Ferhat Tepe
Kişiler- Görsel

- Cinsiyet
- Erkek
- Medeni Durumu
- Bekar
- Cenazenin Bulunduğu Tarih
- 9 Ağu 1993
- Meslek
- Gazeteci
- Olay Özeti
AİHM'nin 9 Ağustos 2003 tarihli karar metnindeki ifadelere göre, Özgür Gündem gazetesi Bitlis muhabiri Ferhat Tepe'nin babası, dönemin DEP Bitlis Şube Başkanı, 1993 yılında Tatvan 6. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Korkmaz Tağma’nın daveti üzerine katıldığı bir toplantıda, Kürtlerin kültürel ve demokratik hakları üzerine tuğgeneralle tartıştı. Tuğgeneral, tartışma sırasında Tepe'yi ülkenin sadık vatandaşları olarak yaşamlarını sürdürmedikleri takdirde yok edilecekleri şeklinde tehdit etmişti. Bu olaydan kısa bir süre sonra gözaltına alınıp serbest bırakılan Ferhat Tepe, 28 Temmuz 1993 günü akşam saat 19.00 civarında bölgede polis olarak tanınan, uzun boylu ve sakallı biri tarafından bir arabaya zorla bindirilerek gözaltına alındı. Aracı, içinde iki kişinin olduğu 65 AD 095 plakalı beyaz Renault marka başka bir araç daha takip etti. Bu ikinci araç, ertesi gün Mahallebaşı Polis Karakolu önünde park edilmiş olarak görüldü. Olaydan bir gün sonra Ferhat Tepe’nin babasını kimliği belirsiz bir kişi arayarak oğlunu Türk İntikam Tugayı (TİT) adına kaçırdıklarını; Tepe'nin bırakılması için Bitlis’teki DEP il şubesini kapatması, kendilerine 1 milyar lira vermesi ve PKK tarafından esir tutulan dört Fransız turistin serbest bırakılmasını sağlaması gerektiğini; aksi halde oğlunun öldürüleceğini belirtti. Tepe, parti il örgütünü kapatabileceğini, istedikleri parayı bulmaya çalışacağını ancak rehin tutulan turistlerin bırakılması için elinden bir şey gelmeyeceğini çünkü PKK ile herhangi bir ilişkisi olmadığını söyledi.
Baba Tepe aynı gün Bitlis Asayiş Şube Başkanlığına, Savcılığa, Başbakana, İçişleri Bakanına ve OHAL Valisine başvurarak oğlunun kurtarılması için yardım talebinde bulundu. Tepe, başvurularına bir yanıt alamamasının üzerine tekrar asayiş şubeye başvurarak oğlunun polislerce gözaltına alındığını gören şahitler olduğunu ve kaçırmada kullanılan arabanın güvenlik güçlerine ait olduğunu belirtti. Daha sonraki telefon aramalarında Tepe’ye söylenenler, arayan kişinin tüm gelişmelerden, hatta Tepe’nin tuğgeneral ile tartışmasından haberdar olduğunu gösteriyordu.
4 Ağustos 1993 tarihinde Ferhat Tepe’nin cansız bedeni Hazar Gölü kıyısında bulundu. Aynı gün savcı ve adli tabip, ölümün boğulma sonucu gerçekleştiğini bildirerek başka incelemeye gerek olmadığına karar verdi ve başkaca bir işlem yapılmadan cenaze Elazığ Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü.
8 Ağustos günü Ferhat Tepe’nin babası, üçüncü kez kimliği belirsiz kişilerce arandı ve oğlunun cenazesinin Elazığ morgunda olduğu bildirildi. 9 Ağustos 1993 günü Tepe, oğlunun 5 Ağustos'ta kimsesizler mezarlığına defnedildiğini öğrendi; aynı gün mezarın açılmasının ardından oğlunu teşhis etti. Ferhat Tepe'nin vücudunda derin işkence izleri vardı; izlerden üzerinde sigara söndürüldüğü, el ve ayak bileklerinin bağlandığı anlaşılıyordu. Bu izlerin hiçbiri adli tıp raporuna yansımamıştı. Ferhat Tepe’nin gözaltında tutulduğu 28 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında işkence gördüğü yine aynı tarihlerde gözaltında bulunan kişilerce de doğrulanıyordu. Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde aynı günlerde gözaltına alınan dönemin DEP Bismil İlçe Başkanının da aralarında bulunduğu 14 tanık, Tepe'yi Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığında gördüklerini söylüyorlardı.
10 Ağustos 1993'te büyük bir konvoyla Bitlis'e getirilen Ferhat Tepe'nin cenazesine binlerce kişi katıldı. Polis bütün töreni ve katılanları kamerayla kaydetti; kimlik kontrolü sonrası cenazeye katılan 15 kişiyi tutukladı ve aynı gün Tepe ailesinin evine baskın düzenleyerek arama yaptı.
Ferhat Tepe’nin babasının yetkili yerlere yaptığı tüm başvurular sonuçsuz kaldı ve oğlunun ölümüne ilişkin iddiaları nedeniyle "Güvenlik güçlerini tahkir ve tezyif etme" suçundan bir yıl hapse mahkûm oldu. 4 Mayıs 1995'te Baba Tepe, oğlunun devlet yetkilileri veya onların bilgisi dâhilinde hareket eden kişilerce kaçırılması ve gözaltında işkence edilerek öldürülmesi ve hükümetin etkin bir soruşturma yürütmemesi iddiasıyla AİHM’ye başvurdu. Hükümet ise AİHM’ye sunduğu raporda, İçişleri Bakanlığının yaptığı inceleme sonucu Ferhat Tepe’nin PKK tarafından öldürüldüğünü, Ferhat Tepe’nin gözaltına alındığına dair hiçbir belgeye rastlanmadığını ve bu nedenle savcının tahkikata yer olmadığına karar verdiğini iddia etti. AİHM, 9-14 Ekim 2000 tarihlerinde Ankara’da tanıkları dinledi. 14 tanığın tamamı çeşitli kişilerce ve şekillerde mahkemede ifade vermemeleri ya da ifadelerini değiştirmeleri yönünde tehdit edildi; bazıları yeniden gözaltına alınarak kaybedilmeye çalışıldı; bazılarına para teklif edildi. Türkiye'deki ve AİHM'deki davada yalancı tanıklık yapan T.Ş. adlı kişi, yıllar sonra Evrensel gazetesine neden mahkemede yalan beyanda bulunduğunu şöyle anlattı: "Ferhat Tepe'nin öldüğünü cezaevinde öğrendik. Orada biz, olayı gördüğümüzü söyledik ve bir mektup kaleme almaya karar verdik. Kamuoyuna tüm yaşadıklarımızı ve Ferhat Tepe ile ilgili bildiklerimizi mektupta anlattık. Biz üç ay sonra ilk mahkemede çıktık, aradan dört sene geçti. 9 Ekim'de Hazro'dayken eve polis geldi. Mahkemeye Ankara'ya çağrıldığımızı söylediler. Ferhat'ın babası, bizim mektubumuz üzerine bizi tanık olarak yazdırmış. Önce Hazro Kaymakamlığına gittik. Kaymakam gitmemizi istemiyordu, bağırıp duruyordu. Bize yol parası verdiler, Diyarbakır'a geldik. Orada bizi, dört sene önce işkence gördüğümüz, Ferhat Tepe'yi gördüğümüz yere indirdiler. Sonra yanlışlık olmuş dediler, çıkarttılar. Bu bize korku vermek için yapılan bir durumdu. Oradan havaalanına geldik. Bizi uçak ile Ankara'ya gönderdiler, iner inmez sivil bir askeri araçla T. adlı bir binbaşı aldı, otele geldik. Burada İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşaviri İ.U. ve A. adlı bir başka binbaşı da yanımıza geldi. Bir de emniyetten biri vardı. Bize iyi ifade verirsek zarar görmeyeceğimizi, iş imkânı ve yarar sağlayacağımızı söylediler. Sonra mahkemeye çıktık yalan söyledik, görmedik dedik Ferhat Tepe'yi. Diyarbakır’a geldik, Hazro’ya döndük. Daha sonra bize verilen sözün arkasına düştük, madem yalan söylemiştik. Diyarbakır’a valiliğe geldik, talepte bulunduk. Bize yol parası verdiler, Ankara’ya gönderdiler. Ankara’da İl Jandarma Komutanlığına gittik, bizi Ankara’da havaalanından alan binbaşıya ulaşmaya çalıştık ama bizi başlarından attılar. Böyle bir şeyin olmadığını, bizim uydurduğumuzu söylediler. En son bir sene önce bir dilekçe yazdık, gözaltında ve Ankara’da yaşadıklarımızı anlattık. Bize dört ay önce cevap geldi. Cevapta Diyarbakır’da 30 gün gözaltında kaydımızın bulunmadığı ve otelde yapılan teklifin söz konusu olmadığı yazılıydı. Sonra tüm bildiklerimi İnsan Hakları Derneğine anlattım. Öncelikle pişmanım keşke tüm doğruları anlatsaydım. Ama ben de o zaman 16 yaşındaydım, 30 gün işkence gördüm, imkânsızlık da eklenince böyle bir şey oldu. 13 yıl vicdan azabı çektim. Artık elimden bir şey gelirse yapmak isterim. Bir faydası olacaksa, mahkeme açılırsa tanıklık yapabilirim. Artık bu acıların son bulmasını diliyorum, başka ne diyeyim." Tanıkların yalan beyanları ve yokluğunda Mahkeme, 9 Mayıs 2003 tarihli kararında başvurucunun oğlunun devlet güçlerince veya devlet adına hareket eden kişilerce kaçırılıp öldürüldüğüne dair yeterli delil olmadığına ancak Ferhat Tepe’nin kaçırılması ve öldürülmesi olayına ilişkin açılan soruşturmada “Şaşırtıcı eksikliklerin bulunduğunu”, olayla ilgili polis ve çeşitli savcılıkların gerçek anlamda işbirliği yapmadıklarını ve savcıların olayla ilgili soruşturmayı derinleştirmediklerini, başvurucunun verdiği bilgiler doğrultusunda muhtemel tanıkların tespit edilmesi amacıyla gerekli adımların atılmadığını, savcıların soruşturma kapsamında polis memurları ve güvenlik görevlilerinin ifadelerini almadıklarını, soruşturmanın gazetecileri hedef alan muhtemel kişileri de kapsayacak şekilde derinleştirilmediğini, başvurucunun Ferhat Tepe’nin Diyarbakır Cezaevi'nde gözaltında tutulduğunu gören tanıklar olduğunu iddia etmesine rağmen bu kişilerin ifadeleri alınmadan sadece gözaltı kayıtlarının incelendiğini, şüpheli olmasına rağmen ölümle ilgili herhangi bir adli tıp uzmanınca otopsi yapılmadığını, bu tip vakalarda uzman bir hekim tarafından yeterli bir otopsi yapılıncaya dek ölünün bedeninin korunması gerekmesine karşın bu konuda bir tedbir alınmadığını belirterek Ferhat Tepe'nin ölümü konusunda etkin ve yeterli bir soruşturmanın yürütülmemesi nedeniyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca hükümetin yeterli işbirliği yapmadığını, dava konusu olayın aydınlatılması için gerekli bilgi, belge ve tanıklara ulaşımı sağlamadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 38/1 (a) maddesinin ve başvurucunun oğlunun ölümünün aydınlatılması için etkin bir cezai soruşturma yapılmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini Tepe ailesine manevi tazminat vermeye mahkûm etti.
Ferhat Tepe’nin öldürülmesinden bir süre sonra, Tepe’nin de avukatlığını üstlenen Şevket Epözdemir’in öldürülmesi olayında da aynı tuğgeneralin adı geçti ancak her iki olayla ilgili de hakkında soruşturma açılmadı.
- Konum
Enlem: 38.40056899999999
Boylam: 42.109502
- Konum
- Şehir
- Bitlis
- Kaybedilme Tarihi
- 28 Tem 1993
- Yıl
- 1993
- Mağdurun Yaşı
- 19
- Mağdurla ilgili son durum
- Bedeni bulundu ve ailesine teslim edildi
- Kaynak Materyalin Türü
- AİHM kararı
- Anayasa Mahkemesi kararı
- Gazete veya internet haberi
- İfade tutanağı
- Soruşturma Sonucu
- Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
- AİHM Kararı
- Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
- İhlal Edildiğine Karar Verilen AİHS Maddeleri
- Madde 13: Etkili başvuru hakkı
- Madde 2: Yaşam hakkının usulden ihlali
- Madde 38: Davanın çekişmeli yargı ilkesine uygun olarak incelenmesi
- Hukuki Süreç Özeti
Ferhat Tepe'nin babası 29 Temmuz 1993'te Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak oğlunun kontrgerilla güçleri tarafından kaçırıldığını ve hayatından endişe ettiğini bildirdi; aldığı isimsiz telefondan bahsederek telefonlarının kaydedilmesini ve arayan kişilerin bulunmasını talep etti. 4 Ağustos 1993 tarihinde Ferhat Tepe’nin cansız bedeni Hazar Gölü kıyısında bulundu. Aynı gün savcı ve adli tabip, ölümün boğulma sonucu gerçekleştiğini bildirerek başka incelemeye gerek olmadığına karar verdi ve başkaca bir işlem yapılmadan cenaze Elazığ Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. 8 Ağustos günü Tepe, üçüncü kez kimliği belirsiz kişilerce arandı ve oğlunun cenazesinin Elazığ morgunda olduğu bildirildi. 9 Ağustos 1993 günü Tepe oğlunun 5 Ağustos'ta kimsesizler mezarlığına defnedildiğini öğrendi; aynı gün mezarın açılmasının ardından oğlunu teşhis etti.
Ferhat Tepe'nin vücudunda derin işkence izleri vardı; izlerden üzerinde sigara söndürüldüğü, el ve ayak bileklerinin bağlandığı anlaşılıyordu. Bu izlerin hiçbiri adli tıp raporuna yansımamıştı. Ferhat Tepe’nin gözaltında tutulduğu 28 Temmuz ile 4 Ağustos tarihleri arasında işkence gördüğü yine aynı tarihlerde gözaltında bulunan kişilerce de doğrulanıyordu. Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde aynı günlerde gözaltına alınan dönemin DEP Bismil İlçe Başkanının da aralarında bulunduğu 14 tanık, Tepe'yi Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığında gördüklerini söylüyorlardı.
10 Ağustos 1993'te büyük bir konvoyla Bitlis'e getirilen Ferhat'ın cenazesine binlerce kişi katıldı. Polis bütün töreni ve katılanları kamerayla kaydetti; kimlik kontrolü sonrası cenazeye katılan 15 kişiyi tutukladı ve aynı gün Tepe ailesinin evine baskın düzenleyerek arama yaptı. Ferhat Tepe’nin babasının yetkili yerlere yaptığı tüm başvurular sonuçsuz kaldı ve oğlunun ölümüne ilişkin iddiaları nedeniyle "güvenlik güçlerini tahkir ve tezyif etme" suçundan bir yıl hapse mahkûm oldu.
4 Mayıs 1995'te Ferhat Tepe’nin babası, oğlunun devlet yetkilileri veya onların bilgisi dâhilinde hareket eden kişilerce kaçırılması ve gözaltında işkence edilerek öldürülmesi ve hükümetin etkin bir soruşturma yürütmemesi iddiasıyla AİHM’ye başvurdu. Hükümet ise, AİHM’ye sunduğu raporda, İçişleri Bakanlığının yaptığı inceleme sonucu Ferhat Tepe’nin PKK tarafından öldürüldüğünü, Ferhat Tepe’nin gözaltına alındığına dair hiçbir belgeye rastlanmadığını ve bu nedenle savcının tahkikata yer olmadığına karar verdiğini belirtti.
AİHM, 9-14 Ekim 2000 tarihlerinde Ankara’da tanıkları dinledi. 14 tanığın tamamı çeşitli kişilerce ve şekillerde mahkemede ifade vermemeleri ya da ifadelerini değiştirmeleri yönünde tehdit edildi; bazıları yeniden gözaltına alınarak kaybedilmeye çalışıldı; bazılarına para teklif edildi. Türkiye'deki ve AİHM'deki davada yalancı tanıklık yapan T.Ş. adlı kişi, yıllar sonra Evrensel gazetesine neden mahkemede yalan beyanda bulunduğunu şöyle anlattı: "Ferhat Tepe'nin öldüğünü cezaevinde öğrendik. Orada biz, olayı gördüğümüzü söyledik ve bir mektup kaleme almaya karar verdik. Kamuoyuna tüm yaşadıklarımızı ve Ferhat Tepe ile ilgili bildiklerimizi mektupta anlattık. Biz üç ay sonra ilk mahkemede çıktık, aradan dört sene geçti. 9 Ekim'de Hazro'dayken eve polis geldi. Mahkemeye Ankara'ya çağrıldığımızı söylediler. Ferhat'ın babası, bizim mektubumuz üzerine bizi tanık olarak yazdırmış. Önce Hazro Kaymakamlığına gittik. Kaymakam gitmemizi istemiyordu, bağırıp duruyordu. Bize yol parası verdiler, Diyarbakır'a geldik. Orada bizi, dört sene önce işkence gördüğümüz, Ferhat Tepe'yi gördüğümüz yere indirdiler. Sonra yanlışlık olmuş dediler, çıkarttılar. Bu bize korku vermek için yapılan bir durumdu. Oradan havaalanına geldik. Bizi uçak ile Ankara'ya gönderdiler, iner inmez sivil bir askeri araçla T. adlı bir binbaşı aldı, otele geldik. Burada İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşaviri İ.U. ve A. adlı bir başka binbaşı da yanımıza geldi. Bir de emniyetten biri vardı. Bize iyi ifade verirsek zarar görmeyeceğimizi, iş imkânı ve yarar sağlayacağımızı söylediler. Sonra mahkemeye çıktık yalan söyledik, görmedik dedik Ferhat Tepe'yi. Diyarbakır’a geldik, Hazro’ya döndük. Daha sonra bize verilen sözün arkasına düştük, madem yalan söylemiştik. Diyarbakır’a valiliğe geldik, talepte bulunduk. Bize yol parası verdiler, Ankara’ya gönderdiler. Ankara’da İl Jandarma Komutanlığına gittik, bizi Ankara’da havaalanından alan binbaşıya ulaşmaya çalıştık ama bizi başlarından attılar. Böyle bir şeyin olmadığını, bizim uydurduğumuzu söylediler. En son bir sene önce bir dilekçe yazdık, gözaltında ve Ankara’da yaşadıklarımızı anlattık. Bize dört ay önce cevap geldi. Cevapta Diyarbakır’da 30 gün gözaltında kaydımızın bulunmadığı ve otelde yapılan teklifin söz konusu olmadığı yazılıydı. Sonra tüm bildiklerimi İnsan Hakları Derneğine anlattım. Öncelikle pişmanım keşke tüm doğruları anlatsaydım. Ama ben de o zaman 16 yaşındaydım, 30 gün işkence gördüm, imkânsızlık da eklenince böyle bir şey oldu. 13 yıl vicdan azabı çektim. Artık elimden bir şey gelirse yapmak isterim. Bir faydası olacaksa, mahkeme açılırsa tanıklık yapabilirim. Artık bu acıların son bulmasını diliyorum, başka ne diyeyim."
Tanıkların yalan beyanları ve yokluğunda Mahkeme, 9 Mayıs 2003 tarihli kararında başvurucunun oğlunun devlet güçlerince veya devlet adına hareket eden kişilerce kaçırılıp öldürüldüğüne dair yeterli delil olmadığını, ancak Ferhat Tepe’nin kaçırılması ve öldürülmesi olayına ilişkin açılan soruşturmada “Şaşırtıcı eksikliklerin bulunduğunu”, olayla ilgili polis ve çeşitli savcılıkların gerçek anlamda işbirliği yapmadıklarını ve savcıların olayla ilgili soruşturmayı derinleştirmediklerini, başvurucunun verdiği bilgiler doğrultusunda muhtemel tanıkların tespit edilmesi amacıyla gerekli adımların atılmadığını, savcıların soruşturma kapsamında polis memurları ve güvenlik görevlilerinin ifadelerini almadıklarını, soruşturmanın gazetecileri hedef alan muhtemel kişileri de kapsayacak şekilde derinleştirilmediğini, başvurucunun, Ferhat Tepe’nin Diyarbakır Cezaevi'nde gözaltında tutulduğunu gören tanıklar olduğunu iddia etmesine rağmen bu kişilerin ifadeleri alınmadan sadece gözaltı kayıtlarının incelendiğini, şüpheli olmasına rağmen ölümle ilgili herhangi bir adli tıp uzmanınca otopsi yapılmadığını, bu tip vakalarda uzman bir hekim tarafından yeterli bir otopsi yapılıncaya dek ölünün bedeninin korunması gerekmesine karşın bu konuda bir tedbir alınmadığını belirterek Ferhat Tepe'nin ölümü konusunda etkin ve yeterli bir soruşturmanın yürütülmemesi nedeniyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca hükümetin yeterli işbirliği yapmadığını, dava konusu olayın aydınlatılması için gerekli bilgi, belge ve tanıklara ulaşımı sağlamadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 38/1 (a) maddesinin ve başvurucunun oğlunun ölümünün aydınlatılması için etkin bir cezai soruşturma yapılmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini Tepe ailesine manevi tazminat vermeye mahkûm etti.Ferhat Tepe’nin öldürülmesinden bir süre sonra, Tepe’nin de avukatlığını üstlenen Şevket Epözdemir’in öldürülmesi olayında da aynı tuğgeneralin adı geçti ancak her iki olayla ilgili de hakkında soruşturma açılmadı.
Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı 4 Ağustos 2013 tarihinde dosyayı zamanaşımı kararıyla kapattı. Tepe ailesi 20 Mart 2014 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, 16 Haziran 2016’da yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine hükmederek hükümeti aileye manevi tazminat ödemeye mahkum etti. Soruşturmanın yeniden açılması talebi ise zamanaşımı gerekçesiyle reddedildi.