcut olup gerekirse irtibata geçilerek belgelerin tahsis edilmesi taleplerinde bulunmuştur.

.....04.2015 tarihinde, Cizre Emniyet Müdürlüğü, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına, ilgili soruşturmaya ilişkin hazırladığı 30.03.2015 tarihli “Arşiv Araştırma Tutanağı”nı göndermiştir. Buna göre, soruşturma evrakına konu ölümlerin veya kaybolmaların akıbeti ile ilgili olarak Asayiş Büro Amirliği, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile soruşturma konusu ile ilgili olarak gerekli araştırmanın yapılması için yazışmalar yapılmış, Şehit Murat Akançay Polis Merkez Amirliği ve Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı ile yapılan yazışmalardan henüz yanıt gelmemiş, yanıt gelmesi halinde gönderileceği belirtilmiştir. Asayiş Büro Amirliğinin cevap yazısı ve TEM Büro Amirliği arşiv kayıtlarında yapılan araştırma neticesinde hazırlanan araştırma tutanağı gönderilmiştir. Araştırma Tutanağında, Emin Karatay hakkında arşiv kayıtlarında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanmadığı belirtilmiştir.

14.05.2015 tarihinde,Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden, Emin Karatay’ın 1991 yılında Cizre ilçesinde öldürülmesi olayı ile ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

04.06.2015 tarihinde, TEM Büro Amirliği tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen araştırma tutanağında, Emin Karatay’ın öldürülmesi olayını gerçekleştiren şahısların yapılan çalışmalar neticesinde kimliklerinin tespitinin ve yakalanmalarının mümkün olmadığını, çalışmalarının devam ettiğini belirtmiştir.

Emin Kaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-05-22
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1994 yılında, Güçlükonak’ın Düğünyurdu (Taruni) köyünde minibüs şoförlüğü yapan Emin Kaya gözaltına alınmıştır. Bir hafta sonrasında evine döndüğünde gördüğü ağır işkencelerden dolayı hastanede tedavi olmak zorunda kalmıştır. Kardeşi Hüseyin Kaya’nın sonradan verdiği ifadeye göre, Emin Kaya gözaltına alınma olayı ve gördüğü ağır işkenceler sonrasında kardeşine kendisini tehlikede hissettiğini söylemiş ve minibüsünü satarak İstanbul’a taşınmaya karar vermiştir. Ancak henüz İstanbul’a gidemeden ertesi günün sabahında bir grup asker köyün etrafını sarmış, tüm köylüleri okul olarak da kullanılan caminin önünde toplayarak kimlik kontrolü yapmışlardır. Bu sırada askerler muhtarı sormuşlar; ancak muhtar o sırada köyde olmadığı için, muhtarın azası olan Emin Kaya öne çıkmıştır. Askerler bunun üzerine Emin Kaya'dan Damlabaşı köy patikasını kendilerine göstermesini istemişlerdir.

Kardeşi Hüseyin Kaya’nın sonradan verdiği ifadeye göre, Emin Kaya iki asker ve köylülerin PKK itirafçısı olduğunu düşündüğü, Güçlükonak Yağmurlu köyü nüfusuna kayıtlı Nimet Nas (Namo) ile birlikte köyden uzaklaşmıştır. Emin Kaya o akşam eve dönmeyince ertesi gün Hüseyin Kaya ve diğer köylüler (aralarında Emin Kaya’nın kardeşi Abdullah Kaya, vefat eden anneleri, Emin Tuncay, Mehmet Tuncay, Emin Kaya’nın eşi Fikriye Kaya da vardı) Emin Kaya’yı aramak için askerlerin gittiği yolu takip etmiş, üç gün boyunca aramaya devam etmişlerdir. İkinci gün, Dicle Nehri kenarında bir kum birikintisi gören köylüler, kumun altında bazı elbiseler, ateş izleri ve bir ayakkabı bulmuştur. Üçüncü gün tekrar Dicle nehri kıyısına giden köylüler bu kez bedeni suyun içinde aramaya başlamış ve bir süre sonra Emin Kaya'nın cenazesini bulmuşlardır. Kardeşi Hüseyin Kaya sonradan verdiği ifadesinde, bulunduğunda Emin Kaya'nın tüm iç organlarının çıkarılmış olduğunu ve karın boşluğuna iki büyük taş yerleştirildiğini, alnında da çarpı şeklinde bir yanık izi bulunduğunu söylemiştir.

Köylüler bedeni alarak köye dönmüş ancak otopsi yapılmasını istedikleri için bedeni hemen gömmemiştir. Aynı gün köylülerden biri Güçlükonak Merkez Karakoluna haber vermiştir. Güçlükonak Merkez Karakolundan "Celal Yüzbaşı” adındaki askeri yetkili, haber veren kişiye “Hemen gömsünler, otopsiye gerek yok. Cesedi başka bir yerlere götürmeye çalışırsanız aynısı sizin de başınıza gelir.” demiştir. Bunun üzerine aile aynı gün Emin Kaya’nın bedenini defnetmiştir. Kaya ailesi dönemin koşulları nedeniyle o dönemde başka herhangi bir yere şikâyette bulunamamıştır.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

22.05.2009 tarihinde, bu gelişmeler üzerine Emin Kaya'nın ağabeyi Hüseyin Kaya, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına başvuru yaparak kardeşinin cenazesini bulduklarını haber verdikleri, dönemin Güçlükonak Merkez Karakol Komutanı Celal Yüzbaşı'nın tehditleri nedeniyle herhangi bir işlem yapılmadan gömülen kardeşinin, Güçlükonak Düğünyurdu köyündeki mezarının açılmasını ve otopsi yapılmasını; sorumluların bulunarak yargılanmasını talep etmiştir. Aynı gün Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/546 numarasıyla soruşturma başlatarak Hüseyin Kaya’nın müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır.

26.05.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 03.04.2009 tarihinde aralarında Emin Kaya’nın da bulunduğu, Güçlükonak’ta meydana geldiği iddia edilen faili meçhul cinayet ve kayıplarla ilgili soruşturmanın 2009/546 numarasına havalesine karar verilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği, Emin Kaya’nın zorla kaybedilmesi iddiası da dahil olmak üzere Güçlükonak’ta gerçekleştiği iddia edilen olaylarla ilgili olarak ise 2009/546 numarası üzerinden soruşturmanın yürütüldüğü belirtilmiştir.

02.05.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına, 2009/546 soruşturma numaralı dosya (Güçlükonak ilçesinde işlenen suçlara ilişkin) içerisinde bulunan iddiaların kendi içerisinde tasniflenerek dört ayrı klasöre bölündüğünü iletmiş ve bu klasörlere konu olaylar ve dosya kapsamında yapılan işlemlerin bir özetini göndermiştir. Sonuç olarak da bu aşamadan sonra mevcut soruşturma ile ilgili olarak ne gibi işlem veya işlemler yapılması gerektiği, soruşturmaya bu aşamadan sonra nasıl yön verileceği hususlarının istinabe yoluyla bildirilmesi talep edilmiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gönderilen Emin Kaya’ya ait olay ve işlem özeti “1994 yılında, Emin Kaya, Güçlükonak ilçesi Düğünyurdu köyünde ikamet ettiği sırada askerler tarafından götürülmüş ve daha sonra ölü bedeni, karnında iki taş ve alnında çarpı şeklinde yakma işareti ile Dicle Nehri’nin kenarında su içerisinde bulunmuş ve cenazesi köye gömülmüştür. Konuyla ilgili şikayetçinin müracaatı alınmış, alınan ifadeler neticesinde Emin Kaya’nın mezarının Güçlükonak ilçesi, Düğünyurdu köyüne defnedilmiş olduğu anlaşılmış ancak mezar yeri ile ilgili herhangi bir belirleme yapılamamıştır. Ayrıca 1993 ve 1994 yıllarında Güçlükonak İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapmış personelin isim listesi ilgili birimlerden tesis edilmiştir.” şeklindedir.

16.03.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına, 2009/546 soruşturma numaralı dosyaya (Güçlükonak ilçesinde işlenen suçlara ilişkin) ilişkin olarak fezleke göndermiştir. Fezlekede, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 1996/515 numaralı dosyasına esas olmak üzere, Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde 1993-1998 yılları arasında aralarında Emin Kaya’nın da bulunduğu 20 kişinin askerler tarafından öldürüldükleri iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında, gerek soruşturmanın önemi, gerekse zamanaşımı süresinin yaklaşmış olması dikkate alınarak diğer kişilere ilişkin Adli Tıp raporlarının dönüşü beklenmeksizin evrakın fezleke ile gönderilmesine karar verildiği ifade edilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği fezlekede, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 soruşturma numarası üzerinden yürütülen soruşturma ile ilgili olarak Cizre ilçesinde 1993-1998 yılları arasındaki faili meçhul cinayet, gözaltında kayıp ve diğer şekillerde kayıp iddiaları ile ilgili olarak soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturması üzerinden yürütülmesine karar verildiği, Güçlükonak ilçesinde işlendiği iddia edilen suçlarla ilgili olarak soruşturmanın çok kapsamlı olması sebebiyle evrakın tefrik edilerek Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/546 soruşturma numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

Emin Savgat ve Tahir Koçu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Şubat 1993 tarihinde Emin Savgat’ın Cizre’ye bağlı Dirsekli köyü Kurtuluş mezrasındaki evleri askeri kıyafetli yüzü kapalı 9-10 kişi tarafından basıldı. Aynı gece, aynı kişiler tarafından Tahir Koçu da götürüldü. Olaydan 3 gün sonra Tahir Koçu ve Emin Savgat’ın bedeni Dirsekli Köyü Radar karakoluna yakın bir yerde silahla öldürülmüş olarak bulundu. 19 Ocak 1993 tarihinde Cizre Cumhuriyet Savcılığı görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderdi.

26 Ocak 2009 tarihinde Tahir Koçu ve Emin Savgat’ın aileleri Cizre Cumhuriyet Savcılığına şikayet dilekçesi yazdı. Dilekçede cinayete ilişkin birçok tanığın olduğu belirtilerek faillerin bulunması için gerekli yasal işlemelerin yapılması talep edildi.

25 Mart 2009 tarihinde Tahir Koçu ve Emin Savgat’ın aileleri Cizre Cumhuriyet Savcılığına tekrar dilekçe yazarak yakınlarının zorla kaybedilmesi ve öldürülmesiyle ilgili pek çok görgü tanığı olduğunu, ikisinin bedenlerinin bulunduğu yerin karakolun ve emniyetin arasındaki bir yer olduğunu ve devlet güçlerinin bilgisi ve etkisi olmadan kimsenin buraya gidemeyeceğini belirterek faillerin bulunmasını ve yargılanmasını talep etti.

10 Şubat 2012 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Maddesiyle yetkili ve görevli) Cizre Cumhuriyet Başsavcılığından olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine, delillerin neler olduğuna dair bilgi talep ederek şikayetçi kişilerin ifadelerinin alınarak sonucun kendilerine iletilmesini istedi.

4 Haziran 2015 tarihinde Cizre Emniyet Müdürlüğü olayla ilgili şahısların yapılan çalışmalar neticesinde kimliklerinin tespit edilemediğini, şahıslara yönelik yakalama çalışmalarının devam ettiğini belirtti.

Enver Akan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-04-21
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Mehmet Akan oğlu Enver Akan’ın kaybedilmesi olayının araştırılması için Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı'na 21.04.2009 tarihinde bir dilekçe ile başvurdu. Aynı gün Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı'nda Mehmet Akan’ın ifadesi alındı.
Fahriye Mordeniz ve Mahmut Mordeniz'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Mordeniz-Turkiye-Karari
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edilmediği kararı
28 Kasım 1996 tarihinde sivil polisler Mahmut ve Fahriye Mordeniz’i Diyarbakır’daki hayvan pazarı içinde gözaltına aldı.

Fahriye ve Mahmut Mordeniz‘in oğlu Mehmet Emin Mordeniz, olayı takiben 8, 10, 11, 12, 13, 16, 18, 23, 24 ve 25 Aralık 1996 tarihlerinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. Anne ve babasının gözaltına alındığını, akıbetlerinden endişeli olduğunu belirtti ve gözaltı sırasında hazır bulunan tanıklar S.K.ve Ş.M.’nin dinlenilmesini talep etti.

3 Aralık 1996 tarihinde, Cizre-Silopi karayolu kenarında elleri bir kumaş parçası ile bağlı ve ağzı bantlanmış halde karın üstü yatan, biri kadın iki kişinin bedeni bulundu. Soruşturma dosyasındaki tutanaklarda, olay yerinde iki adet boş fişek kovanı bulunduğu belirtildi. Soruşturma evrakına göre ölen kişilerin parmaklarında barut izi bulunmadı, böylece olay yerinde bulunan kovanların, cinayeti işleyenlerle ilgili olduğu anlaşıldı.

Mordenizlerin, 10 Aralık 1996 günü iki polis nezaretinde belediye görevlisi tarafından gömülmesinden sonra Cizre Emniyet Müdürlüğü, Savcılığa gönderdiği 27 Aralık 1996 tarihli cevabi yazıda kişilerin akıbetinin henüz belirlenemediğini, soruşturmanın devam ettiğini bildirdi. Cizre Cumhuriyet Savcılığı, 11 Mart 1998 tarihinde hazırlık soruşturmalarının birleştirilmesine ve dosyanın İdil Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesine karar verdi.

İdil Savcılığı aynı zamanda, Mordenizlerin zorla kaybedilmesi ve öldürülmesi olayı ile 1993-1996 yılları arasında işlenen pek çok yasa dışı infazda, suçların işleniş şekli, kullanılan silahların niteliği ve diğer deliller bakımından ilişki olabileceğini düşünerek hazırlık soruşturma dosyalarındaki bilgilerin, cinayetlerin, yer, saat, kullanılan silah, şekil, bilirkişi raporu bilgilerini içerecek şekilde gönderilmesi için Şırnak, Cizre, Beytüşşebap, Uludere, Şirvan, Derik Kızıltepe, Nusaybin, Ömerli, Kozluk, Bismil, Çınar, Hani, Kulp ve Lice Savcılıklarına yazı yazdı.

Mordeniz çiftinin çocukları, Kasım 1998’de soruşturma dosyasındaki fotoğraflarından öldürülenlerin anneleri ve babaları olduğunu teşhis etti.

16 Kasım 1998 tarihinde Diyarbakır Savcısı yetkisizlik kararı vererek dosyayı İdil Savcılığı’na gönderdi. 8 Ocak 1999 tarihinde İdil Savcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Savcılığına gönderdi.

Mehmet Emin Mordeniz 23 Nisan 1999 tarihinde AİHM’ye başvurdu. AİHM, olaya ilişkin başvuruyu inceleyerek 10 Nisan 2006 tarih 49160/99 numaralı kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin yaşam hakkını koruyan 2. maddesi’nin esastan ihlal edildiğinin ispatlanamadığına ancak usul yönünden ihlal edildiğine, AİHS 3. ve 5. maddelerinin ihlal edildiğinin ispatlanamadığına ancak etkili ve uygun soruşturma yürütülmemesi nedeniyle 13. madde yönünden ihlal bulunduğuna karar verdi.

Faik Candan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ankara Barosu üyesi Avukat Faik Candan’ın, 02.12.1994 tarihinde saat 16.00’da bankaya gitmek üzere bürosundan ayrıldığı; ancak bir daha kendisinden haber alınamadığı, ayrıca Emniyet Müdürlüğü ve DGM Cumhuriyet Savcılığının konu hakkında bilgileri olmadığına dair belge, 06.12.1994 tarihinde, Avukat Tuncay Alemdaroğlu tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına sunulmuştur. 14.12.1994 tarihinde, Bala ilçesi Ergün köyü yaylası mevkiinde bir erkek cesedi olduğunun Başsavcılığa bildirilmesi üzerine olay yerinde yapılan incelemede şahsın kimliği Faik Candan olarak belirlenmiş, olay yerinde 5 adet boş 9mm çapında kovan bulunmuş ve şahsın gözlerinin siyah renk desenli bir kravat ile bağlandığı tespit edilmiştir. Ayrıca otopsi raporunda iki ayrı tabancadan yapılan atışlarla 5-12 Aralık tarihleri arasında işkence yapılarak öldürülmüş olduğu saptanmıştır.

Sürdürülmekte olan soruşturma kapsamında çeşitli kişilerin ifadeleri alınarak olay tarihinde Bala ilçesi Ergün köyü mevkiinde Faik Candan’ın görüldüğü doğrulanmıştır. 06.01.1995 tarihinde Bala Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazısında, olayın faillerinin kimliklerinin henüz belli olmadığını ifade etmiştir. 16.1.1995’te, Bala Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Adalet Bakanlığı’na gönderilen yazıda, fail ya da faillerinin tespiti konusunda ilerleme olmadığı; ancak soruşturmanın devam ettiği yönünde bilgi verilmiştir. 1995-1999 yılları arasında aralarında Faik Candan’ın iş arkadaşları, olay günü orada bulunanlar ve fail olabileceğinden şüphe duyulan kişilerin de dahil olduğu çok sayıda kişinin ifadesine başvurulmuş ancak soruşturmayı aydınlatacak verilere ulaşılamamıştır. Sürekli tekrarlanan tek açıklama, faillerin bulunması yönündeki çalışmaların ve soruşturmaya konu olayla ilgili çalışmaların devam ettiği yönünde olmuştur.

Bu arada geçen dönemde, 05.03.1997 tarihinde, İbrahim Şahin, Ayhan Çarkın, Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz, Emre Ulu, Mustafa Altınok, Abdulgani Kızılkaya, Ziya Bandırmalıoğlu, Ayhan Akça ve Mehmet Korkut Eken hakkında “Susurluk Davası” kapsamında 1993-1996 yılları arasında cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturmak, hakkında tevkif ve yakalama müzekkeresi bulunan kişileri yetkili mercilere haber vermemek" suçlarından 765 sayılı TCK’nın 313/2-3, 296, 40 maddeleri gereği cezalandırılmaları istemiyle bir kamu davası açılmıştır. Bu dava 12.2.2001 tarihinde mahkumiyet kararı ile sonuçlanmasına rağmen, yapılanmanın lideri olarak ismi geçen İçişleri eski Bakanı Mehmet Ağar, milletvekili dokunulmazlğı nedeniyle ilk etapta ceza almamış olsa da, 15.09.2011 tarihinde Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Susurluk Davası kapsamında Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemle ilgili cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu iddiasıyla örgüt yöneticiliğinden 5 yıl hapis cezası vermiştir.

1993-96 yılları arasında aralarında Altındağ Nüfus Müdürü Abdülmecit Baskın’ın da bulunduğu zorla kaybedilen veya yasadışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk olarak 2011 yılında başlatılan soruşturmanın iddianamesine, 20.12.2013 tarihinde aralarında Faik Candan’ın da yer aldığı on sekiz cinayet daha eklenerek yargılamaya dahil edilmişlerdir. 03.01.2014 tarihinde, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan faili meçhullere ilişkin iddianameyi kabul etmiştir. Duruşmalarda eski MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün kendisine verilen 29 kişilik infaz listesini mahkemeye sunmuş olması önemli gelişmelerden birisi olark kayda geçerken aynı zamanda pek çok tanık dinlemesi de gerçekleşmiştir. Halen devam eden mahkemenin izleme tutanaklarına www.failibelli.org sitesinden erişilebilir.

Faik Kevci'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
8 Aralık 1993 tarihinde işlettiği bakkal dükkanına araçla gelen sivil giyimli üç kişinin Faik Kevci’yi zorla araca bindirip götürmesinden sonra ailesi Viranşehir İlçe Emniyet Müdürlüğüne sözlü olarak şikayet başvurusunda bulundu ancak herhangi bir cevap alamadı. Ailenin avukatı tarafından Diyarbakır OHAL Bölge Valiliğine yazılı başvuru yapıldı ancak yine bir cevap alınamadı. İçişleri Bakanlığına dilekçe ile yapılan başvuru da sonuçsuz kaldı.

06.09.2006 tarihinde Faik Kevci hakkında Viranşehir İlçesi 1. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 2005/49 esas no. ve 2006/153 sayılı gaiplik kararı verildi. 2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamına kazılar yapılacağı haberlerinin çıkması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Faik Kevci’nin ablası Gülçin Kevci 26.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına giderek olayla ilgili ifade verdi ve 2008/3151 sayılı soruşturma dosyasına dahil oldu. İfadesinde, kardeşinin bedeninin kazı yapılacak kuyularda bulunabileceğini düşündüğünü ve DNA incelemesi yapılmasını talep ettiğini belirtti.

Gülçin Kevci 24.02.2009 tarihinde Viranşehir Cumhuriyet Başsavcılığına da başvurdu ve ifade verdi. 2009/372 soruşturma sayısıyla kaydedilen dosya hakkında savcılık, aynı gün içinde 2009/30 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Evrakı Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Burada 2009/483 soruşturma sayısıyla kaydedilen dosya hakkında 22.03.2009 tarihinde 2009/26 sayılı birleştirme kararı verildi ve dosya 2008/3151 sayılı soruşturma kapsamına alındı.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan (eski adıyla Sinan Lokantası) tesislerinde yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı.

Faruk Aksan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
11 Aralık 1994 tarihinde Faruk Aksan Nusaybin’de su tesisatçı dükkanında çalıştığı sırada dükkana gelen sivil giyimli kişiler tarafından bir tamiratçıya ihtiyacımız var denilerek götürüldü. Hizbullah örgütünün merkezi sayılan Nusaybin’deki Sakarya Caddesinde zorla kaçırıldı.

Aynı gün olaydan haberdar olan baba Felemez Aksan, Şehit Fevzi Deniz Polis Karakoluna daha sonra da Nusaybin Emniyet Müdürlüğü ve Nusaybin Cumhuriyet Savcılığına başvurarak oğlunun akıbetiyle ilgili bilgi almak istedi, kayıp dilekçesi verdi.

Hizbullah örgütüne yapılan operasyonlar neticesinde yakalanan M. Salih Gölge yakalandıktan sonra alınan ifadesinde, Faruk Aksan’ı kendilerinin kaçırdığını itiraf etti. Bu olayla ilgili kişilerin Mehmet Akay ve Mustafa Yaşar olduğunu ve oğlunu onların gömdüğünü ve nereye gömüldüğünü onların bildiğini söyledi.

2009 yılında Mehmet Akay Konya iline düzenlenen operasyonda sahte kimlikle yakalandı ve Diyarbakır Cezaevine götürüldü.

9 Mart 2009 tarihinde baba Felemez Aksan Silopi’de faili meçhuller için kazı çalışması başlatılması üzerine, oğlu Faruk Aksan’ın bedeninin de orada olabileceğini düşünerek Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. M. Salih Gölge ve Mehmet Akay’ın ifadelerinin yeniden alınmasını ve oğlunun nereye gömüldüğünün bu kişilere tekrar sorulmasını talep etti. Ancak elimize ulaşan bilgilerden soruşturma açılıp açılmadığı anlaşılamamaktadır.

Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti HANIM-TOSUN-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm
Fehmi Tosun 19 Ekim 1995 tarihinde sivil giyimli iki kişi tarafından kaçırıldı. Aynı gün Fehmi Tosun'un eşi Hanım Tosun eşinin kaçırılması ile ilgili Avcılar Karakoluna bilgi verdi. 2 Kasım 1995 tarihinde Hanım Tosun Bakırköy Savcılığına da şikayette bulundu. Küçükçekmece Savcısı tarafından bir soruşturma başlatıldı. 2 Kasım 1995, 29 Ocak, 28 Mart, 16 Eylül 1996 ve 24 Ocak 1997 tarihlerinde Cumhuriyet Savcısı Fehmi Tosun'un kaçırılması konusunda ve bu dava ile ilgili yeni delilleri Avcılar İlçe Emniyet Müdürlüğünden istedi. Herhangi bir cevap alamayan Cumhuriyet Savcısı bu dosya ile ilgilenen polis memuru hakkında Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtı. 4 Nisan 1997 tarihinde, eşi Hanım Tosun, Küçükçekmece İlçe Emniyet Müdürlüğünde ifade verdi ve kocasının akıbetinden haberdar edilmesini istedi. 25 Mart ve 5 Haziran 1998 tarihli yazılarında, Cumhuriyet Savcısı, Aydın Cumhuriyet Savcılığından, eşinin avukatının 17 Mart 1998 tarihli başvurusunda söz ettiği tanığın dinlenmesini istedi. Soruşturma 2012 yılı itibariyle devam etmektedir.

Eşi Hanım Tosun 8 Nisan 1996 tarihinde AİHM’ye başvurdu. 17 Eylül 2003 tarihinde Hükümet'in,28 Ağustos 2003 tarihinde ise eşinin temsilcisinin ilgili beyanları AİHM'ye sunuldu. Hükümet beyanında “1. Hükümetimiz mevcut Türk yasalarına ve Hükümet'in bu tür olayları engelleme girişimlerine rağmen mevcut davanın açılmasına neden Fehmi Tosun'nun kaybolması olayının meydana gelmesinden dolayı üzgündür. Bir kimsenin kaybolması olayı hakkındaki soruşturmanın eksik yapılmasının, AİHS'nin 2. maddesinin ihlalini oluşturduğu kabul edilmektedir. Hükümet yaşama hakkının gelecekte güvence altına alınmasını sağlamak için, gerekli tüm önlemleri alıp, etkili soruşturmaların yürütülmesini zorunlu kılan talimatları vermeyi taahhüt etmiştir. Bu konuda, Hükümet, kısa zamanda uygulamaya konan idari ve yasal önlemlerle yürütülen soruşturmaları daha etkili kıldığını ve mevcut davadaki benzer koşullarda meydana gelen kayıp ve yasadışı olarak bireyin özgürlüğünün kısıtlanması olaylarının azaltılmasını sağladığını” belirtmiştir.

Dava, dostane çözümün taraflar tarafından kabul edilmesiyle 6 Kasım 2003 tarihinde sonuçlandı.

Ferhat Tepe'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF TEPE v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Ferhat Tepe'nin babası İshak Tepe 29 Temmuz 1993'te Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak oğlunun kontr-gerilla güçleri tarafından kaçırıldığını ve hayatından endişe ettiğini bildirdi; aldığı isimsiz telefondan bahsederek telefonlarının kaydedilmesini ve arayan kişilerin bulunmasını talep etti.

4 Ağustos 1993 tarihinde Ferhat Tepe’nin cansız bedeni Hazar gölü kıyısında bulundu. Aynı gün savcı ve adli tabip, ölümün boğulma sonucu gerçekleştiğini bildirerek başka incelemeye gerek olmadığına karar verdi ve başkaca bir işlem yapılmadan ceset Elazığ kimsesizler mezarlığına gömüldü. Olaydan yine isimsiz bir telefonla haberdar olan İshak Tepe 9 Ağustos'ta oğlunu teşhis ederek cenazesini teslim aldı. Ferhat'ın tüm vücudunda ağır işkence izleri, elleri ve ayaklarında bağlandığını gösteren izler ve sigara yanıkları vardı. Bu izlerin hiçbiri adli tıp raporuna yansımamıştı. Ferhat Tepe’nin gözaltında tutulduğu 28 Temmuz, 4 Ağustos tarihleri arasında işkence gördüğü yine aynı tarihlerde gözaltında bulunan kişilerce de doğrulanıyordu; Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde aynı günlerde gözaltına alınan HEP Bismil İlçe Başkanı Mümtaz Çerçel'in de aralarında bulunduğu 14 tanık, Tepe'yi Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığı'nda gördüklerini söylüyorlardı.

9 Ağustos günü Sivrice Cumhuriyet Savcılığı açtığı soruşturmada yetkisizlik kararı vererek dosyayı Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi. Üç gün sonra, 12 Ağustos 1993'te Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı da yetkisizlik kararı vererek dosyayı Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi.

İshak Tepe, oğlunun kaçırılarak öldürülmesiyle ilgili soruşturma yürütülmesi talebiyle aralarında Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu ve çeşitli bakanlıkların da yer aldığı pek çok kuruma dilekçeyle başvurdu.

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Kasım 1994'te olayla ilgili daimi arama kararı çıkarttı.

İç hukuk yollarında hiçbir ilerleme olmayınca İshak Tepe 4 Mayıs 1995'te oğlunun devlet yetkilileri veya onların bilgisi dahilinde hareket eden kişilerce kaçırılması ve gözaltında işkence edilerek öldürülmesi, ve hükümetin etkin bir soruşturma yürütmemesi iddiasıyla AİHM’ne başvurdu. Başvurusunun ardından kendisi ve geniş aile bireyleri polis tarafından büyük baskılara maruz kaldı; Tepe ailesinden pek çok kişi uzun süreler boyunca gözaltına alındı ve AİHM başvurusu nedeniyle tehdit edildi. 19 Şubat 1997'de İshak Tepe hakkında oğlunun ölümüne ilişkin iddiaları nedeniyle "güvenlik güçlerini tahkir ve tezyif etme" suçundan soruşturma başlatıldı ve bir yıl hapse mahkum oldu.

AİHM, 9-14 Ekim 2000 tarihlerinde Ankara’da tanıkları dinledi. 14 tanığın tamamı çeşitli kişilerce ve şekillerde mahkemede ifade vermemeleri ya da ifadelerini değiştirmeleri yönünde tehdit edildi; bazıları yeniden gözaltına alınarak kaybedilmeye çalışıldı; bazılarına para teklif edildi. Türkiye'deki ve AİHM'deki davada yalancı tanıklık yapan Taner Şarlak, yıllar sonra Evrensel gazetesine neden mahkemede yalan beyanda bulunduğunu şöyle anlattı: "Ferhat Tepe'nin öldüğünü cezaevinde öğrendik. Orada biz, olayı gördüğümüzü söyledik ve bir mektup kaleme almaya karar verdik. Kamuoyuna tüm yaşadıklarımızı ve Ferhat Tepe ile ilgili bildiklerimizi mektupta anlattık. Biz üç ay sonra ilk mahkemede çıktık, aradan 4 sene geçti. 9 Ekim'de Hazro'dayken eve polis geldi. Mahkemeye Ankara'ya çağrıldığımızı söylediler. İshak Tepe, Ferhat'ın babası, bizim mektubumuz üzerine bizi tanık olarak yazdırmış. Önce Hazro Kaymakamlığı'na gittik. Kaymakam gitmemizi istemiyordu bağırıp duruyordu. Bize yol parası verdiler Diyarbakır'a geldik. Orada bizi, 4 sene önce işkence gördüğümüz Ferhat Tepe'yi gördüğümüz yere indirdiler. Sonra yanlışlık olmuş dediler, çıkarttılar. Bu bize korku vermek için yapılan bir durumdu. Oradan havaalanına geldik. Bizi uçak ile Ankara'ya gönderdiler, iner inmez sivil bir askeri araçla Tuncay binbaşı aldı, otele geldik. Burada İçişleri Bakanlığı'nda Hukuk Muşaviri İbrahim U. ve Binbaşı Ahmet Tuncay Ç. yanımıza geldi. Bir de emniyetten biri vardı. Bize iyi ifade verirsek zarar görmeyeceğimizi, iş imkanı ve yarar sağlayacağımızı söylediler. Sonra mahkemeye çıktık yalan söyledik, görmedik dedik Ferhat Tepe'yi. Diyarbakır’a geldik Hazro’ya döndük. Daha sonra bize verilen sözün arkasına düştük madem yalan söylemiştik. Diyarbakır’a valiliğe geldik, talepte bulunduk. Bize yol parası verdiler, Ankara’ya gönderdiler. Ankara’da İl Jandarma Komutanlığı’na gittik, Tuncay binbaşıya ulaşmaya çalıştık ama bizi başlarından attılar. Böyle bir şeyin olmadığını, bizim uydurduğumuzu söylediler. En son 1 sene önce bir dilekçe yazdık, gözaltında ve Ankara’da yaşadıklarımızı anlattık. Bize 4 ay önce cevap geldi. Cevapta Diyarbakır’da 30 gün gözaltında kaydımızın bulunmadığı ve otelde yapılan teklifin söz konusu olmadığı yazılıydı. Sonra tüm bildiklerimi İnsan Hakları Derneği’ne anlattım. Öncelikle pişmanım keşke tüm doğruları anlatsaydım. Ama ben de o zaman 16 yaşındaydım 30 gün işkence gördüm imkansızlık da eklenince böyle bir şey oldu. 13 yıl vicdan azabı çektim. Artık elimden bir şey gelirse yapmak isterim. Bir faydası olacaksa, mahkeme açılırsa tanıklık yapabilirim. Artık bu acıların son bulmasını diliyorum, başka ne diyeyim."

Tanıkların yalan beyanları ve yokluğunda Mahkeme, 9 Mayıs 2003 tarihli kararında başvurucunun oğlunun devlet güçlerince veya devlet adına hareket eden kişilerce kaçırılıp öldürüldüğüne dair yeterli delil olmadığına ancak Ferhat Tepe’nin kaçırılması ve öldürülmesi olayına ilişkin açılan soruşturmada “şaşırtıcı eksikliklerin bulunduğunu”, olayla ilgili polis ve çeşitli savcılıkların gerçek anlamda işbirliği yapmadıklarını ve savcıların olayla ilgili soruşturmayı derinleştirmediklerini, başvurucunun verdiği bilgiler doğrultusunda muhtemel tanıkların tespit edilmesi amacıyla gerekli adımların atılmadığını, savcıların soruşturma kapsamında polis memurları ve güvenlik görevlilerinin ifadelerini almadıklarını, soruşturmanın gazetecileri hedef alan muhtemel kişileri de kapsayacak şekilde derinleştirilmediğini, başvurucunun, Ferhat Tepe’nin Diyarbakır Cezaevi'nde gözaltında tutulduğunu gören tanıklar olduğunu iddia etmesine rağmen bu kişilerin ifadeleri alınmadan sadece gözaltı kayıtlarının incelendiğini, şüpheli olmasına rağmen ölümle ilgili herhangi bir Adli Tıp uzmanınca otopsi yapılmadığını, bu tip vakalarda uzman bir hekim tarafından yeterli bir otopsi yapılıncaya dek ölünün bedeninin korunması gerekmesine karşın bu konuda bir tedbir alınmadığını belirterek Ferhat Tepe'nin ölümü konusunda etkin ve yeterli bir soruşturmanın yürütülmemesi nedeniyle Sözleşmenin 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca hükümetin yeterli işbirliği yapmadığını, dava konusu olayın aydınlatılması için gerekli bilgi, belge ve tanıklara ulaşımı sağlamadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 38/1 (a) maddesinin; ve başvurucunun oğlunun ölümünün aydınlatılması için etkin bir cezai soruşturma yapılmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve hükümeti Tepe ailesine manevi tazminat vermeye mahkum etti.

Ferhat Tepe’nin öldürülmesinden bir süre sonra, Tepe’nin de avukatlığını üstlenen Şevket Epözdemir’in öldürülmesi olayında da Korkmaz Tağma’nın adı geçti ancak her iki olayla ilgili de hakkında soruşturma açılmadı. 1994-1996 yılları arasında Genelkurmay Silahlanma, Savunma ve Araştırma Daire Başkanlığı'na atanan Tağma, 1996 yılında bu görevde iken kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayrıldı.

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı 04.08.2013 tarihinde dosyayı zamanaşımı kararıyla kapattı. Tepe ailesi 20 Mart 2014 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, 16 Haziran 2016’da yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine hükmederek hükümeti aileye manevi tazminat ödemeye mahkum etti. Soruşturmanın yeniden açılması talebi ise zamanaşımı gerekçesiyle reddedildi.

Fethi Ildır'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
19 Eylül 1993'te, Fethi Ildır’ın ağır işkence izleri taşıyan bedeni Cizre-İdil karayoluna yaklaşık üç kilometre mesafede bulundu. Baba Hüseyin Ildır, İdil ve Cizre Cumhuriyet Başsavcılıklarına başvurarak oğlunun kaçırılarak öldürülmesinden aynı zamanda geçici ve gönüllü köy koruculuğu da yapan Hizbullah örgütü üyelerinin sorumlu olduğunu bildirdi.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 2000/285 hazırlık numarasıyla açtığı soruşturmada suçun gerçekleştiği yer olan Kuştepe köyünün Cizre'ye bağlı olması nedeniyle 16 Ekim 2000 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Kararda şüpheliler Mehmet Şerif Tanrıverdi, Cemal Gözüncü, Behrem Gözüncü ve Süleyman Güngör olarak belirtildi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ise 1993/492 dosya numarasıyla açtığı soruşturmada olayı faili meçhul olarak ele aldı ve 2003 yılında daimi arama kararı vererek zamanaşımı tarihini 19 Eylül 2013 olarak belirtti.

Ailenin avukatının 19 Mart 2009'da Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği yeni dilekçede ise Fethi Ildır'ın Hizbullah örgütüne yakınlıklarıyla bilinen ve aynı zamanda korucu olan şüpheliler tarafından kaçırılarak işkenceyle öldürülmesinin örgütlü suçlar kapsamında ele alınarak şüpheliler Şefik Tanrıverdi ve Behrem Gözüncü ile diğer suç ortaklarının yargılanması talep edildi. Daha sonra Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2000/1004 hazırlık numaralı soruşturmada Fethi Ildır’ın Cizre’de kaybolmuş olduğuna dair hiçbir delilin bulunmadığı ve müşteki Hüseyin Ildır ve Fethi Ildır’ın son ikametgah yerlerinin İdil olması sebebiyle 24.10.2000 tarihinde tekrar yetkisizlik kararı verildi.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/315 hazırlık numarasıyla açtığı soruşturmada verilen yetkisizlik kararında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı eksik inceleme yaparak dosyayı tekrar İdil Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Ayrıca bu olayla ilgili o tarihte Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlık soruşturması yapılıp, olayın faili meçhul suçlardan olduğu ileri sürülerek daimi arama kararı verildi.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı hazırlık kayıtlarının tetkikinde 1993/492 dosya numarasıyla açılmış daimi aramada takibi yapılan kayıtlı evrak bulunduğundan tahkikatın 1993/492 numaralı soruşturma üzerinden yürütülmesine karar verdi.

Ailenin avukatının 19 Mart 2009'da Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği yeni dilekçede ise Fethi Ildır'ın Hizbullah örgütüne yakınlıklarıyla bilinen ve aynı zamanda korucu olan şüpheliler tarafından kaçırılarak işkenceyle öldürülmesinin örgütlü suçlar kapsamında ele alınarak şüpheliler Şefik Tanrıverdi ve Behrem Gözüncü ile diğer suç ortaklarının yargılanması talep edildi.

Fethi Yıldırım'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Atilla Öztürk
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-21
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamında kazılar yapılacağına dair haberlerin çıkması üzerine, 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Daha önce birçok makama başvuru yapıp sonuç alamamış olan Süleyman YIldırım 21.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına müşteki sıfatıyla ifade verdi. Kardeşinin bedeninin bulunması amacıyla Sinan Tesislerinde, Silopi Kimsesizler Mezarlığında ve Botaş Askeri Tesislerinde kazılar yapılmasını talep etti.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan (eski adıyla Sinan) tesislerinde yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Dosyada 09.04.2014 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından daimi arama kararı verildi.

Fettah Erden'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-24
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2005 yılında Fettah Erden’in eşi Taybet Erden gaiplik kararı için mahkemeye başvurdu. 2005/236 esas, 2007/22 karar numarasıyla verilen kararda 1994 tarihinden itibaren Fettah Erden’in gaipliğine karar verildi. Erden ailesi 2009 yılına kadar korktukları için herhangi bir yasal takipte bulunamadı. Eşi, 24.03.2009 tarihinde ise Fettah Erden'in akıbeti hakkında bilgi ve sorumluların yargılanması talebiyle Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe verdi.
Fevzi (Feyzi) Aslan ve Salih Aslan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
30 Eylül 1993 tarihinde kaçırılarak infaz edilen Altındağ Nüfus Müdürü Abdülmecit Baskın’ın da aralarında bulunduğu 1990’lı yıllarda Ankara’da zorla kaybedilen veya yasadışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk soruşturma 2013 yılında başlatıldı. 20 Eylül 2013 tarihinde zamanaşımı riskinden dolayı Abdülmecit Baskın cinayetiyle ilgili iddianame düzenlenirken, 20 Aralık 2013 tarihinde düzenlenen yeni iddianameyle Namık Erdoğan, Metin Vural, Recep Kuzucu, Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Haci Karay, Adnan Yıldırım, İsmail Karaalioğlu, Yusuf Ekinci, Ömer Lutfi Topal, Hikmet Babataş, Medet Serhat, Feyzi Aslan, Lazem Esmaeili, Asker Smitko, Tarık Ümit, Salih Aslan ve Faik Candan cinayetleri de yargılamaya dahil edildi. Sanıklar Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven, Muhsin Korman’ın “cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekkülün faaliyeti kapsamında insan öldürmek” suçlarından yargılandığı dava Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinde devam ediyor.
Fikri Özgen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Ozgen-ve-Digerleri-Turkiye-Karari
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-03-13
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Dilşah Özgen, Fikri Özgen’in silahlı ve telsizli kişilerce arabaya bindirilmesinin ertesi günü, 28.02.1997 tarihinde savcılığa müracaat etti. Müracaatı üzerine savcılık, 05.03.1997 tarihinde Fikri Özgen’in gözaltı kayıtlarında olmadığına dair bilgi verdi. Dilşah Özgen 06.03.1997 tarihinde tekrar şikayet dilekçesi verdi ve 13.03.1997 tarihinde 1997/1737 no ile soruşturma başlatıldı. Savcılık soruşturma kapsamında Jandarma, Emniyet Müdürlüğü ve diğer savcılıklardan gözaltı kayıtlarını istedi, takibi 2 yıl boyunca yapılan yazışmalara rağmen kurumlardan Fikri Özgen’e ilişkin hiçbir kayıt çıkmadı.

Savcılık Fikri Özgen’in götürüldüğü arabanın iki muhtemel plakasının sahibinin belirlenmesini talep etti. 31.03.1997 tarihinde Emniyet Müdürlüğünden 34 BHV plakalı aracın beyaz bir Ford kamyonete, 34 BMV plakalı aracın ise siyah renkli bir BMW’ye ait olduğu yönünde bilgi geldi. 23.06.1998 tarihinde savcılık, Özgen ailesinden birini çağırdı. 05.10.1998 tarihinde Fikri Özgen’in küçük kızı, tanığı olduğu babasının alınması olayına ilişkin ifade verdi. 03.04.2000 tarihinde Diyarbakır Başsavcılığı Fikri Özgen hakkında 1997/132 sayısıyla daimi arama kararı çıkarıp, Asayiş Şube Müdürlüğünden üç ayda bir bilgi verilmesini talep etti. CMK 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, yürüttüğü soruşturma sonucunda 01.09.2009 tarihinde, tüm soruşturma evrakından Fikri Özgen’in yasadışı terör örgütü tarafından kaçırıldığı ve/veya öldürüldüğü anlaşılmış olduğundan görevsizliğine ve dosyanın CMK 20 ile görevli savcılığa gönderilmesine karar verdi.

İç hukukta soruşturmanın etkili olarak yürütülmemesi üzerine aile, 20.08.1997 tarihinde AİHM’ne başvurdu. 38607/97 numarası ile kaydedilen başvuruyu 20.09.2005 tarihinde karara bağlayan mahkeme, Sözleşme'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin zorla kaybetme ile ilgili etkili ve yeterli bir soruşturma yapılmadığı için usulden ihlal edildiğine, ayrıca etkili bir başvuru hakkı olmadığı için Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti, devleti Özgen ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Hakkı Kaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti KAYA VE DIGERLERI - TURKIYE
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1996-11-28
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
16 Kasım 1996 günü saat 15:00 sıralarında Hakkı Kaya'yı sivil giyimli, telsiz taşıyan kendilerini polis memuru olarak tanıtan üç kişi, ifade vermek üzere polis karakoluna gelmesi gerektiğini söyleyerek araçlarına binmeye zorladılar. Ahmet Yaşar ve Mehmet (soyadı bilinmiyor) olaya tanık oldu.

28 Kasım 1996 tarihinde Hakkı'nın oğlu Efendi Kaya Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’na, aynı tarihte kardeşi fiefik Kaya Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'na verdikleri dilekçe ile Hakkı'nın nerede olduğu ile ilgili bilgi istedi.

4 Aralık 1996 tarihinde polis, Hakkı Kaya’nın kaçırılmasının tanığı olan Ahmet Yaşar’ın ifadesini aldı. Yaşar, ifadesinde olay günü iki arkadaşıyla birlikte yürürlerken 06 EKN 22 plakalı beyaz Toros steyşın aracın kendilerine yaklaştığını söyledi. Araçtaki adamlar kimlik kontrolü yaptı ve Yaşar’a gidebileceğini söylediler. Yaşar, her şey çok hızlı gerçekleştiği için bu adamları net olarak tarif edemediğini belirtti. Ne var ki birinin sarışın, diğerinin ise kıvırcık saçlı olduğunu hatırladı. Bu kişilerin kimin için çalıştıkları hakkında bilgisi yoktu.

5 Ocak 1997 tarihinde Diyarbakır İl Jandarma Komutanı, Diyarbakır DGM Savcısına Hakkı Kaya’nın gözaltına alınmadığı bilgisini verdi.

17 Mart 1997 tarihinde Diyarbakır DGM Savcısı görevsizlik kararı verdi ve davayı Diyarbakır Başsavcılığı’na gönderdi. Başsavcılık Kaya’nın kaybolmasıyla ilgili soruşturma başlattı ve şahsın aranmasını Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden talep etti. Belirtilen tarihten bu yana Hakkı Kaya daimi arama kararı ile aranmaktadır.

27 Mart 1997 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Araştırma Komisyonu ailesine Hakkı Kaya’nın gözaltında olmadığını bildirdi. Komisyon ayrıca 06 EKN 22 plakalı aracın modelinin iddia edildiği gibi steyşın Toros değil, Fiat fiahin olduğunu ve Ankara’da ikamet eden Y.C.’ye ait olduğunu aileye bildirdi.

7 Eylül 1998 tarihinde polis Efendi Kaya’nın ifadesini aldı. Efendi Kaya ifadesinde, babasının Kasım 1996’dan beri kayıp olduğunu ve o zamandan beri kendisinden hiç haber alamadığını belirtti.

28 Ocak 2000 tarihinde Hakkı Kaya'nın ailesi Cumhuriyet Savcısına bir şikayette daha bulundu. Polis Efendi Kaya’nın ifadesini iki kez daha aldı. İfadelerde değişiklik yoktu.

11 Mart 2004 tarihinde eski PKK üyesi ve JİTEM (Jandarma İstihbarat Merkezi) üyesi olduğu iddia edilen Abdulkadir Aygan’la yapılan bir röportaj Ülkede Özgür Gündem gazetesinde yayınlandı. Aygan röportajda Hakkı Kaya’nın JİTEM tarafından öldürülenlerden biri olduğunu ifade etti. Kaya’nın cesedinin Diyarbakır-Silvan karayolu üzerinde, Karacali ile Han köyleri arasında gömülü olduğunu belirtti. Hakkı'nın ailesi gazete kupürünün bir kopyasını incelenmek üzere Savcıya ilettiler.

6 Nisan 2004 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Abdülkadir Aygan’ın 1986 yılında örgüt üyeliğinden 15 yıl hapis cezasına çarptırıldığı konusunda Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı’na bilgi verdi. Ancak 1985 yılında çıkarılan pişmanlık yasasından faydalandığı için salıverildi ve nerede bulunduğu bilinmediğini ve Cumhuriyet Savcısının Abdülkadir Aygan’ı araştırmaya devam etse de yerini tespit edemediğini belirtti.

8 Haziran 2004 tarihinde Efendi Kaya Abdülkadir Aygan hakkında Hakkı Kaya’yı öldürdüğü yönünde şikayette bulundu.

Hakkı Kaya'nın ailesi 27 Temmuz 2001 tarihinde AİHM'ye başvurdular.

AHM 24 Ekim 2006 tarihinde Sözleşme'nin 2. maddesinin usulden (etkili soruşturma yapılmaması) ihlal edildiğine karar verdi. Ayrıca, başvuranların etkili başvuru hakkının ihlal edilmesi sebebiyle Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi.

Halil Birlik ve Mehmet Bilgeç'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Atilla Öztürk
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Mehmet Bilgeç'in imam nikahlı eşi Hadice Çağlın'ın 2 Şubat 2009'da Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği ifade sonrasında 2008/3151 soruşturma numarasıyla dosya açıldı. Çeşitli internet sitelerine yansıyan haberlere göre eski JİTEM çalışanı Yıldırım Beyler'in 2009'da bazı basın organlarında yayınlanan itiraflarından sonra Şırnak Barosu, itiraflarda adı geçen yerlerin kazılması için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvuruda bulundu (bu başvuru ve sonrasındaki gelişmelere dair evraklar Merkezimizde bulunmamaktadır). Şırnak Savcılığı bir süre sonra adı geçen yerlerde bir keşif yaptı ve hazırladığı raporu kazı işlemlerinin yapılması için Diyarbakır Özel Yetkili Savcılığına iletti. Ancak Şubat 2010'da yapılan kazılardan herhangi bir sonuç elde edilemedi.
Harbi Arman'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2014-12-23
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
1999 yılında düzenlenen iddianamelerle yargılanan 11 sanıklı ve 2005 tarihli iddianameyle yargılanan 5 sanıklı davaların 2010 yılında birleşmesiyle, süren dava JİTEM Ana Davası* olarak anılmaya başlandı. Gazeteci yazar Musa Anter’in 20 Eylül 1992’de öldürülmesiyle ilgili, eski JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan’ın fail olarak işaret ettiği Hamit Yıldırım 29 Haziran 2012’de gözaltına alındı. Yıldırım’ın 2 Temmuz 2012’de tutuklanmasıyla dava zamanaşımından kurtuldu. Başlatılan soruşturma sonucu hazırlanan 25 Haziran 2013 tarihli iddianame 5 Temmuz 2013’te Diyarbakır 7. ACM tarafından kabul edildi. 2014 yılında Musa Anter Davası’nın, JİTEM Ana Davası’yla birleştirilmesi talebi, davanın sürdüğü Diyarbakır 1. ACM tarafından kabul edildi. 2015 yılında Musa Anter Davası “güvenlik gerekçesiyle” Ankara’ya nakledildi. Ankara 6. ACM birleştirme kararına itiraz etti. Ankara 6. ACM’nin itirazını değerlendiren Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 29 Ocak 2016 tarihli kararıyla iki davanın birleşmesi kesinleşti. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdülkadir Aygan (Aziz Turan), Muhsin Gül, Fethi Çetin (Fırat Can Eren), Faysal Şanlı, Hayrettin Toka, Hüseyin Tilki (Hüseyin Eren), Ali Ozansoy (Ahmet Turan Altaylı), Adil Timurtaş, Recep Tiril (Recep Erkal), Kemal Emlük (Erhan Berrak), Saniye Emlük (Emel Berrak), İbrahim Babat (Hacı Hasan), Mehmet Zahit Karadeniz, Lokman Gündüz, Yüksel Uğur, Hamit Yıldırım ve Savaş Gevrekçi davada sanık olarak yargılanıyor. Davaya konu olan zorla kaybedilen ya da keyfi infaz edilen kişiler ise Hasan Caner, Hasan Utanç, Tahsin Sevim, Mehmet Mehdi Kaydu, Harbi Arman, Lokman Zuğurli, Zana Zuğurli, Servet Aslan, Şahabettin Latifeci, Ahmet Ceylan, Mehmet Sıddık Etyemez, Abdülkadir Çelikbilek ve Musa Anter. Dava Ocak 2017 itibariyle devam ediyor.
Hasan Aydoğan, M. Ali Mandal, Metin Andaç ve Neslihan Uslu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hasan Aydoğan, M. Ali Mandal, Metin Andaç ve Neslihan Uslu da hakkında başvuruda bulunulan kayıplar arasındaydı. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi. Hasan Aydoğan, M. Ali Mandal, Metin Andaç ve Neslihan Uslu'nun zorla kaybedilmesine ilişkin dosya Çeşme Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.

Hasan Baykura'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-17
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Hasan Baykura'nın eşi Suphiye Baykura 17 Mart 2009 tarihinde eşinin kaybedilmesinden sorumlu olan kişilerin cezalandırılması ve bölgede bulunan insan kemikleriyle eşleştirme yapılması için DNA örneği alınması talebiyle Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma üzerinden soruşturmayı başlattı ve aynı gün konuyla ilgili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına bilgi verdi. 19 Kasım 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden Suphiye Baykura'nın ifadesinde kocasını evden aldığını iddia ettiği korucu Hasan Page'nin ifade vermek üzere çağrılmasını istedi. Bunun üzerine 14 Aralık 2009 tarihinde Hasan Page'nin tanık olarak ifadesi alındı. Hasan Page ifadesinde olayla ilgisi olmadığını, söz konusu şahısları tanımadığını belirtti.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturmayı 06.02.2013 tarihli fezleke ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermesiyle dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca 2013/466 numaralı soruşturmaya kaydedildi.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2013/466 numaralı dosyada, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK 10. madde ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi nedeniyle, 2014/10089 numarasıyla yetkisizlik kararını verdi ve dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı 2014/1859 soruşturma sırasına kaydetti. Soruşturma devam ediyor.

Hasan Ergül'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Hasan Ergül 23 Mayıs 1995 tarihinde Silopi çıkışında Ova Petrol denilen bölgede üç taksi tarafından durduruldu ve taksilerden inen dört silahlı şahıs tarafından bir araca bindirilerek zorla götürüldü. 2009 yılında basına yansıyan bilgilere göre Jitem itirafçısı Abdülkadir Aygan verdiği röportajda "Hasan isimli Silopili bir şahıs, Çukurca köyünden olması gerekir. JİTEM'de çalışan ve maddi durumu iyi olan, ismi Cindi soyadı Acut veya Acet olan 'Koçero' lakaplı kişi, Hasan adlı kişiyi alarak, Silopi timine götürdü. Ardından Diyarbakır timine, sonra da Elazığ timine götürülen Hasan öldürüldü. Burada da cesedi çuval içerisine konularak Hazar Gölü'ne atıldı," dedi. Bunun üzerine Ergül ailesi Aygan'ın bu açıklamalarından yola çıkarak 2009 başında kardeşlerinin cesedini bulmak için girişimlere başladı. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2008/3151 dosya numarasıyla açtığı soruşturma Aralık 2012 itibariyle devam ediyor.

Aile daha sonra 9 Nisan 2009'da itiraflarda geçen yerin kazılması ve kemiklere ulaşılması halinde DNA tespiti yapılması yönünde Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı'na da bir başvuru yaptı. Edinilen bilgiye göre, balıkçıların, buldukları cesetleri Elazığ Emniyet'ine bildirmeleri üzerine savcılık devreye girmiş, cesetler, fotoğrafları çekilip Adli Tıp Kurumu'nda otopsi yapıldıktan sonra kimlikleri tespit edilemediği için kimsesizler mezarlığına gömülmüştü. Elazığ Cumhuriyet Savcısı, 1995 yılına ait sahipsiz cesetlerle ilgili dosyaları tek tek çıkararak Hasan Ergül'ün kardeşlerine gösterdi. Ergül kardeşler, kardeşleri Hasan Ergül'ü dosyadaki fotoğraflardan teşhis etti. Elazığ Cumhuriyet Savcısının kararı ile mezar 14 Nisan 2009'da açıldı ve kemik numuneleri alındı. Alınan numuneler Hasan Ergül kaçırılırken yanında olan oğlundan alınan kan numuneleri ile karşılaştırılmak üzere Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Yapılan DNA testinde kemiklerin Hasan Ergül'e ait olduğu belirlendi ve ailesine teslim edildi. Hazırlanan rapor, 2013 başında Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi. Ergül ailesi, kayıp kişilerle ilgili soruşturma çerçevesinde tutuklanan Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ve Koçero Saluci hakkında Elazığ Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. Ergenekon davasında ifadesine başvurulan bir tanığın da Ergül cinayeti hakkında çarpıcı bilgiler verdiği ortaya çıktı. Tanık, cinayetin sorumlusu olarak Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ve emekli Albay Levent Göktaş'ın tetikçisi olduğu ileri sürülen Saluci'yi işaret ediyor.

Hasan Esenboğa'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
28 Aralık 1994 tarihinde, İdil-Cizre Karayolu üzerinde köylülerce Hasan Esenboğa’nın cenazesinin bulunması üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/287 soruşturma numarası ile soruşturma başlattı. Savcılığın olay yerinde yaptığı tespitlerde, cesedin gözleri bağlı bir şekilde bir kayaya yaslanır vaziyette bırakıldığını, vücudunda darp izleri olduğunu ve bir ip veya telle boğularak öldürüldüğünü dış muayene ile tespit eden savcılık, maktule klasik otopsi yaptırmadı. Olay yeri tespit tutanağında cesedin yanında boş bir kovan olduğu da belirtildi.

Savcılığın talebi ile Hasan Esenboğa'nın eşi ve kayınvalidesi 24 Ocak 1995 tarihinde ifade verdi. Savcılık maktulün iş ilişkisinde bulunduğu kişilerin ifadesini aldı, maktulü son gören kişilerin bulunması için polisten araştırma talep etti. Bu araştırmalardan bir sonuç elde edilemeyerek dosyada 19 Nisan 1996 tarafından daimi arama kararı alındı. 1 Ocak 2010 tarihine kadar İdil İlçe Jandarma Komutanlığı ile yasa gereği zorunlu rutin yazışmalar yapıldı ancak faillere dair hiçbir bilgiye ulaşılmadı.

Sürüncemede kalan soruşturmanın ardında, 2010 yılında Kadriye Esenboğa, Cizre Cumhuriyet Savcılığına yeniden suç duyurusunda bulundu** ve Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2010/1267 soruşturma numarası ile soruşturma başlattı. Şikâyetçi 1994 yılında belirt(e)mediği ayrıntıları bu başvuruda dile getirdi. Bunlardan ilki, eşinin bedenini gördüğünde başında iki kurşun izi olduğuydu. Savcılığın olay yerinde yaptığı ölü muayenesinde ise beden yanında kovan bulunduğu belirtildiği halde böyle bir bilgi bulunmuyordu. Diğer önemli bir husus ise şikâyetçinin kocasının beyaz Toros araç ile alındığını görenler olduğunu ve maktulü araca bindirenlerin Yavuz, Ramazan Hoca, Bedran ve Selim kod adlı şahıslar olduğunu belirtmesiydi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 14 Nisan 2010 tarihinde yetkisizlik kararı vererek şüphelilerin isimleri ile birlikte dosyayı İdil Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Soruşturma, İdil Cumhuriyet Başsavcılığında 1994/287 soruşturma numarası üzerinden devam etmekte.

Savcılık, şikâyetçinin bildirdiği görgü tanığını dinledi. Tanık, Hasan Esenboğa'nın kaybolduğu tarihte başvurmaya gittikleri savcılıkta şüphelileri gördüğü halde korktuğu için bu şahısları tanımadığını söylediğini belirtti. Şikayetçilerin vekilleri Bedran kod adlı kişinin Adem Yakin, Yavuz Kod adlı kişinin ise Burhanettin Kıyak olduğunu ve bu şahısların 20 kişinin kaybedilmesi ve öldürülmesi suçlamasıyla kamuoyunda “Temizöz Davası” olarak bilinen davada yargılandıklarını ve tutuklu olduklarını savcılığa bildirdi.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının yetkisizlik kararında şüpheli olarak geçen Adem Yakin'in ifadesi, İdil Cumhuriyet Savcılığınca “Tanık” olarak alındı. Burhanettin Kıyak'ın ise 16 Ekim 2012 tarihinde henüz ifadesi alınmamıştı. Şikâyetçi vekili 16 Ekim 2012 tarihinde İdil Cumhuriyet Savcılığının görevsizlik kararı vermesini ve dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (Terörle Mücadele Kanunu 10. Maddesi ile yetkili) göndermesini talep etti. Elimize ulaşan evraka göre 8 Mayıs 2013 tarihi itibariyle dosyada başkaca işlem yapılmadı.

** 2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, Şırnak ili Cizre ilçesinde 1993 -1995 yılları arasında terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermeleri üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Maddesinde Belirtilen Suçlara Bakmakla Yetkili) 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlattı. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (soruşturma no 2009/430) ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşıldı ve şüphelilerin bir kısmı tutuklandı. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği ve adaletin sağlanabileceği umudu doğdu. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde yüzlerce aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve adalete ulaşabilmek amacıyla yıllardır hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yaptı. Bu başvurular sonucunda savcılık yüzlerce dosya arasından zorla kaybedilmesinin ardından cesedi bulunmuş ya da yasadışı ve keyfi olarak infaz edilmiş 20 maktul açısından ulaştığı delillerle, faillerde birlik olduğunu tespit edip dava açtı. İş bu dava kamuoyunda “Temizöz ve Diğerleri Davası” olarak bilinmektedir ve Kasım 2015'te tüm sanıkların delil yetersizliğinden beraatiyle sonuçlanmıştır. Diğer dosyalar için ise açılmış olan soruşturmalar halen devam etmektedir.

Hasan Gülünay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Abdülaziz Özaltan
Soruşturma / Dava tarihi:2009-05-29
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Zorla kaybedilen Hasan Gülünay'ın eşi Birsen Gülünay, eşini uzun süre arayıp birçok makama sözlü başvuru yaptıktan sonra 1992 yılı içerisinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyon Başkanlığına başvurarak eşinin akıbetinin araştırılmasını talep etti. İnsan Hakları Komisyonunun İstanbul Valiliğine verdiği talimat sonucu valilik 28 Eylül 1992 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünden konunun araştırılmasını talep etti. Emniyet Müdürlüğünden herhangi bir yanıt gelmemesi üzerine 19 Temmuz 1994 tarihinde valilik aynı bilgileri tekrar istedi. Emniyet ise ilk talebin üzerinden yaklaşık iki sene geçtikten sonra, 23 Ağustos 1994 tarihinde, sadece kayıtlarını kontrol edip iddiaları araştırmadan Hasan Gülünay’ın hiç gözaltına alınmadığını belirtti.

Elimize ulaşan evraka göre arama çabaları sonuçsuz kalan Birsen Gülünay, 2009 yılında İnsan Hakları Derneği aracılığı ile 17 ayrı kayıp yakını ile birlikte tekrar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, halk arasında Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı gereğinin icrası için Şişli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı 25 Haziran 2009 tarihinde Hasan Gülünay’ın Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğünde kaybolduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı vererek dosyayı tekrar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2009/41443 soruşturma numarasıyla kaydettiği dosyada 17 Temmuz 2009 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünden Hasan Gülünay’ın 20 Temmuz 1992 tarihinde gözaltı kaydı olup olmadığını sordu. Emniyet, böyle bir gözaltı işlemi olmadığı cevabını verdi. Dosyada başkaca işlem yapmayan Savcılık 31 Temmuz 2009 tarihinde suçun 15 senelik zamanaşımına tabii olduğu iddiası ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Şikâyetçi vekilinin itirazı üzerine Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesi 15 Ekim 2009 tarihinde soruşturmaya devam kararı verdi. Bunun üzerine Savcılık 2009/61296 soruşturma numarası verdiği dosyayı daimi aramaya alarak üç yıl boyunca, İstanbul Emniyet Müdürlüğü ile “Hasan Gülünay’ın yaşayıp yaşamadığının tespiti” talepli aylık rutin yazışmalar dışında işlem yapmadı.

Şikâyetçi vekilleri 24 Mayıs 2012 tarihinde Hasan Gülünay’ı emniyette gözaltındayken gören E.Ç ile itirafçı Ayhan Çarkın’ın tanık olarak dinlenilmesini talep etti. Talebi yerine getirmeyen Savcılık 31 Ekim 2012 tarihinde 20 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Şikâyetçi vekilleri 18 Aralık 2012 tarihinde karara itiraz ettiyse de Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesi 22 Ocak 2013 tarih ve 2013/48 D. iş. sayılı kararı ile itirazı reddetti. Bunun üzerine başvuru yolları tükenen şikâyetçiler 08.04.2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvuru yaptı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Araştırmaları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, TESEV, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, ve Anayasal Haklar ve İnsan Hakları için Avrupa Merkezi imzasıyla zorla kaybetme suçuna ilişkin sunulan bağımsız görüşü dosyaya kabul eden Mahkeme, 21 Nisan 2016 tarihinde yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine ancak ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için dosyanın yeniden soruşturma yapılmak üzere ilgili Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesine, zamanaşımı kararı nedeniyle yer olmadığına karar verdi. Başvurucunun tazminat talebi olmaması nedeniyle herhangi bir tazminata hükmedilmedi.

Hasan Kaya ve Metin Can'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Mahmut-Kaya-v.-Turkiye
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1993-02-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 28 Mart 2000 tarihli kararındaki ifadelere göre, 22 Şubat 1993’te Fatma Can, Şerafettin Özcan’la birlikte Emniyet Müdürlüğüne ve savcılığa giderek eşi Metin’in ve arkadaşı Hasan Kaya’nın kaybolduğunu bildirdi. Hasan’ın babası Ahmet Kaya, Elazığ Valiliğine oğlunun bulunmasını talep eden bir dilekçe verdi. 22-23 Şubat 1993 tarihlerinde Fatma Can, Şerafettin Özcan’la birlikte Ankara’ya giderek İçişleri Bakanlığına başvuruda bulundu.

27 Şubat 1993’te Tunceli’ye 12 km uzaklıktaki Dinar köprüsünün altında bulunan iki cansız bedenin Hasan Kaya ve Metin Can’a ait olduğu anlaşıldı. 8 Mart 1993’te Metin’in eşi Fatma Can Elazığ Savcılığına giderek kaybolmasından önce eşinin polis tarafından izlendiğini söylediğini belirtti. 11 Mart’ta Elazığ Cumhuriyet Savcısı görevsizlik kararı vererek dosyayı Tunceli’ye sevk etti. 18 Mart’ta Hasan’ın babası Ahmet Kaya, Cumhuriyet Savcısına bir dilekçe vererek oğlunun Yazıkonak’ta telsiz taşıyan sivil giyimli polisler tarafından gözaltına alınırken görüldüğünü bildirdi. Ahmet Kaya, 19 Mart’ta da Pertek Cumhuriyet Savcısına dilekçe yazarak 15 Mart’ta Pertek’te gerçekleşen bir olayla ilgili duyumlarını aktardı. Kaya’nın ifadesine göre, Pertek’te bir birahanede geçen olayda, Yusuf Geyik adlı bir kişinin, “Metin Can ve Hasan Kaya’yı biz öldürdük” demesinin ardından birahanedekilerle arasında arbede yaşandı. Bunun üzerine Yusuf Geyik kendisine saldıranlara silah doğrultarak telsiziyle konuşmaya başladı. Olay yerine gelen jandarmalar Yusuf Geyik’i alıp götürdüler.

31 Mart 1993’te Tunceli Cumhuriyet Savcısı Hasan Kaya ve Metin Can’ın bilinmeyen kişilerce öldürülmesiyle ilgili görevsizlik kararı verdi. İşlenen suçun OHAL koşulları bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini düşünerek dosyayı Kayseri Milli Güvenlik Mahkemesi Savcısına devretti. 13 Nisan 1993’te Ahmet Kaya Savcılığa bir dilekçe daha yazarak Can ve Kaya’nın polisler tarafından bir arabayla götürüldüğüne benzincide çalışan birinin tanık olduğunu, hatta bu kişinin Metin Can’la konuştuğunu ifade etti. Hozat polisinin 14 Nisan’da Hozat Savcısına verdiği rapora göre, Hasan Kaya ve Metin Can Tunceli Emniyet Müdürlüğünde tutulmamıştı. 29 Nisan’da Pertek Cumhuriyet Savcısı Pertek Emniyet Müdüründen birahane idarecilerinin sorgulanmasını ve Pertek Jandarma Bölge Komutanlığından Yusuf Geyik’in araştırılmasını istedi. 4 Mayıs’ta Pertek Emniyet Müdürü Yusuf Geyik’in jandarma karakolunda tutulduğunu; fakat şimdi nerede olduğunun bilinmediğini bildirdi. Aynı tarihte Savcılığa verdikleri ifadelerde birahaneyi yöneten Hüseyin Kaykaç ve garson Ali Kurt, olayı Ahmet Kaya’nın ifade ettiği şekliyle doğruladı. 5 Mayıs’ta Pertek Jandarma Komutanı olayın gerçekleştiği belirtilen tarihte jandarmadan yardım talebinde bulunulmadığını ifade etti.

22 Temmuz 1993’te Kayseri Milli Güvenlik Mahkemesi Savcısı görevsizlik kararı vererek dosyayı Erzincan Milli Güvenlik Mahkemesi Savcısına devretti. 3 Eylül 1993’te Tunceli İnsan Hakları Derneği başkanı Mehmet Gülmez ve avukat Ali Demir Elazığ Cumhuriyet Savcısına 26 Ağustos tarihli Aydınlık gazetesinde yayınlanmış bir haberin kopyasını gönderdi. Habere göre bir özel harekat polisi Hasan Kaya ve Metin Can’ı kontragerillalar Ahmet Demir ve Mehmet Yazıcıoğulları’nın öldürdüğünü belirtmişti. 14 Ekim’de Tunceli Cumhuriyet Savcısı polisten Mehmet Yazıcıoğulları’nın bulunmasını istedi. Polis 18 Ekim’de Yazıcıoğulları’nın bulunamadığını bildirdi. 31 Ocak 1994’te Aydınlık gazetesi editörü Hale Soysu İstanbul Cumhuriyet Savcısına verdiği dilekçede Metin Can ve Hasan Kaya’nın ölümünden Mahmut Yıldırım’ın sorumlu olduğunu ve bu bilgiyi Binbaşı Cem Ersever’den aldığını ifade etti.

2 Şubat 1994’te Erzincan Milli Güvenlik Mahkemesi Savcısı, Pertek polisi ve jandarmasının ifadelerinde çelişkiler olduğunu Pertek Cumhuriyet Savcısına bildirerek bu çelişkilerin araştırılmasını istedi. Aynı zamanda Binbaşı Cem Ersever’in konuştuğu bir televizyon programının transkript ve kayıtlarını da talep etti. Hasan’ın babası Ahmet Kaya, 14 Şubat 1994’te Elazığ Cumhuriyet Savcısına verdiği dilekçede, Aydınlık gazetesinin, televizyon programının ve Soner Yalçın’ın kitabı “Binbaşı Cem Ersever’in İtirafları”nın Metin Can ve Hasan Kaya’nın ölümünün planlayıcısı ve sorumlusu olarak Mahmut Yıldırım’ı gösterdiğini belirtti. Aynı gün Savcı, Elazığ polisinden bununla ilgili araştırma yapmasını istedi. Metin’in babası Anik Can, 21 Şubat 1994’te Elazığ Cumhuriyet Savcılığına verdiği dilekçede Mahmut Yıldırım’ın ev adresini iletti. Polis 25 Şubat ve 11 Nisan 1994 tarihlerinde Mahmut Yıldırım’ın evinde bulunamadığını ve yerinin tespit edilemediğini Savcılığa bildirdi.

25 Mayıs 1994’te Erzincan Milli Güvenlik Mahkemesi Savcısı görevsizlik kararı vererek dosyayı Malatya Milli Güvenlik Mahkemesine devretti. 13 Mart 1995’te Malatya Milli Güvenlik Mahkemesi Savcısı Bingöl, Elazığ, Diyarbakır ve Tunceli Savcılıklarından Mahmut Yıldırım ve gazete haberlerinde kontragerilla cinayetleriyle ilgili adı geçen Orhan Öztürk, İdris Ahmet ve Mesut Mehmetoğlu’nun bulunmasını istedi. 17 Mart 1995’te Diyarbakır E-Tipi Cezaevi müdürü, Orhan Öztürk, İdris Ahmet ve Mesut Mehmetoğlu’nun daha önce belli aralıklarla cezaevinde tutulduklarını belirtti. Cezaevi müdürünün verdiği bilgilere göre Orhan Öztürk 18 Şubat 1993’te, İdris Ahmet de 16 Aralık 1992’de serbest bırakılmıştı. Mesut Mehmetoğlu ise 8 Ocak 1993’te cezaevinden çıkmış, ancak Mehmet Şerif Avşar’ın zorla kaybedilmesiyle ilgili 26 Eylül 1994’te yeniden tutuklanmıştı.

28 Mart’ta ifadesi alınan Mehmet Yazıcıoğlu, Hasan Kaya ve Metin Can’ın öldürülmesiyle ilgisinin bulunmadığını ve adı geçen diğer kişileri tanımadığını söyledi. 6 Nisan 1995’te cezaevindeyken savcılık tarafından ifadesi alınan Mesut Mehmetoğlu da, olayın gerçekleştiği tarihlerde Antalya’da olduğunu belirtti. Jandarma, 3 Nisan 1995 tarihli raporunda Yusuf Geyik’in memleketi olan Geyiksu’da bulunmadığını, 8-10 yıl kadar önce Geyiksu’dan ayrıldığını ve yerinin tespit edilemediğini bildirdi.

İç hukuk yolları tıkanınca Hasan Kaya’nın kardeşi Mahmut Kaya AİHM’ye başvurdu ve Hasan’ın devlet tarafından hukuk dışı şiddete maruz bırakıldığını ifade etti. Hükümet, doğu ve güneydoğu bölgelerindeki genel şiddet ortamında, yalnız Hasan Kaya’nın değil, tüm devlet çalışanlarının hayatlarının risk altında olduğunu; buna karşılık Hasan Kaya’nın ölümüyle ilgili gerekli soruşturmaların yapıldığını belirtti.

AİHM, Hasan Kaya’nın yaşam hakkının korunamadığına ve sözleşmenin 2. maddesinin esas ve usulden, işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmederek hükümeti Kaya’nın ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Hasan Ocak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AFFAIRE O. c. TURQUIE
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Hasan Ocak 21 Mart 1995’te kaybedildi. 25 Mart 1995 tarihinde Hasan Ocak’ın kız kardeşi İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına şikâyette bulunarak kardeşinin akıbeti hakkında bilgi istedi. Aynı gün Savcı Hasan Ocak’ın gözaltı kayıtlarında isminin bulunmadığını belirtti. 23 ve 28 Mart 1995 tarihleri arasında İstanbul Terörle Mücadele Şubesinde gözaltında tutulmuş iki kişi Hasan Ocak’ı orada gördüklerini doğruladı. Diğer iki kişi Hasan Ocak’ın ismini dijital parmak izlerinin alındığı listede gördüklerini doğruladılar.

26 Mart 1995 tarihinde Hasan Ocak’ın bedeni Beykoz’da bulundu. Yapılan otopside Hasan Ocak’ın boğularak öldürüldüğüne kanaat getirildi. 28 Mart 1995 tarihinde Emine Ocak oğlunu gözaltına alanlar hakkında Küçükçekmece Savcılığına suç duyurusunda bulundu. 2 Nisan 1995 tarihinde Emine Ocak İstanbul savcısına oğlunun gözaltında kaybedilmesinde sorumluluğu olanlar hakkında şikâyette bulundu. 3 Nisan 1995 tarihinde İnsan Hakları Derneği temsilcileri, Hasan Ocak’ın gözaltında gören kişilerin de ismini zikrederek İstanbul DGM savcısına şikâyette bulundu. 4 Nisan 1995 tarihinde İstanbul DGM Savcısı yetkisizlik kararı vererek dosyayı İstanbul Cumhuriyet savcısına gönderdi.

6 Nisan 1995 tarihinde, 25 Mart’ta gözaltına alınarak Aksaray Emniyet Müdürlüğüne götürülen Suna Yaşar sorgudan indirilirken fırsat bulup gözbağının altından baktığı kişinin daha sonra resmini görerek tanıdığı Hasan Ocak olduğunu belirtti.

11-12 Nisan 1995 tarihinde Hasan Ocak’ın abisi Hüseyin Ocak, babası ve İnsan Hakları Derneği, Adalet Bakanlığına, İstanbul Valiliğine, İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığına Hasan Ocak’ın İstanbul Terörle Mücadele Biriminde kaybedilmek istendiğinden endişe duyduklarını belirterek kendilerine Hasan Ocak’ın akıbeti hakkında bilgi verilmesini talep etti.

2 Mayıs 1995 günü Hasan Ocak’ın ailesi, Hasan Ocak’ı yasal olmayan yollarla gözaltına alan ve halen tutmaya devam eden memurlar hakkında görevi kötüye kullanmak ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

3 Mayıs 1995 tarihinde annesi Emine Ocak Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurdu. 16 Mayıs 1995 tarihinde Hüseyin Ocak Beykoz-Bozhane Köyü mevkiinde bulunan cenazenin kardeşi Hasan Ocak olduğunu teşhis etti.

18 Mayıs 1995 tarihinde Küçükçekmece savcısı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Beykoz Cumhuriyet Savcısına gönderdi. 26 Temmuz 1996 tarihinde Emine Ocak AİHM’ye başvurdu. AİHM 15 Temmuz 2004 tarihinde verdiği kararda Hasan Ocak’ın ölümüne ilişkin yapılan soruşturma etkili olmadığı için Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye Cumhuriyeti devletini mahkûm etti.

20 yıldır rutin yazışmalar dışında bir işlem yapılmayan ve savcının sık sık değiştirildiği dosyada zamanaşımı kararı 17 Ekim 2016’da Cumhuriyet Savcısı Suat Çalışkan imzasıyla alındı. Kararda dosyada tanık olarak birçok kişinin ifadesi alındığı ancak resmi kayıtlarda Hasan Ocak’ın gözaltına alındığına dair belgeye rastlanmadığı; bazı tanıkların olay tarihinde Hasan Ocak’ı gözaltında gördüklerine dair beyanlarının araştırıldığını ancak “buna yönelik belirleme yapılamadığı”; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Hasan Ocak’ın güvenlik güçlerince veya onların işbirliğiyle öldürüldüğüyle ilgili olarak sözleşmenin yaşam hakkını düzenleyen maddesinin ihlal edilmediği, etkin ve etkili soruşturma yapılmaması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği” kararı aldığına işaret edildi.

Zamanaşımı kararına 29 Kasım 2016’da yapılan itirazı kabul eden 7. Sulh Ceza Hakimliği, Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararının kaldırılmasına ve soruşturmanın Ceza Muhakemeleri Kanunu uyarınca genişletimesine karar verdi.

Hayrettin Eren'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
26 yaşındaki Hayrettin Eren, 12 Eylül darbesinin ardından 21 Kasım 1980 günü arkadaşı ile birlikte İstanbul Saraçhane’de Haşim İşcan geçidinin üzerinde gözaltına alınarak Karagümrük Karakolu’na götürüldü. Beş kişi onu gözaltına alınırken gördüğüne, karakolda ve siyasi şubede işkenceyle sorgulandığına tanıklık ederek suç duyurusunda bulundu; ancak o günden itibaren kendisinden haber alınamadı.

3 Mart 2011 tarihinde içlerinde Hayrettin Eren’in kardeşi Faruk Eren’in de yer aldığı toplam on iki kişi, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden süreçte gözaltında kaybolan, öldürülen veya yargısız infaza uğratılan yakınları için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular. Suç duyurusuna konu olan suçlar ise şu şekilde belirtildi: sistematik olarak kasten öldürme ve işkence, kişi hürriyetinden yoksun kılma, kaybetme, Anayasal güvenceleri ortadan kaldırma, kişi özgürlüğü ve güvenliğini ihlal ve siyasi partiler, basın ve sendikalar üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal. Dilekçenin ilerleyen bölümlerinde TCK 77’den alınan referans da göz önünde bulundurularak, sistematik işkencenin insanlığa karşı suç olarak kabul edilmesi nedeniyle, evrensel bir hukuk kuralı olan zamanaşımının işlemeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiği ifade edildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2014 yılında, 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası için kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. 20 Ocak 2015 tarihinde bu karara itiraz edildi; ancak 16 Şubat 2015’te İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği, itirazın reddine hükmetti. Bunun üzerine aileler 27 Mart 2015 tarihinde Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkemesine gerekli belgeleri sunarak Anayasa Mahkemesi’ne başvurdular ve başvurularının işkence yasağı, yaşama hakkı ve medeni siyasal haklar ile ilgili olan ulusal/uluslararası hukuk normları kapsamında soruşturma yapılması gerektiğini ifade ederek yakınlarının nerede olduklarının tespiti ile AİHS 5/5 ve 41 maddeleri uyarınca hakkaniyete uygun maddi ve manevi tazminat taleplerinde bulundular. 14 Temmuz 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Bürosu’na, eksik olduğu söylenmiş olan bazı belgelerin de teslimi gerçekleştirilerek başvuru tamamlandı.

Hazım Ünver'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burak Böge
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafıdan öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Askeri Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı.

Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru sonucunda Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamına kazılar yapılacağı haberlerinin medyada yer alması üzerine 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı.

Başvuranlar arasında bulunan Osman Ünver’in 27.01.2009 tarihinde yeğeni Hazım Ünver’in zorla kaybedilmesi ile ilgili Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca ifadesi alındı. Osman Ünver ifadesinde, yeğeninin zorla kaybedilmesini JİTEM görevlilerinin gerçekleştirmiş olabileceğini düşündüğünü belirtti ve Hazım Ünver’in bedeninin bulunması amacıyla Botaş kuyularında, Sinan Lokantası’nın arkasındaki kuyularda, Silopi Kimsesizler Mezarlığı’nda ve Görümlü Karakolu çevresindeki kuyularda kazı yapılmasını talep etti.

Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde, Aslan tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç adet bedenin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı talimatla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosya 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. Soruşturma devam ediyor.

Hıdır Öztürk'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti kiziltepe_bicaktimi_iddianame
Hukuki süreçte son durum:Dava devam ediyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2014-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
29.12.1994 tarihinde Bekir Öztürk’ün kendilerini asker olarak tanıtan dört silahlı kişinin ağabeyi Hıdır Öztürk’ü götürdüğünü bildirmesi üzerine olayla ilgili soruşturma başlatan Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı 1995/143 numaralı soruşturması kapsamında müşteki sıfatıyla Celal Öztürk ve Bekir Öztürk’ün ifadelerine başvurdu. İfadelerde olay anlatımı yapılarak, Hıdır Öztürk’ün bulunması talep edildi.

30.12.1994 tarihinde, Alibeyköyü yolunda Hıdır Öztürk’ün cenazesini bulan köylüler tarafından yapılan ihbar üzerine olay yerine giden Derik Soğukkuyu Karakol Komutanlığı görevlilerince olay yeri tespit tutanağı düzenlendi. Tutanağa göre olay yerinde bir adet boş mermi kovanı bulunuyordu. Tutanakta Hıdır Öztürk’ün “Başka bir yerde öldürüldükten sonra getirilip buraya atıldığı, [bedenin] yanındaki iki ayrı kişiye ait olan ayak izlerinin de bunu gösterdiği ve boş kovanın da sonradan [bedenin] yanına bırakıldığının anlaşıldığı” belirtildi. Aynı tarihte Derik Cumhuriyet Başsavcılığınca 1994/306 numaralı soruşturma başlatılarak, otopsi tutanağı düzenlendi, klasik otopsi yapılmasına gerek görülmedi.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı bir kez daha Bekir Öztürk’ü dinledikten sonra 21.02.1995 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Derik Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/306 numaralı soruşturma kapsamında müşteki sıfatıyla Hıdır Öztürk’ün annesi Adile Öztürk’ün ile eşi Hatun Öztürk’ün ve tanık sıfatıyla C.A., V.Ö. ve Ş.Ö’nün ifadelerine başvurdu. 28.12.1995 tarihinde görevsizlik kararı vererek, dosyayı 1995/62 numaralı fezleke ile Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

1994/306 ve 1995/143 numaralı soruşturmalar Diyarbakır DGM Başsavcılığının 1995/1147 numaralı soruşturma dosyasında birleştirildi. Dosyada Diyarbakır DGM Başsavcılığı tarafından 14.12.2007 tarihinde daimi arama kararı verildi.

30.05.2001 tarihinde Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 2001/2002 numaralı ekspertiz raporunda olay yerinde bulunan boş kovanın “silahı tespit edilemeyen olaylar arşivinde kayıtlı bulunan” diğerleriyle herhangi bir irtibatı olmadığı belirtildi.

27.10.2008 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/1756 numaralı dosya üzerinden yürüttüğü kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen soruşturma kapsamında gizli tanık Aydos, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde verdiği ifadesinde “Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur’un terörle mücadele adı altında bölgede birçok cinayet, işkence, karanlık faaliyetler gerçekleştirdiğini" beyan etti. Bunun üzerine Savcılık dosyayı ayırarak Hasan Atilla Uğur ile diğer şüpheliler hakkında gerekli adli işlemlerin yapılması için Diyarbakır TMK M.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığına yönelik yetkisizlik kararı verdi.

Diyarbakır TMK M.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığı işlemlere 2009/3586 numaralı soruşturma üzerinden devam etti. Bu kapsamda Savcılık tarafından 10.01.2013 tarihinde Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben "Gizli tanığın ifadesinde geçen olaylar ile benzeri olaylara ilişkin kapsamlı araştırma yapılması" talimatı yazıldı.

06.02.2013 tarihinde Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan dilekçede Hıdır Öztürk’ün bölgede görev yapan kamu görevlileri tarafından zorla kaybedildiği ihtimalinin çok yüksek olduğu belirtilerek, olayın aydınlatılması talep edildi.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı olayların talimat bürosu üzerinden araştırılamayacak kadar geniş kapsamlı olduğunu belirterek, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının uygun bulmasıyla, 13.02.2013 tarihinde 2013/464 numaralı dosya üzerinden soruşturmaya başladı. Bu dosya 03.07.2013 tarihinde 2013/94 numaralı fezlekeye bağlanarak Diyarbakır TMK M.10 ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Burada soruşturmaya 2013/1886 numaralı dosya üzerinden devam edildi. Bu kapsamda Hıdır Öztürk’ün kardeşi Bekir Öztürk, eşi Hatun Öztürk müşteki sıfatıyla ve amcasının oğlu Celal Öztürk tanık sıfatıyla dinlendi.

06.03.2014 tarihinde Resmi Gazetede kabul edilerek yasalaşan 6526 sayılı Kanun ile TMK M.10 ile görevli cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine dosya Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek 2014/1052 numaralı soruşturma numarasını aldı.

Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı delilleri değerlendirerek 20.07.2014 tarihinde 1992 ile 1996 yılları arasında Mardin’in Kızıltepe İlçesinde Hıdır Öztürk dahil zorla kaybedilen ve yasa dışı keyfi infaz edilen 22 kişiye ve köy yakmalara ile boşaltmalara ilişkin iddianame düzenledi. İddianamede bu eylemlerin “sistematik” bir şekilde Jitem faaliyeti olduğu, bu yapının da devlet bağlantısı bulunduğu vurgulandı. “Hıdır Öztürk'un Jitem'e bağlı olarak Kızıltepe ilçesinde faaliyet gösteren Bıçak Timi üyeleri tarafından ikametinden alınarak ateşli silah ile öldürüldüğü yönünde kuvvetli şüphe içeren delillerin mevcut olduğu anlaşılmıştır” tespitinde bulundu.

Şüpheli Hasan Atilla Uğur, Eşref Hatipoğlu ve Ahmet Boncuk‘un örgütün Kızıltepe ve Diyarbakır yöneticileri oldukları, dönem itibariyle Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığında görevli olan Ünal Alkan'ın Jitem’e üye olduğu, Kızıltepe’de bu örgüte bağlı olarak geçici köy korucularından ve itirafçılardan oluşan "Bıçak Timi" adı altında bir timin mevcut olduğu, bu timin korucular Abdurrahman Kurğa, Ramazan Çetin, Mehmet Salih Kılıçaslan, Mehmet Emin Kurğa ve İsmet Kandemir ile asker olan Ünal Alkan'dan oluştuğu, Bıçak Timi'nin 1992 ile 1996 yılları arasında faaliyet gösterdiği belirtildi.

İddianame Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Ancak daha ilk duruşma görülmeden, dava güvenlik gerekçesiyle Mardin Ağır Ceza Mahkemesi’nden Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledildi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 03.03.2015 tarihinde görülen ilk duruşmada sanıklar Hasan Atilla Uğur ve Eşref Hatipoğlu’nun rütbeleri nedeniyle CMK M.161/5’e dayanarak dosyanın izin istemiyle HSYK’ya gönderilmesine karar verildi. 18.10.2015 tarihinde görülen duruşmada ise HSYK’dan cevap gelmediği gerekçesiyle bir sonraki duruşma 15.01.2016 tarihine ertelendi. Duruşma öncesi HSYK’nın sanıkların “silahlı örgüt kurmak” ve “tasarlayarak insan öldürmek” suçlarından yargılandıkları için izin alınmasına gerek olmadığına ve doğrudan kovuşturma yapılabileceğine hükmeden kararı mahkemeye ulaştı. 15 Ocak tarihli duruşmada müdafii avukatları mahkeme heyetinin çekilmesini talep etti. Savcının usule ve esasa aykırı olduğu gerekçesiyle reddettiği bu talebi mahkeme heyeti yetkili merciiye gönderme kararı aldı. Bir sonraki duruşma 27 Nisan 2016 tarihinde görülecek. Davaya ilişkin geniş özet için tıklayın.

Hüsamettin Yaman ve Soner Gül'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Hakan Karaali
Soruşturma / Dava tarihi:2011-03-24
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2011/647 dosya numaralı soruşturma kapsamında 26.03.2011 tarihinde alınan itirafçı Ayhan Çarkın’ın ifadesinde Terörle Mücadele Şubesinde görev yaptığı 1992 yılına ait infazlardan birinin de Hüsamettin Yaman ve Soner Gül cinayeti olduğunu belirtmesi üzerine soruşturma başlatıldı.

2011/1830 soruşturma numaralı dosyada, CMK. 250. Maddesiyle Görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2011/473 numaralı kararla söz konusu eylemlerin haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt ya da terör örgütü tarafından işlendiğinden bahsedilemeyeceği nedeniyle 28.09.2011 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı yetkili ve görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Savcılık, 2011/71615 soruşturma numaralı dosyada ilişkin 10.02.2012 tarihinde 2012/117 numaralı dosyada görevsizlik kararı verdi. Kararında, eylemin örgüt faaliyeti niteliğinde olduğu, aksi düşünülüyorsa kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile dosyanın geri gönderilmesi gerektiğini belirterek, dosyayı yeniden CMK 250. Maddesiyle Görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2012/535 soruşturma numaralı dosyada 06.03.2012 tarihinde "… Bahsedilen eylemlerin haksız ekonomik çıkar sağlamak için kurulmuş bir örgüt ya da terör örgütü tarafından işlendiğine, şüphelilerin de belirtilen suç tarihlerinde haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt ya da terör örgütüne üye olduklarına dair somut delil elde edilmediğinden kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına…" hükmetti. Dosya, Ayhan Çarkın'ın beyanatlarına rağmen örgütlü suçlar kapsamından çıkartılarak devlet memuru suçları bürosuna iade edildi.

Soruşturmada şüpheli sıfatıyla adı geçen şahıslar ise şöyle: Ali Çetkin, Ali Osman Akar, Ayhan Özkan, Ayhan Çarkın, Erol Tekten, Fikret Işınkaralar, Hasan Erdoğan, Hüseyin Doğrul, Mehmet Baki Avcı, Selim Kostik, Şefik Kul, Şenol Aygün, Şevket Yılgın, Ahmet Sakarya.

Hüseyin Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Ramazan Ertunç
Soruşturma / Dava tarihi:1994-10-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
01.10.1994 tarihinde, İdil - Cizre Karayolu üzerinde bir arazide kimliği belirsiz bir beden bulunması üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olay yeri görgü ve tespit tutanağı ve otopsi raporu düzenlendi, ancak klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmadı. Tutanak ve rapora göre, bedenin gözleri bağlıydı ve kurşun yaraları vardı. Ayrıca, üzerinde para bulunmuştu.

Jandarma, bedeni bulan çoban F.Ç.’nin ifadesini aldı. F.Ç., hayvanlarını otlatırken bedene tesadüfen rastlamış, etrafta başka birini görmemişti.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, C.Y.’nin ifadesine başvurdu. C.Y., olay günü Hüseyin Demir’in beraber işlettikleri dükkanın borçlarını ödemek için, üzerinde para ile Silopi’ye doğru yola çıktığını, sonrasında sivil şahıslar tarafından Silopi’de kullandığı arabadan zorla çıkartılarak yine sivil bir arabayla götürüldüğünü duyduğunu anlattı. Savcılığın ifadesine başvurduğu Ramazan Demir ise, oğlunun ölüm haberini çalışmak için gittiği İzmir’de duyduğu için olayın gerçekleşme biçimi hakkında bilgi sahibi değildi.

Soruşturmada başkaca bir işlem yapmayan İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, 27.12.1994 tarihinde daimi arama kararı vererek soruşturma için İdil İlçe Jandarma Komutanlığı’nı görevlendirdi. Bu tarihten itibaren, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı ile İdil İlçe Jandarma Komutanlığı arasında yasa gereği yapılan rutin yazışmalar 2009 yılına kadar sürdü ancak fail veya faillere ilişkin herhangi bir bilgi ya da belgeye ulaşılamadı.

03.03.2009 tarihinde, Ramazan Demir vekili aracılığıyla İdil Cumhuriyet Başsavcılığı’na tekrar başvurdu. Bu sefer dilekçesinde, geçen süre içerisinde korktuğu için hiçbir yere başvuramayan ve olay tarihinde Hüseyin Demir ile beraber olan iş arkadaşı A.Y.’nin anlatımlarına yer verdi. Ayrıca, 05.10.1994 tarihinde Savcılık’ta ifade veren C.Y.’nin de aynı korkuyla gerçekleri ifade edemediğini söylerek ifadesine tekrar başvurulmasını talep etti. İfadesine başvurulmasını talep ettiği diğer kişiler Ömer Demir, Kerime Demir ve A.Y. idi.

Bunun üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, A.Y., Ömer Demir ve Ramazan Demir’in ifadesine başvurdu. Hepsi kaçırılma anına ilişkin anlatımlarda bulundu.

Ek olarak, Ramazan Demir, Hüseyin Demir’in cenazesinden sonra taziyeye gelenlerden birinin kendisine İdil ve Cizre İlçelerinde adam kaçıran Ahmet Çıplak ve Abdulkadir Uğur isimli şahısların olduğunu söylediğini beyan ederek bu isimlerin araştırılmasını talep etti.

22.11.2012 tarihinde, vekili aracılığıyla İdil Cumhuriyet Başsavcılığı’na tekrar başvuran Ramazan Demir, yaptıkları araştırmalar sonucu 1994-1995 yılları arasında İdil İlçesi Sulak Köyü Jandarma Karakolu’nda Ahmet Çıplak adında rütbeli bir askerin görevli olduğunu öğrendiklerini, ayrıca itirafçı Abdulkadir Aygan’ın basın organlarına verdiği beyanlarında Apo kod adlı Uzman Çavuş Abdulkadir Uğur isimli bir kişiden söz ettiğini beyan etti. Her iki ismin de araştırılmasını talep etti.

Savcılığın kovuşturmaya yer olmadığı kararına istinaden itiraz başvurusu da reddedilince Demir ailesinin avukatı Haziran 2015’te Anayasa Mahkemesine başvurdu.

Hüseyin Eser'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Hüseyin Eser 19 Aralık 1992 günü korucu başı Felemez Aslan’ın talimatıyla korucular tarafından gözaltına alındı. Cenazesi ertesi gün Midyat-Batman karayolunun 2,5 km ilerisinde bulundu ve otopsisi yapılmak üzere Midyat Devlet hastanesine getirildi. Defin ruhsatı 21.12.1992 günü Hüseyin Eser’in oğlu Ramazan Eser tarafından alındı.

Savcılık tarafından düzenlenen fezlekede suç ‘’ideolojik nedenle adam öldürme’’ olarak belirtildi ve sanıklar, ‘’sayıları ve kimlikleri tespit edilemeyen PKK terör örgütü mensupları’’ olarak belirtildi. 1992 yılında başlayan hazırlık soruşturmalarının akabinde savcılık, 31.03.1993 tarihli kararında meçhul sanıklara isnat edilen suçun, 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılanması hakkındaki Kanunun 9. Maddesi gereği Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına girdiğine kanaat getirerek görevsizlik kararı vermek suretiyle evrakın görevli Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Nisan 1993 tarihinde daimi arama kararı verildi. Mardin Emniyet Müdürlüğü ile Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı arasında 22.10.1993 tarihinde başlayan yazışmalar 10.11.2003 tarihine kadar usulen devam etti. 2004 yılındaki değişikliklerle DGM’lerin kaldırılmasıyla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı muhatap haline geldi ve aynı daimi arama kararı, 28.02.2006 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verildi. Daimi arama kararına istinaden Midyat Jandarma Karakol Komutanlığı ile yürütülen yazışmalar 16.04.2012 tarihinde son buldu.

24.01.2013 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı olaya karışan şüpheli ya da şüphelilerin yakalanamaması veya açık kimliklerinin tespit edilememesi; suçun 20 yıllık dava zamanaşımı süresine tabi suçlar kapsamında olduğuna dayanarak bu sürenin 20.12.2012 tarihinde dolduğu gerekçeleriyle kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verdi. Bu karar üzerine 25.08.2015 tarihinde Ramazan Eser ve Hayri Eser, kovuşturmaya yer olmadığı kararının kendilerine tebliğ edilmediğini, karardan 18.08.2015 günü tesadüfen haberdar olduklarını belirterek Diyarbakır Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine gönderilmek üzere İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine takipsizlik kararına karşı itiraz etti.

Hüseyin Koku'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti KOKU-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 31 Ağustos 2005 tarihli kararındaki ifadelere göre, 1 Kasım 1994’te Fatma Koku Elbistan Savcılığına dilekçe yazarak, eşi Hüseyin’in sivil polisler tarafından 20 Ekim 1994 tarihinde Renault marka bir arabaya bindirilerek götürüldüğünü bildirdi. Aynı zamanda olayın tanıklarından Bulut Yılmaz, Mustafa Koku’nun avukatlarına üç tane mektup göndererek olaya ilişkin tanıklıklarını anlattı.

3 Kasım 1994’te Fatma Koku ve bir grup HADEP üyesi Elbistan Savcılığına tekrar dilekçe yazarak Hüseyin’in kaybolmasıyla ilgili soruşturma başlatılmasını talep ettiler. Fakat Fatma Koku’nun bildiği kadarıyla olayla ilgili herhangi bir soruşturma başlatılmadı. 27 Nisan 1995’te Hüseyin’in bedeninin bulunmasından sonra, Fatma savcılığa resmi şikayetlerde bulunmaya devam etti. Bunun üzerine başlatılan otopsi sürecinin sonunda, Hüseyin’in bedeninde iki adet kurşun izine rastlanıldığı açıklandı.

Soruşturma sürecinin başlamaması nedeniyle, ağabeyi Mustafa Koku, olayı Uluslararası Af Örgütü gibi uluslararası kuruluşlara taşıdı ve Avrupa Komisyonu’na dilekçe yazdı.

AİHM’nin ifadesine göre, hükümet Mahkeme’ye olayın unsurlarıyla ilgili gerekli soruşturma belgelerini iletmedi. Bu nedenle, Mahkeme’nin elindeki hükümete ait olan belgeler, kabul edilebilirlik kararından önce sunulan belgeleri içeriyor. Hükümetin ilettiği belgelere göre, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesinin gönderdiği belgelere göre Hüseyin Koku 10 Mayıs 1994’te PKK üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı; 17 Mayıs 1994’te ise delil yetersizliğinden dolayı serbest bırakıldı. 26 Nisan 1995 tarihinde Hüseyin’in parçalara ayrılmış bedeni bir köy korucusu tarafından bulunup Pötürge’deki Tepehan Jandarma Karakoluna haber verildi. Hüseyin Koku’nun bedeninin bulunmasından sonra, Hükümet olayı aydınlatmak için gerekli çabayı verdiğini ve Pötürge ve Elbistan savcılıklarının ölümünün sorumlularının devlet görevlileri olabileceğine dair bir veriye rastlamadıklarını ifade etti.

AİHM, Hükümet’in sunduğu belgelerdeki eksiklikleri de göz önünde bulundurarak, Hüseyin Koku’nun yaşam hakkını koruyamadığına ve hem hükümetin hem de Elbistan Savcısının Koku’nun kaybolmasından sonra başlayan süreçte soruşturma prosedürlerini Sözleşme’nin 2. maddesinin gereklerince yerine getirmediğine; dolayısıyla yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve bireyin yaşamını koruma açısından ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme ayrıca etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddenin ve davanın soruşturulması için gerekli tüm zeminin sağlanması zorunluluğunu düzenleyen 38. maddenin ihlaline karar vererek hükümeti Koku’nun ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Hüseyin Morsümbül'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
3 Mart 2011 tarihinde içlerinde Hüseyin Morsümbül’ün yakını Fadime Morsümbül’ün de yer aldığı toplam on iki kişi, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden süreçte gözaltında kaybolan, öldürülen veya yargısız infaza uğratılan yakınları için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

26 Temmuz 2011 tarihinde Morsümbül ailesinin avukatının Hüseyin’in gözaltına alındıktan sonra kaybolmasıyla ilgili herhangi bir soruşturma açılıp açılmadığını öğrenmek amacıyla İçişleri Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğüne gönderdiği dilekçeye Bingöl İl Jandarma Komutanlığından gelen cevapta arşiv kayıtlarında konuyla ilgili herhangi bir bilgiye rastlanmadığı belirtildi.

Radikal Gazetesinde 07.12.2012 tarihinde yayımlanan habere göre Morsümbül ailesinin avukatı “işkence ile adam öldürme” iddiasıyla 17 Kasım 2011’de Ankara Başsavcılığına dilekçe verdi. Dilekçe üzerine Hanifi ve Fatma Morsümbül’ün 10 Ocak 2012’de talimatla ifadeleri alındı. Baba Morsümbül, ifadesinde, “O tarihte görevi Durmuş Kıvrak isimli yüzbaşıydı. Kendisi beni de sorguladı. Oğlumun meçhul şekilde kaybolmasına neden olan, işkence yapanların tespiti ile oğlumun durumunun aydınlatılmasını istiyorum” dedi. Anne Morsümbül de şikayetçi oldu.

Savcı Kemal Çekin, 3 Şubat 2012’de görevsizlik kararı verip dosyayı suçun meydana geldiği Bingöl’e gönderdi. Bingöl Savcısı Ahmet Coruk da ilk iş olarak, o tarihte Bingöl’de görevli askeri personelin listesini istedi. Aralarında Durmuş Kıvrak’ın da olduğu dokuz personelin listesi, adresleri ve irtibat bilgileri savcılığa ulaştı. Bu listeden, Radikal’in aradığı ve aile tarafından bizzat suçlanan Durmuş Kıvrak, ancak savcılığa ifade vereceğini söyledi. Halil Çalik ise “Ben o tarihte çocuk yaşta sayılırım, hatırlamıyorum” dedi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2014 yılında, 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası için kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. 20 Ocak 2015 tarihinde bu karara itiraz edildi; ancak 16 Şubat 2015’te İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliği, itirazın reddine karar verdi.

Hüseyin Taşkaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Hüseyin Taşkaya’nın kaybedilmesinin hemen ardından kardeşi Abdülaziz Taşkaya’nın Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı başvurunun ardından savcılıkça yapılan soruşturmanın ve toplanan delillerin neticesinde ‘Hüseyin Taşkaya’nın Siverek ilçe merkezinde Jandarma ve korucular tarafından alındığına dair müştekinin soyut iddiası dışında herhangi bir delil elde edilemediğinden, başsavcılıkça takibata yer olmadığı’ iddiasıyla 6.9.1994 tarihinde Takipsizlik Kararı verildi. 2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan ikisi Hüseyin Taşkaya ve Ahmet Kalpar'dı. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi. Hüseyin Taşkaya ve Ahmet Kalpar'ın zorla kaybedilmesine ilişkin dosya Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.
Hüseyin Toraman'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Bianet’in 18 Ekim 2014 tarihli haberindeki bilgilere göre 1991'de Fatih Cumhuriyet Savcısı Zafer Sercan Yetişir'in açtığı soruşturma bir sonuca ulaşmadı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı'ndan (TİHV) Evren Özer'in bilgi edinme başvurusunu ihbar kabul eden İstanbul Cumhuriyet Savcısı Veysi Büyükkılıç, 14 Ekim 2011'de soruşturma başlattı ancak dosya, zaman aşımı gerekçesiyle kapatıldı.
İbrahim Adak ve Mehmet Gürri Özer'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Ergün Tokgöz Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2009-07-14
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Kamuoyunda Temizöz ve diğerleri olarak anılan davada hem sanık hem de gizli tanık konumundaki Abdülhakim Güven ve Hıdır Altuğ'un ifadelerine göre, 1994 yılında Cizre'de yaşayan ve inşaat işi yapan İbrahim Adak ile muhasebecilik yapan Mehmet Gürri Özer, dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemal Temizöz'ün talimatıyla kendisi, Burhanettin Kıyak (Yavuz kod), Gündür Güler (Tuna kod), Hıdır Altuğ (Tayfun kod) ve Adem Yakin (Bedran kod) tarafından gözaltına alındı ve İlçe Jandarma Komutanlığına götürüldü. Bir gün boyunca gözleri bağlı bir şekilde sorgulanan Adak ve Özer daha sonra aynı ekip tarafından araçlara bindirilerek Silopi yoluna doğru götürüldü. İnci köyü yol ayrımından ayrılan araçlar kırsal alana doğru devam etti. 1-2 km kadar gittikten sonra araçtan inen gruptan Hıdır Altuğ elindeki kalaşnikof marka silahla İbrahim Adak ve Mehmet Gürri Özer'i yaklaşık 2-3 metre mesafeden ateş ederek öldürdü. Boş kovanları toplayıp bedenlerin üzerini toprakla örten grup olay yerinden ayrıldı. 14 Mart 1994 tarihinde yağan yağmurla toprak üzerine çıkan cenazelerin bulunmasından sonra tutulan olay yeri tespit tutanakları ve otopsi raporu da bu beyanları doğrular nitelikteydi. Gizli tanıkların ifadeleri sonrasında gerçekleştirilen soruşturma kapsamında müşteki sıfatıyla ifadesine başvurulan Mehmet Gürri Özer'in eşi Emine Özer ifadesinde, kocasından 40 gün boyunca haber alamadığını, daha sonra İnci köyü yolunda cenazesinin bulunduğu haberini aldığını anlattı. Temizöz ve diğerleri davası iddianamesinde olay, Adak ve Özer'in, Cemal Temizöz'ün emriyle Hıdır Altuğ tarafından öldürüldüğünden şüphelenildiği şeklinde geçti.

Temizöz ve diğerleri adıyla bilinen dava, Cizre korucubaşı ve belediye başkanı Kamil Atak’ın kardeşi Mehmet Nuri Binzet ve Sokak Lambası ve Tükenmez Kalem takma adlarını kullanan iki itirafçının (Hıdır Altuğ ve Abdülhakim Güven) ifadeleri üzerine 14 Temmuz 2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı iddianameyle başladı. İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. 2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma ile kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

İhsan Arslan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Temizöz ve Diğerleri Davası İddianamesi
Hukuki süreçte son durum:Davada delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verildi, yargıtay aşamasında
Savcılık / Mahkeme adı:Adem Akıncı Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesi
Soruşturma / Dava tarihi:2000-01-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Zorla kaybedilen İhsan Arslan'ın kardeşi Yusuf Arslan, 25 Ocak 2000 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak kardeşinin Hizbullah tarafından kaybedildiğinden şüphelendiklerini belirtti. Şikâyetçi, 2000 yılında Hizbullah’a karşı gerçekleştirilen operasyonlar ve açığa çıkan gerçekler sonucu böyle bir başvuru yaptığını ifade etti. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2000/48 soruşturma numarası ile yürüttüğü soruşturmada görevsizlik kararı vererek dosyayı 2000/26 karar numarası ile Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi. Söz konusu kararda sanıklar, hepsinin soyadı Atak (Atağ) olmasına rağmen hatalı bir şekilde, Rauf Ağak, Kukel Atağ, Kamil Saçan ve Ahmet Atağ olarak belirtildi. Dosya DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildikten sonra herhangi bir işlem yapılmadı.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan bir gizli tanığın, Şırnak ili Cizre ilçesinde 1993 -1995 yılları arasında terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Maddesinde Belirtilen Suçlara Bakmakla Yetkili) 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlattı. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı (soruşturma no 2009/430) ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek önemli kanıtlara ulaşıldı ve şüphelilerin bir kısmı tutuklandı. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip, yargılanabileceği ve adaletin sağlanabileceği umudu doğdu. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde yüzlerce aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların destekleriyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve geç de olsa adalete ulaşabilmek amacıyla yıllardır hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yaptı. İhsan Arslan'ın eşi Şevkiye Arslan da 17 Mart 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden başvurdu. Olay tarihinde korkudan şikâyetçi olamadıklarını, iki sene kadar sonra şikâyetçi olduklarını ancak tehditler nedeniyle soruşturmayı takip edemediklerini belirtti.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/431 hazırlık numarası ile yürüttüğü soruşturmayı 07 Nisan 2009 tarihinde yine aynı savcılıkça, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla yürütülen faili meçhul ve kayıplar ile ilgili 2009/430 numaralı dosya ile birleştirdi. (Birleştirme No: 2009/13). Söz konusu soruşturmada şikâyetçilerin beyanları ile gizli tanık beyanlarının örtüştüğünün görülmesi sonucunda Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/972 numaralı iddianameyi düzenledi. İddianamede, 1993-95 yılları arasında Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Cemal Temizöz’ün Bedran/Şahin kod adlı Adem Yakin, Ferit kod adlı Fırat Altın ve Tayfur kod adlı Hıdır Altuğ ile gerçek isimleri tespit edilemeyen uzman çavuşlar Yavuz Güneş, Selim Hoca, Cabbar ve Tuna kod isimlerini kullanan şahıslardan oluşan sivil bir sorgu/infaz timi kurduğu, bu grupla, 22 kişiyi terörle mücadele adı altında işkenceyle sorguladığı, zorla kaybettiği ya da öldürdüğü iddia edildi. Tuna kod isimli şahsın bir trafik kazasında öldüğü ancak diğerlerinin gerçek isimleri belirlenemediği için haklarında kamu davası açılamadığı belirtildi. Sanıklar hakkında “Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, örgüt üyesi olmak, cinayete azmettirmek ve cinayet”ten Cemal Temizöz için dokuz, Kamil Atak ve Adem Yakin için yedi, Fırat Altın (Abdülhakim Güven) için altı, Hıdır Altuğ için üç, Temer Atak için iki ve Kukel Atak için bir kez ağırlaştırılmış müebbet istendi. 2009 yılında sanıklardan Kamil Atak, Cemal Temizöz, Temer Atak, Adem Yakin ve Fırat Altın (Abdülhakim Güven) tutuklanarak yargılanmaya başlandı. Mart 2009’dan beri firari olarak aranan Kukel Atak ise 8 Ocak 2010’da yakalanarak tutuklandı. Dava başladıktan yaklaşık üç yıl sonra, müdahil avukatların çabalarıyla dönemin belgelerindeki imzalardan çapraz karşılaştırma yapılarak kimliği tespit edilen “Yavuz hoca” ya da “Yavuz Güneş” kod adıyla bilinen Uzman Çavuş Burhanettin Kıyak da 27 Temmuz 2012’de Ankara’da tutuklandı.

Bir yılı aşkın bir süre ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle tutuklu yargılanan Kukel Atak, 18 Mart 2011’de sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. 1994 yılında Cizre'de Temizöz'ün kurduğu ekipte görev aldığı ve Ramazan Uykur'u öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Temer Atak ise suç tarihinde askerde olduğu iddiasıyla 22 Haziran 2012’de tahliye edildi. Kamil Atak suç vasfı ve delil durumunun değerlendirilmesi sonucu 21 Aralık 2012’de; Hıdır Altuğ ve Fırat Altın (Abdulhakim Güven) 8 Kasım 2013’te, Cemal Temizöz ise 12 Eylül 2014’te tutuklulukta geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliye edildi. 23 Mart 2009’da Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan ve 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan Cemal Temizöz, 2010 yılında Yüksek Askeri Şurâ tarafından emekliye sevk edildi. Davada en son tutuklanan Burhanettin Kıyak ise, üç yıla yakın tutuklu yargılanmasının ardından 2 Nisan 2015’te adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi. Güvenlik gerekçesiyle Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesine nakledilen davada 5 Kasım 2015'te bütün sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

İhsan Haran'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti NESIBE-HARAN-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 6 Ekim 2005 tarihli karar metnindeki ifadelere göre İhsan Haran ve eşi Nesibe Haran Diyarbakır’ın Arıklı Köyü’nde yaşıyorlardı ve 12 Mayıs 1994’te köylerinin güvenlik güçlerince yıkılması üzerine şehir merkezine göç etmek zorunda kaldılar. 24 Aralık 1994 günü İhsan Haran son sekiz gündür çalıştığı inşaat işinden evine dönmedi. Daha önce de mesaiye kaldığı zamanlar eve gelmediği için ailesi önce herhangi bir şeyden şüphelenmedi. Üç gün sonra, 27 Aralık 1994’te evlerine gelen köylüleri Fahri Hazar, 24 Aralık günü inşaat alanına gelen resmi kıyafetli polislerin kimlik kontrolü yaptığını, İhsan Haran’ın kimliğine baktıktan sonra kendi aralarında on dakika kadar tartıştıktan sonra İhsan Haran’ı da yanlarına alarak oradan ayrıldıklarını söyledi. 30 Aralık günü Fahri Hazar da gözaltına alındı.

Nesibe Haran, kocasının gözaltına alındığını öğrendikten sonra Devlet Güvenlik Mahkemesine dilekçeyle başvurarak İhsan Haran’ın nerede tutulduğunu öğrenmek istedi ancak Mahkeme önünde nöbet tutan polis memurlarınca engellendi ve dilekçesini veremedi. Aile üyeleri yaklaşık bir ay boyunca savcıya ulaşmaya çalıştılar ancak başaramadılar. Nesibe Haran bunun üzerine çeşitli hapishaneleri dolaşarak kocasını aramaya devam etti.

Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde 31. Koğuşta kalan birisi İhsan Haran’ı gözaltında gördüğünü söyledi. Aile İhsan Haran hakkında başka hiçbir bilgiye ulaşamadı. 1 Şubat 1995’te İhsan Haran’ın erkek kardeşleri gözaltına alındılar ve “ağabeyleri gibi öldürülecekleri” yönünde tehdit edildiler. Nesibe Haran, 22 Haziran 1995’te AİHM’ye başvurdu.

Yapılan başvurunun ardından AİHM, 26 Şubat 1996’da hükümetten olayla ilgili bilgi talep etti. Bunun üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında bir soruşturma başlatıldı. Savcılık, 21 Ocak 1998’te, İhsan Haran’ın gözaltında kaybedildiğine ilişkin yeterli delil olmadığına karar vererek takipsizlik kararı verdi. 3 Aralık 2013’te Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek soruşturma evrakını Lice Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

İtirafçı ve eski JİTEM elemanı Abdulkadir Aygan 4 Mayıs 2004’te verdiği röportajda İhsan Haran’ın JİTEM tarafından sorgulandıktan sonra infaz edildiğini söyledi. 10 Haziran 2004 tarihinde Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı tarafından Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere düzenlenen evrakta İhsan Haran’ın kardeşleri olan Seyithan Haran ve Abdullah Haran’ın PKK dağ kadrosuna faaliyette bulundukları bilgisi verildi. AİHM, 6 Ekim 2005’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını koruyan 2. Maddesinin usül yönünden ihlal edildiğine karar verdi ve devleti manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

İkram İpek, Servet İpek ve Seyithan Yolur'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Ipek-Turkiye-Karari
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17 Mayıs 2004 tarihli gerekçeli kararındaki ifadelere göre, 18 Mayıs 1994’te Lice’ye bağlı Türeli köyü Dahlezeri (Çağlarbaşı) mezrasına düzenlenen operasyon sırasında İkram ile Servet İpek kardeşler, Seyithan, Abdülkerim, Nuri ve Sait Yolur askerler tarafından gözaltına alındı. Ertesi gün, Abdülkerim, Nuri ve Sait Yolur serbest bırakıldı. İkram, kardeşi Servet ve Seyithan’dan ise bir daha haber alınamadı.

Abdürrezzak İpek (baba), askerlere oğullarının nerede olduğunu sorduğunda kendisine Lice’de oldukları söylense de, Servet ve İkram İpek kardeşlere ulaşma çabaları sonuçsuz kaldı. Olay tarihinden 15 gün sonra, Abdülrrezzak İpek Diyarbakır DGM Başsavcılığına başvurdu. Bunun yanında Lice Savcılığı ve Lice Jandarma Komutanlığına da başvurdu ancak oğulları hakkında hiçbir bilgiye ulaşamadı. 15.11.1994 tarihli bir yazıda, Ankara Genelkurmay Başkanlığı’nda görevli kıdemli yüzbaşı İbrahim Erge, Şakir Yolur’a (Seyithan Yolur’un babası), oğlunun tutuklanmadığını bildirdi.

24.5.1995’te Diyarbakır Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü tarafından 20.4.1995 tarihinde kendisine gönderilen yazının bir suretini Lice Başsavcılığına göndererek, başvuranın evinin yakılması ve oğullarının güvenlik güçleri tarafından götürülmesine ilişkin iddiaların araştırılmasını istedi. Lice Jandarma Komutanlığı tarafından 20.6.1995’te verilen cevap, bahsedilen kişilere dair herhangi bir gözaltı kaydı olmadığı ve o tarihte Türeli köyünde bir operasyon yapılmadığı yönünde oldu. Bundan bir gün sonra, Lice Savcılığı, Memurin Muhakematı Kanununa (güvenlik güçlerinin yargılanması için izin gerektiğine dair kanun) dayanarak görevsizlik kararı verdi ve dosyayı Lice İlçe Kaymakamlığına gönderdi. Bunun üzerine Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, Jandarma Yarbay Turgut Alpı’yı iddiaları araştırmak üzere görevlendirdi.

Yarbay Alpı 01.04.1996 tarihinde Lice Kaymakamlığına gönderdiği raporda söz konusu tarihte Türeli köyünde operasyon düzenlendiğine ya da Servet-İkram İpek kardeşlerin gözaltına alındığına dair bir veriye ulaşılamadığını, Lice Jandarma Komutanlığının elindeki tutanaklara göre o gün güvenlik güçlerinin Türeli köyüne hiç gitmediğini bildirdi.

16.5.1996 tarihinde Lice İlçe İdare Kurulu, Yarbay Alpı’nın raporuna dayanarak güvenlik mensuplarının yargılanmama kararını onadı ve bu karara iç hukuk uyarınca re’sen itiraz edildi. Ancak 18.10.1996 tarihinde Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi itirazı reddetti ve İdare Kurulunun yargılamama kararını onadı. Tüm iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine Abdulrrezzak İpek, 1999 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdu. Ayrıca 21.01.2000’de, Şakir Yolur’un da imzaladığı bir dilekçe yazarak Genelkurmay Başkanlığına bir telgraf gönderdi; ancak yine herhangi bir operasyon düzenlenmediği cevabını aldı.

AİHM 17.02.2004 tarihli gerekçeli kararında oybirliği ile İkram ve Servet kardeşlerin gözaltında kaybedildiğine ve diğer köylülerle birlikte İpek ailesinin evlerinin yakıldığına hükmetti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul ve esas yönünden, işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin başvuran yönünden, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin; 1 numaralı Protokolün 1. maddesinin ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. Türkiye’yi İpek ailesine maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm eden mahkeme gerekçeli kararının birçok yerinde söz konusu operasyonun Yavuz Ertürk komutasındaki Bolu Komando Dağ Taburu tarafından gerçekleştirildiği iddiasını vurguladı.

Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (YAKAY-DER) adına Pervin Buldan, Servet İpek ve İkram İpek’in akıbeti hakkında bilgi almak üzere 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. Baba Abdülrezzak İpek 26.09.2003 tarihinde Bağlar Polis Merkezi Amirliğinde verdiği ifadeyle tekrar talebini yineledi. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 11.12.2003 tarihinde yetkisizlik kararı vererek evrakın Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi gerektiğini belirtti.

Lice Cumhuriyet Başsavcısı Tamer Can, Lice Jandarma Komutanlığından 09.01.2004 tarihinde tahkikat evraklarını; 07.04.2004 tarihinde ise Lice İlçe Jandarma Komutanlığından ve Lice İlçe Emniyet Amirliğinden olayın meydana gelip gelmediği konusunda tespit yapılmasını istedi. Lice Emniyet Amirliği 20.04.2004 tarihinde İkram İpek ve Servet İpek’e ilişkin böyle bir olay ve şahıs kaydının bulunmadığı cevabını verdi. İlçe Jandarma Komutanlığından yanıt gelmemesi üzerine 25.05.2004 tarihinde tekrar bir talepte bulunuldu. Bunun üzerine İlçe Jandarma Komutanı Muhittin Ateş kayıtlarda bilgi ve belge bulunmadığını belirtti. Aynı şekilde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından da bir yanıt gelmemesi üzerine 14.06.2004 tarihinde ikinci bir talepte bulunuldu. 22.06.2004 tarihinde Bağlar Polis Merkezinde tekrar ifade veren Abdülrezzak İpek, oğullarından hala haber alamadığını ve ilgili yerlere yaptığı müracaatlardan hiçbir sonuç alamadığını belirtti.

Kaybetmenin meydana geldiği 18.04.1994 tarihinde Türeli köyü muhtarı olan M.S. 23.09.2004 tarihinde verdiği ifadesinde: “Ben şahısların askerler tarafından yakalanarak götürüldüklerini görmedim, köy arasında konuşulurken duydum” dedi. Savcı Tamer Can tarafından İlçe Jandarma Komutanlığından 06.10.2004, 09.11.2004 ve bu iki talebe cevap verilmemesi üzerine 20.12.2004 tarihinde köy muhtarının savcılıkta hazır edilmesi istendi. Bunun üzerine savcılıkta 31.12.2004 tarihinde tekrar ifade veren tanık M.S. bu kez Servet ve İkram İpek’in askerlerce kaçırıldığının tüm köy halkınca bilindiğini, kendisinin gözaltına alınmasından ötürü bu şahısların akıbeti hakkında bilgi sahibi olmadığını ve bu şahısların PKK ile herhangi bir bağlantıları olmadığını bildiğini söyledi.

05.09.2005 tarihinde Askeri Savcılık tarafından da 18.04.1994 tarihinde Lice’de operasyon yapılıp yapılmadığı, yapıldıysa emri kimin verdiği ve Servet ve İkram İpek’in gözaltına alınıp alınmadığı üzerine araştırma yapılması için Lice İlçe Emniyet Müdürlüğüne, Lice İlçe Jandarma Komutanlığına, Kara Kuvvetleri Komutanlığı 16. Zırhlı Tugay Komutanlığı’na ve K.K.K. 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığına talepte bulunuldu. İlgili yerler bu şahısların kendi birimlerince gözaltına alınmadığı ve onlara ait herhangi bir kayıt bulunmadığı yönünde cevaplar verdi. Ayrıca Lice İlçe Nüfus Müdürlüğü de Servet ve İkram İpek’in “sağ” olduğunu belirten 22.01.2008 tarihinde onaylanmış nüfus kayıt örneklerini askeri savcı Selahattin Karakaya’ya iletti.

Bu süreçte soruşturmayla ilgili ilerleme kaydedilemedi. 23.01.2012 tarihinde Askeri Savcı Onur Emür İlçe Jandarma Komutanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, Jandarma Bölge Komutanlığı ve 7. Kolordu Komutanlığına Servet ve İkram İpek ile Seyithan Yolur’in akıbeti hakkında en kısa sürede bilgi verilmesi amacıyla talepte bulundu. Soruşturma kapsamında Savcı Onur Emür tarafından 15.02.2012’de ifadesi alınan Seyithan Yolur’un kardeşi İ.Y., olayın gerçekleştiği tarihte Ankara’da bulunduğunu ve olayı daha sonra babasından ve büyüklerinden öğrendiğini; evlerin askerlerce ateşe verildiğini; İkram ve Servet İpek ile Seyithan, Abdülkerim, Sait ve Nuri Yolur’un da askerlerce götürülmüş olduğunu belirtti. E.Y. ve M.Y. de bu yönde ifade verdi. Yine aynı tarihte Savcı Onur Emür’e ifade veren M.Z., İ.Y.’nin belirttiği olaylara ek olarak rütbesi olmayan bir askere nereden geldiklerini sorduğunu ve askerin Bolu’dan geldiklerini söylediğini ifade etti. M.Y. de aynı tarihte verdiği ifadesinde İkram ve Servet İpek ile Abdülkerim, Seyithan, Sait Yolur ve kendisinin askerlerce götürüldüğünü, yükleri araca taşıdıktan sonra marka ve plakasını bilmediği bir araçla kendisiyle birlikte diğer 5 kişinin tugaya götürüldüğünü ve kendilerinden başka yaklaşık 100 kişinin de yüzüstü yere yatırıldıklarını, nezarethanede bir gece kalıp serbest bırakıldıktan sonra serbest bırakılmayan Servet ve İkram İpek ile kardeşi Seyithan Yolur’un akıbetinden haberdar olmadığını belirtti. 18.05.1994 tarihinde askerlerce götürülenlerden biri olan A.Y. da bu yönde ifade verdi. 29.02.2012 tarihinde Savcı Onur Emür’e ifade veren M.S. son verdiği ifadeye ek olarak 17.05.1994 tarihinde bölgede çatışma olduğunu ekledi. Bir önceki ifadesindeki askerlerin evleri ateşe verdiği ve kendisini gözaltına alarak Lice’ye götürdükleri ve kayıp şahısların akıbetini bilmediği yönünde verdiği ifadeyi tekrarladı.

15.05.2012 tarihinde ifade veren tanık Ş.Y. ise olay tarihinde Lice İlçe Jandarma Komutanlığında görev yaptığını, Bolu Dağ Komando Komutanlığı birliklerinin bazen bölgeye geldiklerini, ancak o mezrada operasyon yapıp yapmadıklarını bilmediğini; buna ek olarak Servet ve İkram İpek ile Seyithan Yolur adlı şahısları tanımadığını ve onları kendisinin gözaltına almadığını, gözaltına alınan şahısların deftere kaydedildiğini belirtti.

Soruşturmayı yürüten Askeri Savcılık tarafından 27.11.2013 tarihinde görevsizlik kararı verildi. Gerekçe ise “Soruşturma esnasında tanıklar tarafından kayıpların üniformalı kişilerce götürüldüğü belirtilmiş olmasına rağmen, söz konusu şahısların askerlerce gözaltına alınıp öldürüldüğüne dair delil elde edilmemiş olmasından dolayı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun askeri personel tarafından işlenmediği ve soruşturma yapma yetki ve görevinin Askeri Savcılığın görev alanına girmediği ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi gerektiği’ idi. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da 17.07.2014 tarihinde yetkisizlik kararı vererek dosyanın Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verdi.

Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 25.08.2014 tarihinde faillerin belirlenmesi amacıyla 765 sayılı TCK’nin 102. Maddesinin 1. fıkrası gereğince 30 yıllık zamanaşımı süresinin sonu olan 18.04.2024 tarihine kadar daimi arama kararı alınmasına ve bu tarihe kadar her 3 ayda bir Lice İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından düzenli rapor verilmesine karar verildi.

Lice Cumhuriyet Başsavcılığının 25.08.2014 tarihli ve 2014/942 sayılı yazısı üzerine 01.12.2014 tarihinde düzenlenen “Araştırma Tutanağı”nda da verilen yanıt daha farklı değildi ve konu ile ilgili herhangi bir bilginin elde edilmediğini belirtiyordu. En son 02.03.2015 tarihindeki Araştırma Tutanağında faillerin kimlik tespitinin yapılamadığı, mağdurların nerede olduklarına dair bilgi elde edilemediği ama araştırmaya devam edileceği belirtildi.

İlhan Bilir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

1992 Newroz’unda onlarca kişinin öldürülmesi ve ardından Şırnak’ın yakılıp, yıkılması üzerine Bilir ailesi Cizre’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Cizre’de aynı yıl içinde askere giden İlhan Bilir (19-20 yaşlarında), izne geldiği zaman ilçede bir süre kalmış, izni bitince Şırnak’taki akrabalarının yanına gidip vedalaşmak istemiştir. Dört beş gün kendisinden haber alınamayınca ağabeyi Ramazan Bilir de kardeşini aramak üzere Şırnak'a akrabalarının yanına gitmiştir. Akrabaları İlhan Bilir’in geldiği akşam kim olduklarını bilmedikleri iki üç kişinin eve geldiğini ve İlhan Bilir’i kapıdan alarak götürdüklerini, peşlerinden gidince de “Şimdi sormayın, üç gün sonra bırakacağız.” dediklerini söylemiştir.

Bir yıl geçmeden yeniden evini Cizre’den Şırnak’a taşıyan Ramazan Bilir, kardeşini üç yıl boyunca aramaya devam etmiş, düzenli aralıklarla Jandarma ve Emniyete giderek kardeşini sormuştur.

Ramazan Bilir de, 1995’te Şırnak’taki evlerine gelen ve “Kardeşinin nerede olduğunu biliyorum, Cizre'ye, oradan da Kuzey Irak’a gidelim.” diyen ve JİTEM ekibiyle çalıştığı iddia edilen Ali (Ayşe Kabak’ın 26.01.2012 tarihli ifadesinde bu şahsın ismi “Doğan” olarak geçiyor.) adındaki biriyle yola çıkmış ve bir daha geri dönmemiştir.

Ramazan Bilir’in eşi Güllü Bilir 15 gün sonra (1995 kışı) muhtarla birlikte önce karakolda, sonra emniyette ve savcılıkta ifade vererek eşinin akıbetini sormuştur. Güllü Bilir’in ifadesinde bahsettiği Ali isimli şahsı sorgu için çağıran polis Güllü Bilir’i dışarı çıkartarak kısa bir sorgulama yapmış ve şahsı serbest bırakmıştır. Güllü Bilir'in ifadesine göre, JİTEM'le birlikte çalışan Ali isimli şahıs kendisine Ramazan Bilir’le Cizre’ye kadar gittiklerini, Ramazan’ın yanından ayrıldığını ve sonra ne olduğunu bilmediğini söylemiştir.

Bu tarihten sonra Ramazan Bilir ve İlhan Bilir’den hiçbir haber alınmamıştır.

11.01.2012 tarihinde Diyarbakır Sur ilçesi İçkale bölgesinde bulunan eski Ceza İnfaz Kurumu bahçesinde yapılan arkeolojik kazılar esnasında insan kemiği olduğu tahmin edilen çok sayıda kemik bulunmuştur.

26.01.2012 tarihinde, bu gelişmeler üzerine Ramazan Bilir ve İlhan Bilir’in kardeşi Ayşe Kabak, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına kardeşleri Ramazan Bilir ve İlhan Bilir’in zorla kaybedilmesine ilişkin şikayet dilekçesi vermiştir ve Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, 2012/302 sayılı dosya üzerinden soruşturma başlatmıştır.

28.02.2012 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Ayşe Kabak’ı müşteki sıfatıyla ifadesinin alınması için Savcılığa çağırmıştır.

26.03.2012 tarihinde, Ayşe Kabak, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifade vermiş, şikâyet dilekçesindeki açıklamalarını doğrulamış ve Ramazan Bilir ve İlhan Bilir’in kendisinin kardeşi olduğunu ancak kendisini kayınvalidesinin eşi Ömer Cavlak üzerine kaydettirdiklerini, aslında gerçek adının “Zeynep Bilir” olduğunu belirtmiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen kazılarda bulunan kemiklerin kardeşlerine ait olup olmadığını öğrenmek istediğini ifade etmiştir.

30.03.2012 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, yetkisizlik kararı vererek Ramazan Bilir ve İlhan Bilir’in zorla kaybedilmesine ilişkin dosyayı CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararında, Ayşe Kabak’ın basında yer alan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen kazılardan haber alması nedeniyle başvuru yaptığı kanaatine varıldığını, müştekinin beyanında mağdurların öldürülerek Diyarbakır ilinde kazı yapılan yere gömülmüş olabileceklerini ve bu hususun tespitini istediğini, müştekinin iddia ettiği olay ile Diyarbakır’da yapılan kazılara ilişkin dosya arasında bağlantı bulunduğu ve müştekinin iddiasına göre suç yerinin Diyarbakır olduğu gerekçesini sunmuştur. CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, gönderilen dosyayı 2012/1441 sayılı soruşturmaya kaydetmiştir.

04.04.2012 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Ramazan Bilir ve İlhan Bilir ile ilgili herhangi başka bir soruşturma olmadığını belirten bir tutanak hazırlamıştır.

13.09.2013 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, Suriçi İçkale bölgesinde yapılan arkeolojik kazılar esnasında insan kemiği olduğu düşünülen kemiklerin bulunması olayına ilişkin olarak yürüttüğü 2012/172 numaralı soruşturma hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Bu soruşturma müşteki Ayşe Kabak’ın ifadesinde bahsettiği ve 11.01.2012 tarihinde Diyarbakır Sur ilçesi İçkale bölgesinde bulunan eski Ceza İnfaz Kurumu (Saraykapı Ceza İnfaz Kurumu) bahçesinde yapılan kazılar esnasında çok sayıda insan kemiği olduğu değerlendirilen kemiklere rastlanması nedeniyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı tarafında bölgede kazı çalışmaları yapılmış ve kemikler Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir. Adli Tıp Kurumunun 02.04.2012 tarihli raporunda elde edilen numunelerin DNA profillerinin kimliklendirmeye esas mukayese edilebilir nitelikte olmadığı tespit edilmiş, yine 24.02.2012 ve 14.09.2012 tarihli raporlarında kemiklerde ölüm sebebini açıklayabilecek herhangi bir bulgu saptanmadığı, mevcut kemiklerde en az 100 yıl toprak altında gömülü kalmaya bağlı morfolojik değişimler tespit edildiği, kemiklerin çok uzun süre gömülü kalmaya bağlı olarak bütünlüğünü kaybetmiş küçük kemik parçaları halinde olduklarından kaç kişiye ait oldukları ve ölenlerin cinsiyeti, yaşı vb. özelliklerin tespit edilemediği, gönderilen kemik parçaları içinde farklı hayvanlara ait çok sayıda kemik ve diş örneği bulunduğu tespit edilmiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı bu sebeplerle kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verdiğini belirtmiştir.

18.12.2013 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 1990’lı yıllarda Cizre ilçesinde benzer yöntemlerle işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili olarak 2013/466 sayılı soruşturma dosyasının sürdürüldüğünü tespit etmiş ve bu nedenle Ramazan Bilir ve İlhan Bilir’in kaybedilmesi olaylarına ilişkin olarak yürüttüğü 2012/1441 sayılı soruşturma dosyasını 2013/466 numaralı soruşturma dosyası ile birleştirmiştir.

2013 yılında, Güllü Bilir, eşi Ramazan Bilir hakkında gaiplik davası açmıştır. 14.02.2014 tarihinde, Şırnak Sulh Hukuk Mahkemesi, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda Ramazan Bilir’in kaybedilmesine ilişkin soruşturma evraklarının gönderilmesini talep etmiştir. 24.02.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Sulh Hukuk Mahkemesine ilgili soruşturma evraklarını göndermiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

14.05.2015 tarihinde,Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden Ramazan Bilir ve İlhan Bilir’in 1992 ve 1994 yıllarında Şırnak il merkezinde kaybolmalarına ilişkin olarak araştırma yapılması, mağdurların yaşayıp yaşamadığı veya mağdurların kaybolması ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

İlyas Eren'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Affaire Eren et. Autres
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Dostane çözüm
17 Mart 1997 tarihinde İlyas Eren’nin kardeşi Hanifi Eren Diyarbakır Savcılığı'na şikayette bulundu. Savcı Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'den İlyas Eren’in göz altına alınıp alınmadığı konusunda bilgi vermesini talep etti. 2002 yılında İlyas’ın zorla kaybedilmesi ile ilgili soruşturma çerçevesinde Ekrem Güzel, Meki Güzel, Yahya Eren, Alaettin Eren, Aziz Eren ve Tahsin Eren isimli tanıkların ifadesini aldı. İlyas’ın oğlu Alaattin Eren’in Kulp Cumhuriyet Savcılığına yaptığı şikayet üzerine Kulp Savcısı yetkisizlik kararı vererek şikayetin 1997-7410 sayılı hazırlık no ile açılan soruşturma altında incelenmesine karar verdi.

İlyas’ın sekiz yakını iç hukukta herhangi bir ilerleme olmayınca 3 Haziran 1998 tarihinde AİHM’ye başvurdu. AİHM tarafların uzlaşması sonucunda 2 Ekim 2003 tarihinde dostane çözüm kararı verdi.

İsa Efe'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti SEVDET EFE-TURKIYE DAVASI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1996-07-15
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Esastan kabul edilemezlik kararı
İsa Efe 9 Temmuz 1996 tarihinde saat 22.00 civarında, İsa Üçyol Jandarma Karakolu’nda görevli jandarmalar tarafından tutuklandı ve İsa tarafından imzalanan ve jandarma tarafından düzenlenen serbest bırakma zaptına göre 10 Temmuz 1996 tarihinde saat 22.00’de serbest bırakıldı.

15 Temmuz 1996 tarihinde, İsa’nin yakını olan Salim Efe, İsa hakkında bilgi edinebilmek için Derik Cumhuriyet Savcılığına başvurdu. Savcı bir soruşturma başlattı ve soruşturma kapsamında bir çok görgü tanığının ifadesini aldı.

15 Ocak 1998 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı, gözaltı tutanaklarını, serbest bırakılma zaptı, görgü tanıkları ifadelerini dikkate alarak, Sevdet Efe ve Salim Efe’nin şikayeti hakkında takipsizlik kararı verdi. Ayrıca, şikayetçilerin iddialarını desteklemek amacıyla herhangi bir kanıt sunmadıklarını vurguladı.

İsa Efe'nin eşi Sevdet Efe 24 Ekim 1997 tarihinde AİHM'ye başvurdu. AİHM 9 Ekim 2003 tarihinde İsa'nın zorla kaybedilmesi ile ilgili yürütülen soruşturmanın etkisiz olarak değerlendirilemeyeceğine hükmederek kabuledilmezlik kararı verdi.

İsa Gök'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
DGM Cumhuriyet Başsavcılığınca 2001/2072 hazırlık, 2002/47 esas ve 2002/47 numaralı iddianamede, Hizbullah üyesi olduğu iddiası ile ülkede mevcut anayasal düzeni silah zoruyla yıkarak yerine şeri esaslara dayalı islam devleti kurmaya kalkışmakla suçlanan 4 kişinin cezalandırılması talep edildi. Dört kişinin eylemleri arasında; Mehmet Sabri Daş, Mehmet Özdemir, Metin Akyıldız, İrfan Akyıldız, Hüseyin Akyıldız, İsa Gök, Murat Yıldız, Abdurrahim Yıldız, Teymen Demir, Dündar Çelebioğlu, Abdülmenaf Akto, Habib Kılıç, Mehmet Sincar, Metin Özdemir, Mehmet Emin Gezer, Seyfettin Özdemir, Ramazan Budak, Abdurrahim Budak, Şaban Elaltunterin, Mehmet Elaltunerin, Mustafa Biricik, Mustafa Koçak, Köksal Bulut, Ramazan Toprak, Çetin Gidici, Medeni Göktepe ve Yusuf Solmaz’ın öldürülmesi de sayıldı. Ayrıca Batman Cumhuriyet Başsavcılığından Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen 2003/4131 Soruşturma ve 2011/169 karar numaralı fezlekede belirtilen 180 kişilik faili meçhul cinayetler listesinde İsa Gök’ün de ismi yer almaktadır. Merkezimize ulaşan belgelerden açılan davanın akıbeti anlaşılamamaktadır.
İsa Soysal'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Burhan Tezcan
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
İsa Soysal’ın yakınları döneme hakim olan korku atmosferi nedeniyle 2009 yılına kadar herhangi bir resmi başvuruda bulunamadı. 2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli bir kitap yayımlandı. Kitapta, Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı. Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Başvuru üzerine Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. İddiaya konu eylemlerin soruşturulması yetki ve görevinin Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’na ait olması sebebiyle soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilecek talimatlar yoluyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesine karar verildi. Soruşturma kapsamında, 54 kişinin kaybedildiği veya öldürüldüğü iddiası ile 57 kişi tarafından başvuru yapıldı. Başvuranlar arasında bulunan Musa Soysal 27.01.2009 tarihinde ifade verdi. Soruşturmaya dayanak oluşturan iddialar doğrultusunda 2009 yılının Mart ayında Botaş Askeri Tesislerinde (eski adıyla Sinan Lokantası) yapılan kazılarda kemik ve giysi parçalarına ulaşıldı. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda, çıkarılan tüm kemiklerin hayvan kemiği olduğu; kumaş parçalarının ise DNA incelemesine cevap vermediği belirtildi. Kemiklerin bulunduğu yerler arasında, 11.06.1994 tarihinde Mehmet Güngör’ün bedeninin, 12.06.1994 tarihinde ise kimliği tespit edilemeyen üç kişinin bedeninin çıkarıldığı kuyu da bulunmaktadır.

Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan aldığı talimatlarla yürüttüğü araştırmaları sonucu hazırladığı fezlekeyi 23.06.2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/2117 soruşturma sayısıyla yürütülmeye başlandı. 06.03.2014 tarihinde Resmi Gazete’de kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile TMK 10. madde ile yetkili cumhuriyet başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 20.03.2014 tarihinde 2014/10160 sayılı yetkisizlik kararı verdi. Dosya Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na yollandı ve 2014/939 soruşturma numarasıyla takip edilmeye başlandı. 09.04.2014 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Musa Soysal ile beraber 9 başvurucunun yakınlarını öldüren/zorla kaybeden kişiler hakkında daimi arama kararı verildi. Soruşturma Mart 2015 itibariyle devam ediyor.

İsmail Ağaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Müfide Ağaya, Batman Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe ile başvurarak mahalleli kadınlarından duyduğu kadarıyla oğlunun silahlı üç kişi tarafından Beyaz/Gri Toros marka bir araba ile kaçırıldığını, o günden beri oğlundan bir haber alamadığını, bu hususta gerekli tatbikatın yapılmasını istediğini beyan etti. Bunun üzerine Batman Cumhuriyet Başsavcılığı, Batman Emniyet Müdürlüğünden İsmail Ağaya ile ilgili bilgi istedi. Ancak Emniyet Müdürlüğü İsmail Ağaya’nın gözaltına alınmadığını ve kendisine ilişkin başkaca herhangi bir kayıt bulunmadığını belirtti.

07.06.1994 tarihinde “Özgür Ülke” gazetesi avukatları Batman Terörle Mücadele Müdürlüğüne (TEM) başvurarak İsmail Ağaya’ nın gözaltına alınıp alınmadığı hususunda bilgi istedi. 10.06.1994 tarihinde Özgür Ülke Gazetesinde “Dağıtımcımız 11 gündür kayıp” başlığıyla çıkan haberde Zafer Tüzük’ün ismi geçmesi nedeniyle 07.09.1994 tarihinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığı, Emniyet Müdürlüğünden Zafer Tüzük’ün nüfus kaydının araştırılıp tespit edilmesini talep etti.

27.04.1995 tarihinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığı, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünden İsmail Ağaya ile ilgili üç ayda bir bilgi gönderilmesini talep etti. Ancak Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ve Batman Emniyet Müdürlüğü 04.05.1995 tarihinde İsmail Ağaya ile ilgili araştırmalara devam ettiklerini ve konu ile ilgili bir gelişme olması halinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığına bilgi verileceğini belirtti.

11.01.1996 tarihinde Batman’da Hizbullah örgütüne yönelik başlatılan operasyonlarda örgüt üyesi Şehmuz Alev adlı şahıs yakalandı. Şehmuz Alev verdiği ifadesinde Abdülaziz Önlük’ün Batman merkezinde kaçırılan kişilere ilişkin bilgi sahibi olabileceğini belirtti. Bunun üzerine Batman Emniyet Müdürlüğü 01.02.1996 tarihinde Abdülaziz Önlük’ün ifadesini aldı ancak Önlük verdiği ifadede, köy korucusu olduğunu, Hizbullah örgütü ile hiçbir bağlantısı olmadığını, Şehmuz Alev ile ahbaplığı olduğunu ancak onun Hizbullah örgüt üyesi olduğunu bilmediğini iddia etti.

01.05.1998 tarihinde düzenlenen Batman Jandarma Merkez Komutanlığı olay yeri tutanağına göre, Abdülaziz Tunç isimli şahsın ihbarı üzerine, Batman’da faaliyet gösteren Hizbullah örgütüne yönelik yapılan operasyonlar neticesinde, Oymataş köyü Soğuksu mezrasında ikamet eden Abdülaziz Önlük’ün evinin altında Hizbullah’a ait örgüt adına kaçırılan kişilerin hapsedildiği bir sığınak olduğu tespit edildi.

17.01.2000 tarihinde İstanbul ilinde Hizbullah terör örgütüne yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Bu operasyonda polisle silahlı çatışmaya giren Hizbullah örgüt mensubu Hüseyin Velioğlu ölü, Edip Gümüş sağ olarak ele geçirildi. Bu kişilerin bulunduğu evde yapılan aramalarda ve 27.06.1999 tarihinde Hizbullah örgüt mensubu Tahir Çiçek’in (Kod adı Suat Hoca) ikametgahında yapılan aramalarda ele geçirilen bilgisayar disklerinde örgüte ait dokümanlara ulaşıldı. Bu dokümanlardan elde edilen bilgiler ışığında birçok kişi Hizbullah terör örgütü mensubu olmak, örgütsel amaçlı toplantılara katılarak ders vermek, örgütün üst düzey sorumlusu olmak, askeri kanat içerisinde yer almak ve eylem yapılması talimatı vermek, örgüt adına adam kaçırmak, örgüt mensupları ile görüşme yapmak, örgüt adına özgeçmiş raporu almak, örgüte istihbarı bilgi toplamak, örgüt adına mahkemeler kurarak halk arasındaki anlaşmazlıkları çözmek suçları bağlamında ifade verdi. Bu kişilerin arasında Abdülaziz Önlük, İlhami Önlük, Ekrem Önlük, Fesih Rüzgar ve Edip Gümüş de vardı.

05.11.2000 tarihinde Hizbullah örgüt mensubu Fesih Rüzgar, Batman Tem Şubesinde verdiği ifadede, Hizbullah örgüt mensubu olduğunu, Oymataş köyü Soğuksu mezrası Batman’da ikamet ettiğini, örgüte Eyüp Önlük’ün tavsiyesiyle katıldığını, Eyüp Önlük ve kardeşi İlhami Önlük ile birlikte bazen camide bazen de kendi evlerinde örgütsel dersler verdiklerini, bu derslere Eyüp Önlük (Kod adı Abuzer), İlhami Önlük, Abdülaziz Önlük, Naif Önlük ve Ekrem Önlük’ün de katıldığını, bu kişilerle örgütün askeri kanadında çalıştıklarını belirtti. Ayrıca 1990’lı yıllarda Eyüp Önlük ve İlhami Önlük’ün köye elleri ve gözleri bağlı kişiler getirmeye başladıklarını, bu kişilerin Abdülaziz Önlük’ün evine götürüldüğünü, evin önünde Abdülaziz’in oğulları Ekrem ve Naif Önlük’ün nöbet tuttuğunu, İlhami Önlük’ün bu kişilerin evde bizzat Eyüp Önlük tarafından sorgulandığını kendisine söylediğini, bu süre içinde kendisinin de köyün girişinde nöbet tuttuğunu, tutsakların bir süre kaldıktan sonra tekrar köyden bilmediği bir yere götürüldüğünü söyledi.

26.10.2001 tarihinde Abdülaziz Önlük ile birlikte oğlu Ekrem Önlük’ün de ifadesi alındı. Ekrem Önlük ifadesinde, 1991-1997 tarihleri arasında babasıyla Batman ili Oymataş köyü Soğuksu mezrasında ailecek ikamet ettiğini, babasının Hizbullah örgütü ile bağlantısını tam olarak bilmediğini ancak 1991 yılından itibaren amcası Eyüp Önlük ve ismini bilmediği birkaç kişinin evlerine gelip toplantı yaptığını, bu toplantılar esnasında abisiyle sırasıyla evin dışında Kaleşnikof silahla nöbet tuttuklarını belirtti. Ayrıca 1992 yılında iki kişinin elleri ve gözleri bağlı olarak babası, amcası ve ismini bilmediği diğer iki kişi tarafından eve getirildiğini ve tahmini 10 gün boyunca babası ve amcası tarafından sorgulandığını hatırladığını söyledi. Daha sonra bu kişilerin İskender ve Hüseyin Sevim olduğu ortaya çıkmış ve amcası onları evden götürdükten sonra bu kişilerden bir daha haber alınamamıştı. 26.10.2001 tarihinde Abdülaziz Önlük, Bursa Merkez Jandarma Komutanlığında verdiği ifadesinde, daha önce 01.02.1996 yılında Hizbullah üyesi olduğunu inkar ettiği ifadesini yalanlayarak “1990 yılında Hizbullah örgütüne üye oldum ve 1995 yılına kadar örgütün her türlü eylem ve faaliyetini destekledim.” ve “Batman merkez Oyma Taş köyü Soğuksu mezrasında bulunan Zorova’daki evimi Hizbullah örgütünün sorgu evi olarak kullandırdım ve kullandım,” dedi.

03.03.2004 tarihinde Müfide Ağaya Batman Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde ifade verdi ve oğlunun nasıl kaybolduğunu ve bu tarihe kadar hiçbir sonuç elde edilemediğini anlattı, etkili soruşturma yapılmasını talep etti.

17.01.2006 tarihinde İsmail Ağaya’nın ailesi Batman 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2006/18 esas numarası ile gaiplik davası açtı. Batman 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 25.04.2007 tarihinde İsmail Ağaya hakkında gaiplik kararı verdi.

Batman Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2003/4131 numaralı soruşturma ve 2011/169 karar numaralı fezleke gönderdi. Fezlekede belirtilen 180 kişilik faili meçhul cinayet listesinde İsmail Ağaya’nın da ismi yer almaktaydı. 2013 yılında Fahrettin Tan adlı şahsın İsmail Ağaya’yı, (Resul Saçan, Mahmut Demirer, Zeynep Kürsep ile birlikte) Abdülaziz Önlük’e ait evin bodrumunda gördüğünü beyan ettiği bir dergi/gazete Müfide Ağaya’nın eline geçti. Bunun üzerine Müfide Ağaya 23.09.2013 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/1228 numaralı soruşturma dosyası kapsamında Fahrettin Tan, Aziz Önlük, Hasan Önlük ve İlhami Önlük’ün ifadelerinin alınmasını ve bu köyde gerçekleşen Hizbullah faaliyeti ile ilgili araştırma yapılmasını talep etti.

11.10.2013 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK m.10 ile görevli), Batman Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünden Müfide Ağaya’nın açıklamaları doğrultusunda olayın gizli bir şekilde araştırılmasını ve Fahrettin Tan, Aziz Önlük, Hasan Önlük ve İlhami Önlük’ün ifadelerinin alınmasını talep etti.

24.02.2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Batman Emniyet Müdürlüğü, iddialara ilişkin araştırma yapıldığını ve belirlenen şahısların ifadelerinin alındığını belirtti. Buna göre Müfide Ağaya, Fahrettin Tan, İlhami Önlük ve Abdülaziz Önlük’ün alınan ifadeleri Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

29.11.2013 tarihinde Fahrettin Tan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde verdiği ifadesinde 1993 yılında Batman’da Hizbullah örgütü tarafından kaçırıldığını ve bir yıl kadar kurtulamadığını, kaçırıldığı süre boyunca kaldığı sığınakta tutulan diğer kişilerin isimlerini bilmediğini; genellikle bu kişilerin gözlerinin kapalı olduğunu ama yüzlerini hatırladığını; İsmail Ağaya’nın fotoğrafı gösterilirse kendisini teşhis edebileceğini belirtti. Bunun üzerine aynı gün, Fahrettin Tan’a İsmail Ağaya’nın fotoğrafı gösterildi. Fahrettin Tan, kendisine fotoğrafı gösterilen şahsın, 1994 senesinde Hizbullah örgütünün sığınağında bulunduğunu, kendisine “Ali” diye hitap edildiğini, sığınakta Fahrettin Tan’a Gündem gazetesinde çalıştığını ve gazete satarken Hizbullahçı iki kişinin yanına gelip kendisine silah çekerek PKK mensubu olduğu iddiasıyla kaçırıldığını söylediğini, bir gün bu kişinin odadan ifadesi alınacağı gerekçesiyle götürdüğünü ve bir daha geri getirilmediğini ifade etti.

İlhami Önlük 11.02.2014 tarihinde verdiği ifadesinde, Abdülaziz Önlük’ün ağabeyi, Hasan Önlük’ün ise babası olduğunu; Hasan Önlük’ün 1995 yılında vefat ettiğini; İsmail Ağaya, Zeynel Kürsep, Mahmut Demirel ve Resul Saçan’ı tanımadığını; polislerin Abdülaziz Önlük’e ait evin altında bir sığınak bulunduğu iddiası üzerine 1997-1998 yıllarında evde arama ve kazı çalışması yaptıklarını ancak daha sonrasında herhangi bir yasal işlem başlatılmadığını belirtti.

Abdülaziz Önlük 17.02.2014 tarihinde Bursa Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde verdiği ifadesinde olayın gerçekleştiği iddia edilen tarihlerde Soğuksu köyünde korucu olarak görev yaptığını; Özgür Ülke gazetesinin PKK propagandası yaptığını ancak Zeynel Kürsep, Mahmut Demirel ve Resul Saçan ve İsmail Ağaya’yı tanımadığını; kendisinin ve babasının evlerinde herhangi bir sığınık bulunmadığını belirtti. Kendisine 26.10.2001 tarihinde Bursa Merkez Jandarma Komutanlığında verdiği ifadede “1990 yılında Hizbullah örgütüne üye oldum ve 1995 yılına kadar örgütün her türlü eylem ve faaliyetini destekledim” ve “Batman merkez Oyma Taş köyü Soğuksu mezrasında bulunan Zorova’daki evimi Hizbullah örgütünün sorgu evi olarak kullandırdım ve kullandım” dediği hatırlatılınca, o ifadeyi baskı altında verdiğini belirtti.

11.03.2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK m.10 ile görevli), soruşturma devam ettiği sırada 6526 sayılı yasanın 19.maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verildiğinden yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı Batman Cumhuriyet Başsavcılığına yolladı.

24.03.2014 tarihinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından (TMK m.10 ile görevli) 2011/1228 sayılı soruşturma dosyası kapsamında İsmail Ağaya ile birlikte kayıtlı 181 maktul ile ilgili evrakların kendisine gönderilmesini talep etti.

İzzettin Acet ve Mehmet Emin Kaynar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

28.10.1994 tarihinde, İzzettin Acet ve şoförü Mehmet Emin Kaynar, Cizre merkezde bulunan bir parka gidip arkadaşlarıyla çay içeceklerini söyleyerek 06 RPZ 44 plakalı araçla evden ayrılmıştır. Yakınları kendilerinden bir daha haber alamamıştır. Olayın ertesi günü bir araya gelen iki ailenin üyelerine bazı tanıdıkları o akşam Acet ve Kaynar'ı parkta tanımadıkları iki-üç kişiyle otururken gördüklerini söylemişlerdir.

Mehmet Emin Kaynar, olaydan 20 gün önce ağabeyine Abdulhakim Güven, Bedran, Ramazan Hoca ve Cabbar kod adlarıyla bilinen kişiler tarafından tehdit edildiğini söylemiştir. İzzettin Acet ise kaybedilmeden önce üç defa gözaltına alınmış, Bedran kod adıyla bilinen Adem Yakin ve beraberindeki kişiler tarafından iki defa evine gidilerek arama yapılmıştır.

01.11.1994 tarihinde, Siverek İlçe Jandarma Komutanlığına Kasım Gülalan ve Haci Severoğlu’nun yaptığı ihbar üzerine, Mehmet Emin Kaynar ve İzzettin Acet’in bedenleri, Siverek ilçesi sınırları içinde Diyarbakır Siverek Karayoluna ve Aşlıca veya Karpuzcu köyüne yakın bir kum ocağında yakılmış halde bulunmuştur. Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/537 numarasıyla husus hakkında soruşturma başlatmıştır. 01.11.1994 tarihli otopsi tutanağına göre; maktuller yakılmadan önce kafalarına kurşun sıkılarak öldürülmüşlerdir.

02.11.1994 tarihinde, İzzettin Acet’in ağabeyi Mehmet Salih Acet, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere bir dilekçe yazmış, aynı gün Cizre Emniyet Müdürlüğünde ifade vermiştir. İfadesinde özetle, kardeşi İzzettin Acet’in 06 RPZ 44 plakalı araçla Cizre’den ayrıldığını ve yaptıkları araştırmalar sonucunda Diyarbakır merkezine gittiğini öğrendiklerini ve kardeşinin en son 30.10.1994 tarihinde Diyarbakır’da köylüleri tarafından iki yabancı şahısla birlikte kahvede görüldüğünü ve köylülere Cizre’ye geri döneceğini söylediğini belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/657 numarası üzerinden soruşturma başlatmıştır.

07.11.1994 tarihinde, Siverek İlçe Jandarma Komutanlığı, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile, bulunan iki erkek bedeninin kimliklerinin tespit edilemediğini ve faillerinin bulunamadığını belirtmiş ve ilgili olay yeri tutanaklarını ve olay yeri krokisini göndermiştir.

09.11.1994 tarihinde, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı bedenlerin fotoğraflarını tüm ağır ceza başsavcılıklarına gönderilmek üzere Şanlıurfa ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılıklarına göndermiş ve bedenleri tanıyan ve bilenlerin savcılığa müracaatını talep etmiştir.

14.11.1994 tarihinde, Siverek İlçe Jandarma Komutanlığı, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile bulunan iki erkek bedeninin kimliklerinin tespit edilemediğini ve faillerinin bulunamadığını belirtmiş ve bedenlerin fotoğrafının çoğaltılarak ilgili yerlere gönderilmesini talep etmiştir.

24.11.1994 tarihinde, Mehmet Salih Acet ve Mehmet Şirin Kaynar (diğer teşhis tanıkları: Ömer Sansak, Halit Sansak, Abdullah Kaynar) bedenlerin İzzettin Acet’e ve Mehmet Emin Kaynar’a ait olduğunu teşhis etmişlerdir.

01.12.1994 tarihinde, Ankara Emniyet Müdürlüğü, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 06 RPZ 44 plakalı aracın Mehmet Sansak adına kayıtlı olduğu bilgisini vermiştir.

29.03.1995 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı maktul yakınlarının şikâyeti ile başlamış olan 1994/657 soruşturma numaralı dosyada 1995/15 sayısıyla yetkisizlik kararı vermiş ve dosyanın Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir.

17.08.1997 tarihinde, Elazığ Merkez Jandarma Komutanlığı, Savcılığın talebi üzerine yapılan araştırma sonucunda, 06 RPZ 44 plakalı aracın Diyarbakır-Elazığ yolu üzerinde yakılmış halde bulunduğunu bildirir yazıyı Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

Mehmet Sansak adına kayıtlı ve maktullerin kullandığı 06 RPZ 44 plakalı araç uzun süre JİTEM elemanları tarafından kullanılmış ve 17.08.1997 tarihinde Elazığ sınırları içinde yine yakılmış bir halde bulunmuş, 22.08.1997 tarihinde Mehmet Sansak’a teslim edilmiştir.

11.03.2004 tarihinde, itirafçı ve JİTEM eski çalışanı Abdülkadir Aygan, Özgür Gündem gazetesinde yayımlanan itiraflarında, İzzettin Acet ve Mehmet Emin Kaynar’ın, Abdulhakim Güven tarafından JİTEM'e getirildiğini, buradan kendisi, Abdulhakim Güven ve Kemal Emlük tarafından Diyarbakır-Siverek karayoluna götürüldüğünü, Diyarbakır il sınırında yol çalışması nedeniyle açılan çukurların yanında Abdulhakim Güven tarafından kafalarına kurşun sıkılarak öldürüldüklerini ve Kemal Emlük tarafından yakıldıklarını anlatmıştır. Abdulhakim Güven, Kemal Emlük ve Abdülkadir Aygan uzun yıllar Diyarbakır ili Jandarma Alay Komutanlığında fiilen istihbarat ve sorgu elemanı ve askeri personel olarak görev yapmış, bölgede meydana gelen onlarca zorla kaybetme ve faili meçhul cinayetlerde isimleri şüpheli olarak geçmiş ve haklarında çok sayıda soruşturma dosyası açılmıştır.

05.07.2004 tarihinde, İzzettin Acet’in eşi Tayyibe Acet, Abdülkadir Aygan’ın itiraflarına istinaden Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden başvurmuş; Abdülkadir Aygan, Abdulhakim Güven ve Kemal Emlük’ten şikayetçi olmuştur. Bunun üzerine 21.07.2004 tarihinde Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile, Özgür Gündem Gazetesinden Abdülkadir Aygan, Abdulhakim Güven ve Kemal Emlük’ün açık adres ve kimlik bilgilerinin sorulmasını talep etmiştir.

10.06.2005 tarihinde, Ayşe Kaynar ve Tayyibe Acet vekili Av. Tahir Elçi, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe ile tekrar başvurmuştur.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK m. 250) 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

Bu gelişmelere bağlı olarak, 26.03.2009 tarihinde, Abdurrahman Kaynar ve Tayyibe Acet, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden başvurmuş, aynı tarihte Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 esas numaralı soruşturma dosyası kapsamında müşteki sıfatıyla Abdurrahman Kaynar’ın ve Tayyibe Acet’in ifadelerini almıştır. Tayyibe Acet ifadesinde, Hakim Güven (Abdulhakim Güven), Cabbar, Ramazan, Bedran (Adem Yakin) ve Kemal (Kemal Emlük) isimli şahıslardan şüphelendiğini belirtmiştir. Acet ayrıca eşi kaybolmadan bir ay önce evine Abdulhakim’in ve Bedran’ın da aralarında bulunduğu 7-8 askeri kıyafetli kişinin geldiğini, eşinin nerede olduğunu sorduklarını, Bedran’ın kendisine “Eşin dönünce yanıma gelsin.” dediğini; bununla birlikte yine eşi kaybolmadan bir süre önce, Bedran’ın ev telefonundan aradığını ve yine eşini sorduğunu ifade etmiştir. Abdurrahman Kaynar ise ifadesinde, Hakim Güven (Abdulhakim Güven), Cabbar, Ramazan, Bedran (Adem Yakin) ve Kemal (Kemal Emlük) isimli şahıslardan şüphelendiğini belirtmiştir. Kaynar ayrıca, kardeşi Mehmet Emin Kaynar’ın olaydan 20 gün önce eve geldiğinde kendisine, “Bir lokantada Ramazan Hoca, Cabbar, Abdulhakim, Bedran beni tehdit etti, bana ‘Kısa zamanda seninle görüşeceğiz,’ dediler.” dediğini söylemiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2013 yılında 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (TMK m. 10) göndermiştir. 06.03.2014 tarihinde Resmî Gazetede kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK m. 10) kapatılınca, soruşturma dosyası Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına geri dönmüş ve burada 2014/1859 numarasını almıştır.

03.05.2010 tarihinde, Av. Tahir Elçi, aralarında Mehmet Emin Kaynar ve İzzettin Acet’in de bulunduğu on maktul hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe sunmuştur. Dilekçede olaya ilişkin bütün bilgi ve belgelerin halen Siverek Cumhuriyet Başsavcılığının 1994/537 soruşturma numaralı dosyası içinde yer aldığını belirtmiş ve olayın faillerinin öldürme eylemini Diyarbakır Savcılığı tarafından soruşturması yürütülen suç örgütünün faaliyetleri çerçevesinde gerçekleştirmiş olması sebebiyle dosyanın 2009/906 numaralı soruşturma dosyasıyla birleştirilmesini talep etmiştir.

İzzettin Acet ve Mehmet Emin Kaynar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-26
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No

28.10.1994 tarihinde, İzzettin Acet ve şoförü Mehmet Emin Kaynar, Cizre merkezde bulunan bir parka gidip arkadaşlarıyla çay içeceklerini söyleyerek 06 RPZ 44 plakalı araçla evden ayrılmıştır. Yakınları kendilerinden bir daha haber alamamıştır. Olayın ertesi günü bir araya gelen iki ailenin üyelerine bazı tanıdıkları o akşam Acet ve Kaynar'ı parkta tanımadıkları iki-üç kişiyle otururken gördüklerini söylemişlerdir.

Mehmet Emin Kaynar, olaydan 20 gün önce ağabeyine Abdulhakim Güven, Bedran, Ramazan Hoca ve Cabbar kod adlarıyla bilinen kişiler tarafından tehdit edildiğini söylemiştir. İzzettin Acet ise kaybedilmeden önce üç defa gözaltına alınmış, Bedran kod adıyla bilinen Adem Yakin ve beraberindeki kişiler tarafından iki defa evine gidilerek arama yapılmıştır.

01.11.1994 tarihinde, Siverek İlçe Jandarma Komutanlığına Kasım Gülalan ve Haci Severoğlu’nun yaptığı ihbar üzerine, Mehmet Emin Kaynar ve İzzettin Acet’in bedenleri, Siverek ilçesi sınırları içinde Diyarbakır Siverek Karayoluna ve Aşlıca veya Karpuzcu köyüne yakın bir kum ocağında yakılmış halde bulunmuştur. Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/537 numarasıyla husus hakkında soruşturma başlatmıştır. 01.11.1994 tarihli otopsi tutanağına göre; maktuller yakılmadan önce kafalarına kurşun sıkılarak öldürülmüşlerdir.

02.11.1994 tarihinde, İzzettin Acet’in ağabeyi Mehmet Salih Acet, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere bir dilekçe yazmış, aynı gün Cizre Emniyet Müdürlüğünde ifade vermiştir. İfadesinde özetle, kardeşi İzzettin Acet’in 06 RPZ 44 plakalı araçla Cizre’den ayrıldığını ve yaptıkları araştırmalar sonucunda Diyarbakır merkezine gittiğini öğrendiklerini ve kardeşinin en son 30.10.1994 tarihinde Diyarbakır’da köylüleri tarafından iki yabancı şahısla birlikte kahvede görüldüğünü ve köylülere Cizre’ye geri döneceğini söylediğini belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 1994/657 numarası üzerinden soruşturma başlatmıştır.

07.11.1994 tarihinde, Siverek İlçe Jandarma Komutanlığı, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile, bulunan iki erkek bedeninin kimliklerinin tespit edilemediğini ve faillerinin bulunamadığını belirtmiş ve ilgili olay yeri tutanaklarını ve olay yeri krokisini göndermiştir.

09.11.1994 tarihinde, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı bedenlerin fotoğraflarını tüm ağır ceza başsavcılıklarına gönderilmek üzere Şanlıurfa ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılıklarına göndermiş ve bedenleri tanıyan ve bilenlerin savcılığa müracaatını talep etmiştir.

14.11.1994 tarihinde, Siverek İlçe Jandarma Komutanlığı, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile bulunan iki erkek bedeninin kimliklerinin tespit edilemediğini ve faillerinin bulunamadığını belirtmiş ve bedenlerin fotoğrafının çoğaltılarak ilgili yerlere gönderilmesini talep etmiştir.

24.11.1994 tarihinde, Mehmet Salih Acet ve Mehmet Şirin Kaynar (diğer teşhis tanıkları: Ömer Sansak, Halit Sansak, Abdullah Kaynar) bedenlerin İzzettin Acet’e ve Mehmet Emin Kaynar’a ait olduğunu teşhis etmişlerdir.

01.12.1994 tarihinde, Ankara Emniyet Müdürlüğü, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile 06 RPZ 44 plakalı aracın Mehmet Sansak adına kayıtlı olduğu bilgisini vermiştir.

29.03.1995 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı maktul yakınlarının şikâyeti ile başlamış olan 1994/657 soruşturma numaralı dosyada 1995/15 sayısıyla yetkisizlik kararı vermiş ve dosyanın Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir.

17.08.1997 tarihinde, Elazığ Merkez Jandarma Komutanlığı, Savcılığın talebi üzerine yapılan araştırma sonucunda, 06 RPZ 44 plakalı aracın Diyarbakır-Elazığ yolu üzerinde yakılmış halde bulunduğunu bildirir yazıyı Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

Mehmet Sansak adına kayıtlı ve maktullerin kullandığı 06 RPZ 44 plakalı araç uzun süre JİTEM elemanları tarafından kullanılmış ve 17.08.1997 tarihinde Elazığ sınırları içinde yine yakılmış bir halde bulunmuş, 22.08.1997 tarihinde Mehmet Sansak’a teslim edilmiştir.

11.03.2004 tarihinde, itirafçı ve JİTEM eski çalışanı Abdülkadir Aygan, Özgür Gündem gazetesinde yayımlanan itiraflarında, İzzettin Acet ve Mehmet Emin Kaynar’ın, Abdulhakim Güven tarafından JİTEM'e getirildiğini, buradan kendisi, Abdulhakim Güven ve Kemal Emlük tarafından Diyarbakır-Siverek karayoluna götürüldüğünü, Diyarbakır il sınırında yol çalışması nedeniyle açılan çukurların yanında Abdulhakim Güven tarafından kafalarına kurşun sıkılarak öldürüldüklerini ve Kemal Emlük tarafından yakıldıklarını anlatmıştır. Abdulhakim Güven, Kemal Emlük ve Abdülkadir Aygan uzun yıllar Diyarbakır ili Jandarma Alay Komutanlığında fiilen istihbarat ve sorgu elemanı ve askeri personel olarak görev yapmış, bölgede meydana gelen onlarca zorla kaybetme ve faili meçhul cinayetlerde isimleri şüpheli olarak geçmiş ve haklarında çok sayıda soruşturma dosyası açılmıştır.

05.07.2004 tarihinde, İzzettin Acet’in eşi Tayyibe Acet, Abdülkadir Aygan’ın itiraflarına istinaden Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden başvurmuş; Abdülkadir Aygan, Abdulhakim Güven ve Kemal Emlük’ten şikayetçi olmuştur. Bunun üzerine 21.07.2004 tarihinde Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazı ile, Özgür Gündem Gazetesinden Abdülkadir Aygan, Abdulhakim Güven ve Kemal Emlük’ün açık adres ve kimlik bilgilerinin sorulmasını talep etmiştir.

10.06.2005 tarihinde, Ayşe Kaynar ve Tayyibe Acet vekili Av. Tahir Elçi, Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe ile tekrar başvurmuştur.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK m. 250) 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

Bu gelişmelere bağlı olarak, 26.03.2009 tarihinde, Abdurrahman Kaynar ve Tayyibe Acet, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yeniden başvurmuş, aynı tarihte Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 esas numaralı soruşturma dosyası kapsamında müşteki sıfatıyla Abdurrahman Kaynar’ın ve Tayyibe Acet’in ifadelerini almıştır. Tayyibe Acet ifadesinde, Hakim Güven (Abdulhakim Güven), Cabbar, Ramazan, Bedran (Adem Yakin) ve Kemal (Kemal Emlük) isimli şahıslardan şüphelendiğini belirtmiştir. Acet ayrıca eşi kaybolmadan bir ay önce evine Abdulhakim’in ve Bedran’ın da aralarında bulunduğu 7-8 askeri kıyafetli kişinin geldiğini, eşinin nerede olduğunu sorduklarını, Bedran’ın kendisine “Eşin dönünce yanıma gelsin.” dediğini; bununla birlikte yine eşi kaybolmadan bir süre önce, Bedran’ın ev telefonundan aradığını ve yine eşini sorduğunu ifade etmiştir. Abdurrahman Kaynar ise ifadesinde, Hakim Güven (Abdulhakim Güven), Cabbar, Ramazan, Bedran (Adem Yakin) ve Kemal (Kemal Emlük) isimli şahıslardan şüphelendiğini belirtmiştir. Kaynar ayrıca, kardeşi Mehmet Emin Kaynar’ın olaydan 20 gün önce eve geldiğinde kendisine, “Bir lokantada Ramazan Hoca, Cabbar, Abdulhakim, Bedran beni tehdit etti, bana ‘Kısa zamanda seninle görüşeceğiz,’ dediler.” dediğini söylemiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2013 yılında 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına (TMK m. 10) göndermiştir. 06.03.2014 tarihinde Resmî Gazetede kabul edilerek yasalaşan 6526 Sayılı Kanun ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı (TMK m. 10) kapatılınca, soruşturma dosyası Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına geri dönmüş ve burada 2014/1859 numarasını almıştır.

03.05.2010 tarihinde, Av. Tahir Elçi, aralarında Mehmet Emin Kaynar ve İzzettin Acet’in de bulunduğu on maktul hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe sunmuştur. Dilekçede olaya ilişkin bütün bilgi ve belgelerin halen Siverek Cumhuriyet Başsavcılığının 1994/537 soruşturma numaralı dosyası içinde yer aldığını belirtmiş ve olayın faillerinin öldürme eylemini Diyarbakır Savcılığı tarafından soruşturması yürütülen suç örgütünün faaliyetleri çerçevesinde gerçekleştirmiş olması sebebiyle dosyanın 2009/906 numaralı soruşturma dosyasıyla birleştirilmesini talep etmiştir.

Kamil Bilgeç'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:Nazir Kuş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-01-27
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
27 Kasım 1995'ten beri kendisinden haber alınamayan Kamil Bilgeç ile ilgili başvuru, oğlu adına, Şırnak Barosu avukatlarınca 27 Ocak 2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına yapıldı. Savcılığın 2008/3151 dosya numarasıyla açtığı soruşturma hala devam ediyor.
Kasım Alpsoy'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan biri Kasım Alpsoy'du. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi. Kasım Alpsoy'un zorla kaybedilmesi ile ilişkili olan dosya Adana Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.
Kemal Mubariz'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:İbrahim Işıktaş
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-25
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ömer Mubariz 25 Mart 2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak kardeşi Kemal Mubariz'in kaybedilmesi ile ilgili Cemal Temizöz'den, Kamil Atak'tan ve kardeşini evden alan Jitem mensuplarından şikâyetçi oldu. Ayrıca bölgede çıkan kemiklerle DNA eşleştirmesi yapılmasını talep etti. Bunun üzerine Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında ifadesi alındı. Aynı tarihte şikâyetçi olan Ömer Mubariz'e kardeşini gözaltına alan iki kişiyi teşhis etmesi amacıyla 9 ayrı kişiye ait fotoğraflar gösterildi ancak söz konusu iki kişi gösterilen fotoğraflar arasında yoktu. 19 Kasım 2009 tarihinde Kemal Mubariz'in kaybedilmesi hakkında Cizre Cumhuriyet Savcılığı tarafından 2009/430 numaralı soruşturma açıldı.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturmayı 06.02.2013 tarihli fezleke ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermesiyle dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca 2013/466 numaralı soruşturmaya kaydedildi.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2013/466 numaralı soruşturmada, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK 10. madde ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi nedeniyle 2014/10089 karar numarasıyla yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı 2014/1859 soruşturma sırasına kaydetti. Soruşturma halen sürüyor.

Kenan Bilgin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF İRFAN BİLGİN v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Kenan Bilgin, 12 Eylül 1994 sabahı Ankara Dikmen'de bir otobüs durağından sivil polislerce gözaltına alındı. Ailesi gözaltıyla ilgili bilgilendirilmedi ancak kardeşi İrfan Bilgin kimliğini açıklamayan bir kişi tarafından üç defa arandı ve kendisine ağabeyinin üç diğer kişiyle beraber Gölbaşı'nda tutulduğu, gördüğü işkenceler sonrasında durumunun ciddi olduğu söylendi. 15 Kasım 1994'te gelen son telefonda ağabeyinin başka bir yere götürüldüğü bilgisi verildi.

3 Ekim 1994'te ailenin avukatı Meclis İnsan Hakları Komisyonuyla bağlantıya geçti ve olayla ilgili basına yazılı bir metin gönderildi. Aile hem kendisi hem de avukatları aracılığıyla Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Başsavcılığa dilekçe ile de başvurdu. Başsavcılıktan 10 Ekim'de gelen cevapta Kenan Bilgin adında birinin gözaltı kayıtlarında görünmediği söylendi. Aynı gün aile yine bir basın açıklamasıyla olayı kamuoyuyla paylaştı ve İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesine başvuru yaptı. İHD ertesi gün Valiliğe ilettiği dilekçe ile Kenan Bilgin'in acilen savcılık huzuruna çıkartılmasını talep etti.

Bilgin ailesi, kendileri de 12-27 Eylül tarihleri arasında Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutulan, Kenan Bilgin'i gözaltında gören ve işkenceye tabi tutulduğuna şahit olan 10 tanığa ulaşarak yazılı ifadelerini topladı; 9 Kasım 1994'te görgü şahitlerinin yazılı ifadeleriyle birlikte savcılığa yeniden başvurdu ve Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli polislerden şikâyetçi oldu. 21 Kasım 1994'te Ankara DGM'deki bir duruşmada müdafilerden biri Kenan Bilgin'i gözaltında gördüğünü; bir diğeri ise gözaltındayken polislerin kendisini konuşmazsa sonunun Kenan Bilgin gibi olacağı yönünde tehdit ettiğini belirtti. 27 Eylül'de gözaltına alınan ve 13 gün tutulan bir avukat da Kenan Bilgin'i gözaltında gördüğünü belirterek, Kenan Bilgin'in kendisine 22 gündür gözaltında tutulduğunu ve polisin kendisini kaybetme niyetinde olduğunu düşündüğünü, ailesine haber vermesini istediğini söyledi.

Bütün tanıklara rağmen Emniyet Müdürlüğü Kenan Bilgin'in gözaltına alındığını inkâr etti. Bilgin ailesi Kenan Bilgin'in akıbeti ile ilgili hiçbir bilgiye ulaşamayıp iç hukuk yollarında herhangi bir ilerleme olmayınca 17 Ekim 1994'te AİHM'ye başvurdu. Mahkeme, 30 Haziran 1997'de davayı kabul ederek Eylül 1999'da Kenan Bilgin'i gözaltında gören 11 tanığı, olayı araştıran iki savcıyı, Ankara Emniyet Müdürlüğünde görevli bir komiser yardımcısı ile Terörle Mücadele Şubesinden bir polis memurunu dinledi. 17 Ekim 2001'de verdiği kararda Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye Cumhuriyeti devletini tazminat ödemeye mahkûm etti.

30 Mayıs 2017 tarihli Bianet haberine göre Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 31 Mart 2017 tarihinde Kenan Bilgin’in “Ankara Emniyetine bağlı nezarethanelerden birine alındığına dair hiçbir veriye ulaşılamamıştır” diyerek zamanaşımı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdi. 15 Mayıs 2017 tarihinde, Bilgin Ailesi Ankara Sulh Ceza Hakimliğine başvurarak bu karara itirazda bulundu.

Kuddusi Adıgüzel ve Mirze Ateş'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturma sürüyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:6 aylık zaman sınırına uyulmaması nedeniyle usülden kabul edilemezlik kararı
Zeki Adıgüzel, 18.03.1994’te Kulp Jandarma Komutanlığına ve 29.04.1994’te Diyarbakır DGM Başsavcılığına kardeşi hakkında bilgi almak için başvurdu ancak bir sonuç alamadı.

1994’te sivil toplum örgütleri kanalıyla bilgilendirilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Gönülsüz ve Zorla Kaybolmalar Çalışma Grubu’nun girişimi üzerine Kuddusi Adıgüzel’in zorla kaybedilmesiyle ilgili Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. 05.05.1994’te Dışişleri Bakanlığı, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığından Kuddusi Adıgüzel’in gözaltına alınıp alınmadığının araştırılmasını istedi. 01.06.1995 tarihinden 15.05.1996 tarihine kadar, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün 31.05.1995’de yazdığı yazı ile Bakanlık, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığından her ay soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi talep etti ve her seferinde soruşturma işlemlerinin devam ettiği ancak ilerleme kaydedilemediği cevabı verildi.

07.07.1994’te Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı, İlçe Emniyet Amirliğine ve İlçe Jandarma Komutanlığına Kuddusi Adıgüzel’in gözaltına alınıp alınmadığını sordu. 11.07.1994’te Kulp Jandarma Komutanlığı tarafından Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına Kuddusi Adıgüzel’in gözaltına alınmadığı bildirildi. 12.07.1994’te ise Kulp Emniyet Amirliği aynı bildirimde bulundu.

18.08.1994’te Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Kulp İlçe Emniyet Amirliğinden Kuddusi Adıgüzel’in yakınlarının savcılığa müracaatları için 15.03.1994 tarihi itibariyle ikamet ettikleri adresin tespiti istendi. 27.02.1995’te Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı İlçe Nüfus Müdürlüğünden nüfus kayıt örneklerini istedi. 02.06.1995’te Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı, Kulp Jandarma Bölge Komutanlığından Kuddusi Adıgüzel’in ailesinden birinin Savcılığa getirilmesini istedi.

05.09.1995 tarihinde Kulp Jandarma Bölge Komutanlığı tarafından düzenlenen tutanakta Kuddusi Adıgüzel’in PKK örgütü tarafından kaçırıldığı iddia edildi. Ayrıca yakın akrabalarının köyü terk ettikleri ve gittikleri yeri kimseye söylemedikleri öne sürüldü. 15.12.1995’te tutanak Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. 03.06.1996’da Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Kuddusi Adıgüzel’in PKK tarafından kaçırıldığı ileri sürülerek görevsizlik kararı verildi ve dosya Diyarbakır DGM Başsavcılığına gönderildi. (Hazırlık No:1994\72 Karar No: 1996\17)

28.06.1996’da Diyarbakır DGM Başsavcılığı tarafından Kuddusi Adıgüzel ve Mirze Ateş’in faillerinin bulunması için daimi arama kararı çıkarılarak, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığından, Kulp İlçe Jandarma Komutanlığından, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünden ve Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığından araştırmaların yürütülmesi ve zamanaşımı tarihi olan 15.03.2014’e kadar her üç ayda bir bilgi verilmesi istendi. (Hazırlık No:1996\1621) 24.04.2002’ye kadar ilgili kurumlar arasında usulen yazışmalar yapıldı ancak faillerin ortaya çıkarılması için etkili bir süreç yürütülmedi.

19.03.1997’de Zeki Adıgüzel, Kuddusi Adıgüzel’in zorla kaybedilmesine ilişkin İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesine başvurdu. 03.07.2001’de Kuddusi Adıgüzel’in eşi Muhlise Adıgüzel, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek, aradan sekiz yıl geçmesine rağmen resmi olarak aileye hiçbir bilgi verilmediğini, ifadelerine de başvurulmadığını belirtti. Muhlise Adıgüzel yürütülen süreç hakkında bilgilendirilmesini, olay hakkındaki bilgi ve gördüklerinin tespiti için ifade vermeyi ve eşinin kaybolmasından sorumlu kişilerin tespit edilerek yargılanmasını istedi.

03.07.2001’de Muhlise Adıgüzel, Kuddusi Adıgüzel’e olay tarihinde işkence edildiğinden dolayı Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. Savcılık olay tarihinin üzerinden 7-8 yıl geçmiş olmasından ve delil yetersizliğinden takipsizlik kararı verdi. (Hz no:2001\189)

Muhlise Adıgüzel’in vekili, Diyarbakır DGM Başsavcılığından, Kulp İlçe Jandarma Komutanlığındaki ve Kulp İlçesi Sivrice Jandarma Karakol Komutanlığındaki 1994 yılı 3. ve 4. aylara ait gözaltına alınanlara ilişkin tutulan kayıtların alınmasını talep etti. Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığında gözaltı işlemlerini yapan birimden yine bu kayıtların asılları istendi. Ayrıca Kuddusi Adıgüzel’in örgüt tarafından kaçırıldığı sonucuna nasıl varıldığına ilişkin Kulp Jandarma yetkililerinden bilgi istedi. (Hazırlık No: 1996\1621) (Not: 2001\1296’yla birleşmiş.)

15.10.2001’de Diyarbakır DGM Başsavcılığı, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığından, Diyarbakır Jandarma Komutanlığından, Kulp Jandarma Komutanlığından 1994 yılı 3. Ve 4. aylara ait gözaltı kayıtlarını ve Muhterem Ayato (Hayato), Reşat Pamuk ve Eşref Ateş’in konu ile ilgili ifadelerinin alınmasını istedi. (Hazırlık No: 1996\1621) Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı DGM Savcılığı tarafından birkaç kez tekit edilmesine rağmen gözaltı defterlerini göndermedi ve 22.10.2001’de Kuddisi Adıgüzel’in gözaltına alınmadığına dair bilgi verdi.

11.10.2001’de Muhlise Adıgüzel AİHM’e başvuruda bulundu. Mahkeme, başvurucu tarafından iç hukuk yollarının etkisiz olduğu ileri sürülmesine rağmen AİHS’in 35. Maddesinde öngörülmüş olan 6 aylık başvuru süresinin geçirildiği gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdi.

28.12.2001’de Diyarbakır DGM Savcılığı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünden Muhlise Adıgüzel’i ifadesinin alınması için hazır bulundurulmasını talep etti. 05.03.2002’de Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü belirtilen adreste Muhlise Adıgüzel’in oturmadığı, orada oturanların da Muhlise Adıgüzel’i tanımadığı ve çevreden tanıyan veya bilen kimsenin çıkmadığı cevabını verdi.

Kuddusi Adıgüzel’in zorla kaybedilmesinden iki ay sonra 12.06.1994’te Kulp yakınlarında sekiz insan bedeninin bulunması üzerine, Muhlise Adıgüzel bulunan bedenlerden birinin eşi olabileceği kanaatine vardı. Muhlise Adıgüzel’in vekili, Diyarbakır DGM Başsavcılığından bu bedenlere ait teşhis için kullanılabilecek fotoğraf veya gerekli bilimsel tahlillerin yapılması istedi. (Sekiz bedenin bulunmasına ait olay 1994\5327 hazırlık numarası)

Muhlise Adıgüzel 08.05.2002’de olayla ilgili olarak Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısına ifade vererek, bulunan bedenleri değil, üzerlerinden çıkan elbiseleri gördüğünü ve eşinin elbiselerinin de orada olduğunu ancak korktuğu için söyleyemediğini söyledi. Kuddusi Adıgüzel’in bedeninin kendisine teslim edilmesini istedi.

20.09.2002’de Kasım Altun, Kevirikok tepesinde bulunan sekiz bedene ilişkin Adıgüzel ailesinin avukatına ifade verdi. İfadesine göre Kasım Altun, bedenleri toprağa vermek için gerekli izinler alındıktan sonra bölgeye geldi ve bulunan bedenlerden birinin Kuddusi Adıgüzel’e ait olduğunu gördü. Kuddusi Adıgüzel ile aynı anda gözaltına alınan Mirze Ateş’in de bedeni oradaydı. Mirze Ateş’in yüzü yanmadığı için rahatlıkla teşhis edebildi. Fakat orada bulunan savcı ve askeri yetkililer teşhise izin vermedi.

28.05.2003’te tıbbi tahlillerin yapılması için Kuddusi Adıgüzel’in oğlu Fehmi Adıgüzel’in genetik bilgileri Diyarbakır DGM Savcılığına bildirildi. Daha sonra 15.12.2003’te Adli Tıp Kurumu tarafından gerekli incelemeler yapılarak hiçbir bedenin Kuddusi Adıgüzel’e ait olmadığına karar verildi.

29.09.2003’te Muhlise Adıgüzel, tekrar Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına eşi Kuddusi Adıgüzel’in gözaltına alındığını ve daha sonra öldürüldüğünü söyledi. 29.12.2003’te Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı dilekçeyi işleme koydu. (Hazırlık No: 2003\419)

02.02.2005’te Diyarbakır Valiliği tarafından 5233 sayılı kanun uyarınca Adıgüzel ailesine Kuddusi Adıgüzel’in zorla kaybedildiği tarihten sonra uğradığı maddi zararın karşılanması için maddi tazminat ve sağ olarak bulunmayacağı gözetilerek destekten yoksun kalma tazminatı ödendi.

22.08.2006’da Diyarbakır Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesine Kuddusi Adıgüzel’in gaipliğine karar verilmesi için başvuru yapıldı. 05.10.2007’de Muhterem Hayato, Diyarbakır 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde tanık olarak dinlendi. Gözaltındayken Kuddusi Adıgüzel’in ismini duyduğunu ama kendisini görmediğini söyledi. 24.11.2009’da Diyarbakır 3. Asliye Hukuk Mahkemesince Kuddusi Adıgüzel’in gaipliğine karar verildi. (Gaiplik Esas No: 2006\433, Karar No: 2009\599)

02.02.2005 tarihinde, Ateş ailesinin vekilleri, Diyarbakır Valiliğine başvurarak, 5233 sayılı yasa kapsamında yaşanan olay sonucu meydana gelen maddi ve manevi zararların tazminini talep etti.

Valilik, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığının verdiği takipsizlik kararında da belirtildiği üzere Mirze Ateş’in köyü terk ederek İstanbul’a yerleşmiş olduğunu ve vukuatlı nüfus kayıt örneğinden 2004 tarihinde hayatta olduğunun anlaşıldığını belirterek, tazminat talebini reddetti.

Mirze Ateş’in eşi Rınde Ateş ve çocukları Neriman Ateş, Atanur Ateş, Gülpembe Ateş, Elif Ateş, Ruşen Ateş, red kararının iptali için Diyarbakır 1. İdare Mahkemesine dava açmak üzere dilekçe verdi. Dilekçelerinde, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığının takipsizlik değil görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğini, soruşturmanın hala devam etmekte olduğunu, Mirze Ateş’in nüfus kaydının değiştirilmesine ilişkin herhangi bir işlem yapmadıkları için kaydın yaşadığı yönünde olduğunu belirtti.

Diyarbakır Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyon Başkanlığı, Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi Başkanlığına yazı yazarak, gözaltında öldürülmenin 5233 sayılı yasa kapsamına girmediği gerekçesiyle açılan davanın reddedilmesi gerektiğini beyan etti.

Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi tarafından, Mirze Ateş’in kaybolması olayının terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetlerden kaynaklandığını kanıtlayacak hukuken kabul edilebilir bir delil olmadığı ve Mirze Ateş’in kaybolduğu köyün tamamen boşaltılan köyler arasında olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildi. (Esas No: 2011/1446 Karar No: 2012/1145 ) Aile, bu kararın bozulması için Danıştay’a temyiz başvurusu yaptı.

26.01.2012 tarihinde Ruşen Ateş, Elif Ateş ve Gülpembe Yiğit vekilleri aracılığı ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak, Diyarbakır’da eski Merkez Kapalı Cezaevi ve JİTEM merkezi civarında bulunan insan kemiklerine ilişkin başlatılan soruşturma kapsamında Mirze Ateş’e ait olan kemiklere rastlanıp rastlanılmadığının DNA yoluyla karşılaştırma yapılarak tespit edilmesini talep etti.

Eylül 2014 itibariyle, Kuddusi Adıgüzel'in zorla kaybedilmesine ilişkin Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma devam etmektedir.

Kuddusi Adıgüzel ve Mirze Ateş'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Kuddusi Adıgüzel ve Mirze Ateş’in zorla kaybedilmesine ilişkin 1994/72 dosya numarasıyla başlatılan soruşturmada 03.06.1996 tarihinde Mirze Ateş'in ikametinin İstanbul'a taşındığının tespiti üzerine kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Savcılık Kuddusi Adıgüzel'in dosyasını ise verdiği görevsizlik kararıyla Diyarbakır DGM Başsavcılığına gönderdi. 28.06.1996’da Diyarbakır DGM Başsavcılığı tarafından Kuddusi Adıgüzel'in faillerinin bulunması için daimi arama kararı çıkarılarak, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığından, Kulp İlçe Jandarma Komutanlığından, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünden ve Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığından araştırmaların yürütülmesi ve zamanaşımı tarihi olan 15.03.2014’e kadar her üç ayda bir bilgi verilmesi istendi. (Hazırlık No:1996\1621) 24.04.2002’ye kadar ilgili kurumlar arasında usulen yazışmalar yapıldı ancak faillerin ortaya çıkarılması için etkili bir süreç yürütülmedi.

Kuddusi Adıgüzel ve Mirze Ateş’in zorla kaybedilmesinden iki ay sonra 12.06.1994’te Kulp yakınlarında sekiz insan bedeninin bulunması üzerine, Muhlise Adıgüzel bulunan bedenlerden birinin eşi olabileceği kanaatine vardı. Muhlise Adıgüzel’in vekili, Diyarbakır DGM Başsavcılığından bu bedenlere ait teşhis için kullanılabilecek fotoğraf veya gerekli bilimsel tahlillerin yapılması istedi. (Sekiz bedenin bulunmasına ait olay 1994\5327 hazırlık numarası)

Muhlise Adıgüzel 08.05.2002’de olayla ilgili olarak Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısına ifade vererek, bulunan bedenleri değil, üzerlerinden çıkan elbiseleri gördüğünü ve eşinin elbiselerinin de orada olduğunu ancak korktuğu için söyleyemediğini söyledi. Kuddusi Adıgüzel’in bedeninin kendisine teslim edilmesini istedi.

20.09.2002’de Kasım Altun, 1994 yılında Kevirikok tepesinde bulunan sekiz bedene ilişkin Adıgüzel ailesinin avukatına ifade verdi. İfadesine göre Kasım Altun, bedenleri toprağa vermek için gerekli izinler alındıktan sonra bölgeye geldi ve bulunan bedenlerden birinin Kuddusi Adıgüzel’e ait olduğunu gördü. Kuddusi Adıgüzel ile aynı anda gözaltına alınan Mirze Ateş’in de bedeni oradaydı. Mirze Ateş’in yüzü yanmadığı için rahatlıkla teşhis edebildi. Fakat orada bulunan savcı ve askeri yetkililer teşhise izin vermedi.

28.05.2003’te tıbbi tahlillerin yapılması için Kuddusi Adıgüzel’in oğlu Fehmi Adıgüzel’in genetik bilgileri Diyarbakır DGM Savcılığına bildirildi. Daha sonra 15.12.2003’te Adli Tıp Kurumu tarafından gerekli incelemeler yapılarak hiçbir bedenin Kuddusi Adıgüzel’e ait olmadığına karar verildi.

29.09.2003’te Muhlise Adıgüzel, tekrar Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına eşi Kuddusi Adıgüzel’in gözaltına alındığını ve daha sonra öldürüldüğünü söyledi. 29.12.2003’te Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı dilekçeyi işleme koydu. (Hazırlık No: 2003\419)

02.02.2005’te Diyarbakır Valiliği tarafından 5233 sayılı kanun uyarınca Adıgüzel ailesine Kuddusi Adıgüzel’in zorla kaybedildiği tarihten sonra uğradığı maddi zararın karşılanması için maddi tazminat ve sağ olarak bulunmayacağı gözetilerek destekten yoksun kalma tazminatı ödendi.

02.02.2005 tarihinde, Ateş ailesinin vekilleri, Diyarbakır Valiliğine başvurarak, 5233 sayılı yasa kapsamında yaşanan olay sonucu meydana gelen maddi ve manevi zararların tazminini talep etti.

Valilik, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığının 1996 yılında verdiği takipsizlik kararında da belirtildiği üzere Mirze Ateş’in köyü terk ederek İstanbul’a yerleşmiş olduğunu ve vukuatlı nüfus kayıt örneğinden 2004 tarihinde hayatta olduğunun anlaşıldığını belirterek, tazminat talebini reddetti.

Mirze Ateş’in eşi Rinde Ateş ve çocukları Neriman Ateş, Atanur Ateş, Gülpembe Ateş, Elif Ateş, Ruşen Ateş, red kararının iptali için Diyarbakır 1. İdare Mahkemesine dava açmak üzere dilekçe verdi. Dilekçelerinde, Kulp Cumhuriyet Başsavcılığının takipsizlik değil görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğini, soruşturmanın hala devam etmekte olduğunu, Mirze Ateş’in nüfus kaydının değiştirilmesine ilişkin herhangi bir işlem yapmadıkları için kaydın yaşadığı yönünde olduğunu belirtti.

Diyarbakır Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyon Başkanlığı, Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi Başkanlığına yazı yazarak, gözaltında öldürülmenin 5233 sayılı yasa kapsamına girmediği gerekçesiyle açılan davanın reddedilmesi gerektiğini beyan etti.

Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi tarafından, Mirze Ateş’in kaybolması olayının terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetlerden kaynaklandığını kanıtlayacak hukuken kabul edilebilir bir delil olmadığı ve Mirze Ateş’in kaybolduğu köyün tamamen boşaltılan köyler arasında olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildi. (Esas No: 2011/1446 Karar No: 2012/1145 ) Aile, bu kararın bozulması için Danıştay’a temyiz başvurusu yaptı.

26.01.2012 tarihinde Ruşen Ateş, Elif Ateş ve Gülpembe Yiğit vekilleri aracılığı ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak, Diyarbakır’da eski Merkez Kapalı Cezaevi ve JİTEM merkezi civarında bulunan insan kemiklerine ilişkin başlatılan soruşturma kapsamında Mirze Ateş’e ait olan kemiklere rastlanıp rastlanılmadığının DNA yoluyla karşılaştırma yapılarak tespit edilmesini talep etti.

Mirze Ateş'in zorla kaybedilmesine ilişkin açılan soruşturmanın akıbetine ilişkin bilgi elimizde bulunmamaktadır.

Lokman Akay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1995-11-07