Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Abdulvahap Timurtaş'ın Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF TIMURTAS v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Özden Kardeş
Soruşturma / Dava tarihi:1993-10-15
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
14.08.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş, kendisini telefonla arayan ve ismini belirtmeyen bir kişiden, oğlu Abdulvahap Timurtaş'ın Yeniköy'den Esenli köyüne giderken yolda Jandarma tarafından gözaltına alındığını ve Silopi İlçe Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü öğrenmiştir. Telefondaki kişi Abdulvahap Timurtaş’ın, yanında Suriyeli bir arkadaşı ve muhtarla birlikte gözaltına alındığını; gözaltı işlemine tüm köyün tanık olduğunu; muhtarın daha sonra serbest bırakıldığını söylemiştir.

15.10.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş, avukatı aracılığıyla Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuştur. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı 1993/825 numaralı soruşturmayı başlatmıştır. Aynı gün Savcılık, Silopi İlçe Jandarma Komutanlığından ve Silopi İlçe Emniyet Müdürlüğünden Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltında olup olmadığı bilgisini vermesini istemiştir.

Mehmet Timurtaş, Güçlükonak Belediye Başkanı olan akrabaları Bahattin Aktuğ'u aramıştır. Aktuğ o sırada Şırnak'ta gözaltında olan Nimet Nas ve Sadık Erdoğan adlı iki itirafçıyla görüştüğünü, Abdulvahap Timurtaş'ın da onlarla birlikte Şırnak'ta gözaltında olduğunu öğrendiğini söylemiştir. Olaydan yaklaşık 45 gün sonra Güçlükonak'a giden Mehmet Timurtaş, 20 gün önce serbest bırakılan Nimet Nas ve Sadık Erdoğan ile bizzat görüşmüştür. İki itirafçı kendileri bırakıldığı sırada Abdulvahap'ın hala gözaltında olduğunu, birlikte alıkonulduğu Suriyeli arkadaşını da gördüklerini söylemişlerdir.

20.10.1993 tarihinde, Silopi İlçe Jandarma Komutanı Hüsam Durmuş, Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltında olmadığını bildirmiştir.

Bahattin Aktuğ, bilgi almak için Jandarma Komutanlığını tekrar aramış ancak bu kez kendisine Abdulvahap Timurtaş'la ilgili bir daha Jandarma Komutanlığının aranmaması gerektiği söylenmiştir. Mehmet Timurtaş, yine de Jandarma Komutanlığına giderek oğluyla ilgili bilgi almaya çalışmaya devam etmiştir.

21.10.1993 tarihinde, Mehmet Timurtaş'ın Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifadesi alınmıştır. Mehmet Timurtaş ifadesinde, oğlunun iki yıl önce evden ayrıldığını ve diğer insanlardan oğlunun Suriye’ye gittiğini öğrendiğini, ancak en son aldığı habere göre oğlunun Yeniköy’de güvenlik güçleri tarafından tutuklandığını ve Şırnak’ta tutulduğunu belirtmiştir. Mehmet Timurtaş, Nimet Nas ve Sadık Erdoğan'ı oğlunu gözaltındayken gören tanıklar olarak belirtmiştir.

21.10.1993 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Jandarma Komutanlığına bir müzekkere yazarak, Yeniköy ve Esenli muhtarlarının ifadelerinin alınması için hazır bulundurulmalarını talep etmiştir. Yine aynı gün Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına bir müzekkere yazarak Sadık Erdoğan ve Nimet Nas’ın ifadelerinin alınmasını istemiştir.

29.12.1993 tarihinde, Şırnak Jandarma Komutanlığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığı yazıda, Sadık Erdoğan ve Nimet Nas’ın ifade vermek üzere Savcılığa gelemeyeceğini çünkü Erdoğan’ın Diyarbakır E tipi Cezaevinde tutulduğunu, Nas’ın da Güçlükonak’taki operasyonlara katıldığını belirtmiştir.

26.01.1994 tarihinde Esenli ve Yeniköy muhtarları Silopi Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermişlerdir. Her ikisi de ne Abdulvahap Timurtaş’ı ne de babası Mehmet Timurtaş’ı tanıdıklarını, kendilerini hiç görmediklerini belirtmişlerdir. Bununla birlikte Yeniköy muhtarı iki kişinin kendi köyünün yakınlarından alınıp götürüldüğünü bildiğini ve Esenli muhtarı da 4-5 ay öncesinde Yeniköy yakınlarında birilerinin tutuklanmış olduğunu bildiğini belirtmiştir. (Esenli muhtarı 22.01.1997 tarihli ifadesinde ise bu dönemde iki üç kişinin bu şekilde kaybolduğunu belirtmiştir.)

09.02.1994 tarihinde, hukuki olarak herhangi bir ilerleme kaydedilmeyince Timurtaş ailesi Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurmuştur.

10.03.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazarak şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın Silopi Cumhuriyet Savcılığına gelmesinin sağlamasını talep etmiştir. Ancak daha sonra Cizre Emniyet Müdürlüğüne iletilen talep 28.03.1994 tarihinde cevaplanmış ve Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın ve ailesinin Cizre’yi terk ettiği ve nerede olduklarının bilinmediği bilgisi iletilmiştir.

10.08.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar müzekkere yazarak şikâyetçi Mehmet Timurtaş’ın Silopi Cumhuriyet Savcılığına gelmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Aynı gün Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Güçlükonak Cumhuriyet Başsavcılığından Bahattin Aktuğ’a, Abdulavahap Timurtaş’ı tanıyıp tanımadığının ve oğlunun akıbeti ile ilgili konuşup konuşmadıklarının sorulmasını talep etmiştir. Yine aynı gün, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından Sadık Erdoğan’a ve Güçlükonak Cumhuriyet Başsavcılıklarından Nimet Nas’a Abdulvahap Timurtaş’la beraber gözaltında tutulup tutulmadıklarının sorulmasını istemiştir.

20.08.1994 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığını soruşturmanın durumu hakkında bilgilendirmiştir. Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, Abdulvahap Timurtaş ile ilgili yaptığı araştırmada, Timurtaş’ın ne jandarma ne de emniyet merkezlerinde gözaltına alınmış olduğunu ve ailesinin Cizre’yi terk ederek bilinmeyen bir yere taşınmasının ve şikâyetçinin 21.10.1993 tarihinden beri Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına uğramamış olmasının, Abdulvahap Timurtaş’ın bulunduğuna işaret ettiğini belirtmiştir. Silopi Cumhuriyet Başsavcısı, 10.08.1994 tarihinde şikâyetçinin dosyayı kapatmak üzere Savcılığa çağırıldığını ifade etmiştir.

1995 yılının bahar ayında, Mehmet Timurtaş tekrar Namık Erdoğan ile karşılaşmış, Namık Erdoğan kendisine, ifade verdiğini ancak kendisini sorgulayan kişinin Abdulvahap Timurtaş’ı gözaltındayken gördüğünü söylediğinde çok sinirlendiğini ve korktuğunu; bu nedenle de ikinci gidişinde kendisine tekrar Abdulvahap Timurtaş hakkında soru sorulduğunda, Abdulvahap Timurtaş olup olmadığını bilmediğini ama ona benzeyen birini gördüğünü söylediğini açıklamıştır.

05.05.1995 tarihinde, Nimet Nas Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Nimet Nas, Abdulvahap Timurtaş’ı tanıdığını, onun Suriye ile ilişkileri yürütmekle görevli bir PKK militanı olduğunu ancak gözaltındayken Abdulvahap Timurtaş’ı hiç görmediğini belirtmiştir.

13.07.1995 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, şikâyetçinin oğlunun Şırnak’ta gözaltına alındığını iddia etmesi gerekçesiyle yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

24.07.1995 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak Emniyet Merkezlerinden ve bölgedeki genel Jandarma Merkezlerinden Ağustos 1993 tarihindeki gözaltı kayıtlarını incelemelerini ve Abdulvahap Timurtaş’ın gözaltına alınıp alınmamış olduğunun bildirilmesini talep etmiştir. 09.08.1995 tarihinde, Şırnak Jandarma Komutanlığı Abdulvahap Timurtaş adının kayıtlarda görünmediğini bildirmiştir.

13.08.1995 tarihinde, Bahattin Altuğ jandarma görevlileri tarafından “Abdulvahap Timurtaş’ın akıbetini araştırmak, babasını tutuklu olduğu yönünde bilgilendirmek” hususlarında sorgulanmış, ancak Bahattin Altuğ ifadesinde Abdulvahap Timurtaş’ı da Mehmet Timurtaş’ı da tanımadığını belirtmiştir.

15.08.1995 tarihinde, Sadık Erdoğan jandarma görevlileri tarafından sorgulanmıştır. Sadık Erdoğan ifadesinde, Abdulvahap Timurtaş’ı hiç tanımadığını ve bu ismi hiç duymadığını belirtmiştir.

28.12.1995 tarihinde, Nimet Nas Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Nimet Nas, Abdulvahap Timurtaş’ı tanıdığını, onun Suriye ile ilişkileri yürütmekle görevli bir PKK militanı olduğunu ancak gözaltındayken Timurtaş’ı hiç görmediğini belirtmiştir.

26.02.1996 tarihinde Şırnak’taki bir başka savcı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığından Yeniköy, Germik, Kartık ve Kutnıs köy sakinlerinin Abdulvahap Timurtaş ile ilgili olarak sorgulanmasını istemiştir. 07-08.03.1996 tarihlerinde Yeniköy ve Yeniköy’e bağlı küçük köylerde Jandarma görevlileri dokuz sakinle görüşmüş ve Abdulvahap Timurtaş’ı tanıyıp tanımadıklarını, tanıyorlarsa nerede olduğunu, gözaltına alınıp alınmadığını sormuşlardır. Görüşülen sakinlerin hepsi Abdulvahap Timurtaş’ı tanımadıklarını belirtmişlerdir.

02.04.1996 tarihlerinde, Sadık Erdoğan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiştir. Erdoğan ifadesinde, her ne kadar Abdulvahap Timurtaş’la tanışmamış olsa da aslında annesini tanıdığını ve kendisine oğlundan bahsettiğini hatırladığını ancak Timurtaş’ın tutuklanıp tutuklanmadığını bilmediğini ifade etmiştir.

22.04.1996 tarihlerinde, Bahattin Altuğ Siirt Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermiş, Abdulvahap Timurtaş’ı da Mehmet Timurtaş’ı da tanımadığını belirtmiştir.

03.06.1996 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı iddianın soyut olması, delil yetersizliği, şikâyetçinin ikametgahından ayrılıp bilinmeyen bir yere taşınması gerekçeleriyle takipsizlik kararı vermiştir. (1995/384 Hazırlık ve 1996/46 no’lu kararı) Kararda ayrıca, Abdulvahap Timurtaş’ın yüksek ihtimalle PKK’nin Suriye temsilcisi olduğu ve bu nedenle Şırnak Terörle Mücadele emniyet ekipleri tarafından aranıyor olduğu da belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Türkiye'deki soruşturmada herhangi bir ilerleme olmadığı için olaya ilişkin bir soruşturma yürütmüş ve ilgilileri dinlemiştir. Mahkeme, her ne kadar Türkiye Devleti Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltına alındığını inkâr etse de, Timurtaş ailesinin avukatının sunduğu ve üzerinde 14.08.1993 tarihi, referans numarası ve Silopi İlçe Jandarma Komutanı Hüsam Durmuş'un imzası olan jandarma operasyon raporunun fotokopisinin, orijinal bir belgeden çoğaltıldığına kanaat getirerek başvuranın argümanlarını doğruladığını kabul etmiştir. Belgede, Abdulvahap Timurtaş'ın yanındaki Suriyeli şahısla beraber Yeniköy civarında yakalanması ve ilk sorgularına ilişkin bilgiler yer almaktaydı.

08.03.1999 tarihinde Timurtaş dosyası Avrupa İnsan Hakları Komisyonundan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine iletilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 13.06.2000 tarihli kararında AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (esas ve usulden), işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin, etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. Maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

26.01.2009 ve 18.05.2009 tarihinde, bu gelişmeler sonrasında Mehmet Timurtaş, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına oğlu Abdulvahap Timurtaş'ın zorla kaybedilmesi olayı ile ilgili olarak tekrar şikâyet dilekçesi vermiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdulvahap Timurtaş’ın zorla kaybedilmesi iddiasını 2009/430 soruşturma numarası altında incelemeye başlamış ve Mehmet Timurtaş aynı gün Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında müşteki sıfatıyla ifadesini vermiştir.

19.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili belgelerin kendilerine gönderilmesini talep etmiştir.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Abdulvahap Timurtaş ve Tevfik Timurtaş’ın öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

p>06.04.2010 tarihinde, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosu, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak iki adet takipsizlik kararını göndermiştir.

18.04.2010 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı Muhabere Bürosu tarafından 2010/506 muhabere numarası ile Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmış ve Abdulvahap Timurtaş'ın gözaltındayken kaybolması olayı ile 1993/825 sayılı soruşturma dosyasını ve 13.07.1995 tarihli ve 1995/19 sayılı yetkisizlik kararını göndermiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m.10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m.10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

14.05.2015 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, 2014/1859 numaralı soruşturma dosyası kapsamında, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğünden; Abdulvahap Timurtaş’ın 1993 yılında Silopi ilçesinde öldürülmesi olayıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir fail tespit edilip edilmediği ve konu ile ilgili olarak herhangi bir kamu davası açılıp açılmadığının tespitini talep etmiştir.

Deham Günay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Nehyet-Gunay-ve-Digerleri-Turkiye-Karari
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-12-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
İki kardeş olan Nehyet ve Deham Günay (olay tarihinde 17 yaşında idi) 11 Temmuz 1997 tarihinde, Irak sınırının yakınında yer alan Silopi’deki tarlalarında çalışırken yirmiye yakın jandarma grubu tarafından yakalandı. Nehyet jandarmalar tarafından cipe bindirilerek götürüldü. Geceyi geçirmiş olduğu Habur Jandarma Karakolu'nda gözaltına alınmadan önce, doktora götürüldü, ardından savcı huzuruna ve son olarak Silopi Sulh Ceza Hakimi'nin huzuruna çıkarıldı. Nehyet kardeşi Deham’ı bir daha ne gördüğünü ne duyduğunu belirtti.

Nehyet Günay tutuklanmalarının ertesi günü olan 12 Temmuz 1997 tarihinde, sanık olarak Silopi Savcısı tarafından sorgulandı. Jandarmaya vermiş olduğu beyanlarını yineledi. Aynı gün Silopi Sulh Mahkemesi Hakimi tarafından da sorgulandı ve jandarmaya vermiş olduğu beyanları yineledi «Kardeşimin silah kaçakçılığı faaliyetlerinin olup olmadığını bilmiyorum. Benimle aynı anda tutuklandı. Ama ardından kaçmış olduğunu söylediler» dedi. Hakim aynı gün Nehyet'in tutuklanmasına karar verdi.

Saat 07.00’de dokuz jandarma tarafından imzalanan 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağa göre, Deham Günay kendilerine Iraklı kaçakçılar ile randevusu olduğunu ve bu kişilerin tutuklanması için kendileri ile işbirliği yapabileceğini belirtti. Deham pişman olduğunu belirtmiş olmasından dolayı, jandarmalar ona güvendiler. Bu bilginin ardından jandarmalar sabah saat 03.00’e doğru Deham’ın eşliğinde pusu kurdular. Deham'ın, kendi gözetimleri altında, Iraklılar ile buluşmak üzere sınıra doğru gitmesine izin verdiler. Jandarmalar Deham’ın Iraklılarla uzlaşarak Hezir sınır nehrine doğru kaçmaya başladığını görünce hedef almadan ateş etti, ama kaçakları durdurmayı başaramadı. Olay esnasında 7,62 mm’lik 108 kurşun atıldığı belirtilmişse de ilgili yerde hiçbir boş kovan bulunmadı. Tutanakta kaçakların tutuklanmasına yönelik olarak yürütülen araştırmaların devam ettiği belirtiliyordu.

Hakim 14 Temmuz 1997 tarihinde, ortadan kaybolan Deham Günay’ın gıyaben tutuklanmasına karar verdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı 1 Ağustos 1997 tarihli iddianame ile Deham ve Nehyet’e karşı, silah kaçakçılığı ve yurda önemli sayıda silah sokmak için çete kurma iddiasıyla, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Silahlar Kanunun 12. maddesi uyarınca kamu davası açtı. İddianameye göre sanıklar, Irak’tan gelen üç kişi tarafından bırakılan silahla dolu torbaları almaya giderken onları kuleden gözetleyen bir nöbetçi tarafından fark edildiler.

DGM’de düzenlenen 2 Ekim 1997 tarihli duruşma esnasında Nehyet’in avukatı müvekkilinin ve kardeşinin yakalanmaları esnasında, jandarmaların şiddetli darbelerine maruz kaldıklarını söyledi. Deham’ın kafasına almış olduğu darbelerin ardından öldüğünü ve jandarmaların suçlarını ört pas etmek için sanığın kaçtığının belirtildiği sahte tutanak düzenlediklerini iddia etti. Nehyet’in de yakalanması esnasında darbelere maruz kaldığını ancak dinlendiği esnada hazır bulunan jandarmaların misillemesinden korktuğu için hakime aksini beyan etmiş olduğunun altını çizdi. Ayrıca müvekkilinin aleyhine kanıtların var olmadığını belirtti ve hakkında beraat kararı verilmesini talep etti.

Aynı duruşmada sınır kontrol kulelerinde nöbetçi olan jandarma G.Y.’nin ifadesi de okundu. Soruşturma esnasında alınan bu ifadeye göre G.Y. Hezil nehrini geçerek Türk topraklarına giren üç kişi gördü. Türk tarafında, tarlalarda çalışan iki kişi bunlara doğru yöneldi. Beş dakika sonra üç kişi Irak’a geri döndü. Türk tarafındaki iki kişi torbaları yol tarafında, samanların arasına gizledi. G.Y. o anda olayları komutanlığa telsiz ile bildirdi. Nehyet, kendi adına bu ifadeyi yalanladı.

Nehyet'in avukatı yine 4 Kasım 1997 tarihinde, DGM’nde, müvekkiline kötü muamelede bulunan kişilere karşı kovuşturma başlatılmasını talep etti. DGM, kanıt eksikliğinden dolayı talebi aynı gün reddetti ve Nehyet'in yine de ayrı bir şikayette bulunma hakkının olduğunu hatırlattı.

DGM 5 Ekim 1999 tarihinde Nehyet Günay’ı on yıl hapis cezasına çarptırdı ve ömür boyu kamu hizmetinden men etti. Mahkeme Günay kardeşlerin silah kaçakçılığında bulunmak üzere kimliği belirlenmemiş kaçakçılar ile çete kurduklarına karar verdi.

DGM, aynı kararda, Deham’a karşı açılmış olan davayı ayırdı.

Nehyet, tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurularak aynı gün serbest bırakıldı.

Nehyet, 11 Ekim 1999 tarihinde kararı temyiz etti.

Yargıtay, 5 Haziran 2000 tarihinde temyiz başvurusunu reddetti.

Deham’ın babası Sadun Günay tarafından yapılan suç duyurusu üzerine Silopi Cumhuriyet Savcısı iki kardeşin tutuklanmasından sorumlu olan dokuz jandarmaya karşı soruşturma başlattı.

Silopi Savcısı 15 Aralık 1997 tarihinde, 12 Temmuz 1997 tarihli tutanağı imzalamış olan dokuz jandarmadan beşinin şüpheli olarak sorgulamasını gerçekleştirdi. Aralarında Komutan Üsteğmen İ.M’nin de bulunduğu bu jandarmalar, ilgili tutanağın içeriğinin doğru olduğunu ve Deham Günay’ın hiçbir kötü muameleye tabi tutulmadığını beyan etti. Jandarmalardan dördünün ifadeleri, artık Silopi bölgesinde olmamalarından dolayı, daha sonra istinabe yoluyla alındı. Bu ifadelerin de tespit tutanağı ile tutarlı olduğu görüldü.

17 Aralık 1997 tarihinde karakolda tanık olarak dinlenen Deham'ın babası Sadun Günay, karakol komutanının oğlunun başına gelenlerden muhtemelen haberdar olduğunu, ancak kendisine bilgi vermek istemediğini iddia etti.

Yine 17 Aralık 1997 tarihinde Deham ve Nehyet’in amcaları, Salih ve Sait Günay, karakolda ifadelerini verdiler.

Sait ve Salih Günay üç gün sınır boyunca Deham’ı aradıklarını ancak bulamadıklarını söyledi.

Sadun Günay Silopi Savcısı’na gönderdiği 26 Aralık 1997 tarihli dilekçesiyle, jandarmalar tarafından yakalanan oğlu Deham’dan hiçbir haber alamadığını yineledi. Pamuk tarlasında bulunan silahların menşei konusunda bilgi toplamak için elinden geleni yapacağına söz verdi ve kendisine oğlu hakkında bilgi verilmesini talep etti.

Sadun Günay 11 Şubat 1998 tarihinde Savcı tarafından dinlendi ve oğlu Deham’ın tutuklanmasından sorumlu olan birlik komutanı hakkında suç duyurusunda bulundu.

Nehyet Günay bu soruşturma çerçevesinde hiçbir şekilde sorgulanmadı.

Nehyet ve Sadun Günay'ın avukatı, 8 Mart 1999 tarihinde, Silopi Cumhuriyet Savcısı'ndan dokuz jandarmaya karşı açılan soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi istedi. Bunun üzerine Silopi Cumhuriyet Savcısı’nın 16 Nisan 1998 tarihli takipsizlik kararı kendisine tebliğ edildi.

Avukat, 26 Mart 1999 tarihinde Savcının takipsizlik kararına itiraz etti. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Mayıs 1999 tarihinde bu itirazı reddetti.

Bunun üzerine kardeşi ve babası, Deham'ın zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak 14 Eylül 1999 tarihinde AİHM'ne başvuruda bulundular.

AİHM, 21 Ekim 2008 tarihli kararında Sözleşme'nin 2. maddesinin esas (devletin Deham'ın ölümünden sorumluluğu) ve usulden (etkili soruşturma yapılmaması) ihlal edildiğine karar verdi. Ayrıca, Sözleşme'nin 3. maddesinin başvuranların yakınlarının zorla kaybedilmesinden duyduğu acı ve ıstırap bağlamında Sadun ve Nehyet Günay açısından ihlal edildiğine karar verdi.

2 Şubat 2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Deham Günay'ın babası Narin Günay'ın zorla kaybedilmeye ilişkin yeniden ifadesi alındı.

Hüseyin Morsümbül'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
3 Mart 2011 tarihinde içlerinde Hüseyin Morsümbül’ün yakını Fadime Morsümbül’ün de yer aldığı toplam on iki kişi, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden süreçte gözaltında kaybolan, öldürülen veya yargısız infaza uğratılan yakınları için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

26 Temmuz 2011 tarihinde Morsümbül ailesinin avukatının Hüseyin’in gözaltına alındıktan sonra kaybolmasıyla ilgili herhangi bir soruşturma açılıp açılmadığını öğrenmek amacıyla İçişleri Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğüne gönderdiği dilekçeye Bingöl İl Jandarma Komutanlığından gelen cevapta arşiv kayıtlarında konuyla ilgili herhangi bir bilgiye rastlanmadığı belirtildi.

Radikal Gazetesinde 07.12.2012 tarihinde yayımlanan habere göre Morsümbül ailesinin avukatı “işkence ile adam öldürme” iddiasıyla 17 Kasım 2011’de Ankara Başsavcılığına dilekçe verdi. Dilekçe üzerine Hanifi ve Fatma Morsümbül’ün 10 Ocak 2012’de talimatla ifadeleri alındı. Baba Morsümbül, ifadesinde, “O tarihte görevi Durmuş Kıvrak isimli yüzbaşıydı. Kendisi beni de sorguladı. Oğlumun meçhul şekilde kaybolmasına neden olan, işkence yapanların tespiti ile oğlumun durumunun aydınlatılmasını istiyorum” dedi. Anne Morsümbül de şikayetçi oldu.

Savcı Kemal Çekin, 3 Şubat 2012’de görevsizlik kararı verip dosyayı suçun meydana geldiği Bingöl’e gönderdi. Bingöl Savcısı Ahmet Coruk da ilk iş olarak, o tarihte Bingöl’de görevli askeri personelin listesini istedi. Aralarında Durmuş Kıvrak’ın da olduğu dokuz personelin listesi, adresleri ve irtibat bilgileri savcılığa ulaştı. Bu listeden, Radikal’in aradığı ve aile tarafından bizzat suçlanan Durmuş Kıvrak, ancak savcılığa ifade vereceğini söyledi. Halil Çalik ise “Ben o tarihte çocuk yaşta sayılırım, hatırlamıyorum” dedi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2014 yılında, 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası için kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. 20 Ocak 2015 tarihinde bu karara itiraz edildi; ancak 16 Şubat 2015’te İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliği, itirazın reddine karar verdi.

İhsan Haran'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti NESIBE-HARAN-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 6 Ekim 2005 tarihli karar metnindeki ifadelere göre İhsan Haran ve eşi Nesibe Haran Diyarbakır’ın Arıklı Köyü’nde yaşıyorlardı ve 12 Mayıs 1994’te köylerinin güvenlik güçlerince yıkılması üzerine şehir merkezine göç etmek zorunda kaldılar. 24 Aralık 1994 günü İhsan Haran son sekiz gündür çalıştığı inşaat işinden evine dönmedi. Daha önce de mesaiye kaldığı zamanlar eve gelmediği için ailesi önce herhangi bir şeyden şüphelenmedi. Üç gün sonra, 27 Aralık 1994’te evlerine gelen köylüleri Fahri Hazar, 24 Aralık günü inşaat alanına gelen resmi kıyafetli polislerin kimlik kontrolü yaptığını, İhsan Haran’ın kimliğine baktıktan sonra kendi aralarında on dakika kadar tartıştıktan sonra İhsan Haran’ı da yanlarına alarak oradan ayrıldıklarını söyledi. 30 Aralık günü Fahri Hazar da gözaltına alındı.

Nesibe Haran, kocasının gözaltına alındığını öğrendikten sonra Devlet Güvenlik Mahkemesine dilekçeyle başvurarak İhsan Haran’ın nerede tutulduğunu öğrenmek istedi ancak Mahkeme önünde nöbet tutan polis memurlarınca engellendi ve dilekçesini veremedi. Aile üyeleri yaklaşık bir ay boyunca savcıya ulaşmaya çalıştılar ancak başaramadılar. Nesibe Haran bunun üzerine çeşitli hapishaneleri dolaşarak kocasını aramaya devam etti.

Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde 31. Koğuşta kalan birisi İhsan Haran’ı gözaltında gördüğünü söyledi. Aile İhsan Haran hakkında başka hiçbir bilgiye ulaşamadı. 1 Şubat 1995’te İhsan Haran’ın erkek kardeşleri gözaltına alındılar ve “ağabeyleri gibi öldürülecekleri” yönünde tehdit edildiler. Nesibe Haran, 22 Haziran 1995’te AİHM’ye başvurdu.

Yapılan başvurunun ardından AİHM, 26 Şubat 1996’da hükümetten olayla ilgili bilgi talep etti. Bunun üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında bir soruşturma başlatıldı. Savcılık, 21 Ocak 1998’te, İhsan Haran’ın gözaltında kaybedildiğine ilişkin yeterli delil olmadığına karar vererek takipsizlik kararı verdi. 3 Aralık 2013’te Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek soruşturma evrakını Lice Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

İtirafçı ve eski JİTEM elemanı Abdulkadir Aygan 4 Mayıs 2004’te verdiği röportajda İhsan Haran’ın JİTEM tarafından sorgulandıktan sonra infaz edildiğini söyledi. 10 Haziran 2004 tarihinde Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı tarafından Lice Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere düzenlenen evrakta İhsan Haran’ın kardeşleri olan Seyithan Haran ve Abdullah Haran’ın PKK dağ kadrosuna faaliyette bulundukları bilgisi verildi. AİHM, 6 Ekim 2005’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını koruyan 2. Maddesinin usül yönünden ihlal edildiğine karar verdi ve devleti manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

İsa Efe'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti SEVDET EFE-TURKIYE DAVASI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1996-07-15
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Esastan kabul edilemezlik kararı
İsa Efe 9 Temmuz 1996 tarihinde saat 22.00 civarında, İsa Üçyol Jandarma Karakolu’nda görevli jandarmalar tarafından tutuklandı ve İsa tarafından imzalanan ve jandarma tarafından düzenlenen serbest bırakma zaptına göre 10 Temmuz 1996 tarihinde saat 22.00’de serbest bırakıldı.

15 Temmuz 1996 tarihinde, İsa’nin yakını olan Salim Efe, İsa hakkında bilgi edinebilmek için Derik Cumhuriyet Savcılığına başvurdu. Savcı bir soruşturma başlattı ve soruşturma kapsamında bir çok görgü tanığının ifadesini aldı.

15 Ocak 1998 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı, gözaltı tutanaklarını, serbest bırakılma zaptı, görgü tanıkları ifadelerini dikkate alarak, Sevdet Efe ve Salim Efe’nin şikayeti hakkında takipsizlik kararı verdi. Ayrıca, şikayetçilerin iddialarını desteklemek amacıyla herhangi bir kanıt sunmadıklarını vurguladı.

İsa Efe'nin eşi Sevdet Efe 24 Ekim 1997 tarihinde AİHM'ye başvurdu. AİHM 9 Ekim 2003 tarihinde İsa'nın zorla kaybedilmesi ile ilgili yürütülen soruşturmanın etkisiz olarak değerlendirilemeyeceğine hükmederek kabuledilmezlik kararı verdi.

Mehmet Özdemir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti ENZILE-OZDEMIR-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-12-29
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
5 Ağustos 1997 tarihinde gözaltına alınan Mehmet Özdemir tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı 9 Ağustos 1997 tarihine kadar gözaltında tutuldu. Yasadışı silahlı bir örgüte yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle aleyhinde cezai takibat başlatıldı. Bu cezai takibat, 23 Ocak 1998 tarihinde beraat etmesiyle son buldu.

Mehmet Özdemir'in eşi Enzile Özdemir, eşinin kaçırılmasına tanık olmadı. Bir görgü tanığı, 26 Aralık 1997 tarihinde, sivil kıyafetler içinde telsizli ve silahlı iki kişinin Mehmet'in arkadaşlarıyla oturduğu kahvehaneye gelip Mehmet’e kendileriyle gelmesini söylediklerini Enzile'ye bildirdi. Mehmet'i dışarı çıkarıp beyaz bir taksiye doğru götürdüler. Mehmet başlangıçta adamlara direnmedi. Ancak, arabanın arkasında üçüncü bir kişinin oturduğunu görünce arabaya binmemek için çabaladı, sonuçta zorla arabaya bindirildi.

Enzile Özdemir, görgü tanığının okuma-yazması olmaması nedeniyle taksinin plakasını yazamadığını ifade etti. 29 Aralık 1997 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak kahvehanede sivil kıyafetli polis memurları tarafından yakalandığını ileri sürdüğü eşinin nerede olduğuna dair bilgi talep etti. Aynı gün, bu dilekçeye “Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmıştır” ibaresi taşıyan bir damga vuruldu. Ancak, damganın üzerinde hiçbir resmi yetkilinin imzası bulunmamaktaydı.

7 Ocak 1998 tarihinde Enzile Özdemir Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı kayıp bürosuna dilekçe yazdı. Bu dilekçede 26 Aralık 1997 tarihinde 15.30 sularında, Diyarbakır sebze pazarının yanındaki bir parkta sivil kıyafetli ve silahlı dört polis memuru tarafından eşinin yakalandığını ileri sürdü. Ayrıca, 29 Aralık 1997 tarihli dilekçesine eşinin gözaltında olduğunu belirten bir damga vurulduğunu, ancak sonradan dilekçesinin yanlışlıkla damgalandığı ve eşinin gözaltında olmadığı yönünde sözlü olarak kendisine bilgi verildiğini ifade etti.

Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kaybolmasına yönelik bir soruşturma başlattı. Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in iddia edildiği üzere gözaltına alınıp alınmadığı konusunda Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden kendisine bilgi verilmesini talep etti. Hükümet, Mehmet Özdemir’in gözaltına alınmadığı yönünde bilgi veren Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı ve Jandarma Komutanlığı’nın farklı şubelerinden 1998 yılının farklı tarihlerine ait belgeler sundu.

Emniyet Müdürlüğü, Enzile Özdemir'in dilekçesine cevaben, 12 Ocak 1998 tarihinde eşinin gözaltında olmadığını bildirdi.

Enzile Özdemir 13 Ocak 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’na başvuruda bulundu. Dilekçesinde eşinin Çiftkapı’daki bir kahvehanede otururken telsizli ve silahlı dört polis memuru tarafından yakalandığını ifade etti. Emniyet Müdürlüğü 26 Şubat 1998 tarihinde eşinin gözaltında olmadığını kendisine tekrar bildirdi.

20 Nisan 1998 tarihinde, Enzile Özdemir'e kimliği belirlenmemiş bir ceset gösterildi. Enzile Özdemir, cesedin eşine ait olmadığını doğruladı.

20 Nisan 1998 tarihinde, Diyarbakır Vali Yardımcısı, Mehmet Özdemir’in kız kardeşine, 17 Nisan 1998 tarihli dilekçesi üzerine, kardeşinin nerede olduğuna dair bilgileri olmadığı ve kaybolmasına ilişkin soruşturmanın devam ettiği yönünde bilgi verdi.

23 Haziran 1998 tarihinde Enzile Özdemir Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe yazdı ve 26 Aralık 1997 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli olan polis memurları aleyhinde cezai takibat başlatılmasını talep etti. Enzile Özdemir bu dilekçede, diğer hususlar meyanında, eşinin Şehitlik sebze pazarının yanındaki bir kahvehanede arkadaşlarıyla otururken yakalandığını ifade etti. Eşinin daha önce en az 7–8 kere yakalanıp tehdit edildiğini ve işkence gördüğünü belirterek Emniyet Müdürlüğü’nün Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurları tarafından gözaltına alındığından emin olduğunu ifade etti. Enzile Özdemir son olarak konuşmaya korktukları için görgü tanıklarının adlarını veremeyeceğini belirtti.

Aynı gün Enzile Özdemir Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulandı. Diğer hususlar meyanında, geçen altı ay içinde eşinden haber almadığını, adlarını vermekten korkan iki kişinin eşini gözaltındayken gördüklerini ifade etti. Başlangıçta kendisine eşinin gözaltında olduğunun söylendiğini, ancak daha sonra bu bilginin makamlar tarafından yalanlandığını ekledi.

Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden Mehmet Özdemir’in gözaltına alınıp alınmadığı, eğer alınmışsa yakalanma tarih(ler)i konusunda kendisini bilgilendirmesini talep etti.

4 Ocak 1999 tarihinde Enzile Özdemir Cumhuriyet Savcısı tarafından yeniden sorgulandı. Enzile Özdemir tanımadığı bir kişinin kendisine yaklaştığını ve eşinin JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı) tarafından gözaltına alındığını söylediğini iddia etti.

27 Mayıs 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kız kardeşini sorguladı.

25 Haziran 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir ile ilgili araştırmanın devam etmekte olduğunu ve Emniyet Müdürlüğü’nden her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden kendisini haberdar etmesini talep ettiğini Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdi.

12 Ağustos 1999 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu, yaptıkları soruşturma sonucunda Mehmet Özdemir'in 9 Ağustos 1997 tarihinde gözaltından serbest bırakıldığını ve o tarihten sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmadığını saptadıklarını Enzile Özdemir'e bildirdi.

27 Kasım 2000 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden kendisini bilgilendirmesini istedi ve 2000-2002 arası rutin yazışmalar yapıldı. Bazılarının ilişiğinde ilgili gözaltı kayıtlarının nüshaları olan bu belgelerde, Mehmet Özdemir’in iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığı ve o tarihe ait gözaltı kayıtlarında adının yer almadığı belirtildi.

12 Mayıs 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı Enzile'yi sorguladı. Enzile, önceki ifadelerini yineledi ve kaybolduğundan beri eşinden haber alamadığını belirtti. Özellikle eşinin yakalanmasına tanık olmadığını ancak Esnaflar Kahvehanesi'nde bulunan kişilerin bunu kendisine anlattığını ifade etti.

18 Kasım 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’i kaçırdığı iddia edilen kişilerle ilgili araştırmanın bu suç için öngörülen kanuni sürenin bitimine kadar (26 Aralık 2007) devam etmesi ve her üç ayda bir davayla ilgili gelişmelerden haberdar edilmesi talimatını verdi. Bu bağlamda Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün çeşitli şubeleri ile Cumhuriyet Savcısı arasında geçen çok sayıda rutin yazışma yapıldı.

19 Aralık 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet Özdemir’in kaçırılmasıyla ilgili herhangi bir cezai takibat başlatmamaya karar verdi. Enzile Özdemir bu karara itiraz etti. 1 Eylül 2004 tarihinde, Siverek Ağır Ceza Mahkemesi, eşinin kaybolmasından birilerinin sorumlu olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle Enzile Özdemir'in itirazlarını reddetti. Bu karar, 16 Aralık 2004 tarihinde Enzile Özdemir'e bildirildi.

Enzile Özdemir 7 Eylül 1999 tarihinde Mehmet'in zorla kaybedilmesiyle ilgili AİHM'ne başvurdu.

8 Ocak 2008 tarihinde AİHM Sözleşme'nin 2. maddesi çerçevesinde yaşam hakkının esastan ve usulden ihlal edildiğine, Enzile Özdemir açısından Sözleşme'nin 3. maddesinin (işkence yasağı), Sözleşme'nin 5. maddesinin (özgürlük ve güvenlik hakkı) ve Sözleşme'nin 13. maddesinin (etkili başvuru hakkı) ihlal edildiğine karar verdi.

Mehmet Salim Acar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti TAHSIN-ACAR-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM'in 8 Nisan 2004 tarihli karar metnindeki ifadelere göre 20 Ağustos 1994'te Mehmet Salim Acar Diyarbakır'ın Bismil ilçesine bağlı Ambar Köyü'ne yakın bir pamuk tarlasında çalışıyordu. Plakasız, beyaz renkli Renault marka bir araçla gelen sivil giyimli ve silahlı iki kişi polis olduklarını söyleyerek Mehmet Salim'den yer göstermek amacıyla kendileriyle gelmesini istedi. Mehmet Salim gitmek istemeyince silahla tehdit ettiler, kimliğini alıp ellerini ve gözlerini bağladıktan sonra döverek araca bindirip olay yerinden uzaklaştılar. Olaya Mehmet Salim'in oğlu ve tarlada çalışan başka bir çiftçi şahit oldu. Bir dere kenarında komşusuyla çamaşır yıkayan kızı ve bir başka köylü de Mehmet Salim'i aynı aracın içinde köyün içinden geçerken gördü. O tarihten bu yana Mehmet Salim'den haber alınamadı.

Ailesi Valilik ve İlçe Jandarma Karakolu da dahil olmak üzere pek çok yere başvurdu. 27 Ağustos 1994'te Valiliğe başvuran kardeşi Meliha Dal'a Vali Yardımcısı Mehmet Salim'in devletin elinde olduğunu ve yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Valilikten çıkan Meliha Dal'ın yanına gelen Mehmet Şen adlı bir polis memuru ağabeyinin akıbeti hakkında araştırma yapabileceğini söyledi. Üç gün sonra Meliha Dal'ı arayan Mehmet Şen, Mehmet Salim'i Bismil Jandarma Komutanlığı'nda gördüğünü, isterlerse bir iki gün sonra kıyafet ve sigara götürebileceğini söyledi. Mehmet Şen, ağabeyine göndermek üzere kıyafet hazırlayan Meliha Dal'ı ertesi gün yeniden aradı ve Mehmet Salim'in Bismil Jandarma Komutanlığı'ndan bilmediği bir yere götürüldüğünü söyledi.

Anne Hüsna Acar'ın 29 Ağustos 1994'te Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği dilekçenin ardından savcılıkça kendisinin ve görgü tanıkları H.A, İ.A ve İ.E.'nin ifadeleri alındı. 19 Ekim 1994'te Hüsna Acar savcılıktan soruşturmayla ilgili bilgi verilmesini talep etti ancak cevap alamadı. Benzer şekilde Mehmet Salim'in erkek kardeşi Tahsin Acar'ın Diyarbakır DGM Savcılığına 29 Kasım 1994 ve 19 Ocak 1995 tarihli yaptığı başvurular da cevapsız kaldı.

Tahsin Acar Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunduğu 20 Temmuz 1995 tarihli dilekçesinde ağabeyinin kaybedilmesinden İzzettin ve Ahmet adlı jandarmalar ile Harun Aca adlı korucunun sorumlu olduğunu düşündüğünü belirterek soruşturma yapılmasını talep etti. Tahsin Acar, 26 ve 27 Temmuz 1995 tarihlerinde de Adalet Bakanlığı'na ve Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu'na başvurdu. Komisyan'dan 24 Ağustos'ta gelen cevapta başvurusunun Diyarbakır Valiliğine iletildiği belirtildi.

8 Eylül 1995'te açılan soruşturma kapsamında jandarma tarafından Acar ailesinden tanıkların ve başvuranların ifadeleri yeniden alındı. 22 Eylül 1995'te Jandarma Komutanı İrfan Odabaş telefonda Tahsin Acar'a ağabeyini kaçıran kişilerin fidye isteyip istemediğini sordu. Tahsin Acar kimsenin kendileriyle iletişime geçmediğini ama para istenmesi durumunda ağabeyinin serbest bırakılmasına karşılık para verebileceklerini söyledi. Beş gün sonra, 27 Eylül 1995'te Tahsin Acar'a ulaşan kimliği belirsiz bir kişi ağabeyinin bırakılmasına karşılık bir milyar yüz milyon lira talep etti. Teklifi hemen kabul eden Tahsin Acar'a ağabeyinin Bismil Jandarma Komutanlğı'nda sorgulanacağı, bir hafta içinde kendisini görebilecekleri söylendi.

5 Ekim 1995 tarihinde aileyle iletişime geçen Murat isimli birisi Mehmet Salim'in Bolu'da bir askeri üste gözaltında tutulduğunu, yaşadığını ve yetkililer tarafından ajan olarak kullanıldığını; bırakılması için Diyarbakır Alay Komutanı'nın koşullarının kabul edilmesi gerektiğini söyledi. Buna göre, aile Mehmet Salim'i kaçıran şahısların adlarını, tutulduğu yerleri ve gözaltı işlemini yapan şahısları gizli tutmalıydı. Aile bu şartları kabul etmeyeceğini söyleyince Murat adlı şahıs 10 Ekim'de yeniden iletişime geçerek kararlarını gözden geçirmelerini, aksi takdirde Mehmet Salim'in bırakılmayacığını söyledi.

25 Ekim 1995 tarihinde Bismil Jandarma Komutanlığı'nda ifade veren Meliha Dal, ağabeyinin kaybedilmesinden İzzet Cural ve Ahmet Korkmaz adlı jandarmalar ile Harun Aca adlı köy korucusunun sorumlu olduğunu düşündüğünü belirtti. Beş gün sonra, 30 Ekim 1995'te Meliha Dal'ın evi Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından basıldı; polisler Meliha Dal'ı öldürmekle tehdit etti ve 12 yaşındaki oğlunu kaçırmaya çalıştı.

Kasım 1995'te Diyarbakır Jandarma Genel Komutanlığı Tahsin Acar'a ağabeyinin jandarma gözaltı kayıtlarında görünmediğini ancak kendisini polis olarak tanıtan ve kimliği belirlenemeyen iki sivil tarafından kaçırıldığını söyledi. Benzer bir cevap Tahsin Acar'ın Meclis İnsan Hakları Araştırma Komisyonu'na yaptığı başvurudan da geldi: 1 Aralık 1995'te verilen cevapta araştırma yapması talep edilen Diyarbakır Valiliği'nden başvuranların adlarını verdiği iki jandarmanın olayla ilgisi olmadığı, Mehmet Salim'in kimliği belirlenemeyen iki sivil tarafından kaçırıldığı ve Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı'nın olayla ilgili soruşturmasının sürdüğü cevabı geldiği belirtildi.

17 Haziran 1996'da Bismil Cumhuriyet Başsavcılığı jandarmalar İzzet Cural ve Ahmet Babayiğit ile korucu Harun Aca hakkında yürüttüğü soruşturmada görevsizlik kararı vererek Memurin Muhakematı Kanunu çerçevesinde dosyayı Diyarbakır İl İdare Kurulu'na gönderdi.

Acar ailesi bu sürede Başbakanlık, İç işleri Bakanlığı ve İl İdare Kurulu'na başvuru yapmayı sürdürdü. 23 Ocak 1997'de Diyarbakır İl İdare Kurulu iki jandarma ve bir korucu hakkındaki soruşturmada delil yetersizliğinden dolayı soruşturmaya yer olmadığına hükmetti. Karar 14 Ocak 2000 tarihinde Danıştay tarafından onandı.

2 Şubat 2000 tarihinde gece 11 civarlarında Meliha Dal ile Hüsna ve Halise Acar NTV'de izledikleri bir haberde Diyarbakır'da tutuklanan dört kişi arasında Mehmet Salim Acar adında bir şahıs olduğunu duydu, gösterilen fotoğraftan da Mehmet Salim'i tanıdı. Aynı haberin ertesi gün sabah 8'deki tekrarında Mehmet Salim'in fotoğrafını yeniden gördüler ve 4 Şubat 2000'de Bismil Cumhuriyet Başsavcısını durumdan haberdar ettiler. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ile temasa geçen Bismil Cumhuriyet Başsavcısı başvuranlara Mehmet Salim Acar adında üç kişinin tutuklu olduğunu ancak üçünün eşgal ve profillerinin de başvuranların akrabasına uymadığını bildirdi. Ancak iki gün sonra Bismil Cumhuriyet Savcılığı Meliha Dal'a ağabeyinin gerçekten de tutuklandığını, şu anda Muş'ta cezaevinde tutulduğunu, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılacağını söyledi. Meliha Dal birkaç gün arayla Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'na, Şehitlik Polis Karakolu'na ve Diyarbakır Valiliği'ne başvurdu. Şehitlik Karakolu'ndan yönlendirildiği Terörle Mücadele Şubesi'nde ifadesi alındı, bir saat sonra da kendisine ağabeyinin ailesiyle görüşmeyi reddettiği bildirildi. Meliha Dal buna itiraz edince karakoldan gönderildi. Üç gün sonra ağabeyinin Terörle Mücadele Şubesi'nde tutulmadığını öğrendi ve kendisine Muş Cezaevi'ne gitmesi söylendi. Kardeşi İhsan Acar'la gittiği Muş Cezaevi'nde kendilerine gösterilen kişi Mehme Salim değildi.

Muş Cumhuriyet Başsavcılığı Muş Cezaevi'nde tutulan Mehmet Salim Acar'ın aranan kişiyle doğum yılı ve ebeveyn adları tutmadığı için aynı kişi olmadığından hareketle 2 Mayıs 2000'de görevsizlik kararı verdi. Bunun üzerine Meliha Dal'ın 11 Mayıs tarihli başvurusuna istinaden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verdi. Aynı yıl içinde Meliha Dal Muş Cezaevi'nde çalışan bir memura ulaştı; memur Mehmet Salim Acar adlı bir kişinin beş ya da altı kişiyle beraber Muş Cezaevi'ne getirildiğini doğruladı; yaptığı tarif Mehmet Salim'in görünüşüne uyuyordu.

AİHM'nin sözkonusu tarihlerdeki NTV haber kayıtlarını görme talebi uzun yazışmalar sonrasında bir yılın dolması ve bir yıldan eski kayıtların saklanmaması nedeniyle sağlanmadı.

AİHM, 7 Mayıs 2003'te hükümetten, daha önce 21 Aralık 1995'te gönderdiği Ağustos 1994'e ait Bismil Jandarma Karakolu gözaltı kopya kayıtlarının orijinalini ve dosyanın mahkeme tarafından kabul edilmesinden sonra, 30 Haziran 1997 tarihinden beri istenmesine rağmen hala temin edilmeyen İl İdare Kurulu'nun soruşturma dosyasının gönderilmesini istedi. Hükümet, İl İdare Kurulu'nun soruşturma dosyasını gönderdi, ancak gözaltı kayıtlarının 10 yıl boyunca saklanması gerekliliğine rağmen istenen orijinal kayıtların kayıp olduğunu bildirdi.

Acar ailesi Türkiye Devleti'nin dostane çözüm için önerdiği 105 bin Euro'yu Mehmet Salim'in akıbetini öğrenmek istedikleri için reddetti. AİHM 8 Nisan 2004 tarihli kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul yönünden ve davanın soruşturulması için gerekli tüm zeminin sağlanması zorunluluğunu düzenleyen 38. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Acar ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Mustafa Sayğı (Saygı)'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti SAYGI-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-12-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
27 Ocak 2015 tarihli AİHM kararındaki bilgilere göre, uzun yıllar korktukları için yasal yollara başvuramayan Sayğı ailesinden anne Aişe Sayğı, 04.05.2005 tarihinde Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. 03.06.1994 tarihinde oğlu Mustafa Sayğı’nın motosikletiyle evine doğru giderken, Yoğurtçu köyünün yakınlarında bir kamu binasında geçici olarak konuşlanmış askerler tarafından durdurularak gözaltına alındığını, durumdan kendilerinin olaya şahit olan köylüleri aracılığıyla haberdar olduklarını bildirdi. Aişe Sayğı bu tarihten sonra oğlundan bir daha haber alamadıklarını ve yetkili makamlara yaptıkları şikâyetlerinin sonuçsuz kaldığını beyan ederek oğlunun bulunması için gereğinin yapılmasını talep etti. Bunun üzerine aynı tarihte Savcılık tarafından Aişe Sayğı’nın ifadesine başvuruldu. Aişe Sayğı dilekçesindeki hususlara ek olarak diğer oğlu Mehmet Sayğı’nın ağabeyi Mustafa Sayğı hakkında bilgi almak için Yoğurtçu köyü yakınındaki geçici birliğe gittiğinde ağabeyinin Suruç İl Merkez Jandarma Komutanlığı’na transfer edildiği cevabını aldığını beyan etti. Daha sonra Suruç Jandarma Komutanlığı’na gittiğinde ise kendisine, ağabeyinin sorgusunun sürmekte olduğu ve muhtemelen 3 gün daha süreceği söylendi. Ancak Mustafa Sayğı serbest bırakılmadı.

Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı konu hakkında Mehmet Sayğı tarafından bilgilendirilmesi üzerine Suruç İl Jandarma Komutanlığı’ndan bilgi istedi. Jandarma Komutanlığı Mehmet Sayğı’nın hiçbir zaman gözaltına alınmamış olduğunu bildirdi.

Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili başlattığı soruşturma kapsamında Aişe Sayğı’nın tanık olarak bildirdiği iki köylünün ifadesine başvurdu. Ayrıca Mustafa Sayğı’nın zorla kaybedildiği tarihlerde geçici askeri birlikte görev yapmış on dört askerin kimliğini tespit ederek şüpheli sıfatıyla ifadelerini aldı. Aynı zamanda aile üyelerinin de Savcılıkça ifadeleri alındı.

Tanık olarak ifadelerine başvurulan köylüler, 03.06.1994 tarihinde köylerine giderken Yoğurtçu köyünün yakınında konuşlanmış olan geçici askeri birlikten askerlerce durdurulduklarını, askerlerin kimlik kontrolü yaptıklarını, Mustafa Sayğı’nın da aynı şekilde askerler tarafından durdurulduğunu ve kimlik kontrolünden sonra gözaltına alındığını beyan etti. Bu olayı gören köylüler daha sonra Mustafa Sayğı’nın ailesini durum hakkında haberdar etmişti.

Savcılıkça şüpheli olarak sorgulanan güvenlik görevlileri ise, söz konusu tarihte Yoğurtçu köyünün yakınında bulunan geçici birliği doğruladı; ancak Mustafa Sayğı’nın gözaltına alınmış olduğunu kabul etmedi. 01.05.2005 tarihinde Suruç İl Jandarma Komutanlığı, Savcılık’a, ellerinde Mustafa Sayğı’nın PKK ile bağlantısı olduğunu gösteren herhangi bir delil bulunmadığını bildirdi. Öte yandan Suruç Emniyet Müdürlüğü, Mustafa Sayğı’nın PKK için çalıştığını gösteren delillerin bulunduğunu söylüyordu.

13.07.2006 tarihinde soruşturmasını sonlandıran Suruç Cumhuriyet Başsavcılığı, Mustafa Sayğı’nın Suruç Jandarma Komutanlığı tarafından hukuka aykırı şekilde gözaltına alındığı sonucuna vardı. Savcılık, söz konusu tarihte geçici askeri birlikte görevli olan güvenlik güçlerinin inkârlarına, tanıklık yapan iki köylünün tutarlı ifadeleri karşısında itibar etmedi. Fakat, haksız gözaltı suçu için öngörülen zamanaşımı tarihi dolduğu gerekçesiyle güvenlik güçleri hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararına vardı. Savcılık, Mustafa Sayğı’nın gözaltında tutulduğu sırada öldürülmüş olabileceğine dair somut deliller bulunmadığını beyan etti.

Karara, Siverek Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz edildi ve olayın meydana geldiği dönemde Mustafa Sayğı gibi gözaltına alınmış olan kişilerin korktukları için şikâyetçi olamadıklarını, Mustafa Sayğı’nın PKK ile ilişkisi olduğu düşünüldüğü için yüksek ihtimalle işkenceye tabi tutulmuş olduğunu, işkence suçu için zamanaşımına başvuramayacağı iddia edildi. Ancak 29.11.2006 tarihinde itiraz reddedildi.

11 Aralık 2009’da Suruç'un Bilgin (Xeramsar) köyüne bağlı Akdoğan mezrasında, defineciler tarafından bir höyükte yapılan kazıda çürümüş bir motorsiklet ve kemik parçalarına ulaşıldı. İlçe halkı tarafından motorsikletiyle birlikte kaybolduğu bilinen Mustafa Sayğı'nın ailesine haber verildi. Belediye görevlileri eşliğinde yapılan kazının ardından ulaşılan motor ve kemik parçaları Savcılığa teslim edildi ve analiz için Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Olayla ilgili inceleme başlatıldı. Jandarma Kriminal Dairesinin vermiş olduğu analiz raporunda, motorun marka, model ve imal yılının tespit olunamadığı, renginin belirlenemediği ve gönderilen metal parçalar arasında "tahranın" bulunmadığı ileri sürüldü. Ancak raporda bulunan motor parçalarının Sayğı ailesinin iddia ettiği gibi bir Rus motor markasına ait olduğunun tespit edildiği de yer aldı. Adli Tıp Kurumu ise, kemiklerin insana ait olmadığını iddia etti. Ayrıca savcının yürüttüğü soruşturma kapsamında Suruç Jandarma Komutanlığına yazılan, Sayğı'nın gözaltına alınıp alınmadığına ilişkin yazıya ise, "Yoğurtçu Köyü'nde hiçbir zaman karakol ya da jandarma noktası bulunmamıştır," cevabı verildi. Savcılık, Jandarma Kriminal Dairesinin, İstanbul Adli Tıp Kurumunun ve Emniyet Kriminal Daire Başkanlığının yaptığı inceleme sonuçlarının değerlendirildiğini belirterek, 7 Nisan 2010 tarihinde, bulunan kemiklerin hayvana ait olduğu tespiti, motorun sepetinin kazıdan çıkmaması, Mustafa Sayğı’nın askerlerce gözaltına alındığına ve olayın geçtiği iddia edilen tarihte Yoğurtçu köyünde geçici askeri üs kurulduğuna dair delil olmaması gerekçeleriyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Sayğı ailesi, avukatları aracılığıyla, kararı veren savcının, daha önce 2006 yılında soruşturma yürüten eski savcının karakolun varlığını tespit ederek karakolda görev yapan askerlerin ifadelerini almasını ve Mustafa Sayğı’nın gözaltına alındığına ilişkin kararını görmezden geldiği ve soruşturmayı eksik yürüttüğü gerekçeleriyle karara Siverek Ağır Ceza Mahkemesinde itiraz etti. Mahkeme, ailenin iddialarına ve taleplerine hiçbir yanıt vermeden 7 Haziran 2010’da itirazı reddetti.

Sayğı ailesi iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine 17 Aralık 2010’da AİHM’ye başvurdu. AİHM, 27 Ocak 2015’te, devletin etkili ve yeterli bir soruşturma yürütmediğine hükmederek Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine karar verdi ve Hükümeti Sayğı ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Namık Erkek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Erkek - TÜRKİYE DAVASI
AFFAIRE ERKEK c. TURQUIE
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM'nin 13 Temmuz 2004 tarihinde verdiği karara göre Mersin'de yaşayan ve pazarcılık yapan 1962 doğumlu Namık Erkek, PKK adına faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla 19 Aralık 1992 tarihinde Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi görevlileri tarafından gözaltına alındı. Namık’ın kardeşi Serdin Erkek, 28 Aralık 1992 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı'na başvurarak kardeşinin tutuklanmasının ardından kendisinden hiçbir haber alamadığını belirtti ve akıbeti hakkında bilgi almak istedi. Aynı gün polisler tarafından dinlenilen Serdin, kardeşinin gözaltına alındığı gece saat 03.00 sıralarında bir yer gösterme sırasında firar ettiği cevabını aldı. Polislerin Namık'ın gidebileceği yerleri öğrenmek istemesi üzerine Serdin Erkek, kardeşinin gidebileceğini düşündüğü doğduğu köyde oturan bazı yakınlarının adreslerini verdi. Emniyet Müdürlüğü 29 Aralık 1992 tarihli yazıyla Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'nden firarinin yakalanması amacıyla o bölgede bulunan jandarmayla işbirliği halinde araştırmalar yapılmasını istedi.

Serdin Erkek, 20 Kasım 1994 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak kardeşinin gözaltına alınmasından sorumlu polisler hakkında şikayette bulundu ve Emniyet Müdürlüğü'nün kardeşinin kaçtığına dair beyanlarının gerçeği yansıtmadığını, kardeşinin gözaltı sırasında maruz kaldığı işkencenin ardından öldüğünü düşündüğünü belirtti. Cumhuriyet Savcısı, 29 Mart 1995 tarihinde olayla ilgili olarak Emniyet Müdürlüğüne soru yöneltti.

Emniyet Müdürlüğü, 11 Nisan 1995 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı'na Namık’ın bir şantaj olayı çerçevesinde tutuklandığını, 1992 yılı Aralık ayının 19'unu 20'sine bağlayan gece firar ettiği ve firardan sorumlu 11 polis hakkında idari soruşturmanın yürütüldüğü yönünde bilgi verdi. Bu bilgilere Mersin Polis Disiplin Kurulu'nun 27 Haziran 1993 tarihli dosya unsurlarının dava konusu polisler hakkında ceza kararının verilmesine neden olamayacağı kararının bir kopyası eklendi.

16 Şubat 1998 tarihinde Cumhuriyet Savcısı dosya unsurlarının Namık’ın gözaltı sırasında öldürüldüğünü kanıtlamadığı gerekçesiyle soruşturmaya yer olmadığına karar verdi. İç hukuk yolları tükenince Erkek ailesi olayı AİHM'e taşıdı. AİHM 13 Temmuz 2004'te verdiği kararla Namık’ın akıbetine ilişkin yapılan soruşturma etkili olamadığı için Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine hükmetti.

Necat Türk, Rıda Yavuz ve Serhat Bilen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2011-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Mardin’in Derik ilçesinde bir mitinge katıldıktan sonra görevli askerlerin kitleye ateş etmesi sonucu yaralanan ve yaralı şekilde gözaltına alındıktan sonra bir daha kendilerinden haber alınamayan Necat Türk (19), Rıda Yavuz (24) ve Serhat Bilen (18) hakkında açılan soruşturma, 1995 yılında dönemin ilçe jandarma komutanı Musa Çitil hakkında Valiliğin soruşturma izni vermemesi nedeni ile durdu. Ailelerin 2009 yılında, kendi araştırmaları sonucu Necat, Rıda ve Serhat'ın Derik belediyesine ait bir mezarlıkta isimsiz bir mezara topluca gömüldükleri duyumunu alması ve yeniden İHD Mardin Şubesi aracılığıyla Savcılığa başvurması üzerine açılan soruşturmada, Derik Savcılığı kaybolan şahısların orada bulunduklarında dair yeterli kanıt gösterilmediği gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi. Karara 2010 yılında Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde itiraz edildi. Mahkeme, ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararını kaldırdı ve dosyayı Derik Savcılığına iade etti. İade kararından sonra Savcılığa sunulan yeni deliller ile Savcılık mezarın açılmasına karar verdi ve tarihi de 22 Kasım 2011 olarak belirledi.

22 Kasım 2011 tarihinde, soruşturma savcısı, adli tıp uzmanı ve teknisyenleri, olay yeri inceleme ekipleri, aileler ve dernek avukatlarının hazır bulunduğu esnada mezar açma işlemine başlandı. Belediye mezarlığı içinde bulunan ve mezar taşlarında herhangi bir isim yer almayan beş adet mezar tespit edildi ve söz konusu mezarların, 2007 yılında Belediye tarafından yapıldığı, ancak öncesinde herhangi bir mezarın olmadığı bilgisi edinildi. İki gün süren çalışmalar sonucunda belirlenen mezarlarda dört kişiye ait kemikler ve giysi parçalarına ulaşıldı. Dört kişiden biri elbiseleri ile beraber yüzükoyun, gelişi güzel mezara konulmuştu; çorabı, gri renkli pantolonu ve kareli bir gömleği vardı. İkinci kişinin kafasında siyah ve çürümemiş bir poşet bulundu; üst kısmında herhangi bir giysi yoktu ancak açık renk şalvarı ve çorapları duruyordu. Üçüncü kişinin ayaklarında ölüm öncesinde oluşmuş kırıklara rastlandı; üst kısmında herhangi bir giysi yoktu ancak açık renk şalvarı ve çorapları duruyordu. Dördüncü kişinin kemikleriyle beraber ise sadece çorapları ve iç çamaşırı lastiği bulundu; örme bir bez ve renkli bir battaniyeye sarılarak gömülmüştü. Aynı yerde bulunan ve tahminen 7.65 çapında deforme olmuş bir mermi çekirdeği de deliller arasına eklendi.

Aileler 24 Kasım 2011’de, olay tarihinde Derik ilçesinin en üst dereceli kolluk amiri olan ilçe jandarma komutanı Musa Çitil hakkında soruşturma açılması için Derik Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Savcılık, üst düzey kolluk görevlileri için soruşturma açmak HSYK’nın iznine tabi olduğu için, aynı taleple HSYK’ya başvurdu. HSYK 3. Dairesinin 20 Mayıs 2014 tarihli soruşturma izni teklifi, HSYK Başkanı Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından “ileri sürülen iddialar için yeterli delil bulunmadığı” gerekçesiyle reddedildi. Karara gerekçe olarak, açılan mezarlarda bulunan dört erkek şahsa ait kemiklerin, şikayetçi ailelerin yakınları olmaması nedeniyle daha önceki takipsizlik kararını etkileyecek delile ulaşılamaması gösterildi.

16.07.2012 tarihinde Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı, Musa Çitil’in 1992 - 1994 yılları arasında Mardin Derik Jandarma komutanı olarak Piro Ay ve Seydoş Çeviren, Yusuf Çeviren, Abide Çeviren, Ahmet Çeviren, Ramazan Çeviren, Mehmet Nejat Arıs, Vejdin Avcıl, Mehmet Erek, Ramazan Erek, Ahmet Erek, Mustafa Aydın ve Mehmet Faysal Ötün’ü aynı sebeple öldürdüğü iddiasıyla iddianame düzenledi. İddianamede Musa Çitil’in “görev yaptığı dönemde şüphe olsun olmasın sivil vatandaşları çeşitli yöntemlerle tamamen keyfi şekilde öldürdüğü anlaşılmıştır” ifadesi kullanıldı. İddianamede ayrıca, Musa Çitil'in öldürülen köylüler ile ilgili "terörist" diye tutanak tuttuğu belirtildi. Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan dava, ikinci duruşmasında Adalet Bakanlığı'nın talebi ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin onayı ile "güvenlik gerekçesiyle" Çorum'a nakledildi. Musa Çitil ilk üç duruşmaya sağlık sorunlarını gerekçe göstererek katılmadı. Tüm dava süreci boyunca tutuksuz yargılanan Musa Çitil, savunmasında Derik İlçe Jandarma Komutanı olduğu dönemde teröristlerle başarılı bir şekilde mücadele ettiğini, üstlerinin bilgisi dışında hiçbir faaliyet göstermediğini, faaliyetlerinin tamamının yasalara uygun ve insan haklarına saygılı olduğunu beyan etti. Davanın şahsını ve şahsı üzerinden içerisinde yer aldığı kurumu itibarsızlaştırmak için “terör örgütüne” yakınlığı ile bilinen tanık ve müştekiler tarafından kurgulandığını iddia etti.

Yargılamaya Serhat Bilen, Rıda Yavuz ve Necat Türk dahil edilmedi. Çorum 2. Ağır Ceza Mahkemesi 21.05.2014 tarihinde Musa Çitil’in “üzerine atılı suçu işlediğine dair soyut beyanlar dışında her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden” beraatine karar verdi. Müşteki avukatları, dosyayı Yargıtay'a taşıdı. 26.12.2014 tarihinde Yargıtay 1. Ceza Dairesi'ne mütalaasını sunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yerel mahkemenin verdiği kararın yerinde olduğunu savunarak, kararın onanması yönünde mütalaa verdi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin Ağustos 2015’te beraat kararını onamasının ardından Musa Çitil aynı gün Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla rütbesi Tuğgenerallikten Tümgeneralliğe yükseltilerek Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı olarak atandı.

Önder (Ender) Toğcu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti TOGCU-TURKIYE-DAVASI
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
AİHM’nin 31 Mayıs 2005 tarihli kararındaki ifadelere göre Toğcu ailesinin Ender Toğcu'nun kaybedilmesine ilişkin 6 Nisan 1995’te Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına verdikleri dilekçeye ertesi gün verilen cevapta gözaltı kayıtlarında Ender Toğcu’nun isminin olmadığı belirtildi. Savcı, baba Hüseyin Toğcu’yu ilk kez bir buçuk yıldan fazla bir süre geçtikten sonra, 19 Temmuz 1996 tarihinde dinledi ve 6 Kasım 1996’da Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı olayla ilgili takipsizlik kararı verdi.

Soruşturma, Ekim 1999’da tekrar açıldı. Bu soruşturma sırasında Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Toğcu’nun yanı sıra ilk kez Ender Toğcu’nun eşi ve annesinin de ifadesini aldı. Hüseyin Toğcu ve eşi hiç Türkçe konuşmadıkları için ifadeleri alınırken torunları Mehmet de yanlarındaydı. Mehmet’e göre mahkemenin resmi çevirmeni dedesi ve ninesinin cevaplarını çarpıttı. Örneğin, Hüseyin Toğcu eve gelen polisleri tanıyabileceğini söylediği halde çevirmen bunu “Oğlumu götüren kişileri tanımıyorum,” diye çevirdi. Buna itiraz edince Mehmet Savcılık’tan çıkartıldı ve yazılan ifadeleri okumasına izin verilmedi.

Toğcu ailesi iç hukuk yolları tıkanınca 25 Mayıs 1995'te AİHM'ye başvurdu. Mahkeme, 25 Haziran 1999 tarihinde hükümetten, Diyarbakır ve civarındaki gözaltı tesislerinin sayısını bildirmesini; Ender ve Ali Toğcu’nun 29 Kasım 1994 ve 3 Aralık 1994 tarihleri arasında gözaltında tutulup tutulmadıklarını ve eğer tutulmuşlarsa kimler tarafından ve hangi tarihlerde tutulduklarını tespit etmek için tüm bu gözaltı tesislerinin gözaltı kayıtlarının kontrol edildiğini teyit etmesini ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğündeki gözaltı merkezlerinin gözaltı kayıtlarının nüshalarını sunmasını istedi.

14 Eylül 1999'daki kabuledilebilirlik kararının ardından 6 Kasım 1996'da hazırlanan soruşturma dosyasındaki dokümanların bir nüshasının Mahkeme'ye sunulmasını talep etti.

12 Ocak 2000 tarihinde hükümet AİHM’ye, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünün 12 ve Diyarbakır'daki diğer bölgelerde de 12 gözaltı tesisi olduğunu, ayrıca, Diyarbakır içinde ve civarında jandarmanın 45 gözaltı tesisi bulunduğunu bildirdi.

AİHM 12 Temmuz 1999 tarihinde hükümet tarafından sunulan gözaltı kayıtlarının, hazırlanmış oldukları gözaltı tesislerine ilişkin hiçbir bilgi sağlamadığını; sözkonusu kayıtlarda adları geçen kişilerin yakalanmalarında ve gözaltı işleminde etkin olan polis memurlarının isimleri ya da rütbelerinin belirtilmediğini; kayıtların Jandarma ya da Polis gözaltı tesisleri ile ilgili olup olmadığının açık olmadığını ve hükümet tarafından sunulan kayıtların Diyarbakır'daki tüm gözaltı tesislerini kapsamadığını; özellikle Toğcu ailesinin Ender Toğcu'nun tutulduğunu iddia ettiği yerin kayıtlarının belirtilmediğini hükümete bildirdi; eksik bilgilerin tamamlanmasını talep etti ancak hükümet herhangi bir ek bilgi sağlamadı. AİHM ayrıca hükümetin olaya ilişkin soruşturma dosyasının da eksik gönderdiğini tespit etti; tamamlanması için yapılan talebe de cevap alamadı.

Mahkeme, 31 Mayıs 2005'te verdiği kararda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve davanın soruşturulması için gerekli tüm zeminin sağlanması zorunluluğunu düzenleyen 38. madde ile etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmederek devleti Toğcu ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Aktif Filtreler

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2018. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS